Ego körlüğü

Çocukken izlediğim bazı dizilerin izleri hala bugün bendeki yerlerini koruyor. Bir 80’ler kuşağı çocuğu olarak “Kaçak” gibi, “Dallas” gibi “Şahin Tepesi” gibi ya da aksiyonu bol “A Takımı”, “Kara Şimşek”, “Savaş yıldızı Galaktika” , “Hava Kurdu” , “Ziyaretçiler” vb. gibi dizilerin o dönem televizyon kanallarının bu kadar fazla olmaması karşısında bizim kuşakta önemli bir etki bıraktığını söyleyebilirim. Bende bütün bu ismini saydığım dizileri bir yana bıraktıran bir dizinin etkisi büyük olmuştur; “Kökler”. Dizi Amerikalı Alex Haley isimli gerçek siyahi bir yazarın kendi köklerini arama hikâyesini anlatır ve yazar, büyük büyük büyük dedesinin Afrika’dan köle olarak Amerika’ya getirildiğine kadar kendi köklerinin izini sürer, ailesinden her bir bireyin yaşadığı hayat hikâyesi bir bölüm halinde bu dizide izleyiciye sunulur.

Kunta Kinte’dir dedesinin ismi, anlatılan gerçek bir yaşam hikâyesidir ve yazar en sonunda onun doğduğu köye kadar gider. Yıllar sonra ülkemizde DVD’si de yayınlanan dizinin bir sahnesi çok çarpıcıdır; aynı zamanda köleliğin ve ırk ayırımının en sert zamanlarının da anlatıldığı dizide Kunta Kinte sahibinden izin almadan bir arazide dolaşırken yakalanır, yakalayanlar ayağının bir parçasını keserek onu cezalandıracaklarını söylerler, o ise reddeder, rıza göstermez ise erkeklik organından olacağını söylerler ve seçim yapmasını isterler. Kunta Kinte ayağından yana tercihini yapar ve o tercih ona soyunu kazandıracak, gerçek olaylara dayalı bu dizinin yıllar yıllar sonra çekilmesine yol açacaktır.

Bu sahne üzerine yıllarca düşündüm, birisi siyah derili diğeri ise beyaz derili olmaktan başka aralarında bir fark bulunmayan kişiler arasında vahşete varacak derecede şiddet yaratan şey neydi diye. İşin enteresan yanı hala Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı kesimlerde ırkçılığın varlığını devam ettirdiğini orada yaşayan ya da uzun süre yaşamış bazı kişilerden duyuyorum. Tarihsel, siyasi ve ekonomik gerçeklere bakıldığında bu şiddetin kaynağında bedava iş gücüne dayalı bir getiri usulünün devam ettirilmesi isteği ve başta yer alan yönetici elit bir tabakanın varlığı için biat eden bir toplum kültürü yaratılması amacı olduğu kanımca açık, fakat bu tespitin dahi meselenin temel nedenini tam olarak algılamaya yetmeyeceği inancındayım. Bakın geçenlerde ne oldu kısaca anlatayım;

Bisikletimle tura çıktım, bayağıda güzel bir şekilde turladım. Akşam eve dönüşe geçmiştim ki havanın bulutlarla kapandığını gördüm, yavaş yavaş yağmur çiselemeye başladı. “Bu olamaz!” dedim kendi kendime çünkü tura çıkmadan önce hava durumuna bakmıştım ve yağmur göstermiyordu. Eve yaklaşınca yağmurun seviyesi daha da arttı ve beni fena halde bir panik havası sardı. Bir an önce eve yetişmek gayreti ile pedallara asıldım. O sırada yağmurun ani bastırmasından kaçan, sahilde piknik yapan bazı yaşlı hanımlar bisiklet yolundan yürüyorlardı. Zar zor frene basarak; “Burası bisiklet yolu bisiklet! Nerden gittiğinize baksanıza!” diye bağırdım ve olanca hızımla pedala basmaya devam ettim. Yağmur bardaktan boşanırcasına bir hal almıştı ki bisiklet yolları arasındaki köprünün arasında kalan kaldırımdan da aynı hızla geçerken güm diye birden yere yapıştım. Etraftakiler yardım etmeye yeltendiler hemen ayağa kalktım, baktım bir şey yok teşekkür ederek acele ile yola devam ettim, yolda farkına vardım ki bisikletin bir parçası kaybolmuş. Düştüğüm yerde olmalı diye aynı yere acele ile tekrar pedal bastım ve aynı yerde bir daha düştüm. Yine etraftan yardıma geldiler, yine baktım bir şeyim yok teşekkür ettim etmesine de bu sefer aklım başıma geldi, “Yahu ne yapıyorum ben?” diye kendi kendime sordum.

Şimdi bakın şöyle bir düşünelim; Yağmur başlayınca niçin acele ile yola koyuldum? Cevap; ıslanmamak için. Peki, ıslanırsan ne olur? Cevap: hastalanabilirsin. Hava soğuk muydu, hayır çünkü yaz ayıydı, sıcaktı. Üşütme ihtimalin yok peki başka ne tehlike olabilirdi? Cevap: Kaygan zeminde düşebilirdim. Peki, acele edip de eve ıslanmadan varabildin mi? Hayır. Islandın mı? Evet. Düştün mü? Evet. “O halde zavallı yaşlı kadınlara bağıracağına önce kendine bir bağırsaydın, hatta kendine gelmen için suratına iki de tokat atsaydın ya.” diyebilirsiniz, çok da haklısınız. Hâlbuki o sıcak yaz akşamında eve ıslanmadan varamayacak olmayı kabul edip yağmurda bisiklet sürmekten zevk almaya baksaydım, bütün bunların hiçbiri başıma gelmeyebilirdi. Oysa ben aklımı işletmeyerek, olanı ve kendimi gözlemlemeksizin düzgün düşünemeyip olana, yani gerçeğe direnç göstermeyi seçtim.

Bakın konu nereye kadar geldi, içimdeki koruma mekanizmasına, yani egoma. Çünkü zihnimdeki “Bisiklete yağmurda binmek.” ile ilgili algı dizini aynen yukarıda yer verdiğim gibi; “Yağmurda bisiklete binme, ıslanırsın, hasta olursun ve düşebilirsin.” önermesi üzerine kurulu idi. Ayrıca bir de “Meteoroloji tahmini yapan her site ya da kurumun tahmini kesinlikle doğrudur.” önermesi zihnimde kayıtlanmıştı, aslında ismi üzerinde değil mi, sadece “Tahmin” yapıyorlar. Bu algılar doğrultusunda beynim ve içindeki koruma mekanizmam yani egom harekete geçerek sözde beni korumaya çalıştı ama durum daha beter oldu, üstüne üstlük komik bir duruma düştüğüm gibi bir yerimi de kırabilirdim ve ciddi bir şekilde yaralanabilirdim. Bu algı dizininde hâkim olan ana duygu neydi diye soracak olursak kanımca cevap açık; Korku!

İşte tüm bunları düşünürken Kökler dizisindeki o sahne aklıma geldi, köle olarak gördükleri kişiye şiddet eylemini yapmakta kendilerini haklı gören beyaz insanların algı dizinlerinde de benzer önermeler vardı: “Köle sahibinin izni olmadan belli bir mesafe dışında dolaşamaz. Dolaşırsa cezalandırılmalıdır, bu cezayı veren sahibi de olmayabilir, çünkü beyaz insan siyah insandan üstündür, bu ona haktır.” İşin detayına inildiğinde hâkim olan duygu neydi diye soracak olursak; yine Korku! Siyah derili insanları korkutmalısın, kişiliklerini yok etmelisin ki özgür olamasınlar ve sana başkaldırmasınlar, bu sayede kölelik sistemine dayalı bedava işgücü devam etsin. Aksi takdirde yok olursun.” İşte bu noktada insanın yaşamı boyunca ailesinden, çevresinden ve aldığı eğitimden edindiği bilgilerle oluşan algı dizinlerinin gerçeklerle, evrensel ilke ve değerlerle ne kadar örtüştüğünü iyi idrak etmesi gerekiyor. Örneğin; insan özgürdür, hem de doğuştan özgürdür, onun insani haklarını hiçe sayarak zorla özgürlüğünü elinden alacak bir sistem en başta insan doğasına aykırı olduğu gibi adalet ve hakkaniyet evrensel ilklerine de uygun değildir. Yani insanın algı dizini gerçeğe uygun olduğu oranda akla ve etiğe uygundur diyebiliriz.

“Gerçeğe saygı, kişisel bütünlüğün temelinde yatar. Gerçeğin ne olduğu bilinci kişilerin bu bildikleri gerçeğe saygılı olmasına yol açar. Çocuk gerçeğe saygılı bir ortamda büyüyorsa, gerçeğin ne olduğu ile ilgili sağlıklı bir fikir edinmesi ve gerçeğe nasıl yaklaşacağı konusunda tutum geliştirmesi çok kolay olacaktır. Çocuk sürekli olarak yetişkinin davranışını gözler, bu davranışlardan anlam çıkarmaya çalışır. Yetişkinin davranışı tutarsız, söylenene uymayan türden olduğu zaman çocuk şaşırır ve hem kendine hem de içinde yaşadığı dünyaya karşı güveni sarsılır. Bu nedenle çocuk, içinde bulunduğu gerçeği algılamamayı öğrenmeye başlar, içinde bulunduğu ortama getirdiği bilinçte bir azalma görülür. Çocuk sorduğu sorular ve gözlemleriyle içinde bulunduğu dünyayı ve kendini anlamaya çalışmaktadır. Bu doğanın insanoğluna verdiği özel ve muhteşem bir potansiyeldir; anlayabilme, düşünebilme yeteneği. Gerçeğin inkâr edildiği, kişisel bütünlüğün olmadığı bir yetişme ortamında çocuk bu muhteşem yeteneğini ömür boyu kaybedebilir. “Düşünmenin, anlamanın, algılamanın hiçbir değeri yok.” Sonucuna ulaşabilir.” (Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu-Savaşçı) İşte bu tür insanlar kendileri için çevrelerince biçilen anlam verme sistemleri içerisinde akıllarını işletmekten, kendilerini gözlemekten uzak bir biçimde ömür boyu bir “Ego Körlüğü” içinde kalabilirler ve gerçeklere saygısız bir hayat sürebilirler. Kanımca kutsal kitaplarda geçen “Gönül gözü kapalı” teriminin karşılığı da budur. Bakın, bu meselelerle yakından ilgilenen ben bile kısa dönemli de olsa bir ego körlüğüne nasıl yakalandım, nasıl da kendi kişisel bütünlüğümle çeliştim burada anlattığım şekilde açıkça ortada. Bu nedenle OSHO’nun da dediği gibi insan her zaman uyanık, farkındalığının farkında olmalı. İşin daha ileri bir boyutu daha var; toplumlar da ego körlüğüne yakalanabilirler, ikinci dünya savaşı Almanya’sının halini bir hatırlayın, daha nice böyle örnek verilebilir.

Herhalde bu anlattıklarımdan sonra gerçeğe saygılı bir ortamda yetişmemiş, aklı işletmekten, gözlemlemekten ve sorgulamaktan uzak kişilerin kendilerine şeyh, şıh, hoca diyen ve payeler biçen insanların etrafında nasıl el pençe divan durabildiklerini, onların bir dediklerini nasıl iki etmediklerini, köle gibi her emre nasıl itaat ettiklerini, nasıl gerçekleri çarpıttıklarını, kendi insanlarına bile silah uzatacak bir hale nasıl gelebildiklerini ve bir yerde nasıl robotlaştıklarını daha iyi anlayabiliyorsunuzdur. Böyle bireyleri çoğunlukta olan toplumların birer refah toplumu olabilmeleri, akıl ve ilimde ilerleyebilmeleri ve olumlu bir yönde gelişebilmeleri mümkün değildir. Bu kafa yapılarının çoğunlukta olduğu bir toplumda gerçeklere saygısız davranılacağından sorunların yaşanılmaması, acı çekilmemesi de elbette ki mümkün değildir. Bu nedenle Doğan Cüceloğlu, alıntı yaptığım Savaşçı kitabında “Gerçeğe saygısızlık tüm kötülüklerin anasıdır.” demektedir. Aynı toplumda yaşayan aklıselim insanların, aydınların uyarılarına aldırmayan, okumayan, aklı işletmeyen ya da yaşanılanlardan ders alarak gelişmeyen toplumların bazen benim bisikletten yere düşüşüm gibi yere düşüşleri de kaçınılmaz olacaktır. Umarım ülkemizde yaşanılan bu son olaylardan, tarihsel gerçeklerin saptırılmasından toplumca ders alır ve gerçeğe daha fazla saygı gösteren bir toplum oluruz, yoksa yaşadığımdan biliyorum yere düşmek insanın canını çok acıtıyor.

MFatih Güçlü

Buzdağı Altı Sohbetleri