Doğa katliamcıları

Nedendir bilemiyorum.

Bu yönetim döneminde yeşile düşmanlık ve onun hoyratça kullanılmasına başlandı.

Konunun ilginç bir yönü yeşil ve doğa katliamı, Ankara çölünü yeşile ve ormana çeviren Atatürk orman Çiftliğinden başlandı.

Önce yolla bölündü. Şimdilerde yurt ile hançerlenmek ve yeşilin iyice yok edilmesine çalışılıyor. Ankara Belediye Başkanı, “Yeşile ve doğaya kıymayın. Yurdu ben yapayım” dedi ama sonuç ne oldu bilmiyoruz. Sanıyorum, “Hayır biz Atatürk’ün diktirdiği ağaçların katliamına başladık, bitirmemiz lazım” diyebilirler.

Arkasından tüm dünya güneş enerjisini kullanırken bizimkiler HES’lerin yapılacağı alanlardaki ağaçlar yok edilmeye başlandı.

Karadeniz Bölgesindeki Yeşil Yol projesi ağaçları ve doğayı yok etmeye ve güzelim yaylaların doğal özelliğini bozmayı sürdürüyor.

İşin ilginç yanı Fatin Sultan Mehmet’in torunu olmak ve onun İstanbul’u Feth ettiği yaşla övünüp geçlerimize örnek  gösterenler var ya!..

Onlar O yatırımcı, yenilikçi, ve çevre dostu olan ve çağ değiştiren o insanın, “Ormanımdan bir dal kesenin kolunu” ve “Ağacımı kesenin başını keserim” fermanını ne duymuş ne de okumamış gibi davranmalarına anlam veremiyorum.

Ayrıca en çok Müslümanlığı ile övünenler ne çabuk Peygamberimizin hiçbir çevrecinin bu güne kadar söyleyemediği, “Kıyamet kopuyor bile olsa elinizde yaş bir dal varsa onu dikin” dediğini ne çabuk unutmuşlar.

Hele hele, ülkemizin kurucusu ve dünyaya her davranışıyla örnek olan ATATÜRK’ümüzün Yalova da oturduğu evin penceresine gelen Çınar ağacının dalının kesilmemesi için evi o günün şartlarında zor teknolojisiyle 4.80 metre uzaklaştırdığını bilmeyecek kadar cahiller mi?

Şimdi, bayrağında Çınar yaprağı olan Kanadalı bir firmaya ülkemizin akciğeri sayılan, sağlık için çok önemli olan Kaz Dağlarını peşkeş çekiyorsunuz. Fatih bir ağaç kesenin başını keseceğini ferman etmişken, 200 bin ağacın hesabını kim verecek?

Yetmiyor, bu firmanın yerli ortağına verildiği ileri sürülen, “Vergi indirimi, Gümrük Vergisi Muafiyeti, Yatırım Teşvik’i, SSK indirimi..” teşvikleri de uygulanacağına duyumuna göre, 200 bin ağacımız gittiği gibi, siyanürle altın aramanın sonucunda çevreye vereceği zarar da çabası . O zaman devletimizin bu projede avantajı nedir?

Yetmedi Salda Gölü projesi. Buranın reklamını yaparak dünya insanlarını burayı çekmek yerine anlamsız ve gerekçesiz projelere ne gerek var anlamak mümkün değil. Yoksa orası gelecek için birilerine Karadeniz de olduğu gibi pazarlanmış mıdır?

Kaz dağlarının önemini anlaşılabilmesi için yaşanmış bir olayı aktaran ve sosyal medyada yer alan İsmail Ören’in yazdıklarını paylaşmamın bu ruhsatları verenlere kıssadan hisse olması kanati ile sizlere sunuyorum.

Kaz Dağlarının özelliğinin anlaşılması dileğimle

“…Hastamızın durumu nasıl?” diye sordu eşi. Doktor, omuzlarını kaldırdı, “bu gün tekrar kemoterapi yapacağız” dedi.

Hemşireye döndü “hastayı hazırlayın” dedi. Kadın hastanın yanına oturdu. Sağ elini avuçlarına aldı, dudaklarına götürdü öptü. Hasta zorlukla gözlerini araladı. Ümitsiz bir bakışla eşine baktı. Kadın gözyaşlarını saklamak için eşinin uzun uzun elini öptü.

“İyi olacaksın merak etme gerekirse bütün varlığımızı harcarız” dedi.

Sedye geldi hastayı aldılar. Kadın ümitsizce yatağa oturdu. Sekiz aydan beri bu hastalık hayatlarını zehir etmişti.

Eşi Çetin Çelik bir maden şirketinin CEO suydu. Kanadalı bir şirketle, Kaz Dağların da altın aramak için çok çalışmış ve sonunda başarılı da olmuştu.

Bütün engellemelere ve halkın tepkisine rağmen, kendisinin üstün gayretleri ve de siyasi ilişkileri sonucu maden arama iznini koparmışlardı.

Ancak, şu illet hastalık gelip yakalarına yapışmıştı. Kazançlarının sefasını sürememişlerdi

Sadece ortaklık yaptıkları firma onları Kanada’ya davet etmiş, bir ay tatil yapmışlardı.

Kanada’nın yeşilliğine hayran olmuşlardı. Sekiz ay önce halsizlik hissetmeye başladı.

Nefes alma zorlukları yaşıyordu. Parası vardı en iyi Hastanelere, en iyi doktorlara gitmesine rağmen şifa bulamamıştı. Avuç dolusu para harcamış ama nafile. Her türlü tedavi yapılmış ama sonuç alınamıyordu.

Ümit kesilmişti. Çetin Çelik’i evine gönderdiler.

Geçmiş olsuna gelenler, çeşitli tedavi yöntemleri öneriyor, birisi Küba ya gitmelerini önerdi. Bir telefon numarası verdi. Aradılar, telefondaki kişi tahlillerini istedi

Gönderdiler 14 gün sonra cevap geldi.

Telefondaki kişi sadece Kaz Dağlarında yetişen, Beş bitkinin tarif edeceği şekilde ambalajlanarak getirdikleri takdirde, Kesin tedavi edeceklerini söylüyordu. Bitkilerin yöre isimleri ile Latince isimlerini yazdırdı.

Birisi (Sideritis Trojana Ehrend) olan Sarıkız çayı, İkincisi (Allium Kantrionum) olan Yabani sarımsak, Üçüncüsü (Equi-Trojani) olan Kazdağı köknarının taze kozalağı, Dördüncüsü  (Astrapolus Membronaccus) olan Geven otu ve  (Sxifroga Paniculata) olan Taşkıran otu.

Bu bitkilerin mutlaka Kazdağlarından toplanmasını söylüyordu. Hatta yanlışlık olmasın diye resimlerini de göndermişti.

Hemen bölgeyi bilen ve otları tanıyanları bulup aratmaya başlandı.

Çetin Çelik, Küba dan gelen haberle çok ümitlenmiş, morali de düzelmiş, sabırsızlıkla adamların gelmesini bekliyordu.

Sekiz gün sonra adamlar geldi

Çetin Çelik “buldunuz mu?” diye heyecanla sordu

Üçünü bulduklarını ama ikisinin maden arama yapılan yerde yetiştiğini, maden arama sahası açılır, doğa katliamı yapılırken, bu bitkilerin tamamen yok edilmiş olduğunu, Artık Taşkıran otu ile Geven otunu bulmanın imkansız olduğunu söylediler.

Çetin Çelik, adeta yıkıldı.

Altın ararken halkın tepkisi gözlerinin önüne geldi. Pankartları görür gibi oldu.

“Kazdağları Hayattır” diye yazıyordu

“Ölüm istemiyoruz” diyen pankartlar vardı…

Vardı da! Vardı!..

Ama hiç dinlememişlerdi.

İşte kendisinin hayatı bitiyordu.

Ölüm geliyorum diyordu.

 Çıkardıkları veya çıkaracakları tonlarca altının hayat karşısında

Birer tutam Geven otu ile Taşkıran otu kadar değeri yoktu…”