CHP'li Toprak: "Üç kamu bankasının kârındaki sert düşüş topluma ödetilecek!"

CHP Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı, PM üyesi ve İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak; “İktidarın döviz, faiz, kredi politikalarının ağır bir faturası kamu bankaları üzerinden hazinenin ve toplumun sırtına yüklenirken, kamu bankalarına siyasi talimatlarla verdirilen düşük faizli kredilerin yarattığı vahim tablo açıklanan ilk çeyrek bilançolarına ağır zarar olarak yansıdı. Tüm bankacılık sektörü kâr ederken üç kamu bankasının kârındaki sert düşüş ve ortaya çıkan ağır zararların bedeli milyonlarca çiftçiye, esnafa ve topluma ödetilecek!” dedi.

CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Genel Koordinatör Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı raporu gün itibariyle açıkladı.

İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın açıklamasında öne çıkan satırlar şöyle:

KAMU BANKALARININ KÂRINDAKİ SERT DÜŞÜŞLER

Bankacılık sektörünün Ocak-Mart dönemi ilk çeyrek bilançolarında salgına rağmen özel ve yabancı sermayeli bankaların hemen hemen büyük bölümü geçen yılın ilk çeyreğine kıyasla kârlarında artış açıklarken, kamu bankalarının kârındaki sert düşüşler iktidarın yanlış politikalarının hazineye ve tüm topluma yeni ve ağır bir bedel daha çıkarttığını sergiliyor.

Ekonomiyi canlandırmak için geçtiğimiz yıl kamu bankalarına dağıttırılan yüklü tutarlardaki düşük faizli kredilerin kamu bankalarının öz kaynaklarını tükettiği, kârlılıklarını gerilettiği, hazine tarafından karşılanan ‘görev zararlarını’ büyüttüğü bilançolara somut şekilde yansıdı.

Türkiye’nin en büyük kamu bankası olan Ziraat Bankası geçen yılın Ocak-Mart dönemi sonunda 1 milyar 871 milyon TL kâr ederken, bu yıl aynı dönem için açıklanan kâr tutarı 961 milyon TL. Yani 2020 ilk üç aylık döneminin yarısı düzeyinde. Ziraat’in kârında yüzde 49’luk bir düşüş söz konusu!

YÜZDE 92’LİK BİR KÂR KAYBIYLA KARŞI KARŞIYA!

Ülkemizin en büyük ilk 10 bankası arasında yer alan diğer köklü kamu bankası Halkbank, Ocak-Mart 2021 dönemi için yalnızca 59 milyon TL kâr açıkladı. Oysa geçen yılın ilk çeyreğinde açıkladığı kâr tutarı 825 milyon TL idi. Dolayısıyla milyonlarca esnafın finanse edilmesi yasayla kendisine görev olarak verilmesine karşılık Halkbank hem bu görevini yerine getiremediği gibi geçen yıla kıyasla yüzde 92’lik bir kâr kaybıyla karşı karşıya!

İktidarın geçen yıl binlerce özel vakfa ait yüzde 54’lük hissesini bir gecede kamulaştırarak hazineye devrettiği ve ardından da Varlık Fonu bünyesine aldığı Vakıfbank, bankacılık sektörünün en kârlı bankalarından birisi iken şimdi zarar etti. Geçen yılın ilk çeyreğinde 1,7 milyar TL olan kârı, bu yıl 750 milyon liraya düştü. Vakıfbank’ın kâr kaybı yüzde 56’ya çıktı!

- Kamu bankalarını kârlarındaki erimenin bu hızla devam etmesi; ikinci, üçüncü ve dördüncü çeyrek bilançolarında tablonun zarara dönüşeceğini, kamu bankalarının hazineye yüklerinin ve kamburlarının artacağını, gösteriyor.

0,68 FAİZLE PARA DAĞITAN KAMU BANKALARI YÜZDE 9-24 ARASINDA FAİZLERLE PARA BULMAYA MECBUR KALDI

Geçtiğimiz yıl korona salgını nedeniyle Mart ayından başlayan ekonomik kapanma sürecinin ardından Haziran başından itibaren ‘normalleşme’ dönemine geçilerek kamu bankalarının kaynakları ekonomiyi canlandırmak için eksi ve negatif faizlerle dağıtıldı. Kamu bankaları yandaş müteahhitlere yüzde 0,68 faizle konut kredisi vermeye yönlendirilirken, otomobil, beyaz eşya ve ihtiyaç kredisi olarak yüz milyarlarca liralık kamu bankası kaynağı dağıtıldı. İstifa eden eski Hazine ve Maliye Bakanı tarafından başlatılan bu kampanyaya paralel olarak CB Erdoğan talimatı ile MB’nin politika faizinde indirime gidildi, MB döviz rezervleri kurların bastırılmasında kullanıldı. Bu politika tıkanıp, kamu bankalarının kasası boşalınca MB Başkanı değiştirildi ve politika faizi yüzde 10,25’ten yüzde 19’a kadar yükseldi. Şimdi kamu bankaları yüzde 0,68 faizle dağıttıkları kredilerle tükettikleri kaynaklarını yerine koyabilmek için yüzde 19-24 arasında faizlerle mevduat toplamaya, para bulmaya mecbur kalıyor.

Gelinen noktada; kamu bankalarındaki kan kaybını durdurabilmek için hazineden ilave kaynak ve sermaye takviyesi yapılacak. Bunun yapılabilmesi için hazine yüksek faizle borçlanmak zorunda kalacak. İktidarın bu yanlış ve tamamıyla siyasi ve günü kurtarma amaçlı politikalarıyla batırılma noktasına getirildikleri açığa çıkan kamu bankalarının milyarlarca liralık zararı ‘görev zararı’ yazılarak hazineye ve dolayısıyla tüm toplumun sırtına bindirilecek!

Merkez Bankası Mart ayı Cari İşlemler Bilançosu’nda gerçekleşen 3,3 milyar dolarlık açıkla birlikte yıllık cari açık tutarı 36,2 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti. Açıklanan rakamlarda; bir ayda 5,7 milyar dolarlık yabancı portföy yatırımının satılması ve ekonomimizden bu tutarda bir çıkış yaşanmış olması, dikkat çekicidir!

Mart ayında cari işlemler dengesinin 3,3 milyar dolar açık verdiği mart ayı itibarıyla 12 aylık cari açık toplamının 36,2 milyar dolar olarak gerçekleştiği açıklandı. Geçen yılın mart ayına göre 2 milyar 124 milyon dolar azalarak 3 milyar 329 milyon dolar olan aylık cari açık tutarında dış ticaret açığının 1 milyar 396 milyon dolar azalarak 2 milyar 959 milyon dolara gerilemesi etkili oldu. Açıklanan rakamlara göre, kaynağı belirsiz dövizleri tanımlayan net hata noksan kalemi Ocak-Mart döneminde toplam 6 milyar 92 milyon dolar tutarında gerçekleşti.

MİLYARLARCA DOLARLIK KAÇIŞ

- MB’nin açıkladığı Mart 2021 verilerinde en dikkat çeken unsurlardan bir tanesi yabancı portföy yatırımlarındaki yüksek tutarlı çıkış olarak görünüyor.

Yabancı portföy yatırımcıları Mart ayında MB Başkanlığındaki görevden alma ve yeni atamanın ardından hızla çıkışa yönelirken, bir anlamda iktidarın ekonomi politikalarına duyulan güvensizlik ve önünü görememe durumu, bu milyarlarca dolarlık kaçışla somutlaştı.

Açıklanan verilere bakıldığında Mart ayında portföy yatırımlarında 5 milyar 699 milyon dolar net çıkış yaşandığı gözleniyor. Yurt dışı yerleşiklerin yani yabancı yatırımcılar mart ayında hisse senedi piyasasında 1 milyar 33 milyon dolar ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) piyasasında da 915 milyon dolar net satış yaparak Türkiye piyasalarından çıkış yaptılar.

MB resmi rezervlerinde de mart ayında 6 milyar 169 milyon dolar tutarında net azalış yaşandığı açıklanan verilere yansıdı. Bir yandan MB’nin döviz rezervleri eksiye düşerken, taze dış kaynak girişi olmadığı gibi bir ayda 6 milyar dolara yaklaşan bir tutarda yabancı yatırımının Türkiye’den çıkması, MB rezervini de yine bir ayda 6,2 milyar dolar gerilemesi oldukça ciddi bir güvensizlik tablosu.

İktidarın bu tabloyu tersine çevirecek öngörüden yoksun olduğu, yaşananları çaresizlik içinde seyretmekle yetindiği anlaşılıyor. Açıklanan Ekonomik Reform vaatleriyle Hukuk Devleti ve Demokratikleşme Reformu Eylem planlarının üzerinden aylar geçmesine rağmen henüz hiçbir somut adım atılmamış olması, bu çaresizliğin ve pozitif adım atma niyetinin olmadığının diğer boyutudur.

CHP GENEL BAŞKAN KOORDİNATÖR BAŞDANIŞMANI, PM ÜYESİ VE İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK'IN HAZRLADIĞI HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORUNUN TAMAMI… 

 

İÇ POLİTİKA

  1. İktidarın 19 yıldan bu yana ülkeye ve millete yaptıklarını, kimse affetmiyor, hakkını da helal etmiyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. İsrail-Filistin gerilimi tırmanıyor. Başbakan Netanyahu, iç politikadaki sıkışmışlığını aşmak ve iktidarını kaybetmemek için insanlık dışı ve kanlı bir hamleyi hayata geçiriyor!
  2. Türkiye dışında bölge ülkeleri arasında hızlanan diyalog ve diplomasi süreçlerinde; mezhep geriliminden kaçınma ve Şii-Sünni kavgasını geri plana itme yaklaşımı, öne çıktı.
  3. Haziran ayında gerçekleştirilecek G7 ve NATO Zirvelerinde, ABD’nin yeni stratejik hedeflerinin ÇİN ve RUSYA olacağının işaretleri belirginleşiyor!
  4. İktidarın dış politikadaki yanlışlarından dönme girişimlerinde, kısa dönemde umduğu sonuçları elde etmesi, güç görünüyor!
  5. Almanya’da 26 Eylül’de yapılacak olan seçimler öncesinde Yeşiller Partisi’nin birinci parti olarak çıkma ihtimali güçleniyor. Böyle bir tablo, Almanya-Türkiye ilişkilerinde zorlu bir dönemi başlatabilir!

EKONOMİ

  1. TÜİK’in Mart 2021 İşgücü ve İşsizlik verileri, bir ayda 550 bin kişinin, İŞKUR verileri ise 91 bin kişinin YENİ BİR İŞE GİRDİĞİNİ gösteriyor. Resmi verilerdeki bu tutarsızlık, şeffaf ve demokratik ülkelerde istifa etme nedenidir!
  2. Tüm bankacılık sektörü kâr ederken ÜÇ KAMU BANKASININ kârındaki sert düşüş ve ortaya çıkan ağır zararların bedeli tüm topluma ödetilecek!
  3. Yıllık cari açık tutarı 36,2 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bir ayda 5,7 milyar dolarlık yabancı yatırımın Türkiye’den çıkışı dikkat çekicidir!
  4. Nisan ayında konut satışları toplamı 100 binin altına indi, kredi faizlerinin yükselişiyle ipotekli konut satışları sert biçimde geriledi!
  5. Nisan’da yabancılara konut satışı yüzde 416 artış gösterdi! Türkiye’de konut satın alan İran vatandaşları 557 konutla ilk sırada yer aldı.
  6. ABD’de Nisan ayı enflasyon verilerindeki yükselişin küresel yansımaları, Türkiye gibi gelişmekte olan kırılgan ekonomileri “olumsuz” etkileyecek!

1.CB Erdoğan’ın yeniden normalleşmeye geçiş öncesinde yaptığı açıklamalarda; 1,5 yıldır mağdur ettikleri halktan, esnaftan, çalışanlardan ‘HELALLİK’ istemesi, salgında ortaya çıkacak yeni pik dalgası, aşı başarısızlığı ve artacak vefatların sorumluluğundan peşinen kurtulma çabasıdır. Hakkı geçenlerden helallik istenir. İktidar millete yaptığı haksızlıkları, yaşattığı ağır mağduriyetleri, salgını yönetemediğini itiraf etmektedir!

Mart ayı başından bu yana 2,5 ayda tam açılma ve normalleşme, ardından iki haftalık kısmi kapanma ve sonrasında 18 gün sözde tam kapanma kararlarıyla salgınla mücadelede yetersizlik ve kafa karışıklığı sergileyen iktidar, 17 Mayıs’tan itibaren yeniden normalleşme süreci başlattı.

Bu süreçte ülkeyi genelgelerle yöneten iktidarın hiçbir plan ve programının, zihinsel hazırlığının olmadığı, ne yapacağını bilmez şekilde uygulamalara giriştiği sergilediği acizlikten görüldü. Tıpkı birbirini tekzip eden, bir öncekinin yanlışını bir sonrakiyle düzeltmeye çalışan Cumhurbaşkanı kararları gibi, genelge devleti sisteminin de öngörüsüz ve liyakatsizlik içinde sürdürüldüğü, sürekli yenilenen, değiştirilen genelgelerle ortaya çıktı.

İktidarın içine düştüğü bu kargaşa ve çaresizlik görüntüsünden kendisine güç alanları yaratan mafya artıklarının iktidarı parsellediği, devlet içindeki paylaşım kavgasının gizlenemez hale geldiği, suç organizasyonlarının iktidar içinde paydaşlarının ve koruyucularının olduğu apaçık biçimde ortalığa döküldü. Yargı ve cumhuriyet savcıları ayyuka çıkan bu itham ve iddialar karşısında anayasa ve yasaların kendilerine verdiği adalet gücünü resen kullanmaya cesaret edemedikleri gibi, 19 yıldır ülkeyi tek başına yöneten iktidar sözcüleri bu ithamların ve muhataplarının derhal soruşturulmasını istemekten kaçarken, muhalefet partilerini ve liderlerini suçlama yarışına giriyor.

- Yaşanan bu süreçte; iktidarın başı CB Erdoğan’ın tamamıyla suskunluğa bürünmesi ve her konuda açıklama yapan İletişim Başkanı’nın sesinin çıkmaması, dikkat çekicidir!

CB Erdoğan, itham edildiği suçlamalarla ilgili konuşmak yerine salgında 1,5 yıldır perişanlığa sürüklediği milletten helallik isteyerek kendi sorumluluğunu gizlemeye, kurtulmaya yöneliyor. Aç-kapa, yap-boza çevirdiği salgınla mücadelede, yeni bir pikin kapısını açacak, vaka ve vefatları zirveye çıkartacak normalleşme kararının sorumluluğunu üzerinden atabilmek için bugünden helallik talep ediyor. Kendileri de şu gerçeği bilsinler ki, bu iktidarın 19 yıldan bu yana ülkeye ve millete yaptıklarını kimse affetmiyor, hakkını da helal etmiyor!

2.İsrail-Filistin geriliminin yeniden alevlenmesi, Başbakan Netanyahu’nun iç politikadaki sıkışmışlığını aşmak ve iktidarı kaybetmemek için giriştiği insanlık dışı ve kanlı bir hamledir. İlk kez İsrailli Arapların yaşadığı şehirlere de çatışmaların yayılması, iç savaşa dönüşmesi ihtimali ortaya çıkmıştır. İktidar konuyu iç politika amaçlı kullanmaya yöneliyor. Kaldı ki bu sert tepkilere karşılık İsrail-Türkiye ticareti katlanarak artıyor!

İsrail’in Filistinlilerin yaşadığı Doğu Kudüs Bölgesinde Mescid-i Aksa’da ibadet edenlere yönelik gerçekleştirdiği saldırı ve provokasyonlarla başlayan çatışmaların hızla yayılması, zamanlama açısından oldukça dikkat çekici. İsrail’in en uzun süre görev yapan Başbakanı konumundaki Binyamin Netanyahu iki yılda dördüncü kez gidilen seçimlerden de tek başına çoğunluğu sağlayamadı. Yine de birinci parti olduğu için hükümeti kurma görevini alan Netanyahu 28 günde yeni koalisyon kabinesini oluşturacak desteğe ulaşamayınca görevi iade etmek zorunda kaldı.

İsrail Cumhurbaşkanı Ravlin’in yeni hükümeti kurma görevini muhalefet lideri Yair Lapid’e vermesi ve Lapid’in müzakerelere başlamasının hemen ertesinde bu çatışmaların başlaması ve savaş atmosferinin ortaya çıkması yenisi kurulana kadar hükümetin başında ve görevde olan Başbakan Netanyahu’nun iktidarı bırakmama planı gibi görünüyor.

İsrail polisinin Mescid-i Aksa’ya saldırısı ile eş zamanlı olarak Doğu Kudüs’teki Şeyh Cerrah Mahallesi’nde Arapların oturduğu evlerin boşaltılarak Yahudi yerleşimcilerin yerleştirilmeye çalışılmasının gerilimi tırmandıracağı biliniyordu. O nedenle Netanyahu yönetiminin Arapları ve Filistinlileri kışkırtacağı, Müslümanların tepkisini çekeceği aşikâr olan iki adımı birden aynı anda atması zamanlamanın tesadüf olmadığının somut işaretidir. Netanyahu hakkında açılan onlarca rüşvet ve yolsuzluk davası nedeniyle soruşturuluyor. Başbakanlığı kaybettiği, dokunulmazlığını ve iktidar gücünü yitirdiği anda tüm bu davalardan yargı önüne çıkması, muhtemelen mahkûm olması söz konusu olacak. Zordaki her iktidarın, yaptığını yaparak, bu hamleleri gerçekleştiriyor.

Yeni hükümeti kurma görevi verilen muhalefet lideri Lapid, 120 üyeli İsrail Parlamentosu Knesset’te ilk temasları sonrasında hükümeti kurmaya yakınlaştı. İsrail Parlamentosu’nda kilit konumdaki iki Arap partisinin dışarıdan desteğiyle kurulacak bir azınlık hükümeti listesini oluşturmaya hazırlanıyor. Lapid’in şu ana kadar yürüttüğü koalisyon müzakerelerinde sağladığı destek 58 milletvekiline ulaşmıştı.

Lapid, Knesset’teki Arap Birleşik listesinin çıkardığı Ra’am partisinden de dört vekilin desteğini almak için partinin lideri Mansur Abbas ile bir görüştü. Buna göre Ra’am vekilleri güven oylamasında çekimser kalarak Lapid’in kabinesine destek verecekler. Bu süreci gören Netanyahu yeni bir İsrail-Filistin savaşının fitilini ateşlemekte sakınca görmedi.

Netanyahu bu hamlesiyle eş zamanlı olarak Knesset’e getirdiği bir yasa teklifi ile de Doğu Kudüs ile Beytüllahim arasındaki bölgede Yahudi yerleşimciler için yeni yerleşim alanları, konut inşaatlarına başlanmasını önerdi. Bu yasa teklifi de parlamentonun gündeminde.

- Filistin’e ait Beytüllahim’de böyle bir Yahudi yerleşim bölgesi kurulması girişimi tamamıyla kışkırtıcı bir provokasyon adımı ve Filistin yönetiminin, Gazze’yi kontrolünde tutan Hamas ve İslami Cihad’ın buna suskun kalması beklenemezdi.

Ancak bu defa öngörülemeyen gelişme gerilim ve çatışmaların sadece Gazze ve Batı Şeria ile sınırlı kalmaması, Doğu Kudüs ve ülkenin diğer kentlerine de yayılarak bir iç savaşa, İsrailli Araplarla Yahudiler arasında kent savaşlarına dönüşmesi oldu.

Bugüne kadar İsrail-Filistin çatışmalarında geri planda kalan İsrailli Araplar ilk kez Şeyh Cerrah mahallesinde evlerinin zorla ellerinden alınmak istenmesiyle gerçeklerle yüzleşti ve İsrail’de ikinci sınıf vatandaş olduklarını gördüler.

- Filistin seçimlerine Doğu Kudüs’teki Filistinlilerin katılmasına ve oy kullanmasına izin vermeyen İsrail hükümetinin tutumuna bile ses çıkartmayan İsrailli Araplar şimdi ayaklandılar.

- Bu kez çatışmalar Gazze ve Batı Şeria’nın da ötesine yayılma ve bir topyekûn iç savaşa, Müslüman-Yahudi, İsrailli Araplarla, İsrailli Yahudiler arasında bir savaşa dönüşme eğilimine girdi.

İsrail’e en sert tepkiyi gösteren Türkiye olurken, pek çok Arap ülkesi Mısır ve Ürdün de dahil geri planda kalmayı tercih ediyor. Zaten İsrail ile imzaladıkları İbrahim Anlaşmaları ile ilişkileri normalleştirmeye girişen zengin körfez ülkeleri BAE, Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan ile Sudan, Fas gibi ülkeler kınama mesajlarıyla yetinmeyi yeterli görüyor.

- İktidarın gösterdiği tepkinin, İsrail’e yönelik tehditlerin, İslam ülkelerine yapılan çağrıların Arap ülkeleri ve Müslüman ülkeler arasında fazla bir karşılığı yok.

Sergilediği söylemler ve açıklamalarla, tehdit ve tepkilerle, salgın yasaklarına rağmen gece sokağa döküp polis desteğinde ellerine binlerce Filistin bayrağı verdiği protestocularla içe dönük bir senaryoyu hayata geçirmeye çalışıyor.

CB Erdoğan, bazı bölge ülkeleriyle yürüttüğü telefon diplomasisi ile İsrail’e karşı bir tepki örgütlemeye çalışsa da şu ana kadar bu girişimlerden sonuç alınabilmiş görünmüyor. Rusya Devlet Başkanı Putin ile yapılan görüşmeden ise Türkiye ve Rusya’nın sürece birlikte müdahil olması ve bir barış gücü oluşturulması önerisine Putin’in sıcak bir yaklaşım sergilemediği anlaşılıyor.

- Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Ortadoğu Dörtlüsü’nü (Rusya, ABD, BM ve AB) acil toplantıya çağırması da soruna Türkiye ile değil uluslararası kurumlar, AB ve ABD ile birlikte müdahale düşüncesini açıkça gösteriyor.

Öte yandan AK Parti iktidara geldiğinde 1,4 milyar dolar olan İsrail’e ihracat, bu iktidar döneminde katlanarak arttı ve 6,5 milyar dolara yükseldi. 2019’da Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ilk 10 ülke arasında 9’uncu sırada yer alan İsrail, 2020’de ise üçüncü sıraya yükseldi.

Dolayısıyla iktidar olayları kınama pozisyonunun ötesine geçebilecek durumda değil. Bunun da ötesinde Filistinliler arasındaki siyasi ve askeri rekabette de FKÖ’ye karşı İhvan çizgisindeki Hamas’a destek vermesinden dolayı Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, iktidara karşı daha mesafeli. İktidar Filistinliler arasında da ‘siyasi taraf’ olmuş durumda.

Arap Birliği tarafından Suriye, Irak ve Libya’daki politikaları nedeniyle pek çok kez tepki gören, kınama mesajlarına muhatap olan iktidarın söz konusu süreçte atacağı adımlara, yapacağı olası girişimlere Arap ülkeleri içinde de destek bulması, kabul görmesi mümkün görünmüyor.

İktidar Filistin-İsrail gerilimini iç politika amaçlı olarak kullanmak isterken, tabanını ve siyasal İslamcıları bu doğrultuda konsolide etmeye çalışıyor. Söylemleri ve açıklamaları dikkate değer görülmediği gibi fazla ciddiye de alınmıyor. Mısır ve Ürdün’ün ateşkes için Filistin’e yönelik girişimleri ise şu aşamada sonuçsuz kalmış görünüyor.

Netanyahu’nun ve Hamas’ın kendi cephelerinden öne çıkarttıkları iç politika çıkarları göz önünde bulundurulduğunda çatışmaların daha da uzaması ve yayılması ihtimali büyürken, yakın gelecekte bir ateşkes umudu her iki tarafında tutumundan ötürü oldukça zor görünüyor.

3.Suriye, Irak, İran ve Suudi Arabistan arasında yaşanan normalleşme süreci; karşılıklı ziyaretlerle ve Türkiye dışında diğer ülkelerin ilişkilerini belirli bir düzeye taşıma adımlarıyla, gerçekleştiriliyor. Bu da önümüzdeki dönemde bölgede mezhep eksenli gerilim ve çatışmaların geri plana atılacağı anlamına geliyor.

İktidarın Mısır ve Suudi Arabistan ile attığı ilişkileri normalleştirme ve sorunları diplomatik müzakereler yoluyla çözme girişimlerinde talep Türkiye’den geldi. Ne Mısır be de Suudi Arabistan bu yönde bir çağrıda ya da hamlede bulunmadı. Talep Türkiye’den geldiği için de karşı taraftaki ülkeler rahatlıkla masaya kendi koşullarını sürüyorlar.

Bunun ötesinde bölgede olumlu gelişmelerin önünü açacak girişimler Suudi Arabistan ile İran arasında yaşanıyor. Bu girişimlere Suriye ve Irak gibi ülkeler aracılık ediyor ve Şam ile Bağdat’ta yoğun bir diplomasi trafiği gerçekleşiyor. Perde gerisinde Rusya ve Çin’in de Şam ile Bağdat’ı yönlendirdiği gözleniyor.

Rusya bölgedeki yerleşimi ve hedeflerine ulaşmak için Suriye’yi üs olarak seçti. Çin, imzaladığı 25 yıl süreli 400 milyar dolarlık anlaşma ile İran üzerinden bölgeye giriş yaptı. Bölge ülkeleri arasında gerginliklerin azaltılması, ekonomik-siyasi-askeri işbirliğinin yanı sıra diplomasi ve diyalogun öne çıkarılması Rusya ve Çin’in temel önceliği olarak görünüyor.

Rusya ve Çin, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile ilişkilerini yoğunlaştırdılar geniş kapsamlı enerji, yatırım, silah satışı anlaşmaları imzaladılar. Suudi Arabistan ve yanındaki Körfez emirlikleri ile İran arasındaki gerilimin azaltılması, mezhep eksenli Şii-Sünni/Vahhabi çekişmesinin ortadan kaldırılarak barışın tesisiyle karşılıklı tehditlerin bertaraf edilmesi, Rusya ve Çin’in kendi çıkarları açısından elzem olduğu kadar ABD’nin bölgedeki etkinliğinin kırılması yönünden de kritik önem taşıyor. Bu nedenle son dönemde topyekûn bir normalleşme çabasının yoğunlaştığı açık şekilde görülüyor.

İran’da yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve bunun öncesinde ABD ile Nükleer Anlaşmanın yeniden hayata geçirilerek ilişkilerin normalleştirilmesi, ekonomik ambargo ve yaptırımların kaldırılması, İran’ın petrol gelirleri üzerinde blokajın sonlandırılması İran’a büyük nefes aldıracak. Çin ile imzalanan 400 milyar dolarlık anlaşmayla da hızlı bir ekonomik kalkınma ve refah sürecine girileceği öngörülüyor. İran bu kez bu fırsatları değerlendirmek ve üzerindeki gerilim yüklerini hızla atarak hafifletmek istiyor.

Benzer yaklaşımın Suudi Arabistan tarafından da benimsendiği anlaşılıyor. Bu çerçevede Suudi-Suriye normalleşmesi için adım atılırken, Suriye ve Irak üzerinden İran ile de normalleşmenin kapıları aralanmış oldu. Bunun hemen akabinde Suudi-İran heyetleri Bağdat’ta bir araya gelerek müzakereleri daha da ileriye taşıma amaçlı görüşmeler gerçekleştirdiler.

Biden yönetiminin ağırlığını Avrupa ile Trump döneminde zayıflayan ilişkileri yeniden güçlendirme yanında, asıl odaklanacağını ilan ettiği dış politika öncelikleri Çin ile Asya-Pasifik rekabeti ve Rusya’nın Karadeniz ile Ukrayna üzerinden kuşatılması. Bir diğer öncelik olarak da Biden yönetimi Balkanları hedefe koydu. Ortadoğu’daki inisiyatifini azaltmayı öngören Biden yönetiminin bu tavrı bölgede Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerini de İran ile normalleşme, Şii-Sünni çekişmesini geri plana itmeye yönlendirdi.

İktidarın bu çerçevede dış politikada yeni girişimlere yönelme ihtiyacı duyduğu ve Kahire ile Riyad’a ziyaretleri planladığı anlaşılıyor.

- Buradaki açmaz daha önce de belirttiğim gibi İran, Suriye, Irak, Suudi Arabistan, BAE ve diğer körfez ülkeleri karşılıklı normalleşme inisiyatifi alma adımı atarken, Türkiye’de iktidar bu mecburiyeti hissetti. Türkiye, bölge ülkelerinin dörtlü-beşli normalleşme girişimlerinde, dışarıda ve yalnız kalmış görünüyor.

İktidar hâlâ Suriye ile diyalog ve normalleşme adımı atmamakta ayak sürüyor. Kahire ile başlatılan müzakerelerde ise geri adım olarak algılanmasının üzerini örtmek için Sisi yönetimiyle anlaşma girişimi olarak değil de ‘Mısır halkı ile dostluk ve diyalog’ olarak sunuluyor.

- Sekiz yıldır meydanlarda, ekranlarda siyasi simgeye dönüştürdüğü İhvan’ın işareti Rabia’dan geri adım atmanın kendi tabanında yaratabileceği tepkileri göze alamadıkları için hâlâ mezhep eksenli diplomasiden vazgeçildiğini ilan edemiyorlar.

Türkiye dışında diğer ülkeler arasında hızlanan diyalog ve diplomasi süreçlerinde öncelikli konu olarak; mezhep geriliminden kaçınma, Şii-Sünni kavgasını geri plana itme, yaklaşımı öne çıktı. Bu yüzden iktidar; dış politikada yeni girişimlere, geri adımlara mecbur kaldığını görmesine rağmen, başlattığı süreçlerde zihninin gerisindeki mezhep anlayışını terk edemediği için, bölge ülkeleri arasındaki toptan normalleşme süreçlerinin dışında kalıyor. Karşı tarafa güven veremiyor

4.Haziran ayında İngiltere’de gerçekleştirilecek G7 Zirvesi ve ardından Brüksel’de yapılacak NATO Zirvesi, ABD’nin yeni stratejik hedeflerinin ÇİN ve RUSYA olacağının işaretlerini veriyor. Bu zirveler öncesinde 26 ülkenin katılımıyla ve 28 bin askerle başlatılan ve halen devam eden Defend Europe 2021 Tatbikatı, Rusya’yı ve Karadeniz’in kuşatılmasını hedef alıyor!

Haziran ayında iki önemli uluslararası zirve toplantısı gerçekleşecek. Hazırlıkları devam eden G7 Zirvesi İngiltere’de, NATO Zirvesi de Brüksel’de yapılacak. G7 zirvelerine grup üyesi 7 ülkenin devlet ve hükümet başkanları ile Dışişleri Bakanları dışında geleneksel olarak davet edilen grup dışı ülkeler, bir anlamda zirvenin ana gündemini işaret ediyor.

- 2021 Haziran Zirvesi’nin grup üyesi 7 ülke dışındaki davetlileri, Avustralya, Hindistan, Güney Kore ve Güney Afrika. G7 üyesi Japonya ve ABD dışında, zirveye davetli diğer 4 ülkeden üçünün Uzak Doğu Asya-Pasifik Bölgesi (Avustralya, Hindistan, Güney Kore) ülkeleri olması, doğrudan Çin’in masadaki ana konu olacağını gösteriyor.

G7 zirvesi öncesinde Beyaz Saray’dan ve Londra’dan gündemdeki konularla ilgili yapılan resmi açıklamalarda da özellikle ABD-İngiltere ve AB yakınlaşmasına vurgu yapılarak ‘Batı henüz bitmedi’ mesajının verilmesi ve küresel tehdit olarak Rusya, Çin ve İran’ın gösterilmesi zirve konusundaki mesajları öngörülebilir hale getiriyor.

1975’den bu yana başlatılan dünyanın en gelişmiş 7 ekonomisini bir araya getiren zirvelerin ağırlıkla dünya ekonomisi ve küresel ticaretin geliştirilmesi olmasına karşılık bu defa üç ülkenin hedef gösterilmesi önümüzdeki döneme ilişkin küresel çatışmaları ve rekabetin yönü konusunda somut işaretler veriyor.

ABD Başkanı Biden tarafından yapılan açıklamalarda G7 Zirvesi’nin iki yönden önemli olarak değerlendirildiği vurgulandı.

- Birinci başlık; Trump döneminde zayıflayan ve gerilen ABD-Avrupa ilişkilerinin onarılması ve ortak değerler üzerinden güçlendirilmesi olarak ifade ediliyor. Ortak değerler ise; demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve sürdürülebilir kalkınma olarak sıralanıyor.

Bu ortak değerlere tehdit olarak Çin ve Rusya öne çıkartılıyor.

- İkinci başlık; The Quadrilateral Security Dialogue olarak adlandırılan dörtlü ülke grubuna (ABD, Japonya, Hindistan, Avustralya) Güney Kore’nin de dahil edilmesi.

- Bu dörtlü grup ülkelerini bir araya getiren unsur, Çin’in Asya Pasifik bölgesinde etkinliğinin artması ve güvenlik konusunda duydukları endişeler şeklinde tanımlanıyor. Güney Kore’nin G7 zirvesinde 7 ülke dışındaki davetli ülkeler arasında yer alması da bu gerekçeden kaynaklanıyor.

Güney Kore’nin dışında Hindistan’ın G7 zirvesine davet edilmesinin arkasında ise 1,4 milyar nüfuslu bu ülkeyi Çin ve Rusya’dan uzaklaştırmak amacının olduğu görülüyor.

- Hindistan, Rusya, Çin, Brezilya, Güney Afrika ile birlikte BRICS olarak tanımlanan örgütlenmede yer alıyor.

- Hindistan, Şanghay Beşlisi olarak adlandırılan grup ülkeleri içinde Çin ve Rusya ile birlikte hareket ediyor.

Gerek BRICS gerekse Şanghay Beşlisi Çin ve Rusya’nın ağırlık koyduğu uluslararası ekonomik-siyasi-savunma işbirliği ve ticari örgütlenmeleri. Kısmen BRICS üyesi Güney Afrika’yı da buna dahil etmek olanaklı.

- ABD ve İngiltere’nin zirveye Hindistan’ı davet etmesi önümüzdeki dönemde Hindistan üzerinde yeni stratejilere girişileceğinin işareti olarak görülmelidir.

- Bunun yanı sıra 3 Mayıs’ta başlayan ve halen devam eden bugüne kadarki en geniş katılımlı ve kapsamlı askeri tatbikat olan Defend Europe 2021 askeri tatbikatının Balkanlar, Doğu Avrupa ve Orta Avrupa üzerinde gerçekleştirilmesi, Rusya’yı kuşatma ve Rusya’ya gözdağı amaçlı olarak görülmelidir.

Karadeniz üzerinde NATO ve ABD etkinliğini artırmayı hedefleyen stratejinin bir parçası olarak; Türkiye-Rusya ilişkilerinin zayıflatılmasını, Karadeniz’de Türkiye-Rusya karşıtlığı yaratılmaya çalışılması ve nihayet ABD-AB destekli Ukrayna krizinde Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya getirilmesinin hedeflendiğini, öngörmekteyim.

14 Haziran'da Brüksel'de düzenlenecek olan NATO Zirvesi’nde Biden-Erdoğan randevusun da gündemde olacağını, iktidardan bu yönde bazı adımların ve tavizlerin istenebileceğini bugünden söylemek yanlış olmaz. İktidarın ülke çıkarlarını ve güvenliğini hedefleyen bir diplomasi yaklaşımını ortaya koyması yanında bu tür taviz ve talepler karşısında izleyeceği sağlam bir strateji oluşturması gerektiği kanısındayım.

5.İktidarın dış politikadaki yanlışlarından dönme girişimlerinde, kısa dönemde umduğu sonuçları elde etmesi güç görünüyor. Mısır ve Suudi Arabistan’a yönelik hamleden beklenen elde edilemedi. İktidarın dış politikada geri adım ve normalleşmeye dönüş arayışları noktasına gelmesine kadar geçen sürede, bölgede oluşan Türkiye karşıtı yeni ilişkiler ve ittifaklar sisteminin kısa sürede dağılmasını, çözülmesini ummak hayalcilik olur!

İktidar yıllardır uyguladığı dış politikanın ortaya çıkarttığı ağır bedellerin ve maliyetlerin, bu politikaların getirisinden fazla olduğunu görünce son bir aydan bu yana bazı yeni adımlar atma çabasına girişti. Mısır ile başlatılan diplomasi arayışları, geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun iki günlük Riyad ziyareti ile sürdürülerek Suudi Arabistan ile temas gerçekleştirildi.

İsrail ile atılması hedeflenen adım ise Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırılar ve İsrail-Filistin çatışmalarının alevlenmesiyle kesintiye uğradı. Ancak kanımca şu tespiti yapmak yanlış olmaz;

- İktidar karşı karşıya kaldığı ağır bedeller ve maliyetler sonrasında dış politikada değişime gitmek mecburiyetinde kalırken bu aynı zamanda karşı tarafların da elini güçlendirdi. Taleplerinin ve taviz isteklerinin dillendirilmesine zemin hazırladı. 10 yılı aşan süreden bu yana biriktirilen sorunların, yığılan gerilimlerin iki günde tam tersi yöne döneceğini beklemenin akılcı ve gerçekçi olmadığı Yunanistan, Mısır ve Suudi Arabistan ile görüldü.

Mısır ile yapılan müzakerelerde masadaki beş sorunda fazla ilerleme sağlanamadı. Çünkü iktidarın 8 yıl boyunca izlediği Mısır politikası ve bu ülkenin iç gerginliklerinde taraf olan yaklaşımları Mısır yönetimini farklı arayışlara ittifaklara yönlendirdi. Mısır, bu süreçte;

- Yunanistan, İsrail, Güney Kıbrıs, Fransa ile yakınlaştı. Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile Deniz Sınırı anlaşmaları imzaladı parlamentosundan geçirdi.

- İsrail ile 15 yıllık ve milyarlarca dolarlık doğalgaz anlaşması yaptı.

- Fransa ile askeri işbirliği, savaş uçağı ve savaş gemisi alımı anlaşmalarına imza attı.

- Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ile siyasi ve ekonomik ilişkilerini, bağlarını güçlendirdi.

- Doğu Akdeniz Enerji Forumu, Dostluk Forumu vb. örgütlenmelerde yer aldı, kurucusu oldu.

Şimdi Türkiye U dönüşü yaptı ve normalleşme istiyor diye Mısır’ın tüm bu işbirliklerini, ittifakları terk etmesini, bunlardan kopmasını, Türkiye’ye güvenmesini ve Türkiye’nin yanında yer almasını beklemek hayalden de ötedir. O yüzden Mısır, Türkiye’yi test edecek, güven sağlamasını isteyecek ve Türkiye’den taviz taleplerinin karşılandığını görmek isteyecek.

Aynı şekilde Libya’da mevcut hükümetin yeri her ne kadar fazla sağlam görünmese de paralı ve TSK mensubu askerlerin Libya’dan çekilmesi talebinin Türkiye’ye karşı dile getirilmesi bu konuda somut adım atılmasının istenmesi, iktidarın sergileyeceği tavra bağlıdır.

Suriye’de giderek içinden çıkılmaz bir noktaya doğru ilerleyen sorunlar yumağı içersinde İdlib’te artan gerilim, Türkiye’nin sınır güvenliği kaygılarının giderilmesi Şam yönetimi ile işbirliği arayışlarına bağlı görünmektedir. Dolayısıyla büyük ihtimalle ay sonundaki seçimlerde iktidarda kalmaya devam edecek olan Esad ile normalleşme söz konusu olacaksa; Şam yönetimi Türkiye’den askerlerini topraklarından çekmesini, kontrolü altında tuttuğu bölgeleri bırakmasını, ÖSO ve SMO’yu silahsızlandırıp, dağıtmasını talep edecektir. Şayet bu konuda adım atılırsa, yani ÖSO ve SMO’ya destek kesilirse bu kez bu silahlı birlikler ne olacak, nereye gidecek? Ya iktidar bunları Türkiye’ye kabul edecek ya da bu gruplar Türkiye’nin kendilerini terk etmesi karşısında ülkemize hasım konuma gelebilecek.

Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile yaşanan gerilimlerden sonra; ABD, Güney Kıbrıs ve Yunanistan ile yeni üs anlaşmaları yaptı, Dedeağaç’ta deniz ve hava üssü kurdu, bölgedeki askeri varlığını ve ağırlık merkezini Yunanistan’a kaydırdı. Tüm bunlar göz önünde tutulduğunda; Türkiye ile Yunanistan istikşafi müzakerelere başladılar diye, ABD’nin bu hamlelerden vazgeçmesi, Yunanistan’daki yeni üsleri boşaltması, bu adımları terk etmesi söz konusu olabilir mi? Kanımca bunun yanıtı hayır olacaktır.

Haziran ayındaki NATO zirvesinde Joe Biden ile CB Erdoğan arasındaki olası randevuda, Doğu Akdeniz’den Kıbrıs’a, Karadeniz’den Suriye’ye, S-400’lerden F-35’lere kadar pek çok sorun başlığı masada olacak ve ABD beklentilerinin karşılanmasını isteyecek. Bu karşılanmadığı, S-400’lerden vazgeçildiği, Kuzey Suriye’de PYD-YPG-SDG ile çatışmaya girilmeyeceği vb. bir dizi taahhüt verilmediği takdirde normalleşme olmayacak ve yaptırım tehdidi devam edecek.

Bölge ülkeleriyle izlenen hasmane politikalar ve ‘Bir gece ansızın girebiliriz’ söylemleriyle sergilenen yaklaşımlar sonrasında bu ülkeler de kendilerini güvene almak için Türkiye’yi dışlayan bazı ittifaklara, güvenlik ve ekonomik organizasyonlara yöneldiler. Şimdi Türkiye dış politikasını değiştirmeye karar verdi diye bu ülkeler diğer ülkelerle yaptıkları anlaşmalardan, verdikleri karşılıklı taahhütlerden vaz mı geçecekler?

İktidar, izlenen yanlış dış politikalarla 10 yılı aşkın sürede ülkeyi getirdiği bu aşamada, bir gecede değişmesi söz konusu olmayan siyasi, askeri, stratejik, ekonomik ve jeopolitik gerçekleri görmek durumundadır. Bu doğrultuda ülkeleri ikna edici-güven verici politika değişikliği adımlarını süratle hayata geçirmelidir. Dış politikada adım attığı ‘U dönüşü’ sürecini bir aldatmacaya dönüştürmeksizin, dostluk, barış, işbirliği ve karşılıklı saygı zemini üzerine oturtacağını somut şekilde sergileyecek tutumları ortaya koyarak hızlandırmalı ve ülkeyi karşı karşıya bıraktığı ağır maliyetlerin sorumluluğunu üstlenmelidir.

6.Almanya’da 26 Eylül’de yapılacak olan seçimler öncesinde Başbakan Merkel ve koalisyon ortağı sosyal demokratlar kamuoyu araştırmalarında ağır oy kayıplarına uğrarken, Yeşiller Partisi’nin oylarındaki artış ciddi bir değişimi işaret ediyor. Yeşiller’in seçimden birinci parti olarak çıkma ihtimali güçleniyor. Böyle bir tablo, Almanya-Türkiye ilişkilerinde zorlu bir dönemi başlatabilir!

Almanya’da Başbakanlık görevini yürüten Angela Merkel tekrar aday olmayacağını daha önce açıklamış ve Hristiyan Demokrat Parti (CDU) genel başkanlık görevini de bırakmıştı. Hristiyan Birlik Partileri (CDU-CSU) kamuoyu araştırmalarında hızla oy kaybediyor. Benzer şekilde büyük koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) oyları da düşüyor. Alman ve Avrupa siyasetinin yükselen siyasetçisi ise Yeşiller Partisi Eş Genel Başkanı Annalena Barebock. Yeşiller’in Başbakan adayı olarak da seçilen Barebock bir anda Avrupa’nın en beğenilen politikacısı ve Almanya’nın yeni umudu konumuna geldi. 11 Mayıs’taki kamuoyu yoklamasında;

- Sosyal demokrat SPD yüzde 15,

- Liberal FDP yüzde 12,

- Neonazi-Irkçı-İslam ve yabancı karşıtı aşırı sağcı AfD yüzde 11,

- Sol parti Linke yüzde 7 görünüyor.

- Merkel’in Hristiyan Birlik partileri CDU/CSU yüzde 39’dan 24’e gerilerken, Yeşiller her iki koalisyon ortağını da geçerek yüzde 27 ile ilk sıraya yerleşti.

Bu sonuçlar Almanya’da Yeşiller liderliğinde bir sosyal demokrat-sol parti ya da Yeşiller-Liberal Parti koalisyonunun rahatlıkla çoğunluğu sağlayabileceğini, 41 yaşındaki Annalena Barebock’un Almanya’nın yeni kadın başbakanı olarak görevi Merkel’den devralacağını gösteriyor.

- Annalena Barebock ve partisi, özellikle dış politikada en net duruşa sahip olarak nitelendiriliyor.

ABD, NATO ve AB’yle güçlü işbirliğinden yana olduğunu ilan eden Barebock, başta Çin ve Rusya olmak üzere demokrasiyle mesafeli duran, otoriter rejimlere karşı sert tavır alınmasını istiyor. Ekonomik çıkarlar ile insan hakları ve demokrasi arasında ikinci ilkenin öne çıkarıldığı bir iç ve dış politika izleyeceğini vaat ediyor. Çin sermayesinin Almanya’da giderek genişleyen etkinliğine karşı olduklarını dile getiriyor.

Almanya’da 16 yıl boyunca en uzun süreli başbakanlık görevini yürüten Angela Merkel; Doğu Almanya kökenli, mütevazı bir yaşamı olan, sevilen ve Almanya’yı görevi süresince her alanda oldukça ileriye taşıyan çalışkan bir liderdi. Ancak Brexit müzakerelerini yürütemediği, Fransa’nın etkisinde kaldığı ve Birleşik Krallık’ın ayrılışını engelleyemediği için yoğun eleştiriler aldı. Merkel hükümetinin korona sürecini iyi yönetemediği, aşılamanın ve aşı temininin başarısız olduğu, iktidar partisinin iki milletvekilinin maske ticaretinde aracılık ve rüşvete bulaştığının ortaya çıkması gibi süreçler iktidarı yıpratırken, Yeşiller’in ve Barebock’un seçilme şansı artıyor.

ABD ile daha sıkı bir işbirliği ve demokrasi-insan hakları alanında etkin politikadan yana olduğunu ilan eden Barebock’un bu çizgisi, iktidara geldiği takdirde daha güçlü bir demokrasi-insan hakları politikasının izleneceğini, demokrasi ve otoriter rejimler arasındaki küresel mücadelenin demokrasi lehine ağırlık kazanarak genişleyebileceğini işaret ediyor.

- Almanya’daki seçimlerin sonuçları; Avrupa, AB siyasetini hatta küresel siyaseti etkileyecek sonuçlara yol açabilir.

Türkiye-Almanya ve Türkiye-AB ilişkilerinde de olası bir Yeşiller iktidarı ve Annalena Barebock Başbakanlığı döneminde ciddi süreçler yaşanabileceğini öngörmekteyim. Türkiye’ye karşı geçmişte de demokrasi, insan hakları, hukuk devleti ve bağımsız yargı başta olmak üzere set eleştiriler yönelten Yeşiller’in önceki Eş Başkanı Claudia Roth’un tavrı anımsandığında, Annalena Barebock’un Türkiye-Almanya ilişkilerinde demokrasi ve insan hakları konularını ilkesel kriter haline getireceğini söyleyebilirim

7.TÜİK’in Mart 2021 İşgücü ve İşsizlik İstatistikleri, bir ayda 550 bin kişinin yeni işe girdiğini ve işsizliğin azaldığını gösteriyor. Aynı aya ilişkin İŞKUR verileri, yeni işe yerleştirilenlerin sayısının 91 bin olduğunu gösteriyor. İşverenlerin Ocak-Nisan döneminde İŞKUR’a bildirdiği açık iş pozisyonu sayısı bile TÜİK’in yeni işe girenler rakamına ulaşamıyor. Böylesi bir tutarsızlık, şeffaf ve demokratik ülkelerde istifa etme nedenidir!

TÜİK’in açıkladığı istihdam ve işgücü istatistikleri içerdiği tutarsızlıklar ve tutmayan hesaplardan ötürü tartışmalara neden oldu. Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde işsiz sayısı 2021 yılı Mart ayında bir önceki aya göre 59 bin kişi artarak 4 milyon 236 bin kişi olurken, işsizlik oranı 0,3 puan gerileyerek yüzde 13,4’ten yüzde 13,1’e indi.

Buna karşılık yeni istihdam edilenlerin sayısı 2021 yılı Mart ayında bir önceki aya göre 550 bin kişi artarak 28 milyon 89 bin kişi olurken, istihdam oranı 0,8 puanlık artışla yüzde 44,3’e yükselmiş!

TÜİK rakamlarına göre 15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusun işsizlik oranı da bir önceki aya göre 0,7 puanlık azalışla yüzde 25’ inerken, gençlerin istihdamında 1,4 puanlık artış yaşanmış ve genç nüfus istihdamı mart ayında yüzde 31,4 olarak gerçekleşmiş. TÜİK’in ‘geniş tanımlı işsizlik’ yerine kullandığı ‘Atıl İşgücü’ kapsamındakilerin sayısı da bir ay öncesinde kıyasla 2,3 puan azalarak yüzde 28,1’den 25,8’e inmiş görünüyor.

TÜİK rakamları, Mart ayında istihdam edilenlerin sayısının bir önceki aya göre tarım sektöründe 15 bin kişi, sanayi sektöründe 480 bin kişi, inşaat sektöründe 81 bin kişi arttığını sergiliyor. Hizmet sektöründe ise yeni istihdam 27 bin kişi azalmış. İstihdam edilenlerin yüzde 17,3'ü tarım, yüzde 22'si sanayi, yüzde 6,4'ü inşaat, yüzde 54,3'ü ise hizmet sektöründe yer alıyor. TÜİK’in açıkladığı bu veriler ciddi şekilde izaha muhtaç. Özellikle bir ayda yarım milyonu aşan yeni istihdam ve bunun 400 bini aşan kısmının sanayide olması dikkat çekiyor.

- Oysa sanayi üretimindeki artış mart ayında yine TÜİK tarafından sadece yüzde 0,7 olarak açıklandı. Yani yüzde 1 bile değil!

Mart ayında bir anda yeni istihdam patlaması yaşandığını, yarım milyondan fazla kişinin bir ayda yeni işe yerleştiğini gösteren TÜİK rakamlarına karşılık, kapalı işyerleri, ücretsiz izin ve kısa çalışma ödeneği alan milyonlarca işsiz göz önünde tutulduğunda, TÜİK’in rakamlarıyla, ekonomide ve toplumsal hayattaki gerçeklerle örtüşmüyor.

Öyle ki bu çelişkinin en bariz göstergesi Mart ayı itibarıyla son bir yılda işgücü 2,1 milyon kişi artarken, işgücüne dahil olmayanların 943 bin kişilik bir azalmış olması. Bir yıl önce 32,2 milyon kişi olan istihdam dışı işgücü 31,3 milyon kişiye inmiş. Diğer tarafta TÜİK’in dar ve geniş tanımlı işsizlik oranları arasında da makas çok büyük. Rakamlara bakıldığında, yüzde 13,1 olarak açıklanan dar tanımlı işsizlik oranı ile ‘atıl işgücü’ olarak nitelendirilen geniş tanımlı işsizlik oranının 25,8 olduğu dikkate alındığında, iki oran arasında yüzde 100’e yaklaşan bir makas söz konusu.

Öte yandan, sadece iş, işçi ve işsizlik üzerine ihtisaslaşarak veri açıklayan İş ve İşçi Bulma Kurumu (İŞKUR) ile TÜİK verileri arasında da büyük bir uyumsuzluk, çelişki ve terslik var. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı İŞKUR’un, Mart ve Nisan ayı bültenlerindeki kayıtlı işsiz, açık iş ve yeni işe yerleştirilenlere ilişkin rakamlar TÜİK’i çarpıcı şekilde yalanlıyor.

İŞKUR Mart 2021 istatistiklerinde bir ayda yeni işe yerleştirilenlerin sayısı 91 bin 267 kişi. Oysa TÜİK Mart ayında bir önceki aya göre yeni istihdam edilenlerin (işe girenlerin) sayısındaki artışı 550 bin olarak açıkladı ve bunların sadece 480 bin kişisinin de sanayi sektöründe işe girdiğini duyurdu. İŞKUR’un Ocak-Mart döneminde üç ayda yeni işe yerleştirdiklerinin toplamı ise 223 bin 828 kişi olmuş.

Yine İŞKUR’un 4 Mayıs’ta yayınladığı Nisan 2021 rakamlarında da geçen ay bir ayda yeni işe yerleştirilenlerin sayısı, 70 bin 340’ı erkek, 30 bin 29’u kadın olmak üzere toplam 100 bin 369 kişi. Ocak-Nisan döneminde 4 ayda yeni işe yerleştirilenlerin toplamı da İŞKUR rakamlarıyla 323 bin 723 kişi.

Mart ayında işverenlerin İŞKUR’a bildirdiği ‘eleman aranan açık iş’ sayısı 147 bin 192 olurken, Nisan’daki açık iş sayısı 117 bin 33. Ocak-Nisan dönemi 4 ayda işverenlerden İŞKUR’a iletilen açık iş sayısı toplamı ise 467 bin 78 kişi. Diğer deyişle İŞKUR, işverenlerden kendisine bildirilen tüm açık pozisyonlara eleman yerleştirmiş olsaydı bile dört ayda ancak 467 bin kişiyi yeni işe koymuş olacaktı. Oysa TÜİK sadece mart ayında, bir ayda 550 bin kişinin yeni işe girdiğini, istihdam edildiğini söylüyor. TÜİK’in mevsim etkisinden arındırılmamış verisinde ise martta bir ayda yeni işe girenlerin sayısı 770 bine ulaşıyor.

İşsizlik ve istihdam rakamlarında iktidarın iki kurumunun rakamları birbirini hem tutmuyor hem de yalanlıyor. Şimdi 18 günlük tam kapanmanın ardından, 10 Haziran’da açıklanacak Nisan 2021 verileri, TÜİK’in yok olan güvenilirliği açısından yeni bir test niteliğinde olacak!

8.İktidarın döviz, faiz, kredi politikalarının ağır bir faturası kamu bankaları üzerinden hazinenin ve toplumun sırtına yüklenirken, kamu bankalarına siyasi talimatlarla verdirilen düşük faizli kredilerin yarattığı vahim tablo açıklanan ilk çeyrek bilançolarına ağır zarar olarak yansıdı. Tüm bankacılık sektörü kâr ederken üç kamu bankasının kârındaki sert düşüş ve ortaya çıkan ağır zararların bedeli milyonlarca çiftçiye, esnafa ve topluma ödetilecek!

Bankacılık sektörünün Ocak-Mart dönemi ilk çeyrek bilançolarında salgına rağmen özel ve yabancı sermayeli bankaların hemen hemen büyük bölümü geçen yılın ilk çeyreğine kıyasla kârlarında artış açıklarken, kamu bankalarının kârındaki sert düşüşler iktidarın yanlış politikalarının hazineye ve tüm topluma yeni ve ağır bir bedel daha çıkarttığını sergiliyor.

Ekonomiyi canlandırmak için geçtiğimiz yıl kamu bankalarına dağıttırılan yüklü tutarlardaki düşük faizli kredilerin kamu bankalarının öz kaynaklarını tükettiği, kârlılıklarını gerilettiği, hazine tarafından karşılanan ‘görev zararlarını’ büyüttüğü bilançolara somut şekilde yansıdı.

Türkiye’nin en büyük kamu bankası olan Ziraat Bankası geçen yılın Ocak-Mart dönemi sonunda 1 milyar 871 milyon TL kâr ederken, bu yıl aynı dönem için açıklanan kâr tutarı 961 milyon TL. Yani 2020 ilk üç aylık döneminin yarısı düzeyinde. Ziraat’in kârında yüzde 49’luk bir düşüş söz konusu!

Ülkemizin en büyük ilk 10 bankası arasında yer alan diğer köklü kamu bankası Halkbank, Ocak-Mart 2021 dönemi için yalnızca 59 milyon TL kâr açıkladı. Oysa geçen yılın ilk çeyreğinde açıkladığı kâr tutarı 825 milyon TL idi. Dolayısıyla milyonlarca esnafın finanse edilmesi yasayla kendisine görev olarak verilmesine karşılık Halkbank hem bu görevini yerine getiremediği gibi geçen yıla kıyasla yüzde 92’lik bir kâr kaybıyla karşı karşıya!

İktidarın geçen yıl binlerce özel vakfa ait yüzde 54’lük hissesini bir gecede kamulaştırarak hazineye devrettiği ve ardından da Varlık Fonu bünyesine aldığı Vakıfbank, bankacılık sektörünün en kârlı bankalarından birisi iken şimdi zarar etti. Geçen yılın ilk çeyreğinde 1,7 milyar TL olan kârı, bu yıl 750 milyon liraya düştü. Vakıfbank’ın kâr kaybı yüzde 56’ya çıktı!

- Kamu bankalarını kârlarındaki erimenin bu hızla devam etmesi; ikinci, üçüncü ve dördüncü çeyrek bilançolarında tablonun zarara dönüşeceğini, kamu bankalarının hazineye yüklerinin ve kamburlarının artacağını, gösteriyor.

Geçtiğimiz yıl korona salgını nedeniyle Mart ayından başlayan ekonomik kapanma sürecinin ardından Haziran başından itibaren ‘normalleşme’ dönemine geçilerek kamu bankalarının kaynakları ekonomiyi canlandırmak için eksi ve negatif faizlerle dağıtıldı. Kamu bankaları yandaş müteahhitlere yüzde 0,68 faizle konut kredisi vermeye yönlendirilirken, otomobil, beyaz eşya ve ihtiyaç kredisi olarak yüz milyarlarca liralık kamu bankası kaynağı dağıtıldı. İstifa eden eski Hazine ve Maliye Bakanı tarafından başlatılan bu kampanyaya paralel olarak CB Erdoğan talimatı ile MB’nin politika faizinde indirime gidildi, MB döviz rezervleri kurların bastırılmasında kullanıldı. Bu politika tıkanıp, kamu bankalarının kasası boşalınca MB Başkanı değiştirildi ve politika faizi yüzde 10,25’ten yüzde 19’a kadar yükseldi. Şimdi kamu bankaları yüzde 0,68 faizle dağıttıkları kredilerle tükettikleri kaynaklarını yerine koyabilmek için yüzde 19-24 arasında faizlerle mevduat toplamaya, para bulmaya mecbur kalıyor.

Gelinen noktada; kamu bankalarındaki kan kaybını durdurabilmek için hazineden ilave kaynak ve sermaye takviyesi yapılacak. Bunun yapılabilmesi için hazine yüksek faizle borçlanmak zorunda kalacak. İktidarın bu yanlış ve tamamıyla siyasi ve günü kurtarma amaçlı politikalarıyla batırılma noktasına getirildikleri açığa çıkan kamu bankalarının milyarlarca liralık zararı ‘görev zararı’ yazılarak hazineye ve dolayısıyla tüm toplumun sırtına bindirilecek!

9.Merkez Bankası Mart ayı Cari İşlemler Bilançosu’nda gerçekleşen 3,3 milyar dolarlık açıkla birlikte yıllık cari açık tutarı 36,2 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti. Açıklanan rakamlarda; bir ayda 5,7 milyar dolarlık yabancı portföy yatırımının satılması ve ekonomimizden bu tutarda bir çıkış yaşanmış olması, dikkat çekicidir!

Mart ayında cari işlemler dengesinin 3,3 milyar dolar açık verdiği mart ayı itibarıyla 12 aylık cari açık toplamının 36,2 milyar dolar olarak gerçekleştiği açıklandı. Geçen yılın mart ayına göre 2 milyar 124 milyon dolar azalarak 3 milyar 329 milyon dolar olan aylık cari açık tutarında dış ticaret açığının 1 milyar 396 milyon dolar azalarak 2 milyar 959 milyon dolara gerilemesi etkili oldu. Açıklanan rakamlara göre, kaynağı belirsiz dövizleri tanımlayan net hata noksan kalemi Ocak-Mart döneminde toplam 6 milyar 92 milyon dolar tutarında gerçekleşti.

- MB’nin açıkladığı Mart 2021 verilerinde en dikkat çeken unsurlardan bir tanesi yabancı portföy yatırımlarındaki yüksek tutarlı çıkış olarak görünüyor.

Yabancı portföy yatırımcıları Mart ayında MB Başkanlığındaki görevden alma ve yeni atamanın ardından hızla çıkışa yönelirken, bir anlamda iktidarın ekonomi politikalarına duyulan güvensizlik ve önünü görememe durumu, bu milyarlarca dolarlık kaçışla somutlaştı.

Açıklanan verilere bakıldığında Mart ayında portföy yatırımlarında 5 milyar 699 milyon dolar net çıkış yaşandığı gözleniyor. Yurt dışı yerleşiklerin yani yabancı yatırımcılar mart ayında hisse senedi piyasasında 1 milyar 33 milyon dolar ve devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) piyasasında da 915 milyon dolar net satış yaparak Türkiye piyasalarından çıkış yaptılar.

MB resmi rezervlerinde de mart ayında 6 milyar 169 milyon dolar tutarında net azalış yaşandığı açıklanan verilere yansıdı. Bir yandan MB’nin döviz rezervleri eksiye düşerken, taze dış kaynak girişi olmadığı gibi bir ayda 6 milyar dolara yaklaşan bir tutarda yabancı yatırımının Türkiye’den çıkması, MB rezervini de yine bir ayda 6,2 milyar dolar gerilemesi oldukça ciddi bir güvensizlik tablosu.

İktidarın bu tabloyu tersine çevirecek öngörüden yoksun olduğu, yaşananları çaresizlik içinde seyretmekle yetindiği anlaşılıyor. Açıklanan Ekonomik Reform vaatleriyle Hukuk Devleti ve Demokratikleşme Reformu Eylem planlarının üzerinden aylar geçmesine rağmen henüz hiçbir somut adım atılmamış olması, bu çaresizliğin ve pozitif adım atma niyetinin olmadığının diğer boyutudur.

  1. Nisan ayında ülke genelinde konut satışları toplamı 100 binin altına indi. Kredi faizlerinin hızlı yükselişiyle ipotekli konut satışları sert biçimde geriledi. İnşaat maliyetlerinin yıllık yüzde 32 artışla enflasyonun iki katına çıkması ile konut fiyatları olağanüstü yükseldi ve normal şartlarda artık ev sahibi olmak hayal oldu!

Türkiye genelinde konut satışları Nisan ayında 100 binin altına inerek 95 bin 863 oldu.

İpotekli (banka kredili) konut satışlarında sert düşüşler gözlenirken bunda en büyük etken, yüzde 19’a yükselen politika faizine bağlı olarak ticari kredi ve konut kredisi faizlerinin yıllık yüzde 25-26 düzeyine kadar yükselmesi, oldu.

Bunun yanı sıra, TÜİK’in açıkladığı inşaat maliyet endeksinde yıllık yüzde 32’yi bulan artış konut fiyatlarına zam olarak yansıyınca olağanüstü düzeylere çıkan yeni konut ve ikinci el konut fiyatları ev sahibi olmayı gerçekleşmesi zor bir hayale dönüştürdü. ERDOĞAN

“Artık ev sahibi olmak araba sahibi olmak hiç zor değil” diyen AK Partili vekiller, ülke gerçeklerinden kopuk ve bihaber yaşadıklarını, vatandaşın nasıl geçindiğinin bile farkında olmadıkları gerçeğini bir kez daha ortaya çıkardı.

- Türkiye genelinde Nisan ayında 95 bin konut satılmasına karşılık bunun içinde ipotekli-banka kredili olan satışların sayısı 17 bin 514.

- Bu çerçevede banka kredili konut satışlarının toplam içindeki payı yüzde 18’e geriledi.

Artan faizlerden dolayı konut kredilerinin erişilemez, ödenemez hale gelmesi ve ev sahibi olmak isteyenler açısından cazibesini yitirerek çoğu kişinin ödeme gücünü aşması, ister istemez bu sonucu getirdi.

Nisan ayında ülke genelinde ilk defa satılan konut sayısı 29 bin 212 olurken, konut sektörü ve ekonomi açısından katkısı sıfır düzeyinde olan ikinci el konut satışlarının 66 bin 651 adet olması, yeni üretilen yaklaşık 2 milyonluk konut stoğunun yüksek fiyatları karşısında tercihin, ikinci el konutlardan yana ağırlık kazandığını gösteriyor.

Ocak-Nisan döneminde ise dört aylık toplam üzerinden bakıldığında konut satışları geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 6,5 azalışla 358 bin 913 olarak gerçekleşti. Kredili-ipotekli konut satışındaki düşüş, Ocak-Nisan döneminde geçen yıla kıyasla yüzde 55,8 azaldı!

11.Türk vatandaşlarının konut sahibi olması zorlaşırken, yabancılar açısından ise TL’deki değer kaybı ve dövizdeki yükseliş, konut sahibi olmayı kolaylaştırdı. Başta İran, Irak, Rusya ve Afganlar olmak üzere bir ayda 4 bin yabancı Türkiye’de konut satın aldı!

Konut sektörünün ayakta kalmasında en önemli unsurlardan birisi haline gelen yabancılara yönelik konut satışlarında da önceki yıllara kıyasla düşüş yaşanıyor. Buna rağmen geçen yılın nisan ayındaki ekonomik kapanma nedeniyle dibe vuran yabancılara konut satışı bu yılın nisan ayında baz etkisiyle yüzde 416 artış gösterdi ve 4.077 adet oldu.

- Ocak-Nisan döneminde, dört ayda yabancılara satılan konut toplamı 13 bin 964 adet oldu.

- Türkiye’de konut satın alan yabancı ülke vatandaşları içersinde Nisan ayında İran vatandaşları 557 konutla ilk sırada yer aldı.

İranlıları 546 konut ile Irak, 402 konut ile Rusya Federasyonu, 229 konut ile Afganistan ve 188 konut ile Kazakistan vatandaşları izliyor

Nisan ayında ayrıca yabancılar arasında dikkat çeken konut alımlarında 144 adetle Alman, 134 adetle Yemen, 125 adetle ABD, 99 adetle Mısır, 111 adetle Filistin, 60 adetle İsveç, 55 adetle Çin vatandaşları öne çıkıyor.

İnşaat sezonunun başlamış olmasına karşılık, konut satışlarının yavaşlaması ve uzun bir aradan sonra aylık 100 binin altına inmesi yanında kredili satışların durma noktasına gelmiş olması, ekonomik dinamizm ve büyüme açısından negatif bir gelişme olarak görülmelidir. Bu tablo istihdamın yoğun olduğu turizm sektöründe ciddi tıkanıklıkların söz konusu olması birlikte değerlendirildiğinde, ekonomik açıdan ciddi bir açmazı işaret ediyor!

12.ABD’de Nisan ayı enflasyon verilerindeki yükseliş, küresel piyasalarda dalgalanmalara ve tahvil faizlerinde değişkenliğe yol açmasının yanı sıra, Türkiye gibi gelişmekte olan kırılgan ekonomileri olumsuz etkileyecek. Emtia fiyatları ve kurlardaki yükselişin ekonomimize negatif yansıması olacak. Dolar/TL kurunun 8,50’ye yükselmesi bunun somut işareti. MB’nin siyasi baskıyla faizde alacağı yanlış bir kararda, 9,50 TL’ye çıkması şaşırtıcı olmaz!

ABD’de Nisan ayına ilişkin açıklanan tüketici (TÜFE) ve üretici (ÜFE) enflasyonları küresel ölçekte enflasyonun yayılmasına ciddi bir temel oluşturdu.

- TÜFE yıllık yüzde 4,2’ye, ÜFE ise yıllık yüzde 6,2’ye yükseldi.

 

ABD’deki enflasyon yükselişinin ardındaki en önemli etkenlerin başında küresel düzeyde artan emtia fiyatlarının yanı sıra ABD yönetiminin açıkladığı trilyonlarca dolarlık karşılıksız destek ve teşvik paketleriyle iç talebin hızla canlanması, tüketim ve harcamaların artması iç pazarda olağanüstü bir canlanma ve büyümenin yakalanmış olması.

Daha önce 2008-2009 küresel finansal krizde açıklanan 10 trilyon dolarlık destek ve teşvik paketiyle finans kurumları ve bankalara katkı sağlanırken, bu sefer doğrudan tüketicilere, vatandaşlara, halka harcama ve tüketim desteği, karşılıksız gelir katkısı sağlandı.

Bu sayede salgının ağır ekonomik tahribatının geniş kesimler üzerindeki olumsuz etkisi hafifletilmeye çalışılırken, bir yandan da toplumun refahı ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi hedefleniyor. ABD Merkez Bankası FED’in beklentisi, enflasyondaki bu yükselişin 2021 sonrasına sarkmayacağı ve kalıcı olmayacağı yönünde. Yılsonunda enflasyonun yüzde 3,4’le kapanacağı gelecek 10 yılda ise yüzde 2,7 düzeyinde seyredeceği öngörülüyor.

Ayrıca ekonomik canlanmanın, enflasyon artışı pahasına da olsa salgında ortaya çıkan işsizliği aşağı çekmesi, istihdam talebini artırması bekleniyor. Dolayısıyla enflasyonun ekonomi üzerinde kalıcı etkisi olmayacağı öngörüsünden hareketle, online alışverişin salgında çok yaygın hale gelmesinin büyük alışveriş zincirlerinin fiyatlarına zam yapmamalarını, aksine rekabet için fiyatları düşürmelerini sağlayacağı tahmin ediliyor.

ABD’nin yıllık enflasyon artışı Türkiye’nin neredeyse aylık enflasyon artışı düzeyinde olmasına karşılık küresel ekonomi üzerinde etkili oldu. Enflasyon artışının FED’in politika faizinde artışa gitmesini zorlaması durumunda ise Türkiye gibi zayıf ve kırılgan ekonomiler bundan en ağır etkilenecek ülkelerin başında geliyor.

FED’in enflasyonla mücadele için parasal sıkılaştırma ve faiz artışına gitmesi, dolar kurunu yukarı çekeceği gibi bunun ABD tahvil faizlerine de yansıması durumunda, küresel sermaye akışlarının ağırlıkla adresi ABD tahvilleri olacak. Nitekim yüzde 1,47’ye gerileyen 10 yıllık ABD tahvil faizleri enflasyon verisinin açıklanmasıyla birkaç saat içinde yüzde 1,67’ye yükseldi.

- Bayram nedeniyle piyasalar kapalı olmasına rağmen bu gelişmeler sonrasında TL/Dolar kuru 8,50’ye yükseldi.

ABD TÜFE enflasyonunun önümüzdeki birkaç ay daha yükselmeye devam edeceği ve yıllık yüzde 6’ya kadar çıkabileceği öngörülürken aynı dönemde 10 yıllık ABD tahvil faizlerinin de yüzde 3 ve üzerine çıkabileceği beklentisi yükselmiş durumda.

- Böyle bir süreçte belirttiğim gibi FED’in parasal sıkılaştırmaya yönelmeyi öne çekmesi TL/Dolar kurunu daha da yukarı çekecek ve TL’deki değer kaybını hızlandıracak.

Türkiye böyle bir sürece döviz rezervlerinin sıfırlandığı, MB ve kamu kaynaklarının tüketildiği, yüzde 19’a çıkartılan faize rağmen TL’nin yüzde 15 değer kaybettiği (2021 Ocak-Nisan) bir kırılganlık döneminde yakalandı. ABD’deki gelişmeler ve küresel piyasalara yansıması, Türkiye ekonomisini darboğaza sürükleyecek döviz, faiz, kur gelişmelerini hızlandıracaktır.

Şu anda yüzde 17,2 seviyesindeki TÜFE’nin yüzde 20’lere ilerlemesi olasılığının güçlü göründüğü bir aşamada, şayet MB tarafından siyasi baskıyla, CB Erdoğan istiyor diye, bir faiz indirimine gidilmesi durumunda TL/Dolar kurunun 9,50 TL’ye çıkma olasılığı gözardı edilmemelidir!