CHP’li Toprak’tan gündem yaratacak çok kritik rapor!
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı “Haftalık Değerlendirme Raporu”nu yayımladı.
ERDOĞAN TOPRAK, CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ 24 NİSAN 2022 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
İÇ POLİTİKA
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Narkotik ve Kara Para Raporu’nda Türkiye’nin ‘uyuşturucuda transit, kara parada merkez ülke’ olarak nitelendirilmesi AK Parti’nin ülkeyi getirdiği noktayı gösteriyor!
Kur Korumalı Mevduat (KKM) sahiplerine üç ayda 25 milyar TL ödeyen iktidar, 13 milyon emekliye yapılacak bayram ikramiyesi ödemesinin 25 milyar olduğunu, eğer zam yapılırsa ‘hiperenflasyon’ yaşanacağını bahane ediyor!
Sağlık Bakanlığının pandemi sona ermeden pandemi bakım ve yoğun bakım ücret ödemelerini yürürlükten kaldırması, sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmayan bir karardır!
EKONOMİ
İktidar, T.C. vatandaşlığı için gayrimenkul alımı tutarını, 250 bin dolardan 400 bin dolara yükseltti. Bir yabancının 400 bin dolara aldığı evi asgari ücretli bir Türk vatandaşının alabilmesi için, yaklaşık 115 yıl çalışması gerekli!
İktidar, Türk vatandaşlarına dövizle ödeme yasağı getirdi. Bu kararla yaklaşan döviz ve kur krizi paniğiyle sermaye kontrollerine hız verdi!
İktidar, gayrimenkul sektörünü hizmet ihracı kapsamına alarak yurt dışında konut, işyeri, arsa, arazi ve vatandaşlık pazarlayanlara devlet desteği vererek ülkeyi gerçek beka sorunuyla karşı karşıya bıraktı!
Türkiye, IMF küresel ekonomi ve ülke ekonomileri raporlarında yer alan verilere göre G-20 sıralamasında 21’inci sıraya düştü!
Nisan ayında Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) 18 yılın en dip noktasına indi!
DIŞ POLİTİKA
Rusya-Ukrayna savaşında iki ay geride kaldı. Rusya Doğu ve Güney Ukrayna’yı ele geçirmeye yöneldi. Zelenskiy savaşı sürdürmek için Batı’dan ayda 7 milyar dolar istedi!
Türkiye’nin davetiyle yapılan Karadeniz’de Güncel Gelişmeler Toplantısına bölge ülkelerinin savunma bakanları katılırken, Rusya davet edilmedi! Toplantıya Polonya ve Ukrayna’nın davet edilmesi dikkat çekici!
İktidarın 20 yıldır izlediği politikalarla yolsuzluklarla mücadele niyetinin olmadığı biliniyor. Bu politikalar Türkiye’yi, devlet olarak yaralayan ve saygınlığını sarsan bir noktaya getirdi. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Uluslararası Narkotik ve Kara Para Raporu’nda Türkiye’nin ‘uyuşturucuda transit, kara parada merkez ülke’ olarak nitelendirilmesi AK Parti’nin ülkeyi getirdiği noktayı gösteriyor!
Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan’ın Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığındaki AK Parti iktidarları görevde bulundukları 20 yıllık sürede Türkiye’yi tüm dünyanın gözünde uyuşturucu trafiğinin, kara para aklamanın, suç örgütleri ve mafyalaşmanın merkezi konumuna getirdi. Bugüne kadar belgeleriyle ortaya çıkarılan hiçbir yolsuzluğun, yakalanan tonlarca uyuşturucunun arkasındaki siyasi bağlantıların, mafyanın aylığa bağladığı milletvekilinin bile üzerine gitmeyen, savcıları harekete geçirmeyen bu iktidarın rüşvet, yolsuzluk konusunda söyleyeceği tek sözü olmadığı gibi, suskunluğu ve eylemsizliği de bunun işaretidir.
Geçen yıl Türkiye’nin OECD Mali Eylem Gücü’nün (FATF) ‘Gri Listesine’ alınmasıyla sonuçlanan ve kara listeye doğru ilerleyen sürecin bir numaralı aktörü iktidarın kendisidir. Türkiye’nin taahhütlerini yerine getireceğini, Gri Liste’den çıkacağını ilan eden Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan görevden affedildi! Geçen yılın ekim ayından bu yana iktidarın bu yönde TBMM’ye getirdiği bir yasa teklifi yok.
Bir tarafta AB Büyükelçilerine verdiği yemekte AB vizyonundan vazgeçmediğini dile getiren CB Erdoğan diğer tarafta AB ile Vize Serbestisi için yerine getirilmesi gereken kriterler arasındaki ihalelerde tam rekabet ve şeffaflık ile kamu harcamalarında şeffaflık, kamu kaynaklarının kullanımında şeffaflık ve hesap verme, rüşvet ve yolsuzluğun önlenmesi ve bu konudaki yasal altyapının oluşturulması adımlarını yıllardır atmıyor. Defalarca uyarmamıza rağmen CB Erdoğan 12 kez Servet Barışı adı altında yurt dışındaki kayıt dışı, kaynağı belirsiz varlıkların sorgusuz-sualsiz-vergisiz şekilde Türkiye getirilerek aklanmasına olanak sağlayan yasalar çıkarttı. Tüm dünya bunları görüyor. Vergi cennetlerindeki işlemler ve para transferlerinin, kara para aklama ve vergi kaçakçılığının önlenmesi için FATF’a söz verilmesine rağmen CB Erdoğan yıllardır vergi cenneti ülkeler listesini içeren kararnameyi yayınlamadı.
✓ ABD Dışişleri Bakanlığının Kongre’ye sunduğu 2022 yılı Uluslararası narkotik Mücadele Stratejisi Raporu’nda Türkiye’nin ‘uluslararası uyuşturucu kaçakçılığında transit, kara para trafiğinde merkez’ olarak nitelendirilmesi tesadüf müdür?
Tam bu raporun kongreye sunulduğu günlerde, İspanya’da bir teknede yakalanan
2 tonu aşkın kokainin faillerinin de Brezilya’da yakalanan 25 bavul kokain, Panama’da yakalanan tonlarca kokainde olduğu gibi Türk ve varış adresinin Türkiye olması tesadüf müdür?
Dünyadaki en yüksek tonajlarda kokainin Türkiye üzerinden geçmesi yanında Mersin limanında, İzmir’de ve diğer limanlarda yakalanan tonlarca kokainin arkasındakilerin, gerçek faillerin ve siyasi bağlantılarının ortaya çıkarılmaması, üzerinin örtülmek istenmesi artık sıradan hale geldi.
Almanya’nın BDDK’sı olarak adlandırabileceğimiz bankacılık ve finansal denetim otoritesi BaFin, kamuya ait Ziraat Bankası’nın Almanya’da faaliyet gösteren bankasında ve şubelerinde ‘kara para aklama operasyonları’ gerekçesiyle inceleme başlattığı gibi, banka yönetimine de kendi temsilcisini denetçi olarak atadı. Ziraat Bankası ile ilgili bu iddialar geçen yıl gündeme gelmiş BaFin Ziraat Bankasına izah edilemeyen hesaplar ve para transferleri konusunda uyarıda bulunarak hesap sormuştu. Ziraat Genel Müdürlüğü’nün Almanya’daki bankaya atadığı genel müdürler, BaFin tarafından ‘niteliksiz ve liyakatsiz’ bulunarak onaylanmamıştı. Şimdi gelinen noktada BaFin, Almanya’daki Ziraat Bankasına yeni inceleme başlattı.
Türkiye’deki 5 milyona yakın sığınmacı ve mültecinin para transferlerinin büyük bölümünün lisanssız ve kayıt dışı olduğu, bavullarla nakit para transferinin özellikle Afgan ve Suriyeli sığınmacılar üzerinden yürütüldüğü, toplu nakit taşımacılığı yapan paravan şirketler kurulduğu, sığınmacılar adına şirketler kurularak yasa dışı para trafiğinin yönetildiği vb. tespitler ABD Dışişleri Bakanlığının raporunda yer alıyor.
Türkiye’nin KKTC’deki kumarhaneler ve sanal bahis merkezleri üzerinden aklanan kara parayla mücadelede yetersiz kaldığı, mevzuat ve metodoloji olarak bu mücadeleyi gerçekleştiremediği vurgulanan raporda, ABD güvenlik ve istihbarat birimlerinin İstanbul üzerinden KKTC’ye akan milyarlarca dolarlık kara parayı ve aklama operasyonlarını yakın takibe aldığı ancak Türkiye yönetiminin ve kolluk kuvvetlerinin ABD Uyuşturucuyla Mücadele Birimi (DEA) ve diğer birimlerle işbirliği konusunda isteksiz davrandığı öne sürülüyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iki hafta önce yayınladığı İnsan Hakları Raporu’nda Türkiye ile ilgili iddia ve tespitlerine tepki gösteren ‘külliyen reddediyoruz’ diye açıklama yapan iktidarın, aynı ABD Dışişleri Bakanlığının kokain, kara para, sanal bahis, kumar ithamlarına, transit ve merkez ülke olarak nitelendirmesine suskun kalması, BaFin’in açıklamalarına ve kara para iddialarına iktidar ve Ziraat Bankası’ndan ses seda çıkmaması bu açıdan oldukça dikkat çekici!
Emekliye Ramazan ve Kurban Bayramı’nda birer maaş ikramiye programımızı kopyalayıp 1.000 TL ikramiyeye dönüştüren AK Parti, yüzde 61’e ulaşan enflasyona rağmen emekliye zam konusunu gündeme almadı. Kur Korumalı Mevduat (KKM) sahiplerine üç ayda 25 milyar TL ödeyen iktidar, 13 milyon emekliye yapılacak bayram ikramiyesi ödemesinin 25 milyar olduğunu, eğer zam yapılırsa ‘hiperenflasyon’ yaşanacağını bahane ediyor!
Yılbaşında asgari ücrete yapılan zam enflasyon karşısında eriyince yeniden gözden geçireceklerini ve gereğini yapacaklarını söyleyen CB Erdoğan’a rağmen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Bilgin, gündemlerinde asgari ücret artışının olmadığını açıkladı. Bu açıklamanın ardından CB Erdoğan, asgari ücrette U dönüşü yaparak aralık ayında duruma bakacaklarını söylemek mecburiyetinde kaldı. Ardından Kurban ve Ramazan bayramlarına emeklilere verilen ikramiyelerin hiçbir anlam ifade etmediği gündeme geldi. Beş yıl önce bizim iki bayramda birer maaş tutarında ikramiye programımızı kopyalayan AK Parti bayram ikramiyesini bir maaş tutarında değil 1000 TL olarak belirledi. Beş yıldır emeklilere aynı parayı ödeyen iktidar geçen yıl salgın ve artan fiyatlara rağmen sadece 100 TL artış yaparak emeklinin bayram ikramiyesini 1100 TL’ye çıkarttı. İkramiye 1100 TL’ye çıkarılırken yıllık enflasyon yüzde 17 idi. Aralık ayından bu yana enflasyon yüzde 61’e yükseldi.
Emeklilere ödenecek iki bayram ikramiyesinin toplam tutarının 25 milyar TL olduğunu, zam yapılırsa bunun hiperenflasyona yol açacağını iddia eden Bakan, üyesi olduğu kabinenin Kur Korumalı Mevduat hesabına (KKM) paralarını, dövizlerini geçirenlere hem faiz hem de kur farkı garantisi olarak üç ayda 25 milyar lira ödendiğinden habersiz!
KKM hesap sahibi 1 milyon kişiye üç ayda ödenen 25 milyar vergisiz-stopajsız paralar hiperenflasyona yol açmaz iken, 13 milyon emekliye ödenecek 25 milyar enflasyonu azdıracak, ülke ekonomisini batıracak öyle mi? Çiftçinin, esnafın, çalışanların taleplerine gelince elini cebine atmayan iktidar, bütçedeki tüm imkânları kendi müteahhitlerine akıtmakta sakınca görmüyor. Bayramda emekliye yapılacak zammın enflasyon felaketine yol açacağını öne sürüyor.
Her seferinde CB Erdoğan’ı frenleyen, çalışanların, emeklilerin daha iyi koşullarda enflasyon karşısında yaşamını idame ettirebileceği gelire sahip olmasına set çeken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı servet sahiplerinin, varlıklıların koruyucusu ve hamisi olduğunu gösterdi. CHP ve paydaşlarının iktidarında çalışan, memur, işçi, asgari ücretli, emekli insanca yaşayacağı, enflasyon mağduru olmayacağı ücretlere sahip olacak. En düşük emekli aylığı ve emeklinin bayram ikramiyesi asgari ücretin altında kalmayacak.
Sağlık Bakanlığının pandemi sona ermeden, vakalar ve vefatlar devam ederken sağlık uygulama tebliğinde değişikliğe giderek hastanelere yatanlar için pandemi bakım ve yoğun bakım ücret ödemelerini yürürlükten kaldırması, sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmayan bir karardır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) pandeminin bittiğini ilan etmedi. Anlaşılan iktidarın acelesi var ve bir an evvel halkın sağlığı için yapılan salgın harcamalarından kurtulmak istiyor!
Sağlık Bakanlığı Sağlık Uygulama Tebliği’nde yaptığı değişiklikle SGK ve sosyal güvenlik kapsamında olup, Covid-19 nedeniyle hastanelere yatanların ‘pandemi bakım ve yoğun bakım hizmet ücreti’ ödemelerini sonlandırdı. Koronaya yakalanıp özel hastanelere yatanlara SGK hiçbir ödeme yapmayacak, vatandaş her şeyi cebinden ödeyecek. Kamu ve şehir hastanelerine yatanlardansa katkı ve katılım payı alınacak. Muhtemelen bunun bir adım sonrası, özel hastanelerde zaten 250450 TL arasında yapılan COVİD19 testleri, kamu hastanelerinde bedelsiz olmaktan çıkartılarak, hastalardan katkı payı istenecek. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) henüz salgının tam olarak bittiğini ilan etmedi. AB Sağlık Örgütü aynı şekilde salgınla ilgili önlemleri sürdürüyor. İngiltere aylardır COVID19 testinin paralı olup olmamasını tartışıyor ve kamuoyu tepkisi nedeniyle test ücretsiz.
Türkiye’de iktidar, anayasanın ‘Sosyal Devlet’ ilkesini ve emredici hükmünü görmezden gelerek alelacele pandemi tedavi ve yoğun bakım ücretlerini ödemeyi durdurdu. Vaka ve vefat sayıları düşüş gösterse de gerçek tablonun ne olduğu bilinmiyor.
HES kodu uygulaması kaldırıldığı için bulaş sayısı ve virüs taşıyanların takibi terk edildi. Bilim insanları bu yönde atılacak bir adımın yanlış olacağını henüz salgının tam olarak bittiğinin bilimsel olarak tescil edilmediğini ifade ediyor.
Üç aylık bütçe rakamları SGK’nın iflasa sürüklendiğini, ocak-mart döneminde hazinenin SGK’nın açıklarını kapatabilmek için 31 milyar TL aktardığını gösteriyor. Hazine bu aktarmaları yapabilmek için borçlanıyor. Geçen hafta iki ayrı borçlanma ihalesinde yüzde 21 faizle yaklaşık 20 milyar TL borçlandı.
Sağlık Bakanı Suriyelilere yönelik olarak Göçmen sağlığı merkezlerinin dışında ikinci veya üçüncü basamakta sağlık hizmetine ihtiyaç duyulması halinde doğrudan sağlık hizmeti sunumu sağlandığını belirterek; yaklaşık 97 milyon poliklinik hizmeti, 3 milyonun üzerinde yataklı tedavi hizmeti, 2,6 milyon ameliyat gerçekleştirildiğini, 754 bin Suriyeli bebeğin sağlık tesislerinde, kadın-doğum ünitelerinde dünyaya geldiğini açıkladı.
Ortada olan gerçek; Suriyeliler başta olmak üzere diğer sığınmacı ve mültecilere sağlanan bedelsiz sağlık hizmetleri, muayeneler, ilaçlar ve ameliyatlar, SGK üzerinde ağır yük oluşturmaktadır. AB fonlarından destek gelse de harcama yükü bütçe, hazine, SGK tarafından ve vatandaşın ödediği vergilerden karşılanmaktadır.
İktidar, milyonlarca Suriyeliye verilen bedava sağlık hizmeti için yüklü harcamalarla kaynakları tüketirken, faturayı kendi vatandaşına çıkartmaktadır. Daha önce Suriyelilere harcanan milyar dolarları savunarak ‘yine harcarız’ diyen CB Erdoğan son günlerde Suriyelileri ‘onurlu ve güvenli bir şekilde geri göndermekten’ söz etmeye başladı. İktidar ittifakının küçük ortağı, düzensiz göçün istila olduğunu, misafirliğin de bir sınırı olması gerektiğini söylemeye başladı. Bizim yıllardır söylediğimiz noktaya geldiler ve yanlışlarını itiraf ettiler.
İktidar, konut fiyat ve maliyet endeksindeki artış yüzde 90’ı aşarken T.C. vatandaşlığı için gayrimenkul alımı tutarını, 250 bin dolardan 400 bin dolara yükseltti. Bir yabancının 400 bin dolara aldığı evi asgari ücretli bir Türk vatandaşının alabilmesi için, yemeden-içmeden yaklaşık 1400 ay ücretini biriktirmesi ve bunun için de 115 yıl çalışması gerekli!
Gerçekte iktidarın hesabı, değersizleştirdikleri TL karşısında yabancılar açısından ‘sudan ucuz’ hale gelen Türkiye’de konut piyasasındaki yabancı talebi patlamasını kısa sürede döviz kazancına dönüştürmek. Yabancıların konut satışlarındaki payı yüzde 4 düzeyinde olmasına karşılık, şu anda piyasadaki en büyük alıcılar yabancılar olduğu için fiyatlarda belirleyici durumdalar. Emlak ilanlarında ‘vatandaşlığa uygun’ konut satışı ilanlarında patlama gözleniyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı inşaat maliyet endeksi verilerine göre, inşaat maliyetleri 2022 yılı şubat ayında bir önceki aya göre yüzde 5,73 geçen yılın aynı ayına göre yüzde 90,27 arttı. Bu oran mart ayı itibarıyla yüzde 61,1 oranındaki resmi enflasyonun 30 puan üzerinde!
İnşaat malzeme endeksindeki artış şubatta aylık yüzde 7,56, işçilik endeksi artışı yüzde 0,23olurken geçen yılın aynı ayına göre malzeme endeksindeki yıllık artış yüzde 113,27, işçilik endeksi artışı yüzde 41,38 oldu. İşçilik endeksindeki artışın yüzde 41 olması, yılbaşında asgari ücrete yapılan yüzde 50 oranındaki artıştan kaynaklanmış görünse de inşaat sektöründe ücretlerin büyük ölçüde yasal asgari ücretin de altına olduğunun işareti. Özellikle Suriyeli, Afgan, Afrikalıların başta inşaat olmak üzere asgari ücretin yarısı düzeyinde ücretlerle ve sigortasız olarak çalıştırıldıkları biliniyor.
TÜİK’in inşaat maliyet endeksi artışının yıllık yüzde 90’ı aşmasına paralel olarak Merkez Bankası’nın açıkladığı konut fiyat endeksi artışı ise şubat ayı itibarıyla aylık yüzde 13,5 yıllık yüzde 96,4 oldu. Konut fiyat endeksi yıllık bazda ise İstanbul'da yüzde 106,3, Ankara'da yüzde 97,1 ve İzmir'de yüzde 90,1 arttı. Ancak gerek TÜİK gerekse MB verilerinin 2 ay geriden geldiği göz önünde tutulduğunda, inşaat maliyet endeksi ve konut fiyat endeksinin nisan verileri açıklandığında bu oranların hayli üzerine çıktığını göreceğiz.
Vatandaşlık için 400 bin dolara çıkartılan konut alımı koşuluna rağmen asgari ücretli bir Türk vatandaşının yabancının sahip olduğu konuta sahip olabilmesi için hiçbir yaşamsal, insani, sosyal harcama yapmadan bugünkü fiyat ve kur düzeyiyle 1.383 aylık maaşını biriktirmesi, ödemesi gerekiyor. Güncel hesaplamayla;
Yabancının 400 bin dolara aldığı konutun TL karşılığı dolar/TL 14,60 üzerinden 5 milyon 880 bin TL
Bu tutar ocak ayında yürürlüğe giren 4250 TL üzerinden 1383 asgari ücrete tekabül ediyor
Asgari ücretlinin 1383 aylık çalışarak bu parayı temin etmesi için 115 yıl gerekiyor!
‘Çalışmak isteyene iş var’ diyen CB Erdoğan’ın, TÜİK’in resmi verisiyle 4 milyona, geniş tanımlı olarak 8 milyona varan işsizleri yok sayarak, yüzde 90’a yakını asgari ücretle çalışan milyonları umursamadan söylediği bu ifadeler, bugünkü şartlarda ancak 115 yılda ev sahibi olabilecek vatandaşlarla alay etmektir!
Yabancıya T.C. vatandaşlığı için 250 bin dolarlık tutarın yükseltileceğinin önceden iktidara yakın bazı konut müteahhitlerine sızdırıldığı ve çok sayıda konutun karar yürürlüğe konulmadan bazı zengin Ortadoğu ülkelerindeki gayrimenkul şirketlerine eski tutarın 50-60 bin dolar fazlasıyla toplu satışının yapıldığı iddiaları karşısında, Türkiye’deki gayrimenkul piyasası üzerinden milyonlarca dolarlık rant ve haksız kazancın kimler tarafından paylaşıldığının sorgulanmasını gerektirmektedir.
Halka ‘sabır ve şükürle sınandığını’ söyleyip, ortalama yaşam süresinin iki katı sürede bile ev sahibi olmayı olanaksız hale getiren, dar bir kesimi vergisiz, haksız kazanca, servete boğan ekonomi politikalarının mimarı CB Erdoğan’dır.
İktidarın her alanda ülkeyi yangın yerine çeviren bu ekonomik kararlarıyla Iraklılar, Suriyeliler, İranlılar, Afganlar, Suudiler, Ruslar, Ukraynalılar ülkenin en büyük ve en güzel kentlerinde milyonlarca Türk vatandaşının yaşamayı hayal bile edemeyeceği lüks konutların villaların sahibi olabilmektedir.
Asgari ücretli ya da işsiz Türk vatandaşları raflardaki, vitrinlerdeki ürünleri seyrederken; Edirne’ye, Tekirdağ’a, Trakya kentlerine hafta sonu özel araçlarıyla akın eden asgari ücretli Bulgaristan, Yunanistan, Romanya vatandaşları kasalarla, kolilerle aldıkları mallarla geri dönüyor!
İktidarın TL’yi itibarsızlaştırıp, değersizleştiren faiz-kur politikalarının yol açtığı enflasyon yangınıyla, 1 Bulgar levası bile 8,50 TL’ye yükseldi. Türkiye, döviz kazancı olmayan kendi vatandaşları dışında, tüm dünya ülkelerinin vatandaşları için ucuz ve lüks içinde yaşayabilecekleri bir ülke haline geldi.
Döviz üzerinden ya da dövize endeksli menkul varlıkların TL olarak ödenmesi zorunluluğunun getirilmesi yanında ihracatçıların terkin kapsamında yurt dışında tutabileceği döviz tutarının 30 bin dolardan 15 bin dolara indirilmesi, iktidarın yaklaşan döviz ve kur krizi paniğiyle sermaye kontrollerine hız verdiğini işaret ediyor!
İktidar son dönemde panik halinde döviz konusunda adımlar atıyor, kararlar alıyor. İhracatçıların mal mukabili yurt dışından getirdikleri dövizlerin ve turizmcilerin döviz varlıklarını bozdurma işlemlerinde ellerindeki dövizin yüzde 40’ına el konularak Merkez Bankası’na (MB) devredilmesinin ardından, kambiyo rejimi serbestisine, ticaret ve sözleşme hürriyetine bir kısıtlama daha geldi.
Hazine ve turizmcilerin dövizlerinin yüzde 40’ına el konulmasını ‘sermaye kontrolü dönemine geçiş’ olarak nitelendirmiştim. Son alınan kararlar, iktidarın kapalı kontrollü ekonomiye, kontrollü kur rejimine, ticaret ve ödemelere, ticari anlaşma ve sözleşmelere yeni kısıtlamalar getirme hazırlığında olduğunu gösteriyor.
Hazine ve Maliye Bakanlığı, 32 Sayılı Türk Parası Kıymetini Koruma kararında yaptığı ve 19 Nisan’da yürürlüğe koyduğu değişiklikle Türkiye’de yerleşik gerçek ve tüzel kişilerin kendi aralarında yaptıkları döviz sözleşmelerinde, döviz üzerinden ya da dövize endeksli menkul varlıklarda ödemenin TL ile yapılmasını zorunlu kılan bir adım attı. Düzenlemeyle döviz üzerinden düzenlenen çekler, senetler, sözleşmeler ile ilgili yükümlülükler ve tutarlar TL olarak ödenecek. Hazine ve Maliye Bakanlığı, kararın 19 Nisan’dan önceki menkul kıymet ödemelerine de uygulanmasını kararlaştırmasına karşılık, gelen tepkiler ve bu tür tebliğ, karar, yasa değişikliklerinin geriye yürümeyeceği yönündeki en temel hukuki kuralı ihlal ettiğinin farkına varınca geri adım atmak zorunda kaldı. Daha sonra yapılan açıklamada kararın 19 Nisan’dan sonrası için geçerli olacağı duyuruldu.
Sadece bu ciddi hukuki yanlışlık bile iktidarın şaşkınlığını, ne yapacağını bilmezliğini sergiliyor!
Öncelikle alınan bu kararın ticareti ve ekonomiyi ‘kilitleyeceği’ yeni bir kaosa yol açacağı ortada. Bunun da ötesinde ticari hayata ve sözleşme hürriyetine ciddi bir müdahale. Taraflar aralarındaki alım-satımın, yaptıkları sözleşmenin, kestikleri çek, senet veya faturanın döviz üzerinden veya dövize endeksli olmasını, bu yolla kur riskini ortadan kaldırmayı amaçlıyorlarsa bu serbest piyasa ekonomisinin, serbest ticaretin gereğidir. Şimdi iktidar ‘döviz üzerinden çek, senet, fatura kesmeyeceksin, kesersen bedelini döviz değil TL ödeyeceksin’ diyor. Bu yolla ekonomide dolarizasyon önlenmeye çalışılıyor.
Ekonomiyi dolarize eden, tüm mevduatları kur farkı garantisi vererek KKM hesaplarıyla dövize endeksleyen bizzat iktidarın kendisi!
Özellikle ithal girdi, hammadde, aramalı kullanarak ihracata dönük üretim yapan pek çok sektör, kur riskini ortadan kaldırmak için döviz üzerinden çek/senet kesiyor. Aksi durumda malın sipariş edildiği tarihle, alındığı ve bedelinin ödendiği tarihlerde kurun ne olacağını kimse bilmiyor.
İktidar bile akaryakıt, elektrik, doğalgaz zamlarını Ukrayna savaşına ve küresel piyasalardaki fiyat artışlarına bağlayarak savunurken ticaret yapan, üretim ve ihracat yapanların, imalatçıların aynı malı bir ay sonra hangi fiyattan alabileceklerini bilemedikleri bir ortamda döviz üzerinden alım-satım-ödeme anlaşmaları yapmalarını yasaklamak, dövizden kesilen çekin bedelinin TL olarak ödeneceği koşulunu getirmek, çok ciddi hukuki sıkıntılara neden olacaktır. Ayrıca dövizin, kurun, TL’nin değerinin ne olacağını öngöremeyince, TL ödeme zorunluluğu getirilince riskleri bertaraf etmek için bu kez TL fiyatları yükseltilerek riskler karşılanmaya çalışılacak ve ürünlere yüklü zamlar yapılacaktır. Döviz üzerinden menkul kıymet satışına getirilen TL ile ödeme zorunluluğu, ithal girdi ve ithal emtia oranlarının yüksek olduğu sektörlerde ciddi kayıplara yol açacak. Bu kararın ekonomik gerçeklerle örtüşmediği, ticareti, ihracatı, ticari ilişkilerin belgeli ve düzenli yürümesini baltalayacağı açık.
Bir süre sonra kararın uygulanabilir olmadığı görüldüğünde yeniden değişikliğe gidilmek zorunda kalınacak.
Bu zorunlu uygulamayla döviz üzerinden düzenlenen tüm menkul belgelerde ödemenin TL ile yapılması kuralı, faturasız satışlara, naylon fatura düzenlenmesine zemin hazırlayarak, ekonomide kayıt dışılığı, vergi düşüşünü yaygınlaştıracak. İktidarın getirdiği dövizle ödeme yasağı ve TL ödeme mecburiyeti TL’yi itibarlı, değerli kılmaz. İktidar ancak enflasyonu düşürebilirse, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığını ciddiye alırsa, ekonomiyi öngörülebilir hale getirirse, güveni sağlayabilirse TL itibar kazanır.
Sürekli beka sorunundan söz eden iktidar, konut alıp T.C. vatandaşı olan bir yabancının artık vatandaş olduğu için ülkemizde sınırsız şekilde taşınmaz, arsa, arazi vb. edinme imkânına sahip olmasının yaratacağı tehdit ve tehlikeye karşı aymazlık içinde. İktidar, gayrimenkul sektörünü hizmet ihracı kapsamına alarak yurt dışında konut, işyeri, arsa, arazi pazarlayanlara teşvik ve milyonlarca liralık devlet desteğini yürürlüğe koydu!
Yabancılara gayrimenkul alımı karşılığı T.C. vatandaşlığı limitini 400 bin dolara yükselten iktidar bir kez daha algıya oynuyor. Tıpkı geçen eylül ayında 7,50 TL olan dolar/TL kurunu aralıkta 18,50 TL’ye yükselttikten sonra şimdi 14,50 TL olmasını ‘kurları düşürdük, kur istikrar kazandı’ diye pazarlamaları gibi, önce 1 milyon dolar olan gayrimenkul karşılığı vatandaşlık tutarını 250 bin dolara düşürüp, üç sene sonra 400 bin dolara çıkartarak ‘T.C. vatandaşlığını değerli ve itibarlı’ kıldıklarını savunuyorlar. Oysa buradaki asıl tehdit gayrimenkule ödenen döviz karşılığında yabancıların edindiği vatandaşlık.
Osmanlı İmparatorluğunda bile 1868’e kadar yabancı uyrukluların taşınmaz, mülk edinmeleri yasaktı. 1868’de Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulması ve Osmanlı üzerindeki mali-siyasi baskılar, borç bulma ihtiyacı nedeniyle kabul edilen kapitülasyonlar sonrasında yabancılara taşınmaz edinme hakkı tanınması mecburiyetinde kalındı. Kapitülasyonlarla verilen yabancıya taşınmaz edinme hakkı Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkıma sürükleyen etkenlerden birisidir ve en önemlileri arasındadır. O dönemde yabancıların Ege, Akdeniz, Çukurova bölgelerinde çok geniş araziler edindikleri kaydedilirken, Kurtuluş Savaşı sonrasında Lozan Anlaşması ile yabancılara taşınmaz edinme hakkı kaldırıldı. 1924’te çıkartılan Köy Kanunu ve Tapu Kanunu yabancıların köy-kırsal alanlarda tarla, arazi, taşınmaz edinmeleri yasaklandı. İl-ilçelerde ise mütekabiliyet (karşılıklılık) esası koşulu ile sadece 30 hektar taşınmaz edinmelerine imkân tanındı. 1984’ten itibaren ANAP iktidarı döneminde bu yasaları değiştirmeye dönük yapılan yasal düzenlemeler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. AK Parti iktidara gelince aynı yönde 2003’te çıkarttıkları yasa yine AYM tarafından iptal edildi. AK Parti’nin 2005’te yeniden çıkarttığı yasa ise daha önce üç kez verdiği iptal kararlarıyla ilgili içtihatlarına karşılık AYM tarafından iptal edilmedi. İktidar yabancıya gayrimenkul satışında döviz getirilmesi dışında hiçbir unsuru önemsemiyor. Mütekabiliyet esası tümden devreden çıkartılmış durumda. Ülkemizde en fazla gayrimenkul alan Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Afganistan başta olmak üzere diğer pek çok ülkenin vatandaşlarının kendi ülkelerinde Türk vatandaşlarının gayrimenkul sahibi olmaları söz konusu olmadığı gibi çoğunda yabancıların taşınmaz edinmeleri yasak.
İktidarın en fazla yakın olduğu Katar sadece kendi belirlediği birkaç bölgede, yabancıların şirket kurmaları, ofis-temsilcilik açmaları koşuluyla 200 bin dolar karşılığı Rezidans ve iş merkezlerinden taşınmaz alabilmelerine ve sadece ikamet iznine olanak tanıyor.
Suudi Arabistan’da yabancıların taşınmaz edinmesi tümüyle yasak. Oysa Suudi vatandaşları Türkiye’nin her yerinde gayrimenkul alabiliyor. Iraklılar, İranlılar, Suriyeliler, Afganlar vb. ülkeler içinde aynı durum söz konusu ancak Türk vatandaşlarının bu ülkelerde taşınmaz edinmesi yasak.
Gayrimenkul karşılığı vatandaşlık uygulamasında ödenen dövizden daha önemlisi, 400 bin dolara vatandaşlık alan kişilerin, bundan sonra T.C. vatandaşı oldukları için artık taşınmaz edinme konusunda hiçbir sınıra tabi olmamaları, T.C. vatandaşı olarak ülkenin diledikleri yerinde diledikleri büyüklük ve türde taşınmaz edinme hakkını elde etmeleri. Yabancı tüzel kişiler (şirketler) için bazı kısıtlamalar söz konusu olsa da 400 bin dolara vatandaşlık alan bu kişilerin kuracağı ya da ortağı olacağı şirketler açısından hiçbir kısıtlama ve sınırlama yok.
✓ Dolayısıyla konut alıp vatandaşlık edinen bir kişi artık otomatik şekilde ‘yabancı’ statüsünden ‘vatandaş’ statüsüne geçtiği için kuracağı ya da ortağı olacağı bir paravan şirket üzerinde ülkenin dört bir yanında sınırsız şekilde mülk edinebilir. Arsa, arazi kapatabilir. İşte bir başka önemli tehlike ve ülkenin geleceğine dönük tehdit budur.
İktidar bütün bunları görmezlikten gelerek sürekli şekilde beka sorunu istismarı yaparken, daha da vahim bir adım attı. Gayrimenkul sektörünü hizmet ihracatı kapsamına alarak, yurt dışında taşınmaz ve vatandaşlık pazarlayan gayrimenkul şirketlerine teşvik, destek, devlet katkısı verilmesini kararlaştırdı. CB Erdoğan onayıyla Ticaret Bakanlığı’nın yayınladığı düzenlemelere göre yurt dışında Gayrimenkul pazarlayan şirketler 1,8 milyon liraya kadar reklam desteği, katılacakları fuarlar için 300 bin TL ek destek verilecek. Karar uyarınca ülkemizdeki gayrimenkulleri yurt dışında pazarlayıp satan şirketlere tescil edilmiş markalarının yurtdışında tescili ve korunması için bu giderlerinin yüzde 50'si oranında, yıllık en fazla 600 bin TL tutarında devlet desteği verilecek. Film ve dizilerde ürün yerleştirme yoluyla gayrimenkul pazarlayanlara yıllık 600 bin TL, sanal fuar organizasyonlar için yine faaliyet başına 600 bin TL destek ödemesi yapılacak.
AK Parti iktidarı, ülkeyi yönetenler, artık kendi ülkesine-vatandaşına- toprağına tümüyle yabancılaştı. Cebinde, banka hesabında dövizi, doları olan yabancılar, bu iktidarın gözünde kendi elleriyle yoksullaştırdığı Türk vatandaşlarından çok daha değerli!
IMF ve Dünya Bankası, küresel ekonomi ve ülke ekonomileri raporlarıyla dünya ekonomisinin büyüme tahminlerini düşürürken, IMF Türkiye ekonomisiyle ilgili büyüme beklentisini de aşağı çekti. IMF’nin Türkiye değerlendirmesinde bu yıl gerek milli gelirde gerekse kişi başı milli gelirde sert düşüşler olması bekleniyor. IMF raporundaki veriler Türkiye’nin G-20 sıralamasında 21’inci sıraya indiğini gösteriyor!
Dünya Bankası’nın Ukrayna-Rusya savaşının küresel büyümeyi gerileteceğini ve dünya ekonomisinin küçüleceğini öngören değerlendirme raporunun ardından IMF de geçen hafta Küresel Ekonomik Görünüm Raporu’nu yayınladı.
Raporda Dünya Bankası ile benzer şekilde küresel ekonominin büyüme hızının düşeceğini öngören IMF, ülke ekonomileriyle ilgili tahminlerinde ise Türkiye için daha önce açıkladığı büyüme hızı beklentisini aşağı çekti.
IMF 2022 yılı için dünya ekonomisinin büyüme hızını yüzde 4,4’ten 3,6’ya düşürürken, Türkiye ekonomisi için bir önceki raporda 3,3 olarak açıkladığı büyüme tahminini de yüzde 2,7’ye indirdi.
IMF enflasyon, cari açık gibi temel makro ekonomik göstergeler için Türkiye ekonomisiyle ilgili beklentilerini yenileyerek olumsuzlukların artacağı yönünde tahminde bulundu.
Buna göre cari açığın milli gelire oranının (Cari Denge/GSMH) 2021’deki eksi yüzde 1,8 düzeyinden bu yıl yüzde 5,7’ye çıkacağını öngören IMF, iktidarın yeni ekonomik modelle cari fazla verileceği iddiasının temelsiz olduğu, aksine çok ciddi bir CARİ AÇIK KRİZİ yaşanacağı mesajını verdi.
IMF, enflasyon konusunda iktidarın iddiasının tam aksine yükselişin devam edeceği görüşünde.
Kuruluşun raporunda 2021 sonunda yüzde 36,1’e tırmanan enflasyonun bu yılsonunda yüzde 52,4’e yükselmesi, 2023’te ise yüzde 29,7 düzeyinde gerçekleşmesi öngörülüyor.
IMF Küresel Ekonomik Görünüm Raporu’nda Türkiye’nin de aralarında yer aldığı gelişmekte olan ülkeler grubunda 2021 sonunda yüzde 5,9 olan enflasyonun 2022 sonunda yüzde 8,7’ye ulaşması, 2023 sonunda ise yüzde 6,5’e gerilemesi bekleniyor.
Dolayısıyla Türkiye için öngörülen enflasyon aynı grupta yer aldığı ülkelere kıyasla bu yıl sonu için 6 kat, 2023 içinse 4,5 kat daha yüksek.
IMF Türkiye ekonomisi ile ilgili diğer bazı önemli tahmin ve beklentilerinde de ciddi değişikliklere gitti.
Geçen yıl için 8,87 olan yıllık ortalama dolar/TL kurunu bu yıl için ortalama 16,37 TL olarak tahmin eden IMF, bir anlamda kurun iki misli artacağı ya da TL’nin iki misli daha fazla değer kaybedeceği görüşünü dile getiriyor.
IMF büyüme hızıyla ilgili beklentisini aşağı çekmesine paralel olarak Gayri Safi Yurt İçi Hasıla-Milli Gelir’de (GSYH) radikal düşüşler bekliyor.
Buna göre 2021 yılında 807 milyar dolar GSYH’nin bu yıl 692 milyar dolara, ineceğini tahmin eden IMF, kişi başına düşen milli gelirin (KBMG) 9520 dolardan 8080 dolara düşmesini bekliyor.
Ayrıca cari açığın geçen yılki 14,9 milyar dolar tutarından bu yılsonunda yaklaşık üç kat artarak 39,2 milyar dolara yükselmesi IMF’nin Türkiye ekonomisiyle ilgili olumsuz beklentileri arasında.
IMF’nin küresel ekonomiyle ve ülke ekonomileriyle ilgili bu değerlendirmeleri sonrasında Türkiye 2021 sonu itibarıyla 807 milyar dolara inen milli gelir (GSYH) tutarı ile G20 ülkeleri arasında 812,6 milyar dolarlık GSYH ile 20’nci sırada bulunan İsviçre’nin gerisine düşerek 21’inci sıraya indi.
Asıl çarpıcı olan GSYH itibarıyla 2015’te 864,1 milyar dolar ile 16’ncı sıradaki Türkiye’nin altı yılda G20 listesinden düşmesi.
Bir başka dikkat çeken nokta ise 2015’te 408 milyar dolar GSYH ile 22’nci sırada yer alan İran’ın ABD yaptırımlarına, ambargolara rağmen aynı sürede sekiz sıra birden yükselerek 1 trilyon 426 milyar dolar tutarındaki GSYH’si ile 14’üncü sıraya yerleşmesi ve adeta Türkiye’yi ikiye katlamış olması.
Türkiye’nin sürekli gerilediği ve GSYH’sinin düşüşe geçtiği bu altı yıllık dönemin dört yılı tek adam yönetimi ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) altında geçti. Bu da söz konusu yönetim sisteminde uygulanan ekonomi politikalarının en başta ekonomi olmak üzere her alanda Türkiye’yi ne kadar gerilettiğinin somutlaşmış halidir!
Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) Nisan ayı verileri, endeksin yayınlanmaya başladığı 2004 yılından bu yana 18 yılın en dip noktaya indiğini, toplumda, ailelerde, bireylerde hem bugün hem de gelecek 12 aya yönelik karamsarlık ve kaygıların zirveye çıktığını ortaya koydu!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (MB) iş birliği ile yürütülen tüketici eğilim anketi nisan ayı sonuçları üzerinden hesaplanan Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) nisan ayında marta göre yüzde 7,3 oranında geriledi.
Geçen ay 72,5 olan endeks puanı bu ay 67,3’e indi. TÜGE’nin hesaplanmasında öne çıkan dört kritik endekste ise olağanüstü düşüşler ortaya çıktı.
Mevcut dönemde hanenin maddi durumu endeksi beklentisi 54,4 iken yüzde 9,8 düşüşle nisanda 49,1 puana inerken, gelecek 12 aylık dönemde hanenin maddi durum beklentisi ise mart ayındaki 69,9 puan seviyesinden yüzde 8,5 gerileyerek nisanda 63,9 puana inmiş.
Gelecek 12 aya ilişkin genel ekonomik durum beklentisinde ise mart ayında 72,6 puan olan seviye yüzde 7,2 düşüşle nisan ayında 67,3’e düşmüş.
Gelecek 12 ayda dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesinde martta 93,3 olan puan nisanda yüzde 4,9 azalarak 88,8 puana gerilemiş.
2004 yılından bu yana her ay yayınlanan TÜGE’de nisan ayında gerçekleşen 67,3 puanlık sonuç bugüne kadar 18 yılda görülen en düşük değer. Bir anlamda en dip nokta.
2008-2009 krizi sürecinde birkaç ay kötüleşen endeks yine de bu seviyelere inmedi.
Şimdi gelinen nokta kötülerin de en kötüsü olarak nitelendirilebilir.
TÜİK ve MB’nin ortak çalışmasıyla yürütülen ankette çıkan bu sonuca rağmen CB Erdoğan ve başında olduğu iktidar; kendilerinin hiçbir sorumluluğunun olmadığını, tek suçlunun dış etkenler ve Rusya-Ukrayna savaşı olduğunu savunmaya devam ediyor.
Nisan ayı sonuçları toplumda, hanelerde, bireylerde hem bugünkü mevcut durumun bir ay öncesine kıyasla çok daha kötü olduğunu hem de gelecek 12 ayda bu durumda herhangi bir düzelme iyileşme beklenmediğini, geleceği de kapsayan bir karamsarlık, korku ve endişenin tüm ülkeyi sardığını ortaya koyuyor.
Gelecek 12 aya ilişkin genel ekonomik durum beklentisindeki kötüleşme kaygıya dönüşürken insanlar, haneler harcama yapmayı, bir şeyler satın almayı düşünemez durumda.
TÜGE sonuçları, Türkiye’yi, aileleri, bireyleri bu ruh halinden çıkartacak, umutları yeşertip besleyecek somut çözümlerle insanların önüne çıkmamız gerektiğini bize söylüyor. Toplumsal tahammülün sınıra dayandığını bu tabloyu tersine çevirecek adımların süratle atılması, çözümlerin hızla ortaya konulması gerektiği mesajını veriyor.
Rusya-Ukrayna savaşında 24 Nisan itibarıyla iki ay geride kaldı. Savaşın insani ve fiziki tahribatı yanında ekonomik tahribatı da hızla artıyor. Rusya harekâtın ikinci aşamasının başladığını ve yeni hedeflerinin Donbas ve Güney Ukrayna üzerinde tam kontrolün sağlanması olduğunu açıkladı. Bunun anlamı Ukrayna’nın doğusunun ve güneyinin Rusya’nın kontrolüne alınması, bir aşama sonra ilhak edilmesi ve Ukrayna’nın Karadeniz ile bağının koparılması!
Rusya’nın Ukrayna işgali için 24 Şubat’ta başlattığı harekât, 24 Nisan itibarıyla ikinci ayını doldurdu. On binlerle ifade edilen insani ve askeri kayıpların yanı sıra, Ukrayna’daki ağır fiziki tahribat ülkenin topyekûn yeniden inşasına ihtiyaç duyulacağını gösteriyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un harekatın yeni bir safhaya geçtiğini ifade etmesinin ardından Rus Silahlı Kuvvetleri Merkez Askeri Bölgesi Komutan Yardımcısı Rustam Minnekayev, Ukrayna’daki savaşta Rus ordusunun ikinci safhadaki görevinin Donbas ve güney Ukrayna üzerinde tam kontrolü sağlamak olduğunu açıkladı. Rusya yanlılarının yoğun olarak yaşadığı Donbas-Donetsk-Luhansk bölgeleri daha önce özerklik ilan etmişler, Rusya da harekâtın hemen öncesinde bu bölgelerin özerkliğini ve yönetimlerini tanıdığını ilan ederek iş birliği anlaşmaları imzalamıştı.
✓ Şimdi harekâtın ikinci aşamasındaki hedefin Donbas ve Güney
Ukrayna’da tam kontrolü sağlamak olduğu dile getirildiğine göre
Rusya’nın Doğu Ukrayna’yı ilhak adımına doğru ilerlediğini Mariupol’ün ardından Odessa’ya yüklenilerek Güney Ukrayna’nın da kontrol ve ilhakı sürecinin planlandığını öngörebilirim.
Rusya bu adımlarda hedeflerine ulaştığı takdirde Doğu ve Güney Ukrayna Rusya’nın kontrolüne geçebilir ve Ukrayna’nın Karadeniz ile bağı kesilebilir. Rusya başkent Kiev’e dönük harekâtı durdurduğunu daha önce açıklamıştı. Doğrudan kendi ele geçirmek yerine uzun menzilli füzeler ve roketlerle başkentin vurulması, tahrip edilmesi stratejisine geçildi.
Bu da Rusya’nın şu ana kadar yürüttüğü operasyonlarda askerî açıdan ciddi kayıplara uğradığını ve strateji değiştirerek cephe muharebesi yerine gelişmiş silahlarla uzaktan ve doğrudan çatışmaya girmeksizin hedefleri vurmaya yöneldiğini gösteriyor.
Rusya’nın özel kuvvetlerini ve seçkin askerlerden oluşan birimlerini doğu ve güneye kaydırmaya hız vermesi önümüzdeki günlerde buralarda çatışmaların şiddetleneceğinin işareti. Odessa’ya saldırıların yoğunlaştırılması ve kentin ele geçirilmesi planının devreye sokulması, Karadeniz’de sıcak çatışmaların artacağının göstergesi.
AB Konseyi Başkanı Charles Michael’ın Kiev ziyareti ve burada Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy ile bir araya gelerek AB’nin Ukrayna’ya siyasi, askeri, ekonomik desteğini ve AB üyeliği sürecine olumlu bakıldığını iletmesine karşılık Rusya’nın petrol-doğalgaz satışında rubleye geçiş adımı Almanya ve diğer alıcı ülkeler tarafından kabul edildi. AB Dışişleri Bakanlarının Rusya’ya yönelik petrol ve doğalgaz ambargosu kararı ise bilindiği gibi Fransa seçimleri nedeniyle ertelenmişti.
ABD ve AB’nin Ukrayna’ya mali ve askeri destekleri artarken ABD’nin 800 milyon dolarlık son silah desteği paketinde en son teknolojiyle geliştirilmiş insansız silahlı hava araçlarının da Ukrayna’ya verildiği ve ilk kez Rusya’ya karşı kullanılacağı ortaya çıktı.
ABD’nin geliştirdiği SİHA’nın teknolojisi sır gibi saklanırken, diğer ülkelere satışı henüz gündemde değilken bu SİHA’ların Ukrayna’ya bedelsiz olarak verilmesi ABD’nin savaşı sürdürme ve Rusya’ya azami kayıpları verdirme stratejisinin sürdürüleceğini gösteriyor.
Fransa da Ukrayna’ya çok sayıda tank, zırhlı araç, füze-roket sistemleri verdiğini açıkladı. ABD ve AB’nin milyarlarca dolarlık askeri malzeme, silah, hibe destekleri sürerken savaşın Ukrayna üzerindeki fiziki tahribatı da giderek artıyor.
Dünya Bankası şu ana kadar Ukrayna kentlerinde, ulaşım, enerji, yerleşim vb. altyapılarda gerçekleşen fiziki tahribatın 60 milyar dolar olarak hesaplandığını, her geçen gün bu tutarın arttığını ve savaş sona erdiğinde Ukrayna’nın yeniden imarı ve inşası için çok ciddi parasal kaynağa ihtiyaç olacağını açıkladı.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, kayıplarının her alanda artmaya devam ettiğini, ülke ekonomisini ve sanayisini, insani durumunu ayakta tutabilmek için aylık en az 7 milyar dolara ihtiyaçları olduğunu belirterek, kendilerine destek veren ABD ve AB ülkelerinin bu desteği sağlamasını istedi.
Zelenskiy’in batılı ülkelerde ayda 7 milyar dolar parasal destek talebini bir anlamda ‘Rusya ile savaşı sürdürmemizi istiyorsanız aylık faturası bu. Bize bu parayı ödeyin’ mesajı olarak görmek gerek.
Ukrayna Devlet Başkanının silah ve askeri yardımların, hibelerin dışında ABD ve AB’den mümkün olan en yüksek tutarda para sağlamak istediğini öngörebiliriz.
Savaşın başından bu yana Ukrayna’dan göç edenlerin 12 milyona ulaşması, Avrupa açısından yeni bir mülteci dalgasının ekonomik faturasını da büyütüyor. Zelenskiy’in ayrıca batılı ülkelerden ayda 7 milyar dolar talep etmesi, ABD ve AB için Ukrayna’ya verdikleri desteğin bedelinin giderek yükseleceğini ve bu milyarları ödemek zorunda kalacaklarını gösteriyor.
Türkiye’nin davetiyle bir süre önce yapılan Karadeniz’de Güncel Gelişmeler toplantısına bölge ülkelerinin savunma bakanları katılırken, Rusya davet edilmedi. İktidarın Rusya’yı davet etmediği toplantıya, Ukrayna’yı davet etmesi, bunun yanı sıra Karadeniz’e kıyısı olmayan Polonya’nın da toplantıda yer alması dikkat çekici. Kanımca iktidar aktif tarafsızlık politikasından ABD çizgisine doğru geçiş yapma hazırlığında!
Bir süre önce Türkiye’nin davetiyle gerçekleştirilen Karadeniz Savunma Bakanları Toplantısı’ndan sonra yansıyan bazı bilgiler, iktidarın Rusya-Ukrayna savaşı ve Karadeniz siyasetinde bazı değişikliklere hazırlandığı kanısını güçlendiriyor.
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'ın davetiyle video konferans şeklinde gerçekleştirilen toplantıya Bulgaristan Savunma Bakanı Dragomir Zakov, Polonya Savunma Bakanı Mariusz Blaszczak, Romanya Savunma Bakanı Vasile Dîncu,
Ukrayna Savunma Bakanı Oleksii Reznikov ve Gürcistan Savunma Bakanı Juansher Burchuladze’nin katıldığı belirtilirken, toplantı sonrası Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada; altı ülke arasında savunma iş birliği ve Karadeniz’deki durumun ele alındığı, Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili görüş alışverişinde bulunulduğu ve Karadeniz’de mayınlarla ortak mücadelenin değerlendirildiği belirtildi.
Açıklamada; “Görüşmede Karadeniz’de barış, sükûnet ve istikrarın korunması için iş birliğinin önemi bir kez daha dile getirilmiştir. Son olarak ağırlaşan insani durum nedeniyle insani yardımlara aralıksız devam edilmesi ve bölgede krizin daha fazla tırmanmasının önlenmesi için alınması gereken tedbirler üzerinde durulmuştur” denildi.
Toplantının organizasyonu ve kompozisyonuyla ilgili tabloya bakıldığında Karadeniz’deki bir toplantıda Rusya’nın olmaması dikkat çekici. Karadeniz’de güvenlik ve iş birliği toplantısında Rusya’nın olmaması savaş nedeniyle ise bu durumda savaşan diğer taraf Ukrayna’nın davet edilmesi önemli bir ayrıntı.
Ayrıca Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerle iş birliği için bir araya gelindiği kaydedilirken, Karadeniz’e kıyısı olmayan, Karadeniz ülkesi olmayan Polonya’nın davet edilmesi bir başka önemli ayrıntı.
Ukrayna ile sınırı bulunan ve ABD-AB’nin NATO’nun askerî açıdan tam destek verdiği Polonya’nın, NATO’nun yeni acil müdahale gücü konuşlandırdığı Bulgaristan ve Romanya’nın da yer aldığı toplantı, kanımca iktidarın Karadeniz’de ve Ukrayna-Rusya savaşında izlediği aktif tarafsızlık politikasında değişimin işareti.
Kanımca iktidar ABD’ye yanaşma politikasında yeni tavrının ilk adımını bu toplantı ile attı. Karadeniz’de iş birliği amacıyla düzenlendiği açıklanan toplantıda katılımcı ülkelerin kompozisyonu bu toplantının aynı zamanda Rusya’ya karşı iş birliği amaçlı olduğu kanısını güçlendiriyor.
Ukrayna-Rusya geriliminin savaş noktasına gelmesinde ve Ukrayna’yı sahaya sürmede birlikte hareket eden ABD ve İngiltere’nin bu hamlelerinde en büyük destekçileri Polonya ve Ukrayna idi. ABD ve İngiltere attıkları adımlarla AB’yi ve NATO’yu da kendileriyle birlikteliğe mecbur ettiler ve süreç hızla savaşa dönüştü.
Türkiye en baştan itibaren doğru, akılcı ve soğukkanlı bir tutumla taraf olmaksızın aktif rol üstlendi. Ancak bu son toplantı bu politikanın değişmeye başladığını, iktidarın ABD’ye yakınlaştığını işaret ediyor. Türkiye’nin davetiye gerçekleşen bir toplantıda Rusya’nın dışlanması, Polonya’nın yer alması bu değişimin hızlanacağını gösteriyor. Umarım iktidar böyle bir yanlışa düşmez ve Türkiye’yi ciddi sıkıntılara sokabilecek bir politikaya yönelmez. Karadeniz savaşında taraf olmak ve bu taraf tutma yaklaşımını belirgin şekilde bir tarafın arkasına destek olarak devreye sokmak Rusya-Türkiye ilişkilerine çok ciddi hasar verebilir. Türkiye’nin şimdiden öngörülemeyecek siyasi, askeri ve ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalmasına yol açabilir.
Türkiye’nin davetiyle yapılan bu Karadeniz toplantısı ABD’nin telkinleriyle gerçekleştirildi. İktidar, ABD ve Biden yönetimiyle biraz daha yakınlaşabilmek için bu organizasyonu istekli bir şekilde hayata geçirdi. Rusya’nın buna tepki vermemesi, sessiz kalmasına karşılık her zaman olduğu gibi bir süre sonra başka bir yoldan memnuniyetsizliğini ve rahatsızlığını Türkiye’ye gösterecek hamleleri, adımları olacaktır.
Yeni Soluk
Yorum Yap