CHP'li Toprak: Irak'ta bulunan IŞİD'liler Türkiye'ye yollanıyor!

CHP Genel Koordinatörü Erdoğan Toprak “Haftalık  Değerlendirme Raporu” nu kamuoyuyla paylaştı. Toplam 17 konu içeren rapor, iç politika, dış politika ve ekonomi başlığında toplanmış 3 ana başlık altında toplanmış durumda.

Raporda, “Irak Hükümeti, Irak’ta terör faaliyetlerine karışan, Türkiye’den gelerek IŞİD’e katılan örgüt mensubu Türk ailelere ait 188 çocuğu Türkiye’ye geri gönderdiklerini açıkladı. İktidar medyasının haber değeri görmediği bu gelişme yakın gelecekte ülkemiz için ciddi bir sorun olmaya aday bir sürecin başlangıcıdır” denildi      

Erdoğan Toprak'ın basın bürosunun açıkladığı raporun tamamı şöyle:

 İÇ POLİTİKA 

6 Mayıs’taki iptal kararında sandık kurullarının oluşumunda İlçe Seçim Kurulları ve Seçim Müdürlüklerini kusurlu bulan YSK, aynı kurulları 23 Haziran’da yine görevlendirdi!

 DIŞ POLİTİKA

  • Irak Hükümeti, IŞİD’li Türk ailelere ait 188 çocuğu Türkiye’ye gönderiyor!
  • IŞİD’e mensup yabancılarla ilgili olarak Irak yasaları çerçevesinde üç kategori bulunuyor. En masumu suç işlememiş olan çocuklar!
  • Rusya'dan satın alınan S-400 Hava Savunma Füze Sistemleri’nin teslim tarihi yaklaştıkça, ABD ile yaşanan kriz derinleşiyor!
  • Foreign Policy Dergisi, TSK personeline yönelik tüm eğitim programlarının iptali ve ABD’li Bakanın tehdit mektubunu yayınladı!
  • Rus CEO Sergey Çemezov, S-400 Hava Savunma Sistemi’nin Türkiye’ye tesliminin iki ay sonra başlayacağını duyurdu!
  • S-400/F35 krizine yönelik olası bir ABD yaptırımı durumunda, IMF’nin Türkiye’yi geri çevirmesi, kuvvetli bir ihtimaldir!
  • CB Erdoğan, İdlib için Putin’i ikna konusunda başarılı olamadı!
  • İdlib'in düşmesi durumunda 3 milyon Suriyeli'nin Türkiye'ye kaçması ve Türk- Suriye birliklerinin karşı karşıya gelmesi tehlikesi ortaya çıkabilir!
  • Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki kriz derinleşiyor!
  • İkinci Arap Baharı Dalgası diktatörleri deviriyor!
  • Cezayir’de Temmuz ayında yapılacağı vaat edilen seçimler iptal edildi!

 EKONOMİ   

Sözleşme tutarı 139,8 milyar dolara ulaşan KÖİ projelerinin fonksiyonları tartışılır hale geldi!

Geçen yılın son çeyreğinden bu yana Türkiye ekonomisi küçülüyor!

Hazine, Haziran-Ağustos döneminde 41 milyar TL iç borç geri ödemesi yapacak.

Bankaların hazine menşeyli menkul değerler varlığı, son bir yılda yüzde 30 arttı!

İşsiz, eğitimsiz ve umutsuz gençlerimizin sayısı hızla artıyor!

YSK’nın İstanbul seçimlerinde görev yapacak ilçe seçim kurulları ve ilçe seçim müdürleriyle ilgili aldığı kararlar içerdiği çelişkilerin yanı sıra yeni bir iptale zemin hazırlandığı kuşkularını da beraberinde getiriyor!

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) iptaline karar vererek 23 Haziran’da yenilenmesini kararlaştırdığı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde görev yapacak İlçe Seçim Müdürleri ile İlçe Seçim Kurulları’nın 31 Mart’ta görev yapan kurullar olarak görevlerine devam etmelerini kararlaştırdı. 6 Mayıs’taki iptal kararında sandık kurullarının oluşumundaki usulsüzlükleri gerekçe gösteren YSK kararında, İlçe Seçim Müdürleri ve İlçe Seçim Kurulları hakkında da suç duyurusunda bulunulmuştu. AK Parti’nin itirazlarını kabul ederek seçimin iptalini kararlaştıran YSK, şimdi bu kurullara tekrar görev vererek bu kurulların usulsüzlük yapmadığını teyit ediyor.

Bu insanların kusuru yoksa neden suç duyurusunda bulundunuz. Önce suçladığınız bu görevliler hakkında daha sonra neden suç duyurunuzu geri çektiniz? Suç duyurusunu geri çektikten sonra bu kez 13 ilçe seçim müdürünü ne için başka illere tayin ederek yerlerine yeni atamalar yaptınız? İstanbul ilçe seçim kurullarında görevli hakimler ve ilçe seçim müdürleri haklı olarak bu soruları sorarak, kişiliklerini ve onurlarını zedeleyen suç duyurusu ve ithamların yarattığı psikoloji içinde görev yapamayacaklarını, yapmak istemediklerini YSK’ya iletiyorlar. YSK ise bu taleplere karşı moral çöküş içindeki bu insanları 23 Haziran’da aynı görevi tekrar yapmaya mecbur ediyor. YSK’nın bu kararı sonrası AK Parti adayı Binali Yıldırım’ın “seçime şimdiden şaibe düştü” açıklaması yapması, YSK ile AK parti arasında olası kaybetme durumunda seçimin yine iptaline dönük bir danışıklı döğüş ihtimalini de gündeme getiriyor. Medyada bazı köşe yazılarında bu düşünce dile getirilmesine karşın AK Parti sözcülerinden buna tepki gelmemesi dikkat çekici! Cumhurbaşkanının da YSK’nın kurullar ve seçim müdürlükleriyle ilgili kararını eleştirmesi ve “Biz her ihtimale karşı ihtiyaten itirazımızı yaptık” demesi, 23 Haziran sonrasında da olası iptal itirazları ve girişimleri için kamuoyu algısı oluşturma izlenimini yaratıyor.

Her kararıyla hukuksuzluğa biraz daha batan, aldığı kararlar birbiriyle taban tabana çelişen YSK’nın, 13 ilçe seçim müdürünü başka illere tayin ettiğini açıklaması ayrı bir tartışma konusu ve izaha muhtaçtır.

Irak Hükümeti’nin IŞİD’li Türk ailelere ait çocukları Türkiye’ye gönderme kararı, IŞİD’in yeniden Türkiye gündeminde olduğunu gösteriyor. Suriye’deki IŞİD’li TC vatandaşlarının akıbeti ve sayısı ise hiç bilinmiyor!

Irak Hükümeti, Irak’ta terör faaliyetlerine karışan, Türkiye’den gelerek IŞİD’e katılan örgüt mensubu Türk ailelere ait 188 çocuğu Türkiye’ye geri gönderdiklerini açıkladı. İktidar medyasının haber değeri görmediği bu gelişme yakın gelecekte ülkemiz için ciddi bir sorun olmaya aday bir sürecin başlangıcıdır. Ebeveynleri hala Irak mahkemelerinde yargılanan veya Irak mahkemelerince mahkûm edildikleri hapis cezalarını çekmekte olan bu çocuklara ne yapılacağı konusunda hükümetten henüz bir açıklama yapılmadı. Bağdat’taki Türk Elçiliği, bu çocukların Türkiye’de onları alabilecek akrabaları olduğunu duyurmasına karşılık somut bir resmi bilgi kamuoyuna yansımadı.

Suriye’de iç savaş başladıktan sonra Türkiye-Suriye sınırından çok sayıda yabancı ülke vatandaşının yanı sıra Türk vatandaşlarından da IŞİD’e katılımlar olduğu o dönemde sıkça medyamızda haber oluyordu. IŞİD’e katılmak üzere Suriye’ye geçenler dikkate değer görülürken, şimdi ülkemize gönderilen ailesi IŞİD’li 188 çocuğun varlığından haberdar olarak öğreniyoruz ki, Irak’ta da IŞİD’e katılan, savaşan, evlenen, çocuk sahibi olan, cihatçı teröre bulaşmış azımsanmayacak sayıda Türk vatandaşı var. Buna karşılık ne Irak’ta ne de Suriye’de IŞİD’e ve sonrasında diğer cihatçı örgütlere katılan TC vatandaşları ile ilgili kesin bilgiler yok. Irak’ın açtığı bu kapının ardından ileride Suriye’de çatışmalar sona erer ve normalleşme sürecine geçilirse Suriye yönetimi de bu insanları cezalandırma, yargılama yanında doğrudan eşlerini ve çocuklarını Türkiye’ye göndermek isteyecektir. Türkiye’de 4 milyona yaklaşan Suriyeli mülteci ile ilgili Suriye savaşı sona erdiğinde nasıl bir strateji izleneceğine dair hükümetin bir politikası olmadığı gibi, şimdi gündeme gelen Irak ve Suriye’deki IŞİD’li Türk vatandaşlarının, eşlerinin, çocuklarının Türkiye’ye gönderilmesi durumunda ne yapılacağına ilişkin olarak da ortada bir plan ve politikanın olmadığı anlaşılıyor.

Irak tarafından geri gönderilen çocuklar bu konudaki ilk işaret fişeği olma özelliğinde ve hükümet süratle bu konuda yapılacakların ne olacağı konusuna eğilerek bir plan hazırlamak, buna göre ülke güvenliğini riske atmayacak önlemleri oluşturmak zorundadır.

Irak hükümetinin açıklamasına göre IŞİD’e mensup yabancılarla ilgili olarak Irak yasaları çerçevesinde üç kategori var. Bunlar içerisinde en masum ve korunmasız olanlar herhangi bir suç işlememiş olan çocuklar!

Birinci kategori, çocuklar.

Irak ceza yasaları dokuz yaşın altındaki çocuklar için cezai kovuşturma yapılmasına izin vermiyor. Dokuz yaşın üzerinde olanlar, herhangi bir şiddet eyleminde bulunmadılarsa yalnızca Irak topraklarına yasa dışı yollardan girdikleri için cezalandırılacaklar. Herhangi bir suç işledilerse, bu suçtan cezalandırılacaklar.

İkinci kategori, IŞİD teröristlerinin eşleri.

Eşleri tarafından işlenen suçlardan ötürü bu kadınlara kovuşturma açılmasının düşünülmediği, ülkelerine geri gönderilmelerinin düşünüldüğü belirtiliyor. Ancak büyük bölümünün eşlerinden ayrılmak istemedikleri dile getiriliyor. Bu nedenle, bir suçun işlenmesinde doğrudan yer almayan veya kocalarının işlediği terör, saldırı, katliam suçlarına yardım etmeyen veya kocasının işlediği suçları örtbas etmeye çalışmayan eşler için de cezai kovuşturma yapılmayacak.

Üçüncü kategori, doğrudan IŞİD üyesi olanlar.

Bu kategori için uluslararası kurallar ve şartlar oldukça katı. Bir terör eyleminde bulunmasalar bile, IŞİD gibi bir terör örgütüne üye olmaları başlı başına cezalandırılması gereken bir eylem olarak değerlendiriliyor.

IŞİD mensuplarının çocuklarının Türkiye’ye gönderilmeye başlanmasıyla ortaya çıkan süreç, IŞİD’lilerin eşlerinin ve ardından kendilerinin dönmeye başlamalarıyla yeni bir boyut kazanacaktır. Sınırları açarak IŞİD’e katılımlara göz yuman iktidar, şimdi geri dönüşlerle ülkemizi ve toplumumuzu ciddi bir cihatçı akını ve terör tehdidiyle karşı karşıya bırakma konumundadır.

Yeni bir Gar, Reyhanlı, Suruç, Diyarbakır, Sultanahmet, İstiklal Caddesi, Dolmabahçe, Atatürk Havaalanı, Reina vb. katliamına, intihar saldırılarına karşı uyanık ve tedbirli olmak, buna zemin yaratacak olanlara izin vermemek hükümetin, emniyetin ve istihbaratın önündeki en kritik önemdeki, ‘hayati’ görevdir.

Hükümet, Trump-Erdoğan görüşmesinden sonra S-400 sorununun çözüm yoluna girdiğini içeren bilgileri sızdırsa da ABD yönetiminden gelen eylem, karar ve açıklamalar tam tersini gösteriyor!

Rusya'dan satın alınan S-400 Hava Savunma Füze Sistemleri’nin teslim tarihi yaklaştıkça, ABD yaşanan kriz derinleşiyor. Bayram öncesi gerçekleşen Trump- Erdoğan ve Erdoğan-Putin görüşmelerinden medyaya sızdırılan olumlu haberlere karşın, ABD yönetiminden gelen açıklamalar ve alınan bazı kararlar durumun tam tersi yönde ilerlediğini gösteriyor. ABD Savunma Bakanlığı Pentagon:

F-35 savaş uçağı eğitimi almak üzere bu ülkeye gidecek Türk pilotlarının eğitiminin askıya alındığını, 31 Temmuz’dan itibaren yeni Türk pilot eğitiminin söz konusu olmayacağını,

F-35 projesi ortak üretim programına dahil olan ülkeler ve hükümet yetkilileriyle 12 Haziran’da düzenlenecek CEO yuvarlak masa toplantısına Türkiye’nin davet edilmeyeceğini,

Türkiye’de F-35’ler için parça üreten firmalara yeni iş verilmeyeceğini, mevcut işlerin alternatif kaynaklara ve diğer ülke şirketlerine aktarılacağını, duyurdu.

FP, Pentagon'un Türk pilotların eğitimini askıya alma kararını, ABD’li Bakan’ın mektubunda Türkiye'ye karşı ciddi adımlar atmayı düşündüklerini ve bunları Türk mevkidaşı Hulusi Akar'la paylaştığını yazdı!

Foreign Policy (FP) dergisi, TSK personeline yönelik tüm eğitim programlarını içeren kapsamlı bir analiz yayınladı. Analizde, ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan, 6 Haziran tarihinde Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'a gönderdiği mektubun içeriğine de yer verildi. Shanahan, S-400’den vazgeçilmediği takdirde Türkiye’ye CAATSA (ABD’nin Hasımlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası) yaptırımlarının uygulanması konusunda ABD Kongresi’nde çok güçlü bir iradenin mevcut olduğunu, iletti. Şayet Hükümet 31 Temmuz’a kadar S-400’lerle ilgili kararını gözden geçirmeyi, alımdan vazgeçmeyi taahhüt ederse, Pentagon’un da kararını gözden geçirebileceğini hükümete ilettiği kaydediliyor. ABD’li Bakanın mektubunda yaptırımların Türkiye ekonomisi üzerinde ağır tahribat yaratacağı, Trump-Erdoğan arasındaki ikili ticaret hacmini 75 milyar dolara çıkartma hedefinin de gündemden kalkacağı vurgulanıyor.

Ayrıca ABD’li Bakan Shanahan ile Hulusi Akar’ın mektup öncesi telefonla görüştükleri, tüm bu adımların hükümete sözlü olarak da iletildiği ABD medyasında yer alıyor.

ABD’li Bakanın 6 Haziran tarihli mektubunun yönetime yakın Foreign Policy Dergisi’ne sızdırılması yanında bu mektuptaki tehdit ifadelerinin medyada ve kamuoyunda duyurulmasının sağlanması, ABD’nin Türkiye ve hükümet üzerindeki baskıyı artırdığının işareti!

Türkiye-ABD arasındaki yükselen tansiyona karşın Rus Devlet Savunma Sanayi Şirketi Rostec'in CEO'su Sergey Çemezov, S-400 Hava Savunma Sisteminin Türkiye’ye tesliminin iki ay sonra başlayacağını duyurdu!

Bu mektubun ertesi günü 7 Haziran’da Rusya Devlet Başkanı Putin ve Devlet Savunma Sanayi Şirketi CEO’su Sergey Çemezov’un açıklamaları dikkat çekici! Çemezov, “Türkiye ile her şey yolunda. İki ay sonra teslimata başlayacağımızı düşünüyorum. Ön ödeme yapıldı, kredi verildi. Kredi paraları harcandı, teçhizatlar üretildi. Ayrıca Türk personelin eğitimini de tamamladık” beyanatında bulundu. Rus CEO’nun bu sözleri, Türkiye S-400 alımından vazgeçse bile yapılan ödemelerin iade edilmeyeceğinin, Türkiye’ye açılan kredinin çoktan harcandığının ve Türkiye’nin “borç hanesine” yazıldığının ifadesi olarak görülmeli. Hükümet ABD’den gelen tehdit mektubu ve ertesi günü Moskova’dan gelen açıklamalarla çifte kıskaca alınmış bir konumdadır.

S-400 krizinin büyümesi ve Türkiye'nin F-35 projesinden çıkarılması halinde Türkiye'nin ilk ve tek hafif uçak gemisi olarak tasarlanan ve halen yapımı devam eden TCG Anadolu Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi'nin atıl hale gelmesi ihtimali söz konusu.

Türkiye-ABD ve Türkiye-Rusya ilişkileri açısından S-400 ve F35 konusu kilit konuma gelmiş bulunuyor. Hükümetin atacağı adımlar ve alacağı kararlar her iki ülkeyle ikili siyasi, askeri, ekonomik ilişkilerin yanı sıra Türkiye’nin kendi siyasi-askeri ve ekonomik geleceği açısından da belirleyici olacak. Alımdan vazgeçilirse, Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD tehditlerine boyun eğmiş bir konuma gelecek. Rusya ile siyasi ve ekonomik ilişkilerimiz olumsuz etkilenecek. Ayrıca Rusya, başta Suriye olmak üzere bazı talepler ya da yaptırımları gündeme getirebilir.

S-400 krizine yönelik olası bir ABD yaptırımı durumunda, hükümetin son çare olarak başvurabileceği IMF kapısının kapanması, IMF’nin Türkiye’nin kredi veya stand-by başvurusunu geri çevirmesi, kuvvetli bir ihtimaldir!

Mevcut ekonomik koşullarda giderek iktidarın IMF ile bir anlaşma yoluna girmesi kendisini dayatmaya başlamış görünüyor. Olası bir IMF başvurusunun reddi durumunda Türkiye’nin küresel piyasalarda karşı karşıya kalacağı risklerin bugünden öngörülebilmesi, ortaya çıkacak faturanın tahmin edilmesi çok güç. IMF’nin finansman sağlamayı ve anlaşmayı reddettiği bir Türkiye’nin küresel piyasalardaki algısı, ülke riskinin tavan yapmasına, tüm kaynak yollarının kesilmesine neden olabilir. Rusya ve ABD arasında sıkışan Türkiye, atılacak her iki adımda da kaybeden pozisyonunda olacak. Uzun dönemli stratejik hedefler, planlamalar yapılmadan iktidar tarafından atılan adımların, dış politikadaki pek çok konuda olduğu gibi, S-400/F35 konusunda da önümüze çift yönlü olarak ağır bir fatura çıkartması kaçınılmaz görünüyor.

Rusya ve Suriye Ordusu’nun İdlib’e saldırılarını yoğunlaştırmaları, BM’nin insani kriz uyarısı, Erdoğan’ın Putin’i ikna konusunda başarılı olamadığını gösterdi. Türkiye’ye yönelik ithamların artması muhtemeldir!

Rusya Devlet Başkanı Putin ile bir görüşme yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’dan sonra Putin’i de ikna edemediği anlaşılıyor. İdlib’te artan çatışmalar, Rusya ve Suriye Ordusu’nun kente saldırılarını yoğunlaştırmaları bir göç dalgasını her an tetikleyebilecek. Suriye rejimi, Türkiye’nin kentteki cihatçıları silahlandırdığını, silah sevkiyatı yaptığını eğittiğini iddia ediyor. Rusya ise askerlerine ve üslerine yapılan saldırılara kenti savaş uçaklarıyla bombardımana tutarak karşılık veriyor. Bu arada Birleşmiş Milletler’den (BM) İdlib'de artan çatışmalar nedeniyle bölgenin ağır bir insani krizin eşiğinde olduğu uyarısı geldi. Nisan ayı sonundan bu yana bölgede en az 160 sivil yaşamını yitirdi. Esad’a bağlı güçler, müttefik ülkeler Rusya ve İran’ın da desteğiyle daha önce kaybettiği toprakların büyük bölümünü terör örgütlerinin ve muhalif grupların elinden almayı başardı.

Esad yönetimi Rusya’nın desteğiyle İdlib’i muhaliflerden temizleyerek, hâkimiyetini pekiştirmek istiyor. Türkiye ise buradaki sivil halkın ve on binlerce cihatçının Türkiye’ye göç etmesinden endişe ediyor.

İdlib'in düşmesi durumunda bölgedeki yaklaşık 3 milyon Suriyeli'nin Türkiye'ye kaçması ve Türkiye'nin kontrolü altındaki bölgelerde Türk-Suriye birliklerinin karşı karşıya gelmesi tehlikesi ortaya çıkabilir!

Çatışmaların şiddetlenmesi, sekiz yıllık savaşta Türkiye ve Rusya'yı yeniden karşı karşıya getirmiş durumda. Son günlerde İdlib'teki direnişte yer alan cihatçı grupların El Kaide bağlantısını ısrarla ve kanıtlarıyla ortaya koyan Rusya, Türkiye'nin Eylül ayında Soçi'de düzenlenen toplantıda verdiği sözler gereği bu grupların bölgeyi terk etmesini sağlaması gerektiğini vurguluyor. Türkiye, Suriye’de müttefiki Rusya tarafından, Şam yönetimi ve İran tarafından İdlib’te yaşanan gelişmelerin sorumlusu olarak gösteriliyor. Rus ve Arap medyasında; İdlib’teki akaryakıt tekeli ve HTŞ’nin buradan elde ettiği kazançlar konusunda Türkiye ve Katar’ı suçlayıcı yayınlara yer veriliyor!

Bütün bu gelişmeler, İdlib konusunun yakın gelecekte Türkiye açısından çok ciddi sorunlara kaynak teşkil edeceğini, uluslararası alanda ve kurumlar nezdinde Türkiye’yi ciddi ithamlarla karşı karşıya bırakabileceğini gösteriyor.

Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki kriz derinleşiyor! Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mekke’deki İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Toplantısı’na katılmaması krizin boyutlarını göstermesi açısından çarpıcı bir gelişme!

Geçtiğimiz hafta Mekke'de düzenlenen İİT 14. Zirvesi, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında devam eden gerginliği su yüzüne çıkarttı. İİT dönem başkanlığını yürüten Türkiye ve dönem başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan’da düzenlenen zirve toplantılarında yer almadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Mekke’deki zirveye kendisi yerine Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nu göndererek Mısır ve Suudilerin İstanbul zirvelerindeki tavrına yanıt verirken dönem başkanlığını da Suudi Arabistan'a devretti. Zirvede Bakan Çavuşoğlu'nun, Suudi Arabistan'ı hedef alarak, 'İslam İşbirliği Teşkilatı'nın Kudüs'ün tarihi statüsünü korumak için kurulduğunu unutmamalıyız.' şeklindeki sözleri krizi gösteren en net ifadelerdi. Türkiye-Suudi ilişkileri özellikle Muhammed bin Selman’ın (MBS) veliaht prens olarak ilan edilmesi, ardından İstanbul’da işlenen Cemal Kaşıkçı cinayeti ve onun öncesinde de Körfez krizinde Katar’a yönelik ambargo ve abluka sonrasında hızla gerginlik sürecine ve kriz dönemine girdi.

Daha önce gerek iç politikada gerekse dış politikada Esad, Kaddafi, Trump, Putin, vb… ile yaşadığı ilişki dönüşümleri, bir gün meydan okuyup, ertesi gün çok iyi anlaştığını ifade edebilen Cumhurbaşkanı Erdoğan; Veliaht Prens MBS ve Sisi ile de olmadık şekilde bir U dönüşü yapabilir.

İçinde bulunulan ekonomik darboğaz, Erdoğan yönetimini Suudilerle tüm gerginliklerin üzerine sünger çekme, “Cemal Kaşıkçı” cinayetini unutma ve “Kardeşim Prens Selman” deme noktasına getirebilir!

2018 yılı sonbaharında Sudan’da başlayan İkinci Arap Baharı Dalgası diktatörleri deviriyor! Ancak ardından yönetime el koyan askerler, yeni protesto dalgasını kanlı bir şekilde bastırıyor!

Geçtiğimiz yılın sonbaharında başlayan ve Nisan ayında şiddetlenen ikinci dalga ayaklanmalarda Arap Baharı’nın birinci dalgasında koltuklarını koruyabilen Sudan ve Cezayir’deki diktatörler Ömer el Beşir ve Abdülaziz Buteflika hedefteydi. Sudan'da 30 yıldır ülkeyi dikta ile yöneten Ömer Hasan el Beşir'in yerine, sivil bir ismin geleceği yönünde umutlar yüksekti. Sudan petrol ya da başka yeraltı zenginliklere sahip olmayan, yoksul bir ülke olmasına karşın coğrafi açıdan stratejik konumuyla, özellikle Mısır ve Kızıl Deniz cephesinde de Suudiler için hayati önemde bir ülke. Sudan-Mısır arasında yıllardır gerilim konusu olan ve Mısır’ın işgal altına aldığı stratejik Halaib Üçgeni toprakları üzerindeki sorunun çözümü Sudan’da kontrol edebileceği bir rejimin yönetimde olmasıyla Mısır’ın istediği şekilde çözülebilir. Ömer El Beşir'in Libya'da Mısır'a karşı Türkiye ve Katar'la birlikte hareket etmesi, Trablus’taki İslamcı hükümeti desteklemesi Mısır açısından kabul edilebilir bir durum değildi. Sudan’da darbenin sonrasında Askeri Konsey'in başkanlığını üstlenen General Abdulfettah el Burhan, Mısır ve Suudilerin de desteğiyle yönetime geçti. İlk icraatı demokrasi talebiyle ayaklanan sivil muhalefet ittifakının ve göstericilerin dağıtılması, Sudan’a ekonomik yardım yapılması ile Türkiye ve Katar'la imzalanan anlaşmaların iptal edilmesi oldu. Orduya ayaklanmaların kanlı bir şekilde bastırılması talimatını verdi. Dünya ile iletişim koptu, İnternet erişimi askıya alındı.

Askeri yönetimin başa geldiği Sudan’da; sivil katliamlarda muhaliflerin öldürüldüğü, cesetlerin Nil Nehri’ne atıldığı iddialarını içeren haberler geliyor.

İkinci Arap Baharı Dalgası’nın baş gösterdiği diğer ülke Cezayir’de de askerlerin yönetime el koyması ve protestoculara müdahalesiyle sivil ölümleri artıyor! Temmuz ayında yapılacağı vaat edilen seçimler iptal edildi!

1990'lı yıllarda Cezayir aslında Arap dünyasına örnek olacak bir şekilde demokrasiye geçiş için çok güçlü bir adım atmış, serbest seçimlere geçerek yönetimin sandıkta belirlenmesi yolunu açmıştı. Ancak Şeriat yanlısı-İslamcı İslami Selamet Cephesi'nin (FIS) seçimleri kazanması üzerine ordu seçim sonuçlarını kabul etmemiş ve yönetimin FIS’e devrine karşı çıkmıştı. Ardından ülkede yıllarca süren iç çatışmalar ve terör olaylarında binlerce kişi yaşamını yitirmişti.

2010’da ilk Arap Baharı ayaklanmaları başladığında, Cezayir'de göstericiler sokaklara dökülmüş, Abdulaziz Buteflika yönetimi aldığı bazı ekonomik kararlar, halka dönük iyileştirici yöndeki bir takım vaatlerle ilk dalgayı atlatmıştı. Cezayir'de yıllardır ülkeyi yöneten Abdülaziz Buteflika ilerleyen yaşına ve yatalak olmasına rağmen daha önce aday olmayacağını açıkladığı devlet başkanlığı seçimlerinde yeniden aday olmaya karar verince ayaklanmalar başladı. Yeni anayasa talebiyle başlayan protestolar, sokak çatışmalarına dönüşünce, Buteflika 2 Nisan’da yönetimden çekildiğini açıklamak zorunda kaldı. Buteflika’nın yerine devlet başkanlığı görevini üstlenen Askeri Konsey Başkanı General Gaid Salah, Temmuz ayında yapılacağı açıklanan seçimlerin süresiz olarak ertelendiğini, yeni anayasa çalışmalarının askıya alındığını ilan etti.

Sudan ve Cezayir’de; diktatörlerin [Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir - Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika) koltuğunu teslim alan, “sivil yönetim, demokratikleşme, yeni anayasa” vaat eden ASKERİ YÖNETİMLER iş başına geldi.

Gelişmeler, Arap ülkelerinde demokrasi ve özgürlük talebiyle başlatılan Halk Hareketi’nin batı destekli zengin körfez ülkelerinin girişimiyle kanlı bir şekilde bastırılacağını, askeri dikta yönetimlerinin desteklenmesiyle kitlelerin bu taleplerinin ucu açık ve süresiz şekilde bir başka bahara kalacağını işaret ediyor!

Sözleşme tutarı 139,8 milyar dolara ulaşan KÖİ projelerinin fonksiyonları tartışılır hale gelirken, verilen hazine garantileri nedeniyle Türkiye ekonomisinin en az çeyrek yüz yıllık geleceği ipotek altında!

Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın (CSBB) yayınladığı Kamu- Özel İşbirliği (KÖİ), Yap-İşlet-Devret (YİD), Yap-İşlet (Yİ) ve İşletme Hakkı Devri (İHD) modelli yatırım projeleri ile ilgili veriler, 17 yılık AK Parti hükümetlerinin ülkemizin geleceğini nasıl ağır bir borç yükü ve ipotek altına soktuğunu gözler önüne serdi. CSBB verilerine göre, AK Parti’nin 2003 yılından başlayarak, ilerleyen yıllarda oluşturulan iktidara yakın müteahhitler havuzu ve sektörde öne çıkan az sayıdaki müteahhitlik şirketine paylaştırılan milyar dolarlık projelerin sayısının ve tutarlarının hızla arttığı görülüyor.

2010’da ihale edilen KÖİ projesi sayısı 27 iken, 2013’te 79 projeye ulaşarak zirve yapıyor. 17 yılda KÖİ, YİD, Yİ, İHD modelleriyle müteahhitlik şirketlerine verdikleri hazine garantili-kefaletli işlerin sayısı 238 projeye ulaşmış! Bu projelerin toplam yatırım tutarı 63 milyar 644 milyon 641 bin 249 ABD doları iken, proje türüne göre ödeme taahhütleriyle, bu yatırımların sözleşmelerinin toplam tutarı 139 milyar 764 milyon 16 bin 331 ABD doları olarak CSBB kayıtlarında yer alıyor.

Diğer deyişle, devlet kendisi bu projeleri kamu kaynaklarıyla ve rekabete açık ihalelerle hayata geçirmiş olsaydı ödeyeceği tutarın toplamından 76,1 milyar dolar daha fazlasını, hazine garantisi olarak kendisine yakın müteahhitlerin cebine akıtacak. Bunun bir başka anlamı, devlet önümüzdeki dönemde 76,1 milyar dolarlık bir gelirden vazgeçecek. AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Devletin cebinden beş kuruş çıkmadı” diyerek savunduğu bu projeler için aksine toplamda yaklaşık 140 milyar dolar, proje bedeline kıyasla da fazladan 76,1 milyar dolar, verilen garantiler nedeniyle hazineden, dolayısıyla tüm toplumun cebinden çıkacak.

2018 bütçesine KÖİ projelerinin garanti ödemeleri için 6 milyar TL ödenek konulmuştu. 2019 bütçesinde bu ödenek yüzde 50’nin üzerinde artırılarak 9,6 milyar TL’ye yükseldi. Dolar ve Euro kurundaki artış dikkate alındığında, bütçedeki 2019 yılı ödeneğinin yetmeyeceği, yılsonunda daha yüksek tutara ulaşacağı, garanti ödemelerinde açık verileceği çok net.

Geçen yılın son çeyreğinden bu yana Türkiye ekonomisinin kesintisiz şekilde daraldığı, küçüldüğü gizlenemiyor. Milli gelirde kişi başına üç aydaki yoksullaşma 515 doları buldu!

2019 yılı ilk üç aylık büyüme hızı verileri, geçen yılın son çeyreğinde daralan ve eksi büyüme sürecine giren Türkiye ekonomisinde bu gidişin sürdüğünü, Ocak- Mart döneminde ekonomimizin eksi yüzde 2,6 daha küçüldüğünü gösterdi. 31 Mart yerel yönetim seçimleri öncesi devlet kaynaklarının hesapsızca harcanmasına rağmen eksi büyüme yönündeki gidiş tersine çevrilemedi. Ekonomi eksi yüzde 2,6’yla beklentilerin üzerinde küçülürken, üç ayda kişi başına düşen milli gelir 515 dolar geriledi. Diğer deyişle üç ayda 515 dolar daha yoksullaştık.

TÜİK’in verileriyle yılın ilk üç ayında Türkiye ekonomisi sabit fiyatlarla 914,7 milyar TL yani 170,3 milyar dolarlık GSYİH üretti. Söz konusu rakamlar ekonominin TL bazında sabit fiyatlarla eksi yüzde 2,6 oranında küçüldüğünü gösterirken, dolar bazlı küçülme eksi yüzde 16,7 olarak gerçekleşti. Dolardaki hızlı artış nedeniyle kişi başı gelir 2018 sonuna göre 515 dolar azalarak 9 bin

117 dolara inerken, yıllık bazdaki gerileme ise 2 bin 178 dolar olarak gerçekleşti. Böylece kişi başı milli gelirdeki azalma Mart 2018’den, bu yılın aynı dönemine kadar dolar bazında yüzde 19,3 oldu.

Dolar ve TL bazlı büyüme rakamları arasındaki farkın bu kadar yüksek olması, TÜİK’in verileri ve özellikle enflasyon verilerini manipüle ederek fiyat artışlarını düşük gösterdiğine yönelik kanaatleri ve eleştirileri yeniden gündeme taşmış bulunuyor. Pazardaki, marketteki fiyat artışları yüzde 20-30’lar arasında gezinirken, TÜİK’in Nisan’dan sonra Mayıs’ta da enflasyonun gerilediğini ve yüzde 18’ler düzeyine indiğini açıklaması bunun göstergesi. İktidar Ocak ayında Merkez Bankası’nın 47 milyar TL’lik kârının bütçeye aktarımını, olağanüstü genel kurul kararıyla öne alarak, bütçeden yapılacak harcamalara kaynak yaratmış oldu. Böylece iktidar kamu harcamaları yoluyla ekonomik büyümeyi hızlandırmayı, her seçim öncesi uyguladığı bu modeli yinelemeyi devreye aldı. Kamu harcamalarının yılın ilk çeyreğinde yüzde 7,2 arttığını buna karşılık TL’nin değer kaybıyla alım gücü düşen, artan fiyatlarla enflasyona yenilen vatandaşların harcamalarının ise geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 4,7 düştüğünü gösterdi.

Yatırım harcamaları, ‘En kötüsü geride kaldı’ denilen geçen yılın son çeyreğinden bile daha fazla daraldı. Gayrisafi sabit sermaye yatırımları eksi yüzde 13 küçüldü.

Mal ve hizmet ihracatı, TL’nin yabancı paralar karşısındaki değer kaybının getirdiği rekabet avantajına karşın daha önceki iki çeyreğe göre hız kaybetti ve ancak yüzde 9,5 artış kaydetti. Mal ve hizmet ihracatı artış hızındaki bu yavaşlama ihracat ve turizm gibi alanlardan elde edilen döviz geliri ve ekonomik katkının giderek zayıfladığını gösteriyor.

TÜİK’in büyüme rakamlarıyla birlikte aynı gün açıkladığı dış ticaret istatistiklerine göre, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış ihracat Nisan ayında yüzde 3,8 azaldı. Bu da gelecek dönemde ekonomideki ihracat katkısının giderek azalacağının bir göstergesi.

Türkiye’de 300 binden fazla firmanın faaliyet gösterdiği ve 2 milyondan fazla kayıtlı istihdama sahip olan inşaattaki üç aylık küçülme yüzde 10,9’la rekor düzeye çıktı.

AK Parti iktidarının kamu bankalarını devreye sokup ucuz kredi dağıttırması, konutta vergi indirimlerine gitmesi, yabancılara vatandaşlık koşulunun konut alımında 1 milyon dolardan 250 bin dolara düşürülmesi gibi önlem ve teşviklerin inşaatta iyileşmeye yetmediği anlaşılıyor.

Diğer taraftan perakende ticarette ve satışlardaki hızlı küçülme ve tüketici harcamalarındaki düşüş aynı inşaat gibi önemli bir istihdam ve oy potansiyeli yaratan hizmetler sektöründe de ağır hasara yol açmış durumda.

Turizmdeki pozitif eğilime karşın hizmetler sektörü yılın ilk çeyreğinde yüzde 4’le son 10 yılın en hızlı küçülmelerinden birini yaşadı. İnşaatla birlikte bu sektörde yaşanan gerilemenin hızlanması Türkiye’deki işsizlik oranlarının artmasında en önemli etki yaratan alanlar olarak kendisini gösteriyor.

Sektörler itibarıyla en ağır hasar AK Parti iktidarlarının uyguladığı ekonomik modelin omurgasını oluşturan inşaat sektörü ile istihdamın en yoğun olduğu hizmetler sektöründe gerçekleşti. Bu tablo ve açıklanan veriler, 2019’un ikinci çeyreğinde de ekonomideki daralma ve küçülmenin süreceğini işaret ediyor.

Hazine, Haziran-Ağustos dönemi için 41 milyarlık iç borç geri ödemesi yapacak. Aynı dönemde 39,5 milyar TL tutarında yeni iç borçlanmaya gidecek. Risk puanı ve faizlerle borçlanma maliyeti katlanarak artacak!

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın aybaşında açıkladığı üç aylık yeni borçlanma stratejisi programı, iktidarın ekonominin ve devletin çarklarını döndürmek için elindeki yegâne seçeneğin borçlanma olduğunu, kaynak ihtiyacının had safhaya yükselmesine karşılık, gelirlerin hızla yetersiz kaldığını, bütçenin yama tutmadığını bir kez daha ortaya koydu. Haziran-Ağustos döneminde 41,3 milyar liralık iç borç geri ödemesine karşılık 39,5 milyar liralık yeni iç borçlanma yapacak. (Haziran’da 12, Temmuz’da 19.5, Ağustos’ta 8 milyar TL) Türkiye’nin toplam dış borcu 450 milyar dolar civarında olmasına karşın, bunun 300 milyar doları aşan kısmı özel sektöre ait. Ayrıca bir yıl içinde ödenmesi gereken kısa vadeli dış borç tutarı 180 milyar dolar. Dış borçların tablosu, kurlar üzerinde baskı yaratırken, güncel ekonomik görünümde bir diğer kritik açmaz; hızla azalan vergi gelirleri nedeniyle yükselen bütçe açıkları!

Son bir yılda Türk Bankacılık Sistemi’nde büyüyen tek aktif kalem Hazine menşeyli menkul kıymetler, yani Hazine bonoları ve devlet tahvilleri. Bankaların menkul değerler varlığı, son bir yılda yüzde 30 arttı!

Aynı dönemde TL mevduatların yüzde 2,68 arttığı göz önünde bulundurulursa, bankacılık sektörü tıpkı 1994 ve 2001 krizlerinde olduğu gibi ekonomiyi, yatırımcıyı, ihracatçıyı, bireysel ihtiyaç kredisi müşterilerini bırakıp, sadece devleti finanse etmeye başlamış görünüyor. Devletin (Hazine) böylesine olağanüstü boyuttaki kaynak ihtiyacı için gerçekleştirdiği borçlanmalarla piyasalardaki ve bankalardaki tüm kaynaklar emilince, geriye dağıtacak başka kaynak-kredi kalmıyor. Süresi üç kez uzatılan yurtiçine dönük dolar-euro tahvili ihracına karşılık tasarruf sahipleri doğrudan Dolar ve Euro satın alarak banka hesaplarına yatırmayı tercih etti. Kendisi yurt dışından yüzde 7’yi bulan faizlerle dolar-euro borçlanan hazinenin içeride yurttaşları döviz tahvillerini yüzde 2,5-4 düzeyindeki faizle satma planları umulan talebi yaratamadı.

Dört ayda 54,5 milyar TL’ye ulaşarak, 80,6 milyar TL’lik yıllık hedefin yüzde 60’ını aşan bütçe açığının nedeni de, devletin harcamalarının artmasına karşılık, vergi gelirlerinin düşük kalmasından kaynaklanıyor.

İşsiz, eğitimsiz ve umutsuz gençlerimizin sayısı hızla artıyor. Bu tablo ülkemizin ekonomik ve sosyal geleceğini tehdit eden bir noktaya ilerlerken, sosyal barış ve ülke güvenliği açısından da kritik bir süreci işaret ediyor!

Genç işsizlik sorunu ülkemizin ekonomik sosyal sorunlarının başında geliyor. TÜİK ve İŞKUR’un açıkladığı veriler sadece rakamsal açıdan değil, toplumsal ve insani açıdan da analiz edildiğinde ülkemizin geleceği adına ürkütücü bir görüntü ortaya çıkıyor. 15 Mayıs’ta açıklanan Şubat 2019 İşsizlik verilerine göre, “genç işsizlik” yüzde 7,1 puanlık artışla 26,1 oldu. Bu oran, İŞKUR’a kayıtlı işsizler arasında yüzde 31,2 düzeyinde. Buna göre 15-24 yaş grubundaki her üç gençten biri işsiz. Genç işsizlik verisindeki bu kritik oranlara karşılık, asıl vahim gelişme Ne Eğitimde Ne İstihdamda (NENİ) olarak tanımlanan yüzde 24,8’lik kesimde kendisini gösteriyor. Hem istihdam piyasasının dışında kalan, iş bulamayan hem de eğitime devam etmeyen gençlerdeki artış giderek büyüyen bir sosyal yaraya dönüşüyor. Bu kişilerin içinde, ön lisans mezunu olanların sayısı 390 bin, lisans mezunu olanların sayısı 470 bin kişi. Kayıtlı işsizler arasında yüksek lisans mezunu olup İŞKUR aracılığıyla iş arayan gençlerimizin sayısı 18 bin 802 kişi olurken, doktora mezunlarının sayısı ise 831 kişi. TÜİK bu kişileri iş aramadıkları için “işsiz” kategorisinde değil, “iş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar” kategorisinde yer veriyor. Aslında bu ayrım işsizlik gerçeğinin üzerinin bir takım kavramlarla örtülmesinden başka bir şey değil. İşsizlik sorunu sadece işsiz sayısına bakılarak değil, genç ve eğitimli işsizliğin yanı sıra NENİ kategorisinde yer alanlar ve iş bulmaktan umudunu yitirenlerle birlikte değerlendirildiğinde, sorunun sosyal-toplumsal-insani-ailevi-gelecek kaygısı ve ülke güvenliği gibi açılardan çok vahim bir aşamaya geldiği görülüyor. Özellikle NENİ grubunda kadınların yüksek olması, nüfusumuzun yarısını oluşturan bir kesimin sosyal dışlanma yanında, üretim gücünden de yararlanılmadığını ortaya koyuyor. Bu tablo aynı zamanda ülkelerin ekonomik kalkınmalarında girişimci ve sermaye ile birlikte sacayağının en önemli unsurunu oluşturan “beşeri sermaye” konumundaki genç nüfusun heba edildiğini, yıllarca devlet ve aileleri tarafından kendilerine yatırım yapılan eğitimli genç nüfusun ekonomiye ve ülkenin kalkınmasına kanalize edilemediğini sergiliyor.

Ülke gençliğini, dışlayan, yok sayan bir yaklaşımla bu sorunlara çözüm bulunacağını ummak, gerçeklikten uzak bir beklenti olacaktır.

Önceki Haber

Kabine değişikliği yetmez…Ya Saray ya parti