CHP’li Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu/7 Şubat 2022

CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ VE GENEL BAŞKAN KOORDİNATÖR BAŞDANIŞMANI ERDOĞAN TOPRAK'IN 7 ŞUBAT 2022 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

İÇ POLİTİKA

Öğretmenlik Meslek Kanunu, öğretmenlerin ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzak, siyasi amaçlar ve rütbe vaadiyle öğretmen tasfiyesini öngören bir düzenlemedir. 

Türk Eğitim Derneği 2020-2021 Eğitim Raporu eğitimin içler acısı halini, iktidarın eğitime bakış açısını ve yeni düzenlemelerin ihtiyaçlara yönelik olmadığını gösteriyor! 

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Türkiye hakkında ‘ihlal sürecini’ başlattı. 

İktidar, kadına şiddet ve kadın cinayetleri ülkesi haline gelen Türkiye’de, halkın can güvenliğini sağlamak yerine muhalifleri izlemeyi, öncelikli görev sayıyor!

EKONOMİ

Enflasyon aylık yüzde 11.10, yıllık yüzde 48.69 oldu. Maaşlar enflasyon artışının altında kaldı. Merkez Bankası’nın yılsonu enflasyon hedefi çöpe gitti!

İktidar, tarımsal üretimde yüzde 250-400 artan maliyetlere ve yüzde 55’i aşan gıda enflasyonuna rağmen milyonlarca üreticinin feryadını duymuyor!

İktidarın ‘ihracat artışı ve cari fazla’ üzerine kurguladığı ekonomik modeli, ocak ayındaki 10,5 milyar dolar dış ticaret açığı ile ilk ayda çöktü!

131 milyon hesaptan KKM’ye geçen hesap sayısı 620 bin. Hazine, 84 milyonun vergisiyle 620 bin kişinin faiz geliri ve kur kaybını finanse ediyor!

BDDK’nın 2021 yılsonu verilerine göre, kitleler yoksullaşırken iktidarın kur-faiz politikalarıyla milyonerlerin sayısı bir yılda yaklaşık 200 bin kişi arttı!

Hazine ve Milli Emlak’a ait değerli arsa ve araziler satılıyor. Bir yandan da millete ait bu varlıkların satışına, imara, inşaata açılmasına yönelik yargıdan iptal kararları çıkıyor!

AK Parti iktidarları süresince, ülkemizde çevre ve doğa tahribatı hızlandı. Su kaynakları tüketildi. Yaşayan canlı türleri yok oldu. Tarım alanları yapılaşmaya açıldı!

DIŞ POLİTİKA

ABD’nin Katar’ı ‘NATO üyesi olmayan en önemli stratejik ortak ve müttefik’ ilan etmesi, bölgemizde Katar’a önemli bir misyon yüklendiğini gösteriyor. ABD, Avrupa’nın doğalgaz açığını Katar’dan sağlamayı hedefliyor!

Trump döneminde kaldırılan sivil amaçlı nükleer faaliyetlere yönelik muafiyetler yeniden yürürlüğe konularak, İran ile ABD arasındaki nükleer müzakerelerde olumlu bir gelişme sağlandı.  

 

  1. İktidar ittifakının TBMM’den geçirdiği Öğretmenlik Meslek Kanunu, öğretmenlerin beklenti ve ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzak, düzmece cezalar ve siyasi amaçlarla öğretmen tasfiyesini öngören bir düzenlemedir. Eğitim sistemi, eğitim çağındaki 1 milyonu aşkın çocuk ve gencin okul dışı kaldığı bir noktaya getirildi. Şimdi bu yasayla, yüksek lisans-doktora diploması ticareti ve sahteciliğin yolu açılarak, tümüyle çöküşe zemin hazırlanıyor!

Geçen yıl yapılan 20. Millî Eğitim Şûrasında Öğretmenlik Meslek Kanunu çıkarılması kabul edilerek, tüm meslek örgütleri, öğretmen sendikalarıyla, uluslararası uygulama örneklerinden de yararlanılarak hazırlanacak yasanın, aralık ayında TBMM’ye sunulması kararlaştırılmıştı. Şûra kararlarında; yasanın öğretmen politikalarında ihtiyaç duyulan bütüncül yaklaşıma yanıt verecek nitelikte ve başta AB ülkeleri olmak üzere öğretmenlik mesleğine ilişkin yasal düzenlemelerin içeriklerinden de yararlanılarak hazırlanması, öğretmenlerin eğitim, psikolojik ve pedagojik formasyon, mesleki yükselme, çalışma koşulları, tayin-atama-terfi, ekonomik ve sosyal destekler vb. sorunlarını çözmesi, öğretmenlerin özlük hakları, mesleki ve etik standartlar gibi tüm temel sorunların yine tüm bileşenlerin katkısı ve katılımıyla, bu meslek kanunuyla düzenlenerek, çözümlenmesi benimsendi.

Oysa iktidarın TBMM’ye getirdiği 13 maddelik teklifin; 20. Şûra’da kararlaştırılan kriterleri kapsamadığı gibi öğretmenlere rütbe dağıtımını içeren, yangından mal kaçırırcasına kabul edilen düzenlemeler için kimseden görüş ya da öneri alınmadığı, tamamıyla keyfi şekilde kaleme alındığı görülmektedir. İktidara yakın olanlar da dahil öğretmen sendikaları ve meslek örgütleri yasaya karşı olduklarını, eksik ve yanlış düzenlemeler yapıldığını, siyasi amaçla kullanılmaya müsait ve muğlak ifadelerle mesleki mağduriyetlerin ortaya çıkmasına neden olacak düzenlemeler olduğunu belirterek tepki gösterdi. İktidar, taleplerini dile getirmek isteyen sendikalara ve yüzlerce öğretmene güvenlik güçleriyle müdahale etti.

Getirilen düzenlemelerle mesleğe girişte ‘aday öğretmenlik’ döneminden sonra öğretmenlerin kariyer basamakları ‘öğretmen’, ‘uzman öğretmen’ ve

‘başöğretmen’ olarak sınıflandırılıyor. Uzman ve başöğretmenlik için meslek içi sınav öngörülürken, yüksek lisans eğitimi alanlar uzman öğretmenlik, doktorasını tamamlayanlar başöğretmenlik sınavından muaf tutulup, doğrudan bu unvana sahip oluyor. Hangi branşlarda yüksek lisans ya da doktora yapılması gerektiği belirsiz. Sadece bu bile yüksek lisans ve doktora diplomalarının ticari meta ve torpil unsuru haline geleceğini gösteriyor. Zaten pek çok üniversitede adrese teslim öğretim üyesi alımı, aile boyu unvan ve akademik kadro dağıtıldığına tanık oluyoruz!

Uzman öğretmen olabilmek için ceza almamış olmak ve 10 yıl öğretmenlik yapma koşulu getiriliyor. Bu tamamıyla sübjektif kriter, terfi ve unvanı engellemeye yönelik her türlü değerlendirme ve istismarın söz konusu olabileceğini gösteriyor. Öğretmenlerin çalışma koşullarına, kendilerini geliştirmelerine, mesleki araç-gereç teminine, yabancı dil eğitimi, yurt dışı kurslar, sosyal yaşam desteği vb. hiçbir düzenlemeye yer verilmeyen bu yasa, öğretmenlik mesleğinin tüm sorunlarını yok sayarak çözümü sadece rütbe, derece-kademe-gösterge artışına indirgiyor. Unvanlara birer derece verilmesini, rütbe alan öğretmenlerden uzmanlara ödenen eğitim öğretim tazminatının yüzde 20'den yüzde 60'a, başöğretmenlere yüzde 40'tan yüzde 120'ye yükseltilmesini öngörüyor. Ayrıca, birinci derece kadro alan öğretmenlerin ek göstergeleri 3600'e çıkarılıyor. Halen MEB okullarında görevli toplam öğretmen sayısı 1,2 milyon. 114 bin sözleşmeli, 81 bin ücretli öğretmen istihdam ediliyor. Norm kadro öğretmen açığı 139 bin. 2021’de yapılan öğretmen ataması ise toplam 21 bin 407 ve son 16 yılın en düşük öğretmen ataması!

Öğretmen açığı olmasına karşın atama bekleyenler atanmıyor. On binlerce sözleşmeli güvencesiz öğretmen asgari ücretin altında istihdam ediliyor. Saat ücreti 28 liradan sosyal güvencesiz olarak çalıştırılıyor. Kesintisiz 30 saat derse girse bile aldığı ücret 3.360 TL. Sadece bu tablo bile iktidarın öğretmene, eğitime-öğretime bakışını ve zihniyetini yansıtıyor!

  1. TBMM’den geçirilen Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun öğretmenler ve toplum nezdinde kabul görmediği somutlaştı. Öğretmenlere vaat edilen 3600 ek göstergenin iktidarın siyasi emellerine alet edildiği ve bir seçim yatırımı olarak kullanılmak istendiği ortaya çıktı. Ayrıca Türk Eğitim Derneği’nin yayınlandığı 2020-2021 Eğitim Raporu hem eğitimin içler acısı halini hem de iktidarın eğitime bakış açısını, yeni düzenlemelerin ihtiyaçlara yönelik olmadığını gösteriyor!

Türk Eğitim Derneği’nin (TEDMEM) yayınlandığı 2020-2021 Eğitim Raporu’na göre, 5 yaş okul öncesi ve ilkokul okullaşma oranı 16,75 puan düşüşle yüzde 58,53’e geriledi. Bu yaş grubundaki her 10 çocuktan 4’ü eğitime başlamadı. Eğitim sistemi dışında kalan çocuk sayısı 553 bin oldu. Bu tablo sadece pandemiyle izah edilemez. Salgın öncesinde de bu yaş grubunda okullaşma oranı azami yüzde 75 idi. Yüzbinlerce çocuk sistem dışındaydı. 

Diğer yandan zorunlu eğitim çağındaki (14-17 yaş grubu) çocuklarda da durum farklı değil. 676 bin genç-çocuk eğitim dışı. Lise düzeyinde okul terkleri pik yapmış durumda. Zorunlu eğitim sürecinde okul terkine yol açan nedenlerin ivedilikle belirlenmesi, bu sorunlara karşın yenilikçi çözümlerin geliştirilmesi ve gençlerin kötü mecralara yönelmesinin önüne geçilmesi gerekmektedir.

MEB okullarındaki bu durumun yanı sıra özel okullarda da durum farklı değil. Geçen yıl 938 özel okul kapanırken, öğrenci sayısı 157 bin 593, öğretmen istihdamı 12 bin 535 azaldı. Kaynak: (https://l24.im/EIVhNdM)

İktidar ittifakının TBMM’den geçirdiği Öğretmenlik Meslek Yasası’nın uygulamaya giriş tarihinin 2023 olarak belirlenmesi, öğretmenlere vaat edilen 3600 ek göstergenin bir seçim yatırımı olarak kullanılmak istendiğini ortaya koyduğu gibi, seçime kadar iktidarın siyasi amaçlarla yasada başka değişikliklere gitme niyetini sergilemektedir.

Bu göstermelik yasa; öğretmenlerin, eğitim sisteminin ve öğrencilerin içinde bulunduğu ağır sorunları çözmediği gibi öğretmenlik mesleğinin siyasallaşmasına, torpile, kayırmacılık ve engellemelere, siyasi tercihler doğrultusunda öğretmen tasfiyesine zemin hazırlıyor!

  1. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi; AİHM’nin 4,5 yıldan bu yana tutuklu Osman Kavala hakkında verdiği hak ihlali, tahliye ve tutukluluğun siyasi amaçla sürdürüldüğü yönündeki kararların uygulanmaması üzerine, Türkiye hakkında ‘ihlal sürecini’ başlattı. ‘AYM kararlarına saygı duymuyorum’ diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, şimdi de Türk mahkemelerine saygı duymayanlara saygı duymayacaklarını söyleyerek, kendini açığa çıkardı!

Türkiye’ye kararın uygulanması için süre vererek üç kez uyarıda bulunan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AKBK), 2 Şubat’ta üçte iki çoğunlukla aldığı kararla, ihlal prosedürü başlattı. Osman Kavala davası Türkiye’ye karşı yaptırımların devreye girmesini de gündeme getirebilecek yeni bir aşamaya girdi. AKBK bu kapsamda AİHM’ye yazarak Türkiye’nin karara uyup uymadığını soracak. 17 yüksek yargıçtan oluşan AİHM Büyük Dairesi, Türkiye’nin söz konusu kararla ilgili yükümlülüğünü karara bağlayarak AKBK’ye bildirecek. Azami 6 ay sürmesi beklenen bu sürecin sonunda AİHM’nin vereceği yanıtla ihlal prosedürü resmi olarak devreye girecek. 

Bugüne kadar AKBK tarafından ihlal sürecinin başlatıldığı tek dava Azerbaycanlı siyasi muhalif Ilgar Mammadov’un tutuklanması davasıydı. AKBK’nın İhlal Prosedürünü başlatıp AİHM’ye soru gönderdiği aşamada Azerbaycan Hükümeti Mammadov’u serbest bırakınca ihlal süreci düştü ve yaptırım aşamasına gelinmeden dava kapandı. Dolayısıyla Türkiye ile ilgili süreçte olası yaptırımların neler olacağına ilişkin ortada somut bir uygulama yok. Avrupa Konseyi Statüsünün 8. Maddesi çerçevesinde hukuk devleti ilkelerini ciddi şekilde ihlal eden bir devletin konseyde temsil edilme, oy kullanma haklarının askıya alınması, konsey üyeliğinden çıkarılması gibi kararlar alınması söz konusu.

AİHM, Kavala üzerinden insan hakları savunucularına gözdağı verilmek istendiğini karara bağladı. AİHM’nin ihlal kararı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 18. Maddesinin ihlalinden verildi. AİHS 18. Madde, sözleşmeyi imzalayan devletin sözleşmeyi, sözleşmede yazılı olmayan, hukuka aykırı amaçlarla kullanmasını ve siyasi amaçlarına alet etmesini menediyor. Bu maddeden verilen ihlal kararı çok ağır nitelikte ve ihlalin derhal durdurulması isteniyor. Dışişleri ve Adalet Bakanlıkları AKBK’nın ihlal prosedürü kararının ‘siyasi ve yargıya müdahale’ niteliğinde olduğunu öne sürdüler. Kavala hakkındaki AİHM tahliye kararının uygulandığını ancak başka bir suçtan tekrar tutuklandığını savundular. Ancak şu biliniyor; Kavala tahliye edildikten sonra cezaevi ring aracında kapıya doğru giderken, alelacele hazırlanan aynı içerikteki bir iddianame ile araçtan indirilip tekrar tutuklandı. Daha önce beraat kararı verilen davalar yeniden açıldı, dosyalar birleştirildi. Yüzlerce sanıklı Gezi Davası, Çarşı Davası beraat ile kapanmış iken yeniden açılıp Kavala davasıyla birleştirildi. Tutukluluğun uzamasına zemin hazırlandı. CB Erdoğan’ın daha önce Kavala’nın beraat ve tahliye kararları üzerine yaptığı açıklamaların hemen ardından alelacele eski tarihli bir iddianamenin raftan indirilip yeniden tutuklama kararı verilmesi, beraat kararı veren mahkeme heyetinin lağvedilmesi yargıya siyasi müdahale değil mi?

AKBK’nın 2 Şubat kararı üzerine CB Erdoğan’ın yaptığı; “Bizim mahkemelerimizi tanımayanları biz de tanımayız.” açıklaması, hukuk devletinin ve anayasanın askıya alındığının ilanıdır.  Oysa AK Parti iktidarının 2004 yılında Anayasa’nın 90. Maddesinde yaptığı ve CHP’nin de destek verdiği değişiklikle, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalar, iç hukukumuzun doğrudan parçası oldu. Temel hak ve özgürlükler alanındaki, bir kanun ile uluslararası sözleşme arasında çelişki doğarsa, uluslararası sözleşme hükümleri esas alınır. Yargı, hak ve özgürlüklere ilişkin konularda sadece iç hukuku değil uluslararası belgeleri de göz önünde tutmak zorunda. Anayasaya göre tarafı olduğumuz uluslararası insan hakları belgeleri, sözleşmeler kanunun da üzerindedir. AİHM kararlarına uymak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının bir gereğidir. 

Kaldı ki, Türk mahkemelerinin kararına saygı duymayana saygı duymadığını, tanımadığını söyleyen CB Erdoğan bir süre önce Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) verdiği hak ihlali, adil yargılanma hakkının ihlali vb. kararlar hoşuna gitmeyince; ‘Anayasa mahkemesinin kararını tanımıyorum, uymuyorum, saygı da duymuyorum’ demişti. Kendi yargısını tanımayan, saygı duymayan, kararlarını tanımadığını ilan eden bir kişinin şimdi başkalarından Türk mahkemelerinin kararlarına saygı beklemesi kendi kendini inkâr, samimiyetsizlik ve ne yapacağını bilmezlikten öte bir şey değildir.

Bir ay önce AB Büyükelçilerini toplayıp, AB üyeliği hedefinden vazgeçmeyeceğini söyleyen, şimdi Türkiye’nin de kurucusu olduğu Avrupa Konseyini, üyesi olduğu ve yargıç atadığı AİHM’yi, AİHS’yi tanımadığını söyleyen bir siyasetçiye kim inanır? Yargıyı-hukuku reddeden iktidarın yönettiği ülkede kim yatırım yapar? İktidar,

Suriyeli-Afgan göçmenlere ve AB ile mülteci anlaşmasına güvenerek; AKBK’nin, Avrupa Konseyi’nin geri adım atacağını, ihlal sürecini yaptırım ve ihraç noktasına vardıramayacağını hesap ediyor. Ancak yanılıyor!

Türkiye, AİHM kararlarını uygulamaz, Avrupa Konseyi’nden ihraç noktasına gelirse, böyle bir durum demokrasiyle yönetilen ülkelerle, demokratik hukuk devletleriyle Türkiye arasındaki uçurumu büyütecek, ortak demokratik değerler temelini yıkacaktır. İnsan haklarını, temel hak ve özgürlükleri reddeden bir ülke olarak etiketlenmenin, hukuksuz, adaletsiz, otokrat bir Ortadoğu ülkesine dönüşmenin siyasi faturası ağır olacaktır!

Kadına şiddet ve kadın cinayetleri ülkesi haline gelen Türkiye’de, ocak ayında 54 kadın cinayeti daha işlendi. İçişleri Bakanı, halkın can güvenliğini sağlamak yerine MOBESE ile muhalifleri izlemeyi öncelikli görev sayıyor. Tehlike altındaki kadınlara yönelik şiddete karşı onları korumak ve yaşatmak için bakanlığını görevlendirmek yerine, ayak kırmaktan ve kafaya sıkmaktan söz ediyor! 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘bizden önce ambulans yoktu, MR-tomografi-ultrason yoktu, evlerde buzdolabı, çamaşır-bulaşık makinesi yoktu, İzmir’e suyu biz getirdik, havaalanını biz yaptık, Malatya, Zonguldak, Isparta’ya üniversiteyi biz getirdik, bizden önce havaalanı, tren yoktu’ diye sıraladığı hayali iddialarını sürdürerek kadın cinayetlerini görmezden geliyor. Fahiş elektrik faturalarına tepki gösteren vatandaşlarla alay edercesine; ‘Bizden önce bu ülke mumla, gaz lambasıyla yaşıyordu’ yalanıyla halka ‘Size elektrik getirdik. Susun oturun yerinize’ diyor. Kadın yaşamını korumak için önlem alma sorumluluğundan kaçıyor. Haklarında verilen uzaklaştırma kararlarına rağmen, elini-kolunu sallayarak yasaklı olduğu kadına şiddet uygulayanları, cinayet işleyenleri engellemek yerine, MOBESE’yi başka amaçlar için kullanan bir iktidarın mağdur ve tehdit altındaki kadınların yaşamını güvenceye alması beklenemez. İçişleri Bakanı muhtarlara, yerel yöneticilere ‘siz yapın, yıkın, hukuk arkadan gelsin’ diyecek kadar hukuk devletinin dışına çıkmayı kendisine doğal hak görebiliyorsa, gözaltında kafa ve ayak kırmayı, ibret olsun diye polis operasyonlarını gündüz halkın önünde yapmayı, kafaya sıkmayı icraat olarak emrindekilere söylüyorsa orada sadece kadınların değil kimsenin can ve mal güvenliği yok demektir.

Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 sayılı koruma kanunu, ciddiyetle tüm kural ve ilkeleriyle uygulanmalı, görevi ihmal edenler, uzaklaştırma kararlarının uygulanmasına duyarsız kalan kamu güvenlik birimleri hakkında işlem yapılmalıdır. Kadın cinayetleri, şüpheli kadın ölümleri süratle soruşturulmalı, failler ortaya çıkartılarak cezalandırılmalıdır! İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kararı kaldırılarak geri çekilmeli ve yürürlüğe konulmalıdır.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun her ay yayınladığı raporun ocak ayı sonuçları vahim. Geçen yıl 500, bu yılın ocak ayında 26 kadın erkekler tarafından öldürülürken, 28 kadın ise şüpheli şekilde vahşice öldürülmüş halde bulundu. Sadece bir ayda 54 kadının katledildiği Türkiye, giderek kadınlar için yaşanmaz bir ülkeye dönüşüyor. Kadınları korumayı, kadına ve çocuklara şiddeti, cinayetleri, tecavüzü, istismarı önlemeyi amaçlayan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen iktidar, kadınları umursamıyor! 

Enflasyon sepetindeki ürünlerin ve ağırlıkların güncellenmesine ve 409 maddenin ağırlıklarının değiştirilmesine rağmen TÜİK’in 2022 Ocak ayına ilişkin enflasyon verileri, aylık yüzde 11,10, yıllık yüzde 48,69 oldu. Memur ve memur emeklisi maaşlarına ilk 6 ay için yapılan yüzde 7,5 oranındaki zam, enflasyon artışının altında kaldı. Merkez Bankası’nın üç hafta önce yüzde 23 olarak açıkladığı yılsonu enflasyon hedefi çöpe gitti!

Hazine ve Maliye Bakanı, ABD medyasına enflasyonun ocak ayında pik yaparak en üst düzeye çıkacağını söylerken, enflasyon açıklanmadan bir gün önce Japon medyasına verdiği röportajda enflasyonun nisan ayında yüzde 50’nin altında olmak kaydıyla tepe noktaya (pik) ulaşacağını söyledi. Anlaşılan Bakan, enflasyonda ipin ucunu elden kaçırmış, nereye varacağını öngöremiyor. TÜİK, Bakanın öngörüsünü teyit edebilmek için; enflasyon sepetinde kapsanan 409 maddenin ağırlıklarıyla oynama yoluna gitti, yıllık enflasyonu yüzde 50’nin altında açıkladı. Yeni yılda elektrikte yüzde 52-127 arasında, doğalgazda meskenler için yüzde 25 zam yürürlüğe girdi. Döviz kurları bir aydır artmamasına rağmen zamlara bahane edilen kur artışlarından söz edilmeksizin mazot, benzin, LPG, oto gaz fiyatları her gün zamlanıyor. Alkollü içki-tütün mamullerinde yüzde 47 ÖTV artışı ve yüzde 50’yi aşan zam uygulandı. Tüm bu zamlara ve artırılan ÖTV’ye karşın; sepette konut harcamalarının, alkollü içki ve tütün mamullerinin, haberleşmenin, sağlık ve eğitim harcamalarının ağırlıkları düşürüldü. Söz konusu zamların ocak ayı enflasyonuna düşük oranda yansıması sağlandı. Sadece elektrik ve doğal gaz zamlarından aylık enflasyona yüzde 1,5-1,7 oranında yükseltici etki gelecek iken ağırlıkları düşürülerek bu önlendi. Yıllık enflasyonun yüzde 50’yi aşması ertelendi. TÜİK’in enflasyon verilerini ‘sepet oyunlarıyla’ düşük gösterme planı açığa çıktı!

Gıda fiyatlarında aylık enflasyonun yüzde 10,9’da kalmasına karşılık yıllık yüzde 55,6’ya ulaşmış olması rakamların gerçekliğinin sorgulanmasını gerektiriyor.

TÜFE’de ocakta bir önceki aya göre yüzde 11,10, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 48,69 artış oldu. Enflasyon, Nisan 2002'den bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Bağımsız ekonomist ve akademisyenlerin oluşturduğu ENAG, enflasyonun ocakta aylık bazda yüzde 15,79, yıllık olarak da yüzde 115,17 arttığını hesapladı.

Merkez Bankası (MB), 2022 yılsonu enflasyon hedefini yüzde 11,8’den yüzde 23,2’ye yükseltmişti. Bu hedefin tutabilmesi için kalan 11 ayda toplam enflasyonun yüzde 12,1’ olması gerekiyor. Bu da şubat-aralık döneminde aylık enflasyonun en fazla yüzde 1 olması demek. Oysa daha şimdiden önümüzdeki aylarda da aylık enflasyonun bir süre daha çift haneli ve sonrasında en az aylık yüzde 5-9 arasında seyredeceği görülüyor. TÜİK’in yüzde 11,10 olarak açıkladığı ocak enflasyonu, MB’nin 2022 yılı ilk enflasyon raporundaki hedefleri çöpe dönüştürdü!

Üretici enflasyonu (Yİ-ÜFE), bir önceki aya göre yüzde 10,45, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 93,53 artış gösterdi.

Yİ-ÜFE DEĞİŞİM ORANLARI, OCAK 2022

 

 

YILLIK %

 

AYLIK %

Madencilik ve Taş Ocakçılığı

 

 

86,51

17,36

İmalat

 

 

90,29

10,16

Elektrik, gaz, buhar

 

 

138,48

10,62

Su Temini

 

 

25,88

8,61

Ara malı

 

 

106,40

9,84

Dayanıklı tüketim malı

 

 

58,49

13,14

Dayanıksız tüketim malı

 

 

65,25

10,66

Enerji

 

 

142,06

11,92

Sermaye malı

 

 

63,25

9,59

 

Yİ-ÜFE 

 

93,53

10,45

 

Sanayide bazı sektörlerde üç haneye çıkan, bazı sektörlerde yüzde 50’yi aşan üretici enflasyonu dikkate alındığında, TÜFE’yi en az yüzde 30-40 oranında etkileyen YİÜFE’nin aralıktaki yüzde 79,89 seviyesinden yüzde 93,53’e yükselmesi ve TÜFE-ÜFE makasının 45 puana ulaşması, gelecek aylarda enflasyonda Yİ-ÜFE kaynaklı yükselişin hızla devreye gireceğini gösteriyor. Çekirdek enflasyonda, B-Endeksinin yüzde 34,9’dan yüzde 42,7’ye, C-Endeksinin yüzde 31,9’dan yüzde 39,45’e çıkmış olması, enflasyondaki artış baskısının güçlü şekilde süreceğini gösteriyor.

Asgari ücrete, memur, emekli, sözleşmeli ücretlerine yapılan artışların ciddi bir kısmı enflasyonla geri alındı. Sayıları 14 milyona yaklaşan emekliler enflasyonun ağır hasarıyla gelirlerinde eksiye düştü. Gelir artışlarının her ay ya da azami üç ayda bir yeniden düzenlenmesi kaçınılmaz hale geldi!

  1. İKTİDAR, tarımsal üretimin girdi maliyetleriyle sürdürülemez hale geldiği ve gıda enflasyonunun yüzde 55’i aştığı bir ortamda milyonlarca üreticinin feryadını duymazdan geliyor. Üretim girdileri yüzde 250-400 arasında artan üreticiye dekar başına 50 liralık destekle, yaklaşan gıda kıtlığının önlenmesi olanaksız. Ülkemizin sebze meyve üretim ve ihracat deposu illerimizden yükselen sesler, seracılığın tükenmeye doğru gittiğini gösteriyor!

İktidarın uygulamaya koyduğu elektrik, doğalgaz ve akaryakıt zamları Türkiye’de tarımsal üretimi tehdit ediyor. Meskenlerdeki tarifeyi geri adım atarak yeniden düzenleyen iktidar, zamları geri çekmedi. Elektrik ve doğalgazdaki tarifeli sistem küçük esnafın, sanayicinin yanı sıra tarımsal-hayvansal üretime de büyük hasar veriyor. Özellikle seradaki üretim ve ihracat, başta artan enerji ve sulama maliyetleri, ithal ilaç, gübre, tohum fiyatları sonrasında üreticinin gücünü aşan, üretimden vazgeçme noktasına getiren boyutlara yükseldi. 

2022 bütçesinde tarımsal desteklemeye ayrılan pay 25.834.000.- TL  ✓ Hububatta dekar başına destek 50 TL. 

Mazot desteği 3 lira 10 kuruş. Bir yılda yüzde 121 artan mazotun litresi 15 liraya dayandı. 3 liralık mazot desteği ile üretici tarlasını nasıl sürecek, ürününü depoya nasıl taşıyacak?

Seracılığın ve yaş sebze-meyve üretiminin merkezi konumundaki Antalya, Mersin, Adana başta olmak üzere Ege’deki üreticiler tükenme noktasına geldi. Maliyet artışları, üreticinin yükünün ne kadar ağırlaştığını gösteriyor. Geçen yılın şubat ayı ile bu yılın şubat başındaki dönemi içeren girdi fiyatlarındaki yükseliş ürkütüyor!

Sadece bir dekar domates üretimi için gerekli malzeme ve girdi fiyatlarının sergilediği toplam maliyet tutarı tablosu Şubat 2021’de 25 bin 250 liradan Ocak 2022 sonu itibarıyla 60 bin 200 liraya çıkmış. Açıklanan yüzde 48,69’luk resmi yıllık enflasyona karşılık bir dekar domates üretiminin maliyeti yüzde 138,4 artmış!

Seraları ısıtmada kullanılan katı yakıtın tonu bin liradan 5 bin liraya çıkarken yüzde 400’ü bulan artışın altından üretici nasıl kalkacak? Örtü altı domates üretiminde kullanılan hayvan gübresi bin liradan 3 bin liraya, 9 bin lira olan ilaç, tohum, gübre, işçilik maliyeti toplamı 22 bin liraya ulaşmış. Yüksek maliyet artışları karşısında üreticiler, giderleri ve üretimlerini azaltmak, daha az alanda üretim yapma yolunu seçmek zorunda kalıyor. Bu da tarladan market ve pazarlara gelen ürün miktarının düşmesine, fiyatların artmasına neden oluyor. 100 kilo ürün alınacak bir serada enerji ve ısıtma maliyetlerinde ortaya çıkan olağanüstü yükseliş ve yapılan zamlar nedeniyle ancak 10 kilo ürün toplanabiliyor.

Seracılıkta kullanılan; 

Özel gübre ve özel ilaç fiyatlarının yüzde 127 arttığı 

Ürün ambalajının tanesinin geçen yıl 3,5 lira iken bu yıl yüzde 300’ün üzerinde artışla 12,5 liraya çıktığı, 

Enerji ve ısıtma maliyetlerinin jeotermal enerji kullanılmasına rağmen yüzde 125 arttığı bir ortamda, üreticilerin seracılığın merkezi konumundaki bölgede artan maliyetlerle baş etmesi imkânsız görünüyor.

Geçen yıl ülke genelindeki kuraklık başta hububat olmak üzere tarımsal üretimde büyük düşüşlere yol açarken bu yıl ise kurlardaki artışın tarımsal üretimin her alanını derinden sarsacağı görülüyor. Özellikle aralık ayında doların 18 TL’yi aştığı kur yükselişinin etkisi ocak ayındaki zamlarla bir bölümünü ekonomiye yansıttı. Bu yansımanın etkileri devam edecek. 

Bazı gübrelerde yüzde 600’e varan fiyat artışlarıyla pek çok üretici ürününü gübresiz olarak ekmek zorunda kaldı. 

Bunun sonucunda çok daha büyük üretim düşüşleriyle ve yüksek miktarlarda ithalat mecburiyetiyle karşı karşıya kalabiliriz. 

Özellikle kuraklığın ardından kur sıçramasıyla ortaya çıkan ithal girdi, gübre, ilaç maliyeti artışları tüm ürünlerde üretimi tehdit ediyor.

20 yıldır ülkeyi yöneten iktidar bu konuda bir adım atmadığı gibi sürekli yinelenen havza tarımı, arazi toplulaştırılması, toprak reformu, üretici kooperatiflerinin genişletilip güçlendirilmesi, yerli üretimin artırılması, akıllı tarım ve sulama sistemlerine geçiş vb. konularında hiçbir girişimde bulunulmadı. 

✓ Hal Yasası, Perakende Yasası bile iktidarın yeterli çoğunluğu olmasına rağmen çıkartılamadı. 

Mevcut tabloda; yaz aylarında turizm sezonunun başlaması milyonlarca ilave tüketicinin turist olarak gelmesiyle gıdada, sebze-meyvede, yetersiz üretimle birlikte arz ve fiyat artışı sıkıntılarının baş göstermesi kaçınılmaz olacaktır! 

Tarımda yapısal reformların hızla uygulamaya konulması zorunludur. Üretim düşüşü ve gıda kıtlığı başladıktan sonra alınacak hiçbir önlem çözüm sağlamayacağı gibi dünyada artan gıda fiyatları ve gıda arzı nedeniyle ithalat yoluna gidilse de yüksek fiyattan yapılacak ithalat fiyat artışlarını ve enflasyonu daha da yukarı çekecektir. İktidarın üreticinin üretimden vazgeçmemesi için ciddi bir destek programını, ithal girdilerde sübvansiyonu, sulama, elektrik, doğalgaz ücretlerinde indirim ya da faturanın belirli bir yüzdesinin iadesini gündemine alması gerekmektedir.

İktidarın ‘ihracat artışı ve cari fazla’ üzerine kurguladığı ekonomik modeli, Ocak’ta aylık 10,5 milyar dolarla tüm zamanların rekorunu kıran dış ticaret açığı ile daha ilk ayda çöktü. İhracatın ithalatı karşılama oranı 20,3 puan düşüşle yüzde 62,8’e inerken ithalatta yüzde 55’e varan artış, ‘rekabetçi kur’ politikasının ve ‘kuru baskılama’ politikasının geçersizliğini gösterdi! 

Bu yılın ocak ayında bir aylık dış ticaret açığı 10 milyar 439 milyon dolara yükselerek tüm zamanların aylık açık rekorunu kırdı. Ocak ayı ihracatı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 17,3 artışla 17 milyar 593 milyon dolar olurken, ithalat ise aynı dönemde yüzde 55,2 artışla adeta patlama yaparak 28 milyar 32 milyon dolar tutarında gerçekleşti. Her ne kadar doğalgaz ithalatındaki olağanüstü artışın bunda etkisi olduğu dile getirilse de enerji ithalatı hariç tutulduğunda yine ithalattaki artış yüzde 37 ile ihracattaki artışın iki katı düzeyinde. 

Açıklanan verilerle 2021 Ocak ayında;  

İthalatın ihracatı karşılama oranı, yüzde 83 düzeyinden 20,3 puan düşüşle 2022’nin aynı ayında yüzde 62,8’e indi. 

Aylık dış ticaret açığı, yüzde 241 artarak geçen yılın aynı ayındaki 3 milyar 060 milyon dolardan 10 milyar 439 milyon dolara yükseldi. 

Yıllık olarak bakıldığında ihracat yüzde 34,1 artarak 227 milyar 88 milyon dolar, ithalat yüzde 28,9 artarak 281 milyar 390 milyon dolar oldu. Dış ticaret açığı toplamı 5 milyar dolar yükselerek 53 milyar 510 milyon dolara çıktı. 2021 sonunda toplam yıllık dış ticaret açığının 46 milyar dolar olduğu dikkate alındığında yeni yıla çok hızlı bir açık artışıyla girildiği görülüyor. İhracatın artış hızı yüzde 1,2’ye inerken ithalattaki artış hızı bunun üç katı düzeyinde ve yüzde 3,7’ye yükseldi. Orta Vadeli Programda (OVP) 2022 yılında ihracatın 230,9 milyar dolar, ithalatın 282,7 milyar dolar olması ve dış ticaret dengesinin 51,8 milyar dolar açık vermesi öngörülüyor. Daha yılın ilk ayında ortaya çıkan tablo ve rakamlar bu hedefin tutmayacağını, dış ticaret açığındaki makasın büyüyeceğini gösteriyor!

İktidarın düşük faiz ile yatırımların desteklenerek, büyüme ve istihdam artışını hedefleyen, rekabetçi kur avantajı ve yatırımların artmasıyla ihracatın artırılmasını, ithalatın düşürülmesini ve cari açığın cari fazlaya çevrilmesiyle, döviz gelirlerinin artırılmasını, dış borca bağımlılığın ortadan kaldırılmasını öngören modeli daha yolun başında en önemli ayağından ciddi yara aldı. Ocak ayı verilerindeki asıl dikkat edilmesi gereken tablo; ihracat artışına rağmen ihraç gelirlerinin düşmesi, birim ihracat gelirinin, birim ithalat fiyatının üçte biri düzeyine inmiş olması. Diğer deyişle daha fazla malı daha ucuza ihraç ederek ihraç gelirlerini artırma yolunun sonuna gelindi!

BDDK, Kur Korumalı Vadeli TL Mevduat hesap sahiplerinin 620 bin kişi olduğunu açıkladı. Yapılan tebliğ değişiklikleriyle parası döviz olanlara sağlanan olanaklar genişletiliyor. 620 bin kişinin faiz geliri ve dövizindeki kur kaybı, 84 milyon yurttaşın ödedikleri vergilerle hazineden finanse ediliyor. 131 milyon hesaptan KKM’ye geçen hesap sayısı 620 bin, toplam hesapların binde 2,1’i!

İktidarın kur farkı garantisi kılıfıyla uygulamaya koyduğu örtülü faiz artışları ve ilave getiriler yoluyla döviz mevduatlarını çekme planlarına son olarak yurt dışındaki gurbetçiler de Yurt Dışı Yerleşikler Korumalı Vadeli Mevduat Hesabı (YUVAM) ile dahil edildi. Gurbetçilere 24 ay vadeli hesabı seçmeleri durumunda ilave 2 puan daha faiz vaat ediliyor. 

Yıllarca yurtdışındaki vatandaşları mağdur eden, dövizlerinin geri ödenmesinde sıkıntılara yol açan sistemin benzerini şimdi YUVAM hesabı adıyla yeniden hayata geçirmek, içeride umulan ilgiyi göremeyen Kur Korumalı Vadeli TL Mevduat (KKM) hesaplarında KKM hesaplarında, iktidarın çaresizliğini gösteriyor.  

İhracatçıların döviz gelirlerinin yüzde 25’ini bozdurmaları mecburiyetiyle 30-40 milyar dolara el koymayı hedefleyen iktidar, tüzel kişilere ve şirketlere yurt içi ve yurt dışındaki banka hesaplarında bulunan dövizi TL’ye dönüştürmeleri ve en az 6 ay vadeli KKM hesabına yatırmaları durumunda Kurumlar Vergisi İstisnası getireceğini vaat etti. 

Şirketlerin en fazla 3 ay vade taleplerini görmezden gelen iktidarın bu yaklaşımı üzerine şirketlerin KKM’ye ilgisinin az olduğu, sermayelerini vadeli hesaba bağlamaktan kaçındıkları gözleniyor. 

Bazı şirketlerin sistemi istismar ettiği, KKM’ye dönüştürdükleri hesaplarını teminat göstererek yüklü miktarlarda kredi çekip, bu krediyi bir başka bankada KKM hesabına yatırıp yeniden kredi çektikleri ve böylece on milyonlara varan faiz getirili, kur farkı garantili kazanç yoluna gittikleri anlaşılınca, MB tebliğiyle KKM hesaplarının ‘teminat gösterilemeyeceği’ kararı alındı. 

İktidar, nereden kaç dolar bulabilirim hesabıyla, bulabildiği her yere gözünü karartarak saldırıyor. Sürekli tebliğ değişiklikleriyle sisteme çok kesimi katmayı ve dövizlerini kullanmayı hedefliyor. 

BDDK verilerine göre, KKM hesap sahiplerinin sayısı 620 bin kişiye, hesaplardaki mevduat ağırlıkla TL’den geçişler olmak üzere 290 milyar liraya çıktı. Türkiye nüfusunun 84 milyon olduğu göz önünde tutulduğunda neredeyse koskoca bir ülkenin tüm yurttaşları 620 bin hesap sahibinin faizi ve kur garantisi için çalışıyor.  

MB’nin 28 Ocak verisiyle bankalardaki toplam mevduatın 5 trilyon 384 milyar TL olduğu düşünüldüğünde gerek döviz gerekse TL mevduatlarından KKM’ye geçen hesap sayısının 620 bin tutarın ise 290 milyar lira olması gerçek anlamda sistemin fiyasko olduğunu gösteriyor. 

Bankalarda yurtiçi yerleşik kişilere ait hesap sayısı 131 milyon 527 bin 294. Bir kişinin birden fazla bankada veya aynı bankada farklı hesaplarının olmasıyla bu sayı ortaya çıkıyor. 

131 milyon hesaptan KKM’ye geçen hesap sayısı 620 bin ve toplam hesapların sadece binde 2,1’i!

Vaat edilen faize, kur garantisine, yüksek getiriye rağmen toplam mevduatın sadece yüzde 5,5’luk kısmı KKM sistemine dahil olmuş. Mevduat sahipleri, iktidara ve ekonomi yönetimine güvensizliğini ve paralarıyla ilgili kaygı taşıdıklarını, sistemin dışında kalmayı tercih ettiklerini gizlemiyor!

BDDK’nın 2021 yılsonu verileri; iktidarın uyguladığı para, faiz, kur politikalarının zengini daha zengin, fakiri daha fakir yaptığını, milyonerlere hizmet ettiğini sergiliyor. Kitleler yoksullaşırken milyonerlerin sayısı bir yılda yaklaşık 200 bin kişi arttı!

Açıklanan resmi verilerle geçen yıl milyoner sayısı, 191 bin 181 kişi arttı. Hesabında

1 milyon TL ve üzerinde parası olanların toplam sayısı ikiye katlanarak 471 bine ulaştı. 2020 yılında bu sayı 279 bin idi. 

✓ Milyoner hesaplarında bulunan toplam mevduat, bir yılda yüzde 70’e varan artışla 3,1 trilyona ulaştı. 

Diğer deyişle 84 milyonluk ülkede bankalardaki 5,3 trilyonluk mevduatın yüzde 63’ü 471 bin hesap sahibine ait. Milyoner sayısındaki hızlı yükselişin, özellikle döviz mevduatı olanların iktidarın faiz indirimi, kur artışı, değersiz TL politikasıyla zenginleşenlerden kaynaklandığı açık. 

Üstte de belirttiğim gibi bankalarda yurtiçi yerleşik kişilere ait hesap sayısı 131 milyon 527 bin 294. Yaklaşık 132 milyon banka hesabı içinde 10 bin TL ve altında olan hesap sayısı 125 milyon 509 bin. Bu hesaplardaki para ise 87,4 milyar TL! 

471 bin hesapta 3,1 trilyon, 125 milyon hesapta 87 milyar olduğunu düşündüğümüzde uçurumun ne kadar derin olduğu, servetin dar bir kesimde toplandığı daha iyi anlaşılıyor. Çoğu hesap sadece maaş hesabı ve milyonlarca hesaptaki para, maaş yattıktan sonra sıfırlanıyor. Bu da iktidarın uyguladığı ekonomi politikalarının kimlere hizmet ettiğini somut hale getiriyor!

CB Erdoğan kararıyla hazineye, Milli Emlak’a ait kıyı ve ormanlık alanlarda, sahillerde, kent merkezlerinde değerli arsa ve araziler satılırken bir yandan da millete ait bu varlıkların satışına, imara, inşaata açılmasına yönelik yargıdan iptal kararları çıkıyor. CHP iktidarında; mevcut iktidarın arsa-arazi yağması, doğayı tahrip eden imar kararlarıyla birilerine aktardığı devasa rantlar geri alınacak, milletin olan millete iade edilerek yine milletin olacaktır!

Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, Atatürk Orman Çiftliği arazisi üzerine inşa edilen Cumhurbaşkanlığı sarayının kaçak ve hukuksuz inşa edildiğini tespit etti. Daha önce bu konuyu defalarca dile getirmemize rağmen, iktidar yargı kararlarını yok sayarak 1500 odalı bu sarayı inşa etti. Atatürk’ün vasiyeti yok sayıldı. 

Geçen hafta Danıştay’ın en üst ve nihai karar organı olan Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’ndan çıkan kararla iktidarın rant ve inşaat hırsının hukuksuzluğu yargı kararıyla da tescil edildi. Eş zamanlı olarak Ordu İdare Mahkemesi, Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin kıyı düzenleme ve rekreatif alan kazanma amaçlı deniz dolgu projesinin inşaatını durdurdu. Özellikle Karadeniz’de doğayı alabildiğine tahrip eden yaylaları, kıyı şeritlerini, ormanlık alanları imara, çevreyi kirleten maden yatırımlarına açan iktidarın çevreyi katleden bir kararı daha yargıdan döndü. 

✓ Ordu Belediyesi’nin yanı sıra, Rize, Trabzon, Giresun’un AK Partili Belediyeleri de iktidarın teşvik ve desteğiyle doğayı katleden projelere imza attılar.

Tüm bunlara ilave olarak yeni yönetim sistemine geçişle birlikte CB Erdoğan yetkisiyle hemen her gün Resmî Gazetede hazineye, kamuya, Milli Emlak’a ait değerli arazilerin, arsaların, sahil ve kıyı şeritlerinin satışına ilişkin kararlar yayınlanıyor. Son dönemde özellikle Ege, Akdeniz, Bodrum, Marmaris, Urla, İzmir, Antalya gibi yerlerdeki arsa-arazi-ormanlık alan satışlarına ve buraların imara, yapılaşmaya açılmasına ilişkin kararların art arda yayınlandığı, satışların süratle kapalı kapılar ardında, önceden belirlenmiş şahıs ve şirketlere yapıldığı görülüyor.

Ancak bugünden şunun bilinmesi gerek. Bu arsalar, araziler, sahiller, kıyılar hazinenin üzerine de görünse millete ait. Yangından mal kaçırırcasına, iktidardan gideceklerini görerek hız verdikleri bu satışlarda milletin olan taşınmazları kapışanlar, bunların kamulaştırılacağını, kendilerinden geri alınacağını ve tekrar ait olduğu yere, millete iade edileceğini bilmeliler. Kimse bu rant ve çevre katliamına ortak olup, servet ve kazanç kapısı görerek yanlış hesap yapmasın. Millete ait olan millete dönecek, kimsenin endişesi olmasın!

AK Parti iktidarları süresince son 20 yılda, ülkemizde çevre ve doğa tahribatı hızlandı. Uygulanan enerji politikalarıyla, yandaş müteahhitlere dağıtılan lisanslarla ülkenin su kaynakları tüketildi. Kuruyan sulak alanlarda yaşayan canlı türleri, yok oldu. Sulak alanları, hızla çöle dönüştü! Tarım Alanları imar değişiklikleriyle yapılaşmaya açıldı!

Paris İklim Anlaşmasını 6 yıl önce imzaladığı halde TBMM’ye getirmeyerek çevre tahribatının yolunu açan AK PARTİ iktidarı, Türkiye’nin masadan dışlanacağını, çok ağır ekonomik kayıplarla karşı karşıya kalacağını, ihracatın durma noktasına geleceğini görünce ve aynı zamanda ABD Devlet Başkanı Joe Biden’dan randevu alabilmek için geçen yıl ekim ayında alelacele bir gecede anlaşmayı mecliste onayladı. Roma’da Biden randevusuna yetiştirdi!

Bilim insanları ve uluslararası kuruluşlarca yapılan değerlendirmeler ve açıklanan raporlara göre, Türkiye’de 3 Van Gölü, 24 Eğirdir Gölü Büyüklüğünde sulak alan yapılaşma, kirlilik, aşırı kullanım gibi sorunlar nedeniyle yok oldu. Türkiye’de sulak alanların yüzde 50’si kaybedildi. 2021 yılında yapılan ölçümlerde Tuz Gölü’nün sularının önemli ölçüde çekilmesiyle flamingo yavrularının toplu halde öldüğü, Burdur Gölü’nde suların yüzde 46 çekilmesiyle yaşayan canlı türünün neredeyse kalmadığı, çevre felaketinin hızla yayıldığı açıklandı.

Sadece İstanbul Havaalanının inşası sırasında su birikintisi denilerek 70-80 göl kurutuldu. Kaz Dağı’nda 400 bin ağaç katledildi. Soma Yırca’da zeytin ağaçları kesildi. Aydın başta olmak üzere ülkenin tarım ambarı olan ovaları, elektrik enerjisi üretimi için kurulan Jeotermal Enerji Santrallerine (JES) dönüştü. Nehirler Hidro Elektrik Santralına (HES) dönüştü. Ülkemizde neredeyse her derenin önüne bir, bazen birkaç tane HES yapıldı. O derelerin, ırmakların aktığı vadilerde yaşayan milyonlarca canlı yok edildi. 12 bin 500 yıllık Hasankeyf, Ilısu Barajının suları altında kaldı. Tarım alanları imara açıldı. Kanal İstanbul çevresindeki tüm tarım alanları imar planı değişikliğiyle yapılaşamaya açılarak Araplara satıldı. 739 bin hektar büyüklüğündeki orman alanlarımız madencilik, enerji, turizm vb. etkinliklere tahsis edildi. 12 bin yıllık Gümüşhane’deki DİPSİZ GÖL, devletin hazine avcılarına verdiği altın arama ruhsatıyla boşaltılarak kurutuldu!

Özetle; AK Parti iktidarında “Doğa ve Çevre Katliamları” akıl almaz boyutlara ulaştı, saymakla-yazmakla bitmeyecek kadar! Nihayetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, elektrik zamları ve kesintileri sonrası gelen tepkiler üzerine yaptığı açıklamada; Türkiye’nin su kaynaklarından enerji üretiminin sınıra dayandığını, artık enerji üretilmek üzere HES kurulacak su kaynağı, dere, çay, nehir kalmadığını itiraf etmek zorunda kaldı!

İktidarın teşvik ettiği linyite dayalı termik santrallar, çevre felaketlerinin baş sorumlusu haline geldi. Neredeyse 10 yıldan bu yana getirilen baca filtresi zorunluluğu sürekli şekilde süresi uzatılarak hayata geçirilmiyor. İşletmeci müteahhitlere, şirketlere çevreyi, doğayı katlederek, insanların sağlığı pahasına üretime filtresiz olarak devam etme, kârlarını katlama olanağı sağlanıyor. 

İktidarın ülkenin çıkarlarını, çevrenin ve doğanın korunmasını düşünmekten çok günlük siyasi çıkarının peşinde olduğu, çevreyi doğayı, doğal kaynaklarımızı koruma konusunda samimi olmadığı açıkça görülüyor! CHP iktidarında Çevre ve Doğa Katliamı son bulacak. Daha yeşil, çevrenin, doğanın korunduğu, modern tarımın inşa edildiği bir Türkiye’de,   hep birlikte mutlu ve huzurlu yaşayacağız.  

ABD Başkanı Biden’ın Katar Emiri Katar Emiri Şeyh el Tamim’i Beyaz Saray’a davet ederek ağırlaması ve Katar’ı ‘NATO üyesi olmayan en önemli stratejik ortak ve müttefik’ olarak nitelendirilmesi, bölgemizde Katar’a ABD tarafından çok önemli bir misyon yüklendiğini gösteriyor. Rusya’nın Kuzey Akım 2 boru hattını yaptırım kapsamına almayı planlayan ABD, Avrupa’nın doğalgaz açığını Katar’dan sağlamayı hedefliyor!

ABD Başkanı, ABD’nin Katar’ı resmi olarak ‘NATO üyesi olmayan en önemli stratejik ortak ve müttefik’ olarak tanıdığını ve kabul ettiğini duyurdu. Bu resmi ilan, bölgedeki tek NATO üyesi ABD müttefiki ülke olan Türkiye’ye bir mesaj niteliğindedir. ABD Başkanı Katar’ı NATO üyesi Türkiye’den daha yakın ve önemli bir bölgesel müttefik olarak görüyor. Ukrayna krizi nedeniyle Rusya’ya yaptırımları gündemine alan ABD, 

Avrupalı müttefiklerinin karşı karşıya kalacağı enerji krizi ve doğalgaz açığının Katar’dan karşılanmasının olası olduğunu, 

Katar’da 100 bin ABD askerinin bulunduğu Doha Üssü’nün bölgedeki en donanımlı ve üst düzey savaş teknolojilerine sahip ABD üssü haline getirileceğini, 

Katar’a en son teknolojili savunma sistemleri ve F-35’lerin satılacağını, duyuruyor.  

Diğer yanıyla da bu hamle Rusya ve Çin’in son dönemde bölgede artan etkinliklerini, Çin’in İran ile 25 yıllık Ekonomik, Ticari, Siyasi, Askeri İş Birliği anlaşması yaparak körfez bölgesinde üs kurma planlarını engelleme adımı olarak görülebilir. ABD Rusya’yı çembere alma, Çin’i Pasifik’te geriletme hedefine odaklanırken, Ortadoğu’daki temsilcisi olarak Katar’ı görevlendiriyor ve bölgede yaşanabilecek olası sorunları Katar üzerinden çözmeyi öngörüyor.

Ayrıca Afganistan’daki ABD ve NATO işgali süresince Katar’da üslenen Taliban yönetimi, ülkede yönetime geldikten sonra da ABD-Taliban diyalogunu yine Katar üzerinden yürütüyor. Kabil’den Amerikalıların ve diğer batılıların tahliyesi Doha üzerinden gerçekleştirildi. Biden’ın, Gazze’de istikrarın sağlanması, Filistinlilere, mali ve insani yardım sağlanması konusundaki çabaları ve eylemleri nedeniyle Katar’a övgüler düzmesi bunun göstergesi.

Katar-ABD arasındaki bu sürpriz yakınlaşma ABD yönetiminin bölgedeki yeni tercihlerini yansıtıyor. Doğu Akdeniz’de Mısır’a 2 milyar dolarlık silah satışına onay vererek müttefik seçimini ilan eden ABD, Ege ve Akdeniz’de bu pozisyonu Dedeağaç ve Girit’te kurduğu üsleri, F-35 ve savaş gemileri de dahil 9 milyar dolarlık silah satışıyla, Yunanistan’a verdi. Erdoğan iktidarının ve dolayısıyla Türkiye’nin bu tercihler içinde yer almadığı anlaşılıyor!

Trump döneminde kaldırılan sivil amaçlı nükleer faaliyetlere yönelik muafiyetler yeniden yürürlüğe konularak, İran ile ABD arasındaki nükleer müzakerelerde olumlu bir gelişme sağlandı.  ABD’nin Trump’ın kararını iptal ve muafiyetleri devreye sokma kararının Katar Emirinin ABD ziyaretinden hemen sonra gelmesi, Katar’ın aracılığının ilk olumlu sonucu olarak değerlendirilebilir.

Sivil nükleer faaliyetlere muafiyet getiren bu karar, Rusya, Çin ve AB’nin İran’ın nükleer programının askeri olmayan kısımlarıyla Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) adlı nükleer anlaşma kapsamında iş birliği yapan ülkelere yönelik yaptırım tehdidini kaldırıyor. Böylece İran bu ülkelerle yaptırım tehdidi olmaksızın ticari ve ekonomik ilişkileri başlatabilecek. Bu ülkelerin şirketleri de İran’a yönelik satışlarında ve ticari ilişkilerinde ABD yaptırımlarından muaf olacak. Görüşmelerin dokuzuncu turunun ne zaman olacağı ilişkin resmi tarih açıklanmamış olsa da son turun bu hafta yapılması ve tarafların anlaşmaya varması bekleniyor. Bu gerçekleşirse İran açısından ABD yaptırımları ve ambargolarının ağır ekonomik etkisini hafifletme, dışa açılma, pek çok mal ve üründeki sıkıntıların ortadan kalkmasına olanak sağlanması mümkün olacak. Muafiyetlerin yeniden yürürlüğe konulması kararının Katar Emiri Şeyh Temim’in Beyaz Saray ziyareti ve Biden ile görüşmesinin hemen ertesinde açıklanması, Katar’ın ABD-İran arasındaki arabuluculuğunun başarılı bir sonucu olarak görülebilir. Bu da aynı zamanda Biden’ın Katar ile ilgili yeni yaklaşımının ve yansıması şeklinde değerlendirilebilir. 

Bundan böyle bölgede ABD ile sorun ve sıkıntı yaşayan ülkelerin Katar’ın kapısını çalmasının gerekeceği söylenebilir. Bu açıdan Biden ile yakınlaşmak ve arasını düzeltmek için CB Erdoğan’ın Katar Emiri’nden yardım ve destek istemesi, tavize hazır olduğunu iletmesi sürpriz olmayacaktır!