CHP'li Erdoğan Toprak’tan Haftalık Değerlendirme Raporu / 12 Şubat 2023
Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak her hafta kamuoyu ile paylaştığı İç politika, dış politika ve ekonomi başlıklı ‘Haftalık Değerlendirme Raporu’nu yayımladı.
12 Şubat 2023 tarihli haftalık değerlendirme raporu şöyle:
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
SICAK GÜNDEM
6 Şubat Depremi; Türkiye’nin iletişim, haberleşme ve internet altyapısının çöktüğünü, 21 yıldır iktidarın bu alanda bir çivi çakmadığını, alternatif altyapı yatırımlarını engellediğini, ortaya çıkarttı.
1999 Marmara Depremi sonrasında yürütülen çalışmalarla hazırlıkları başlatılan Fay Yasası, 2002’de AK Parti’nin iktidara gelmesiyle tozlu raflara kaldırıldı. İnşaat ve rant lobisinin devreye girmesiyle deprem toplanma alanları imara açıldı.
İÇ POLİTİKA
Ülkemizi yasa boğan yıkımdaki maddi ve insani kayıplar, kuralsızlığın hüküm sürdüğü müteahhitlik sektörünün denetim ve yasal kurallara bağlanmasının önemini acı bir şekilde gösterdi.
Bir yılda 10 ili yeniden inşa etmeyi vaat eden iktidar, 8 Mayıs’ta süresi dolacak OHAL’i uzatarak seçim yapmayı hedefliyor!
EKONOMİ
Depremin sarstığı illerin ülke ekonomisinde yaratacağı hasarın kısa sürede telafisi zor görünüyor. Öngörüm; deprem felaketinin Türkiye’nin 2023 büyüme hızını en az yüzde1,5-2 oranında aşağı çekeceği, pek çok sektörde ve alanda kayıplara yol açacağı, yönündedir.
Sanayi üretiminde düşüş, işsizlikte artış sürüyor. Deprem felaketinden kaynaklı etkilerin yansımasıyla bu tablonun çok daha vahim bir hale gelmesi kaçınılmaz olacaktır.
İktidar, 1999 depreminde getirilen geçici deprem vergisini kalıcı hale getirerek bütçeye aktardı ve duble yol yapımında kullandığını açıkladı. Oysa 88 milyar TL’ye ulaşan bu parayla 20 yılda 1,3 milyon depreme dayanıklı konut üretmek mümkündü.
TARIM
2022 sonu itibarıyla Türkiye’nin büyükbaş hayvan sayısı önceki yıla kıyasla yüzde 5,6 geriledi. Küçükbaş hayvan sayısındaki azalma yüzde 2,2 oldu. Tarım ve hayvancılığın ön planda olduğu deprem bölgesindeki felaket, bu tabloyu daha da kötüleştirecektir!
DIŞ POLİTİKA
Uluslararası alanda Türkiye’ye yönelik yardım seferberliği, bazı sorunlu ilişkilerin daha süratli normalleşmesine olanak sağlayabilir.
Avrupa Komisyonu ve Konseyin Dönem Başkanlığını yürüten İsveç, Türkiye ve Suriye’de yaşanan deprem felaketi için iki ülkeye destek amacıyla ‘Bağışçılar Konferansı’ düzenleneceğini duyurdu.
6 Şubat Depremi; Türkiye’nin iletişim, haberleşme, internet altyapısının çöktüğünü, 21 yıldır iktidarın bu alanda bir çivi çakmadığını, alternatif altyapı yatırımlarını engellediğini, ortaya çıkarttı. İktidar kontrolünde iletişim ve internet altyapısı oluşturma politikası yüzünden ulusal güvenlik konusu olan haberleşme, en hayati dönemde zafiyete ve kesintiye uğradı!
İktidarın kendi kontrolünde bir sistemi sürdürmek uğruna ulusal güvenlik konusu olan telekomünikasyon alanında büyük çöküş yaşandığı açığa çıktı. Lübnanlı Hariri ailesine satılıp, daha sonra milyarlarca dolarlık borcuyla Türkiye Varlık Fonu tarafından devralınan Türk Telekom’un (TT) altyapı tekelinin sürdürülmesi için çoklu altyapı ve alternatif iletişim internet oluşumuna izin verilmedi.
Halen iktidarın yönetim ve denetimindeki TT’nin ardından Turkcell de Ziraat Bankası’na olan borçları nedeniyle yönetimi Ziraat Bankası’na devredilerek iktidar kontrolüne alındı. Her iki kuruluşun yönetim kurulları iktidar mensuplarının ikinci-üçüncü maaş kasasına dönüştürüldü.
İletişim altyapısını güçlendirip rekabete açmak, ucuz ve hızlı iletişimi sağlamakla görevli Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tam tersine iletişim altyapısını engelleme, haberleşmeyi iktidar kontrolünde tutma görevini üstlendi.
BTK’nın resmi web sitesinde 200’er bin dolar ödeyerek iletişim altyapı lisansı alan 14 firmanın listesi yer alırken (https://yetkilendirme.btk.gov.tr/Yetkilendirme/) bu firmalar toplam 831 lisanslı yetkilendirme belgesi almış. Buna karşın yıllardır yatırımlarının engellenmesinden ötürü çok sayıda şirket, lisansını uzatmayıp iptal etmiş.
Ölü ve yaralı sayısının her dakika arttığı Deprem Bölgesinde günlerdir iletişim aksıyor. İnternet kısıtlamaları, bant daraltmalarıyla sosyal medya haberleşmesi, yardımlaşma, paylaşımlar engelleniyor. Sürekli Teknofest kuşağından söz eden iktidar, iletişim teknolojilerinin ve altyapısının yaygınlaşmasına, iktidar kontrolü dışında rekabete açılmasına, hızlı ve ucuz iletişimin önüne set çekti.
Kısa süre öncesine kadar ekranlarda reklamı yayınlanan, deprem-doğal afet-ulusal güvenlik vb. durumlarda baz istasyonu işlevi göreceğiyle övünülen Dronecell’ler hâlâ ortada yok.
Elon Musk’ın deprem sonrası uydu internet sistemi Starlink’i Türkiye’ye açma önerisini reddeden, ‘Türksat var’ diyen iktidar, günlerdir bölgeyle iletişimin, haberleşmenin aksamasına, internetin kesilmesine, sıkıntılar yaşanmasına suskun. Yaşanan ağır felaketin ve çaresiz halka yaşatılan beceriksizliklerin görünür olmasını engelliyor. İktidarın bakan yardımcıları, baş danışmanları, vb. yönetim kurullarında çifter maaş alırken, 2000’de Telekom sektörünün tüketici lehine işlemesi, düzenlenmesi ve yönetilmesi için kurulan BTK, Twitter’ı yasaklamakla, bant daraltmakla, operatörlerden kullanıcı bilgilerini, mesajlaşmaları arşivleyerek Kişisel Verileri Koruma Kanunu’na aykırı şekilde özel bilgi topluyor!
Acil durumlarda özel telsiz haberleşmesine olanak sağlayan ANTRAK sistemi iktidar tarafından iptal edildi. 21 yıldır her alanda olduğu gibi iletişim altyapısının da partizanlık zihniyetiyle çökertildiği “deprem” felaketiyle somutlaştı.
1999 Marmara Depremi’nden sonra kapsamlı bilimsel çalışmalar, fay hatları ve yapılaşma kriterleri için hazırlıkları başlatılan Fay Yasası, iktidar tarafından rant ve kazanç hırsı uğruna tozlu raflara terk edildi. 2020’deki Elazığ depreminden sonra çıkartılacağı vaat edilmesine karşılık, iktidara yakın müteahhit lobisi ve kentsel dönüşümün rantını paylaşanlar tarafından yine engellendi!
Bilim insanları, sismologlar, yer bilimciler tarafından yıllardır yürütülen çalışmalar sonucunda hazırlanan raporlar ve çözüm planları, bilinen üç büyük fay hattının yanı sıra ülkemizde deprem yaratma potansiyeline sahip irili ufaklı 500 canlı fay hattı olduğunu gösteriyor. Depremleri önleme, zamanını tam olarak öngörme olanakları sınırlı olsa da faylar üzerinde yapılaşmanın önlenmesi ve bilime-teknolojiye-çağdaş mühendisliğe dayalı yapılarla felaketlerin ve kayıpların en alt düzeye indirilmesi olanaklı. 1999 Marmara Depremi sonrasında yürütülen çalışmalarla hazırlıkları başlatılan Fay Yasası, 2002’de AK Parti’nin iktidara gelmesiyle tozlu raflara kaldırıldı. Beton ekonomisi, inşaat ve rant lobisinin devreye girmesiyle deprem toplanma alanları bile imara açıldı. 6 Şubat depremi, yapılaşmada bilimsel-teknolojik-mühendisliğin, yer bilimi ilkelerine uyumun, zemin etütlerinin ve toplanma alanlarının varlığının hayati önemini bir kez daha çok acı şekilde gösterdi.
ABD, Şili, Japonya, Yeni Zelanda gibi deprem ülkelerinde yıllardır yürürlükte olan, bu sayede maddi ve insani kayıpları en alt düzeye indiren hatta kimi zaman sıfırlayan temel düzenlemelerin başında Fay Yasası geliyor.
Fay hatları üzerinde yapılaşmayı yasaklayan veya çok sıkı yapısal kriterler, teknolojik-bilimsel zorunluluklar içeren Fay Yasası sayesinde pek çok ülke deprem kayıplarını hemen hemen ortadan kaldırdı. Bu sayede dünyadaki pek çok deprem ülkesinde deprem gibi doğal afetlerde ‘KADERE RAZI OLUP YARALARI SARMA’ yaklaşımı yerine ‘YARA ALMAYI ÖNLEME’ temel ilke haline geldi. Tespit edilen fay hatları imar planlarına işlenerek buralarda yapılaşma yasaklandı ya da çok sıkı kurallara, yaptırımlara bağlandı.
Dilediği yasayı bir gecede TBMM’den geçiren, tek kişinin kararıyla OHAL ilan eden iktidar, 2020 Elazığ depreminden sonra yeniden Fay Yasası çıkartmayı vaat etmesine karşılık 3 yıldır inşaat ve rant lobilerinin devreye girmesiyle askıya aldı.
6 Şubat Depremi Doğu Anadolu Fay Hattı üzerindeki tüm illerimizi enkaza çevirdi. 21 yıl boyunca Fay Yasası’nı çıkartmayan iktidar, şayet bu yasayı yürürlüğe koymuş olsaydı bu illerde fay hatları üzerine binaların, çok katlı rezidansların inşası söz konusu olamayacak, aramızdan ayrılan on binlerce canımız hayatta olacaktı. Depremleri, selleri, maden facialarını ‘fıtrat, kader planı’ diye sıradanlaştırıp, liyakatsiz yönetim-tedbirsizlik-öngörüsüzlüğün, yolsuzluk ve yapılan usulsüzlüklerin kurbanlarına ‘şehit’ diyerek maneviyata seslenen iktidarın bu söylemlerine kimse kanmıyor.
İktidara çağrım; hiç vakit geçirmeksizin ve hiçbir bahanenin ardına saklanmaksızın, bilim insanlarının sesine ve çalışmalarına kulak vererek yıllardır rafa kaldırılan Fay Yasası’nı derhal TBMM’ye getirmesi ve el birliğiyle süratle yasalaştırılarak yürürlüğe koyulmasıdır. Asıl hayati olan; kader planları ve şehitlik söylemleriyle insanlarımızın avutulması-acılara alıştırılması değil, yaşatılmasıdır!
Ülkemizi yasa boğan yıkımdaki maddi ve insani kayıplar, kuralsızlığın hüküm sürdüğü müteahhitlik sektörünün denetim ve yasal kurallara bağlanmasının önemini acı bir şekilde gösterdi. Türkiye’deki 453 bin olan müteahhide karşılık Almanya’da bu sayının sadece 3800 olması sektördeki vahameti ve çarpıklığı sergilemektedir.
Yıllardır Hal Yasası’nı, Perakende Ticaret Yasası’nı diline dolayan iktidar, konut-inşaat alanındaki kuralsızlık, denetimsizlik, disiplinsizlik karşısında da müteahhitlik sektörünü yasal çerçeveye alacak düzenlemeler için adım atmadı.
Baro kaydı olmayanın avukatlık, Tabip odası kaydı olmayanın doktorluk, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) kaydı olmayanın mühendislik-mimarlık yapamadığı, mesleki kurallara tabi olduğu bir ortamda, müteahhit olmanın, insanların yaşamlarını sürdürdüğü konutları inşa etmenin kuralı, kriteri yok.
Üstelik iktidar 2020’de yaptığı düzenleme ile TMMOB’nin, Mühendis-Mimar odalarının kamusal denetim yetkisini kaldırdı.
Deprem felaketine uğrayan illerde enkaza dönüşen sosyal veya lüks konutların, rezidansların inşaatını yapan müteahhitlerin reklamlarına bakıldığında bazıları ilkokul mezunu olup, yıllardır konut inşa etmekle övünüyor. Önde gelen bazı Türk müteahhitlik şirketleri yurt dışında, yabancı devletlere, NATO’ya milyarlarca dolarlık inşaatlar yaparken, kurallara, koşullara sıkı sıkıya uymak zorunda kalıyor. Yurt dışı müteahhitlik başarılarıyla ve buradan ülkeye gelen milyarlarca dolarlık döviz geliriyle övünülüyor.
Ancak içeride kamu ihaleleriyle alınan yollar, köprüler, kamu binaları, hastaneler, havaalanları, öğrenci yurtları, adliye binaları, polis evleri depremde yerle bir oluyor. Özel konut, site inşaatlarını yapan müteahhitlerin tabi olduğu yönetmelikler, yapı denetim kuralları, depreme dayanıklılık kriterleri, imar mevzuatı, ruhsat ve iskan raporlarıyla ilgili koşullar tam olarak ödünsüz şekilde denetlense, yanlışlar cezalandırılsa, ruhsatlar iptal edilse pek çok yıkımı önlemek olanaklı. Bu yapılmadığı gibi mevzuata aykırı, imar planlarının dışına çıkılarak rant amaçlı uygulamalarsa periyodik olarak çıkartılan imar afları, imar barışı düzenlemeleriyle hazineye para gelecek diye yasallaştırılıyor.
En son 2018’de çıkartılan, iki kez süresi 6 ay uzatılan İmar Barışına 10 milyonu aşan başvurunun 7,5 milyonu konuttu.
Kaçak, imara aykırı yapılar cüzi paralar karşılığı yasallaştı. Bunları inşa eden müteahhitler yaptırımsız kaldı. Muhtemelen 6 Şubat depreminde enkaza dönüşen binlerce bina arasında imar barışından yararlanarak içinde oturanlara mezar olan evler de var. 1999 depreminde müteahhitlere açılan 2100 davanın 1800’ü affa uğradı. 300 davada ise verilen cezalar ertelendi. İnşa ettiği konutlarda 195 kişi ölen Veli Göçer hüküm giyen tek müteahhitti ve 2011’de tahliye oldu. Benzer tablo muhtemelen yinelenecek ve cezasızlık devam edecek.
Türkiye’deki müteahhit sayısı 453 bin iken Almanya’da 3.800, 27 AB ülkesinde ise toplam 25 bin olması, sektördeki vahim kuralsızlığı, başıboşluğu, çarpıklığı sergiliyor. Müteahhitlik yasasının ivedi olarak çıkarılması, sektörün eğitim, deneyim, sermaye vb. açısından lisans ve kurallara bağlanması, denetime alınması elzemdir, hayatidir!
Afet Bölgesi ilanına rağmen Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamına alınan 10 ilde çöken altyapı, yok olan mahalleler sonrası iktidarın seçimleri 14 Mayıs’ta güncelleme planının işlemesi zor görünüyor. Seçmen kütükleri ve ikametgah kayıtları işlevsiz hale gelirken, ağır yıkım ve deprem illerinden tahliyelerle sağlıklı bir seçim olanağı söz konusu değil. Bir yılda 10 ili yeniden inşa etmeyi vaat eden iktidar, 8 Mayıs’ta süresi dolacak OHAL’i uzatarak seçim yapmayı hedefliyor!
‘Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirler Yasası’na dayanarak deprem felaketinin yaşandığı illeri ‘Afet Bölgesi’ ilan eden iktidar, bu yasanın tanıdığı olağanüstü yetkilerle yetinmeyerek üç gün sonra da OHAL kararı aldı. Gerek Afet Bölgesi ilanı gerekse İl İdaresi Yasası’nın içerdiği yetkiler ve uygulamalar, sorunlara müdahale için fazlasıyla yeterli olduğu halde OHAL ilanıyla yeniden Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yönetimine geçilmesi, iktidarın farklı plan ve niyetlerinin göstergesi.
Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan, önce bölgedeki yağma olaylarını OHAL ilanına gerekçe gösterirken, İçişleri Bakanı ‘birkaç münferit olay dışında yağma söz konusu olmadığını’ asayişin güvenli olduğunu söyleyerek kendisini tekzip etti. CB Erdoğan daha sonra ise sosyal medyadaki paylaşımları OHAL gerekçesi olarak dillendirdi. İktidarın ve emrindeki kurumların felakete müdahalesinde yaşanan gecikmeler, kaos, koordinasyonsuzluklar ve yetersizliklerin örtülmesini amaçlayan adımların yanı sıra bu sorunları dile getirenleri ‘şerefsiz, hain, haysiyetsiz vs.’ hakaretlerle itham eden iktidarın üç ay süreli OHAL kararı süreci yasaklarla yönetme isteğinin işareti olarak görülmelidir.
Bunun da ötesinde bir süredir 14 Mayıs olarak ‘güncellemeyi’ planladıkları seçimlere 2017 referandumu ve 2018 seçimlerinde olduğu gibi OHAL altında gidilmesinin amaçlandığını öngörmek olanaklı. Ancak Elazığ’la birlikte 11 ili kapsayan deprem ve yıkımın bu illerde seçim altyapısına ciddi hasar verdiği açık. Seçmen kütükleri, ikametgah bildirimleri, yerleşim adresleri felaket sonrası büyük değişim gösterecektir. Bölgedeki illerden yapılan tahliyeler, taşınmalar seçim altyapısına etki edecek bir başka unsur.
Dolayısıyla iktidarın CB kararıyla TBMM’yi feshedip 14 Mayıs’ta ‘güncellemek’ istediği tarihte seçimin yapılması güç görünüyor. Normal günü 18 Haziran olan seçimin bu tarihte yapılma ihtimali kuvvetli. İktidarın süresi 8 Mayıs’ta dolacak OHAL’i 3 ay daha uzatıp, 18 Haziran’da OHAL koşullarında seçim yapma planı söz konusu olabilir. Seçimi erteleme konusunda bir arka plan amaçlanıyorsa gerek Anayasa gerekse Cumhurbaşkanı seçimi yasasında yer alan hükümler ‘savaş hali’ dışında buna izin vermiyor. İktidar böyle bir yola saparsa ya da Yüksek Seçim Kurulu’ndan (YSK) bu yönde bir karar çıkartma çabasına girişirse bu tamamıyla anayasaya aykırı, hukuksuz ve ‘seçimi çalma’ olacaktır.
İktidarın OHAL sonrası yasak-kısıtlama ve sansüre yönelmesi, felaket bölgesini giriş çıkışlara kapatmaya girişmesi beklenebilir. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 ili yatay mimariyle bir yılda yeniden inşa etme, herkese ev vaadi akıl, bilim ve gerçek dışıdır. Daha 4 ay önce ilan edilen iki yılda 250 bin konut kuraları sürerken şimdi 1 yılda 10 ili sıfırdan-yeniden inşa söylemi, her şeyini kaybetmiş yurttaşların iktidara tepkisini frenlemek ve acılarını seçim uğruna istismardan öte bir şey değildir.
Depremin sarstığı illerin ülke ekonomisinde yaratacağı hasarın kısa sürede telafisi zor görünüyor. Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 16’sının yaşadığı bu illerin başta sanayi, tarım, ihracat, lojistik, vergi mükellefi, işletme sayısı ve istihdamda ciddi payları söz konusu. Deprem yardımları ve hızla başlanacağı açıklanan altyapı-inşaat çalışmalarıyla bir ivme söz konusu olsa da ülke ekonomisinin büyümesi kesintiye uğrayacaktır!
Deprem felaketinin en çok etkilediği Afet Bölgesi ve OHAL kapsamındaki 10 ilin
(Kahramanmaraş-Gaziantep-Hatay-Osmaniye-Adana-Şanlıurfa-Kilis-Malatya-Adıyaman-Diyarbakır) Türkiye ekonomisinin geneli açısından önemi büyük. Bölgenin önde gelen sanayi kenti Gaziantep, tekstil ve konfeksiyonda büyük atılım yapan Kahramanmaraş, ihracatın ve TIR taşımacılığının ana kapılarından Hatay, tarımsal endüstrinin merkezlerinden Adana, girişimciliğin hız kazandığı Malatya gibi illerimizin ekonomilerinin durması kayıplara neden olacaktır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM), Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve diğer ilgili kurumların resmi verilerine bakıldığında Türkiye Gayrı Safi Yurtiçi Hasılası’nın (GSYİH), milli gelirin yüzde 10 dolayındaki kısmının bu illerden geldiği görülüyor. Türkiye nüfusunun yüzde 15,7’sinin yaşadığı bu 10 ilin ekonomisinde tarım öncelikli olmakla birlikte imalat sanayii, deri, enerji, gıda sanayii, inşaat, hazır giyim vb. sektörlerde faaliyet gösteren özel sektör işletmeleri ve ihracata katkı açısından da önemli yere sahipler.
2022 yılında 254 milyar dolar olan ihracatın yüzde 8,5’u, 21 milyar 590 milyon dolarlık kısmı bu 10 ilden gerçekleşti.
Şanlıurfa-Harran, Adana-Çukurova başta olmak üzere ülkemizin en verimli tarım arazilerinin önemlilerini kapsayan bu bölgenin toplam tarımsal üretimdeki payları yüzde 14,5 düzeyinde.
Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) 2022 sonu itibarıyla 25,3 milyon kişi olan aktif sigortalı sayısının yüzde 12’si (3 milyon 30 bin kişi) bu 10 ildeki işyerlerinde, işletmelerde istihdam ediliyordu.
Türkiye’deki otomobillerin yüzde 10,2`si, diğer motorlu kara taşıtlarının yüzde 11,9’u bu illerde trafiğe kayıtlı şekilde faaliyet gösteriyor.
2022 sonu itibarıyla 9 trilyon 155 milyar 540 milyon 207 bin liraya ulaşan bankalardaki toplam mevduatın yüzde 6’sı (540 milyar TL) bölgedeki tasarruf sahipleri ve şirketlere ait.
Sadece üstteki birkaç ekonomik veri ve makro gösterge bile deprem felaketinin sarstığı, bazıları enkaza dönüşen bu illerin Türkiye ekonomisi açısından öneminin yadsınamayacağını apaçık ortaya koyuyor.
6 Şubat’tan bu yana toplam elektrik tüketiminin günlük yüzde 11 düşüş göstermesi, bu illerde sanayinin ve milyonlarca insanın günlük olağan yaşamının durmasının yarattığı en somut gösterge. Depremde ağır hasar gören altyapı, ulaşım, elektrik, doğalgaz, içme ve sulama suyu şebekesinin onarımı, yenilenmesi, büyük zaman alacak. İllerde yaşayan yaklaşık 14 milyon nüfusun barınma sorununu, olağanüstü hızlı bir planlama ve eyleme geçişi gerektiriyor. Öngörüm; deprem felaketinin Türkiye’nin 2023 büyüme hızını en az yüzde1,5-2 oranında aşağı çekeceği, pek çok sektörde ve alanda kayıplara yol açacağı, yönündedir.
Sanayi üretiminde düşüş, işsizlikte artış sürüyor. Üretimdeki düşüşün, istihdamda daralmaya yol açması, işsizliği tırmandırması kaçınılmaz bir gelişmeydi. TÜİK’in açıkladığı Aralık 2022 ayına veriler, deprem felaketinden kaynaklı etkilerin yansımasıyla üretim ve işsizlikteki tablonun çok daha vahim bir hale gelebileceğini gösteriyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) peş peşe açıkladığı Aralık 2022 Sanayi Üretimi ile istihdam ve işsizlik verileri her iki alanda kötüleşmenin devam ettiğini gösterirken, 10 ilde yaşanan deprem felaketinden kaynaklı etkilerin yansımasıyla tablonun daha da kötüleşmesi kaçınılmaz görünüyor.
TÜİK’in aynı gün açıkladığı her iki göstergede, ekonomik yavaşlamanın hızlandığını, kasımda başlayan daralma sürecinin devam ettiğini, şimdi buna eklenen depremin etkisiyle, tüm alanlarda daha ağır bir ekonomik hasara hazırlıklı olmak gerektiğini gösteriyor.
Resmi verilerle işsizlik oranı, 2022 aralık ayında bir önceki aya göre 0,1 puan artarak yüzde 10,3 olarak gerçekleşti. Söz konusu dönemde 15-24 yaş grubunu kapsayan genç işsizlik oranı da bir önceki aya göre 1 puan artışla yüzde 18,9 olurken, TÜİK’in ‘Atıl işgücü’ olarak nitelendirdiği geniş tanımlı işsizlik ise 0,6 puanlık artışla yüzde 21,4'e yükseldi.
TÜİK verilerine göre, 15 ve üstü yaşta işsiz sayısı 2022 aralık ayında bir önceki aya göre 62 bin kişi artarak 3 milyon 633 bin kişi oldu. İşsizlik oranı erkeklerde yüzde 8,2, kadınlarda yüzde 14,4 olarak belirlendi.
İşsizliğin artışa yönelmesi endişeleri artırıcı bir gelişme.
Kasım ayında düşüş gösteren sanayi üretiminin işsizlikte artışa neden olacağı öngörülüyordu. Açıklanan aralık ayı sanayi üretimi verileri bu öngörüyü doğrularken, aralık ayında sanayi üretimi aylık yüzde 1,2 artmasına karşılık yıllık bazda yüzde 0,2 geriledi.
Sanayi üretimi, COVID 19 salgınından bu yana 29 ay sonra ilk kez kasımda azalarak aylık yüzde 1,1, yıllık yüzde 1,3 düşüş göstermişti.
Sanayinin alt sektörlerinde de üretim düşüşü verilere yansıdı. Aralık ayında madencilik ve taş ocakçılığı sektör endeksi bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 1,1, elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü endeksi yüzde 8,5 azaldı.
Deprem bölgesinde yer alan Adana, Gaziantep, Kahramanmaraş, Hatay gibi iller başta tekstil, gıda, kimya, deri, metalurji, çelik eşya vb. olmak üzere sanayi üretimine ve özellikle imalat sanayiine ciddi katkı sağlıyordu. Sanayi üretimindeki düşüşün ocak ayı verilerinde de devam etmesi yüksek ihtimal. Asıl gerileme, deprem felaketinin yaşandığı 6 Şubat’tan itibaren gözlenecek. Şubatta üretim düşüşü daha da belirginleşecek. Buna paralel olarak felakete uğrayan illerdeki sanayi tesislerinin üretiminin durmasından dolayı, istihdamda azalma ve işsizlikte artışın sert yükselişler göstermesi kaçınılmaz olacaktır.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, depremden kaynaklı ilk ekonomik kayıp tahminini 4 milyar dolar olarak açıkladı. Ancak ortaya çıkan felaketin boyutları, bu kayıp tutarı tahmininin fazlasıyla aşılacağını gösteriyor!
1999 depreminde getirilen geçici deprem vergisini kalıcı hale getirerek bütçeye aktaran ve duble yol yapımında kullanan iktidarın bu duyarsızlığıyla 20 yılda depreme karşı bir şey yapmadığı son felaketle anlaşıldı. Oysa 88 milyara ulaşan bu parayla 20 yılda 1,3 milyon depreme dayanıklı konut üretmek mümkündü. Siyasi iktidarların istismarına son verecek şekilde özerk ve şeffaf yönetime sahip Deprem Fonu’nun yasayla kurulması ve kaynakların buraya aktarılmasının hayati önemi, bu felaketin dayattığı acı bir derstir!
1999 Marmara Depremi sonrası gelir, kurumlar, emlak vergisi mükelleflerine bir defalık ek vergiler yanında, kamuoyunda ‘Deprem Vergisi’ olarak bilinen Özel İletişim Vergisi (ÖİV) 31 Aralık 2000 tarihine kadar bir yıl süreyle geçici olarak uygulamaya konuldu. Ağır deprem harcamaları nedeniyle önce 31 Aralık 2002’ye, daha sonra 31 Aralık 2003’e kadar uzatıldı. AKP iktidarı Temmuz 2004’te çıkarttığı yasayla bu geçici vergiyi Gider Vergileri Yasası’na ekleyerek sürekli ve kalıcı hale getirip, bütçe gelirleri arasına kattı. Geçici olarak yürürlüğe konulduğu 1999’dan bu yana 24 yıldır sabit ve GSM telefonlar, dijital ve kablolu TV yayınları, internet hizmet faturalarından yüzde 10 ÖİV alınıyor. Deprem önlemlerine tahsisi gereken bu vergiden 2022 sonuna kadar 88 milyar 240 milyon TL tahsilat yapıldı. Sadece 2022’deki ÖİV, 9,3 milyar TL ile en yüksek tutara ulaştı. Güncel kurlarla yıllık bazda hesaplandığında 35 milyar doları aşan bir kaynak elde edildi. Dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bu paranın nereye harcandığı sorusuna, ‘duble yol yaptık’ yanıtını verdi. TMMOB’nin hesaplamasına göre, 2002-2022 arasında toplanan bu parayla TOKİ birim fiyatlarıyla 96 metrekarelik 1,3 milyon, 120 metrekarelik 1,1 milyon adet depreme dayanıklı konut üretmek olanaklıydı.
Vergi mevzuatı uyarınca bir alana tahsisli vergi olamayacağı gerekçesiyle bütçe gelir havuzuna aktarılan ÖİV gelirlerinin sadece deprem için, hazırlık, önleme, altyapı, imar, inşa, dönüşüm vb. amaçlarla kullanılabilmesinin sağlanması ancak yapılacak bir yasa düzenlemesiyle kurulacak bir deprem fonuna tahsis edilmesiyle olanaklı hale gelecektir.
Aynı dönemde Mart 2002’de kurulan İşsizlik Sigortası Fonu’nun (İSF) işçi, işveren, devlet katkısıyla oluşan kaynakları ekonomik kriz, COVID-19 salgını vb. dönemlerde 20 yıldır önemli bir işlev üstlendi. İSF’nin varlığı ocak sonunda 125 milyar TL’ye ulaştı. Deprem için de TBMM denetimine açık özerk ve şeffaf bir yönetim yapısıyla oluşturulacak Deprem Fonu bu olanağı sağlayabilir. Fonun kaynakları nemalandırılarak ülkenin, deprem riski altındaki illerin afete hazırlanmasında kullanılabilir. Depreme dayanıklı kendi konut yapmak isteyenlere, konut kooperatiflerine uygun koşullu, uzun vadeli kaynak sağlanabilir. Ayrıca deprem bölgesindeki belediyelere fondan kaynak tahsis edilebilecek, kentsel dönüşüm başta olmak üzere deprem hazırlıklarını yürütürken kaynak sıkıntısı çözülecektir. ÖİV’den bütçeye akan, 24 yıldır farklı amaçlara harcanan 88 milyar TL’lik kaynak fona aktarılmalıdır. Halen ÖİV adıyla GSM, internet, kablo TV, dijital platform vb. şirketlerin fatura tahsilatlarındaki yüzde 10 ÖİV, Deprem Fonu Katkısı (DFK) adıyla her ay fona yatırılmalıdır.
Çıkartılacak yasayla, yurt içi ve dışından gelen ayni-nakdi yardımlar, bağışlar, fona katılmalı, harcamalar şeffaf şekilde, proje bazlı tahsis edilmelidir. İktidarın İSF’de yaptığı gibi fondan hazineye borç verilmesi, kamu bankalarına sermaye aktarılması vb. yollar kapatılmalıdır. Bu fon, yaşanacak olası afetlerde kaynak sorununun hızla aşılmasına olanak sağlayacaktır.
Yüksek enflasyon, artan maliyetler, yem fiyatlarındaki olağanüstü yükseliş yanında uygulanan et ve süt fiyat politikaları hayvancılığın gerilemesine, üretim düşüşüne neden oldu. 2022 sonu itibarıyla Türkiye’nin büyükbaş hayvan sayısı önceki yıla kıyasla yüzde 5,6 geriledi. Küçükbaş hayvan sayısındaki azalma ise yüzde 2,2 oldu. Tarım ve hayvancılığın ön planda olduğu deprem bölgesindeki felaket, bu tabloyu daha da kötüleştirecektir!
Tarımsal ve bitkisel üretimde girdi maliyetlerinin yarattığı üretim düşüşü ve gıda fiyatları artışı, et ve süt ürünleri fiyatlarındaki yükselişle hayvansal ürünlerde de belirgin şekilde kendisini gösterdi. Özellikle çiğ süt fiyatlarının uzun süredir enflasyonun çok altında kalması, iktidarın aldığı fiyat sabitleme kararına rağmen üç haneli artışlara ulaşan yem fiyatları karşısında süt hayvanlarının kesime gönderilmesinin hızlanması, büyükbaş ve küçükbaş hayvan sayısının gerilemesine neden oldu.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK), açıkladığı 2022 yılı hayvansal üretim istatistikleri hem büyükbaş hayvan sayısında hem de küçük baş hayvan sayısında geçen yıl önemli düşüşler yaşandığını gösterdi.
Büyükbaş hayvan sayısı 2022'de bir önceki yıla kıyasla yüzde 5,6 azalarak 17 milyon 24 bine indi. Büyükbaş hayvan varlığı kapsamındaki sığır sayısı yüzde 5,6 azalışla 16 milyon 852 bin, manda sayısı yüzde 7,4 gerileyerek 171 bin 835 oldu.
Küçükbaş hayvan sayısında da geçen yıl azalma yaşandı. Canlı hayvan varlığındaki gerileme kırmızı et fiyatlarının yükselmesini tetikledi.
Küçükbaş hayvan sayısı 2022'de bir önceki yıla göre yüzde 2,2 azalarak 56 milyon 266 bin olurken, koyun sayısı yüzde 1,1 düşerek 44 milyon 688 bine, keçi sayısı ise yüzde 6,2 azalarak 11 milyon 578 bine geriledi.
Büyük ve küçükbaş hayvan nüfusunun azalması et ve süt dışında, başta tekstil, örme, konfeksiyon, dokumacılık, halı, ev tekstili vb. sanayiine yönelik olarak hayvanlardan sağlanan hammadde üretimini de sert biçimde düşürdü.
TÜİK’in rakamlarına göre; yapağı üretimi 2022'de yüzde 1,2 azalarak 84 bin 885 tona, keçi kılı üretimi yüzde 4,6 düşerek 6 bin 393 tona, tiftik üretimi ise yüzde 10,9 gerileyerek 417 tona indi.
Katma değeri yüksek hayvansal hammaddelerden birisi olan ipek dokumacılığında, ipek böcekçiliği en belirgin gerileyen alanlardan birisi oldu.
Ekilebilir tarım arazilerinin üçte birinin boş kalması, üreticinin üretimden uzaklaşmasına benzer şekilde ipek böcekçiliği yapan köy sayısı da 2022'de yüzde 15,9 azalarak 559'a geriledi. İpek böcekçiliğiyle uğraşan hane sayısı yüzde 12,9 düşüşle 1761 haneye indi. Yaş ipek kozası üretimi bu daralmaya paralel olarak yüzde 10 azaldı ve sadece 69 ton oldu.
Hayvan sayısı ve hayvansal üretimdeki gerileme, ülke tarımı ve hayvancılığının darboğazda olduğunu gösteriyor. 6 Şubat’ta deprem felaketinin yaşandığı illerin ekonomisinde ilk sırada tarımsal-hayvansal üretimin olması dikkate alındığında gerek hayvan sayısı gerekse hayvansal üretimde 2023 yılında çok daha sert bir gerileme yaşanacağını öngörmekteyim.
Uluslararası alanda Türkiye’ye yönelik yardım seferberliği, bazı sorunlu ilişkilerin daha süratli normalleşmesine olanak sağlayabilir. Suriye’nin kuzeyini de vuran felaket iki ülke arasında yardımlaşmayı ve normalleşmenin hızlanmasına zemin yaratacağı gibi Mısır Devlet Başkanının telefonla araması, Ermenistan sınırının 35 yıl sonra ilk kez yardım konvoylarına açılması bu kapsamda değerlendirilebilir.
Bazı insani felaketler aynı zamanda ülkeler arasındaki çatışma ve gerginliklerin azalmasına ve askıya alınmasına zemin yaratabilir. Ülkemizde yaşanan deprem felaketinin ortaya çıkarttığı ağır insani tablo bu açıdan hemen tüm dünya ülkelerinin Türkiye’ye destek için olanakları elverdiğince seferber olmalarını gündeme getirdi.
İsrail’in geniş katılımlı ve donanımlı bir arama-kurtarma-sağlık ekibi göndermesi,
Türkiye’deki depremden etkilenen Lübnan’ın olanaksızlıklar içinde olmasına karşın bir yardım ekibini Türkiye’de görevlendirmesi,
Türkiye-Ermenistan sınır kapısının 35 yıl sonra ilk kez Ermenistan’dan gönderilen yardım malzemelerini taşıyan insani TIR konvoyu için açılması, önemlidir.
Türkiye’nin ilişkileri normalleştirme adımları attığı Mısır ile başlatılan süreç umulan hızda ilerlemese de Katar’da Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan ile Mısır Devlet Başkanı Sisi’nin Katar Emiri aracılığıyla bir araya gelerek tokalaşmalarından sonra ikinci direk temas 6 Şubat depreminden sonra gerçekleşti. CB Erdoğan’ı arayarak taziye ve geçmiş olsun dileklerini ileten çok sayıda ülkenin devlet başkanı ve başbakanları arasında Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah el Sisi’nin de yer aldığı açıklandı.
NATO’ya üyelik için imzalanan üçlü mutabakata karşılık İsveç ile temaslarda bazı gerginlikler yaşandı. Kur’an yakma eylemi, PKK gösterileri, iadesi talep edilenlerle ilgili İsveç yargısından çıkan ret kararları sonrası CB Erdoğan, İsveç’in NATO üyeliğinin onaylanmasının bu aşamada mümkün olmadığını ifade etmişti. Yılbaşında AB dönem başkanlığını üstlenen İsveç, mutabakatın askıya alınmasının ardından Türkiye’ye tepki göstermedi.
İsveç Başbakanı Ulf Kristersson deprem felaketi üzerine AB dönem başkanı olarak AB fonları ve insani destek programlarından Türkiye’ye her türlü yardımın yapılacağını duyurdu. AB zirvesinde, tüm AB liderleri Türkiye’nin yaşadığı felakette yaşamını yitirenler için saygı duruşunda bulundu.
AB organizasyonuyla Türkiye’ye gönderilen geniş katılımlı arama-kurtarma-sağlık-yardım ekiplerine başta Yunanistan, AB ülkeleri geniş katılım sağladı. AB ekibinde Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nden (GKRY) katılımcılar olmasında sorunlar yaşandı. Dışişleri önce GKRY ekibini reddetti. Sonra onay verildiği belirtildi. Son olarak yeniden ret kararı alındı.
1999 depreminden sonra Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde karşılıklı olumlu gelişmeler hızlanmıştı. Şimdi de insani boyutu ön planda olan acılı süreçte, akılcı bir yönetim ve diplomasiyle, sorunlu ilişkilerde olumlu gelişmeler sağlanabilir. Başta Türkiye gibi depremden ağır şekilde etkilenen komşumuz Suriye olmak üzere, bölge ülkeleriyle, AB ve ABD ile ilişkilerde ülkemiz adına olumlu bir fırsat yaratılabilir.
İsveç Başbakanı Ulf Kristersson, AB liderler zirvesi sonrası AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile yaptığı ortak açıklamada Türkiye ve Suriye’de yaşanan deprem felaketi için iki ülkeye destek amacıyla ‘Bağışçılar Konferansı’ düzenleneceğini duyurdu. Mart ayında yapılacak bağışçılar toplantısı Belçika’nın ev sahipliğinde Brüksel’de gerçekleştirilecek.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen ve İsveç Başbakanı Ulf Kristersson Türkiye’de ve Suriye’nin kuzeyinde meydana gelen depremin ardından Türkiye ve Suriye halkına destek amacıyla bir Bağışçılar Konferansı düzenleme kararı alındığını açıkladılar.
Geçen hafta gerçekleştirilen AB liderler zirvesinin ardından açıklanan karara göre, Bağışçılar Konferansı mart ayında Brüksel’de yapılacak. Türkiye ile koordinasyon halinde düzenlenecek konferansın eş başkanlığını AB Komisyonu Komşuluk ve Genişleme Müzakerelerinden sorumlu Komisyon Üyesi Oliver Varhelyi ile İsveç'in Uluslararası Kalkınma İş birliği ve Dış Ticaret Bakanı Johan Forssell birlikte üstlenecek.
Sadece AB üyesi ülkelerin değil, uluslararası toplumun ve finans kuruluşlarının harekete geçirilmesini, depremden etkilenen iller ve bölgelere yönelik destek, yardım, yeniden imar ve inşa çalışmalarına kaynak yaratılmasını amaçlayan Bağışçılar Toplantısı’na Birleşmiş Milletlerin de (BM) destek verdiği, katkı sağlamayı vaat ettiği belirtiliyor.
AB Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen, düzenlenecek bağış toplantısıyla Türkiye ve Suriye halklarına AB’nin destek mesajının verileceğini, iki ülkenin yalnız bırakılmayacağını vurgulayacaklarını ifade etti.
İsveç Başbakanı Ulf Kristersson da yaşanan depremlerin yakın geçmişte örneği görülmeyen boyutta olduğunu, milyonlarca insanın bu felaketten korkunç şekilde etkilendiğini belirterek konferans sonrasında toplanacak bağışların Türkiye ve Suriye’deki felaketzedelerin ihtiyaçlarını karşılamada yeterli olmasını hedeflediklerini kaydetti.
Türkiye daha önce Irak için düzenlenen bağışçılar konferansında 5 milyar dolar yardım ile dünya ülkeleri arasında ilk sırada yer almıştı.
6 Şubat depremi sonrası Dünya Bankası Türkiye’ye 1 milyar 78 milyon dolar tutarında parasal yardım sağlayacağını, bu paranın merkezi yönetime değil yerel yönetimlerce hazırlanacak projeler için kullandırılacağını açıkladı. Almanya’nın önde gelen firmaları BMW, WV, Bosch,
Siemens gibi kuruluşlar 1’er milyon euro yardım kararı alırken, korona aşısını bulan Uğur Şahin ve Özlem Türeci de BioNTech adına 1 milyon euro bağışta bulunacaklarını açıkladılar. Mart ayında düzenlenecek bağışçılar konferansında, AB üyesi hükümetler ve AB mali programlarından Türkiye ve Suriye ortak yardım fonuna toplamı 3-4 milyar euroyu bulacak bir bağış gelebileceği belirtiliyor.
ABD, BM, G7 ülkeleri Japonya, Güney Kore, Kanada ile Körfez ülkeleri ve uluslararası toplumdan, küresel finans kuruluşlarından gelecek katkıların 5 milyar doları bulacağı hesaplanıyor. AB, bağışlarla oluşacak fon kaynaklarını doğrudan AFAD’a veya Hazine ve Maliye Bakanlığına değil, BM yardım örgütlerinin aracılığı ve gözetiminde, AB ihale mevzuatına uygun şekilde proje bazlı kullandıracak.
Yeni Soluk
Yorum Yap