CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/5 Mayıs 2024
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.
CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 5 Mayıs 2024 tarihli raporu şöyle:
ERDOĞAN TOPRAK HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
05 MAYIS 2024
SICAK GÜNDEM
- ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’, iktidarın ‘CAHİL BIRAK BİAT ETSİN, AÇ BIRAK İTAAT ETSİN’ zihniyetinin belgesidir. Bilimsel aklı, pozitif bilimleri reddeden müfredat, özgür bireyler yerine dini temellere dayalı bir toplum inşasını odağına alan siyasi bir projedir!
- Taksim meydanına girişi yasaklayarak 1 Mayıs kutlamalarını engelleyen iktidar, sürekli gündeme getirdiği ‘Kemer sıkma’ uygulamalarının ilk adımını tarihi Bozdoğan Kemerini tomalar eşliğinde polis ablukasına alarak gösterdi!
İÇ POLİTİKA
- İktidar, Güney Afrika’nın İsrail’e açtığı soykırım davasına müdahil oluyor. İç politik beklentilerle atılan bu adımın Türkiye’ye bir getirisi olmayacağı gibi sıkıntı ve sorunlara zemin yaratması muhtemeldir!
- İngiltere, sömürgesindeki pek çok ülkeyi eğitim müfredatlarını bilgi, kültür ve bilimden geri bırakarak yönetti! Eğitimli gençlerin kendisinden koptuğunu gören İktidar, yeni müfredatla Türkiye’yi otokrat, kapalı bir Orta Doğu ülkesine dönüştürmek istiyor!
EKONOMİ
- Tarımda istihdamın 117 bin kişi azalması, sanayide 48 bin kişilik bir istihdam artışı yaşanması, üretim ve istihdamda sıkıntının büyüdüğünü gösteriyor. Hizmet sektörüne endeksli bir istihdam yapısı, ekonominin vahim gidişatını teyit ediyor!
- Üç aylık bütçe gerçekleşmeleri tahsil edilen 1,3 trilyon TL verginin yüzde 76’sının halkın tüketiminden alınan ve fiyatın içinde tahsil edilen KDV, ÖTV ve diğer dolaylı vergilerden elde edildiğini ortaya koyuyor!
- İktidar, temmuz maaş zamlarını düşük tutabilmek için hedef enflasyonda algı yönetimini sürdürüyor. OECD’nin Türkiye Ekonomisi Raporunda, iktidarın enflasyon hedeflerinin tutmayacağı ve tek haneli enflasyonun gerçekleşmeyeceği öngörülüyor!
TARIM
- Ulusal Süt Konseyi’nin yüzde 70 enflasyona karşılık iktidar baskısıyla çiğ süt fiyatını düşük tutması süt üreticisini mağdur ediyor. Süt üretimi hızla azalıyor!
DIŞ POLİTİKA
- ABD, Türkiye-Rusya ticaretini zora sokacak adımlara bir yenisini ekledi. Lojistik, gemi taşımacılığı, sanayi, vb. alanlardaki bazı Türk firmaları yaptırımlara dahil edildi. İktidarın ABD’den okyanus aşırı yüksek taşıma maliyetleriyle LNG ithalatı, dikkat çekiyor!
- İktidar, NATO Genel Sekreterliği için yarışan adaylar arasında Hollanda Başbakanı Mark Rutte’yi destekliyor. Macaristan’ın başı çektiği Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri Rutte’nin adaylığına karşı çıkıyor!
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 10 yılda hazırlandı diyerek bir haftada görüş talep ettiği ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’, iktidarın ‘CAHİL BIRAK BİAT ETSİN, AÇ BIRAK İTAAT ETSİN’ zihniyetinin belgesidir. 22 yılda 4’üncü kez değiştirilmek istenen müfredat, çocuklar ve gençleri iktidar ideolojisi doğrultusunda biçimlendirme projesidir!
İktidarın değiştirmeyi planladığı eğitim müfredatı; bilimsel aklı, pozitif bilimleri reddeden, toplumsal ilerleme ve aydınlanmayı tersine çevirmeyi hedefleyen, cumhuriyet, demokrasi, özgür bireyler yerine dini temellere dayalı bir toplum inşasını odağına alan siyasi bir projedir.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2023 faaliyet raporuna göre sosyal yardım alan hane sayısının 4 yılda yüzde 52 artışla yaklaşık 5 milyona yükseldiği, hane başına ortalama 4 kişi üzerinden 20 milyon kişinin yardıma muhtaç hale getirildiği sosyo-ekonomik politikaların, eğitim sistemiyle kökleştirilmesini öngören ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’, iktidarın; ‘Aç bırak itaat etsin, cahil bırak biat etsin’ siyasetinin somut belgesidir.
Edebiyattan, matematiğe kadar toplam 27 ders programını kapsayan müfredat değişikliğindeki 7 zorunlu ders; din, ahlak, maneviyat, Kuranı Kerim eğitimi, Peygamberin hayatı, değerler eğitimi vb. alanları kapsıyor. Seyreltme gerekçesiyle başta matematik olmak üzere pozitif bilimlerdeki pek çok hayati içeriğin ders programlarından çıkarılması, Türkiye’yi Afganistanlaştırma, hedefini açığa çıkartmaktadır.
Dindar-kindar nesiller amacını çok önce ilan eden iktidarın okul öncesi de dahil din ağırlıklı bir müfredatı zorunlu ders programı olarak dayatması, anayasanın laiklik, din ve inanç özgürlüğü ilkelerine aykırılığın ötesinde okul öncesinden itibaren çocuk ve gençlerin akıl ve ruh dünyasını baskılamayı, tek tipleştirmeyi amaçlamaktadır.
Cinsiyete dayalı ayrımcılığı derinleştiren, toplumu ve eğitim sistemini kendi siyasi hedefleri doğrultusunda dizayn etmeye çalışan AKP iktidarı; bilimi ve aydınlanma düşüncesini öteleyerek laik ve çağdaş eğitimden uzaklaşarak çocuklarımızın ve gençlerimizin gelecekleriyle oynuyor.
- Adım adım hayata geçirmeyi planladıkları ‘eğitimde dinselleşmenin’ son çeyreklerini yeni müfredat ambalajında topluma pazarlıyor.
İktidarın müfredat değişikliğinin hedefleri arasında; ‘Toplumda ahlaki bir uyum oluşturmak, iç ahenge sahip huzurlu insanlardan oluşan mili ve manevi değerlerin yaşandığı huzurlu aile ve toplum yaratmak, insanın fıtri özelliklerini korumak, manevi sağlığını koruyan yetkin ve erdemli insanlar yetiştirmek, manen gelişmiş hayat tarzını benimseyen, mert ve kâmil insana ulaşmak, vb.’ yer alıyor.
Eğitimin her alandaki bileşenlerinden habersiz şekilde, müfredatı uygulayacak öğretmenlere, eğitim mensuplarının örgütlerine, sendikalarına danışılmaksızın, görüşleri alınmaksızın hazırlanan müfredat değişikliğinde cumhuriyete, demokrasiye, demokratik topluma, laikliğe, Atatürk’e atıfta bulunulması söz konusu değil.
TBMM’deki bütçe görüşmelerinde tarikat ve cemaatlerle, dini vakıflarla protokoller yapmayı sürdüreceklerini ifade eden Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, uygulamaya koyduğu ‘Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES)’ programı içinse Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) ile anlaşıp DİB mensuplarını, cami imamlarını ‘Manevi Rehber-Danışman’ unvanıyla okullarda istihdam etmeye, ders programlarına dahil etmeye yöneldi. Bu tablo, çocukların geleceği ve ülkenin eğitim sistemi adına dikkat çekicidir!
Nihayetinde Muğla Menteşe'de İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'nün sosyal medya hesabından yaptığı duyuruya göre ÇEDES programı kapsamında ilkokul öğrencilerine mezarlıkları temizlettiler. Kars’taki bir okulda maket mezar kurulup çocuklardan hayatını kaybeden anneleri için ağıt yakmalarının istenmesi oldukça tepki çekti.
- Küçücük çocukların beyinleri yıkanarak, korku salınarak, akıl ve vicdanlara sığmayacak bu tarz yaklaşımlarla neyin sabrı test edilir ki?
Uzmanlar, pedagojik olarak ilkokul çağındaki çocuklar için böylesi etkinliklerin uygun olmadığını dile getiriyor.
Yine aynı şekilde psikiyatristler çocukların kurumlar tarafından mezarlık ziyareti ya da temizliği gibi etkinliklere katılımının birçok açıdan sakıncalı olduğunu belirtiyor.
3500 sayfayı aşan müfredat değişikliğinin sadece 1 hafta askıda tutulup, yeni öğretim yılında uygulanacağının ilan edilmesi, yangından mal kaçırırcasına süreci oldu-bittiye getirmeyi amaçlayan ‘tepeden inmeci’ bir yaklaşımdır.
Ailelerin, çocuk ve gençlerin, tüm toplumun geleceğini ilgilendiren böylesine kapsamlı ve radikal bir değişiklik, ortak akıl dışlanarak, ‘toplumsal uzlaşı’ olmadan uygulanamaz. Milli Eğitim Bakanlığı açıklamasına göre yeni müfredat değişikliği 2024-2025 eğitim öğretim yılından itibaren başlayacak.
2018’deki topyekûn müfredat değişikliğinin ardından yeniden böyle kapsamlı bir değişikliğin;
- Hangi amaç ve ihtiyaçtan doğduğu,
- Müfredatı hazırlayanların kimler olduğu,
- Okul aile birlikleri ve veli örgütlerinden görüş alınıp alınmadığı, kamuoyuna açıklanmalıdır.
‘Manevi Danışman’ adı altında okullara imam ve vaiz görevlendirilmesinin önünü açan Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum-ÇEDES projesindeki skandalların ardı arkası kesilmiyor. Öğretmen ve eğitimci örgütlerinin, sendikalarının istifaya davet ettiği, uygulamaları ve açıklamalarıyla büyük infiale yol açan Milli Eğitim Bakanı görevden affını istemeli, hazırlanan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli adlı müfredat değişikliği de derhal geri çekilmelidir!
1 Mayıs’ta gayriresmî OHAL ilan edip Taksim Meydanı’nı işçilere yasaklayan iktidar, gerçek niyetini açık etti. Saraçhane’de konuşlandırılan binlerce polis ve TOMA’lar, iktidarın ‘kemer sıkma’ politikasını önce halkın toplantı ve gösteri, düşünce ve ifade, seyahat ve ticaret özgürlüklerini sıkarak başlattığını gösterdi!
12 Eylül askeri darbe yönetiminin kutlanmasını ve meydanlara çıkılmasını yasakladığı 1 Mayıs’ı 2009’da yasayla ‘Emek ve Dayanışma Bayramı’ ilan etmekle, 2010, 2011 ve 2012’de Taksim Meydanı’nı 1 Mayıs kutlamalarına ve mitinglere açmakla övünen iktidar gelinen aşamada, 42 bin polisle Taksim’i işçilere yasaklamakla övündü. Cumhurbaşkanı ‘Taksim Meydanının miting ve kutlamalara uygun olmadığı herkesin malumu’ diyerek kendisinin geçmişte övündüğü uygulamayı tekzip ederken, kendisini anayasanın ve yargı kararlarının üstünde gördüğünü bir kez daha ifade etti.
İçişleri Bakanı ve İstanbul Valisi, İstanbul’un en büyük ilçeleri Fatih, Şişli, Beşiktaş, Eyüp’te hayatı durdurup, ara sokaklara varana kadar binlerce polisle, demir bariyerlerle şehri kapatarak, ulaşımı yasaklayarak icra ettikleri OHAL sonrası, güvenlik güçlerine ve birbirlerine tebrik mesajları yayınladılar. Toplanma merkezi Saraçhane’deki Bozdoğan Kemeri önüne binlerce polis ve yüzlerce TOMA yığarak işçilerin adım atmasını engelleyen iktidar, sürekli gündeme getiren ‘Kemer sıkma’ uygulamalarının ilk adımını tarihi Bozdoğan Kemerini polis ablukasına alarak gösterdi.
Anayasa Mahkemesi (AYM) Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs kutlamalarına yasaklanmasının ortak toplumsal hafızanın gelecek nesillere aktarılmasının engellenmesine neden olan bir anayasal hak ihlali olduğunu, anayasada güvence altına alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının yasaklanamayacağını vurgularken, iktidarın 1 Mayıs’ta İstanbul’da ortaya koyduğu tablo diğer anayasal hakların da apaçık ihlalini sergiledi.
Güvenlik gerekçesiyle getirilen ulaşım yasaklarıyla İstanbul halkının seyahat özgürlüğü ihlal edilerek milyonlarca kişi adeta evlerine hapsedildi. Toplantı ve gösteri yürüyüşünün polis gücüyle engellenmesinin yanı sıra 1 Mayıs’ı anmak için konuşma yapmalarına da izin verilmeyerek anayasa güvencesi altındaki düşünce ve ifade özgürlükleri ihlal edildi.
Anayasa ve yasalarda güvenlik güçlerinin görevi toplantı ve gösterilerin güvenlik içinde yapılmasını sağlamak, katılımcılara olası saldırı ve tepkileri önlemek olduğu halde tam aksine Cumhurbaşkanı, İçişleri Bakanı ve Vali talimatıyla halkın bu haklarını kullanması güvenlik güçleri tarafından engellendi. Toplantı ve gösteriye katılanların güvenliğini sağlamakla yükümlü güvenlik güçleri; tazyikli su, gaz bombası, plastik mermilerle katılımcıları dağıtmaya çalışarak, ciddi mağduriyetlere yol açtı.
Oysa 42 bin polis ve jandarma Taksim’de yapılacak mitingin güvenliğini sağlamakla görevlendirilseydi, diğer tüm illerde coşkuyla, neşeyle kutlanan ve hiçbir güvenlik sorunu yaşanmayan 1 Mayıs İşçi Bayramı Emek ve Dayanışma Günü’nün İstanbul’da ve tarihi mekanı Taksim’de güzelliklerle kutlanması mümkün olacaktı.
Güney Afrika’nın İsrail’e açtığı soykırım davasına müdahil olma kararı veren iktidarın bu hamlesi, dış politikanın içeride siyasi amaçlara alet edilmesidir. İç politik beklentilerle atılan bu adımın, Türkiye’ye getirisi olmayacağı gibi sıkıntı ve sorunlara zemin yaratması muhtemeldir!
7 Ekim 2023’ten bu yana devam eden Gazze savaşında Filistinlilere yönelik katliam boyutuna varan saldırılar sonrası, İsrail’e karşı Güney Afrika Cumhuriyeti (GAC) tarafından Lahey Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) açılan soykırım davasına Türkiye’nin de ‘müdahil olmaya karar verdiği’ açıklandı. Aralık’ta açılan dava beş aydır sürerken, iktidarın şimdi müdahillik kararı vermesi, dış politikanın içerideki siyasi amaçlara malzeme yapılmasından öte bir şey değildir. Türkiye’nin gerek bölgedeki konumu gerekse uluslararası alandaki ilişkileri açısından olumsuzluklara yol açma ihtimali yüksek olan bu hamlenin ‘siyasi’ olduğu bizzat Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından ifade edildi. UAD’deki davaya müdahillik kararını duyuran Bakan Fidan; ‘Bu başvurumuza yönelik çalışmalarımız çok uzun süredir devam etmekteydi. Bu siyasi karar Cumhurbaşkanımız tarafından alındıktan sonra hukuki çalışmalarımızı tamamlayacağız’ açıklamasını yaptı.
Şu ana kadar davaya müdahillik yönünde hukuki hazırlık olmadığı, Cumhurbaşkanının ‘müdahil olalım’ talimatıyla hukuki çalışmanın başlaması, devlet yönetimi açısından ciddi bir tutarsızlıktır. İsrail’le ticaretin kesilmesi çağrılarına aylarca kulak tıkayan iktidar yerel seçimde bu yüzden yitirdiği oyların ardından nisanda 54 kalem malın İsrail’e ihracına yasak getirdi. Sekiz aya yaklaşan Gazze savaşında iktidarın izlediği siyasetin oy kaybettirdiği düşüncesiyle başlatılan ticaret yasağı geçen hafta tüm ihraç mallarını kapsayacak şekilde genişletildi. UAD’deki davaya müdahillik kararı, iktidarın iç politik kaygılar ve kayıplarını telafi amacıyla dış politikada hamle ihtiyacı duyduğunu gösteriyor.
Öncelikle Türkiye; Hamas-İsrail ateşkes müzakereleri, Filistin devletinin uluslararası alanda tanınması, Hamas ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasındaki ayrılıkların giderilmesi, İsrail’in ateşkes ve barışa ikna edilmesi vb. pek çok konuda çözümün parçası olma şansını yitirmektedir. UAD’deki davaya müdahil olan Kolombiya ve Nikaragua Ortadoğu’ya çok uzak bir coğrafyadadır. Bu iki ülke dışında ne batılı bir ülke ne GAC dışında bir Afrika ülkesi ne de Mısır, Ürdün, BAE, Katar vb. yıllardır doğrudan Filistin sorununun içinde yer alan bir Arap ülkesi davaya müdahil oldu.
- Türkiye bölgede ve dünyada ağırlığı olan bir ülke. Savaşın sonlanmasında önemli rol oynayabilir. UAD’deki soykırım davasında İsrail’e karşı sergilenecek söylem ve tavır dava dosyasına girecektir.
Savaş sona erip barış geldiğinde, İsrail-Filistin anlaştığında, Netanyahu gittiğinde Türkiye için bu dava bağlayıcı olacak İsrail’le ilişkileri dönüşü imkansız bir noktaya taşıyacaktır. İsrail ve destekçisi Yahudi lobileri, Rum ve Ermeni lobileriyle ortaklaşa Türkiye’ye karşı sözde soykırım davaları açabilirler. İsrail, küresel lobileri Türkiye’ye karşı harekete geçirebilir.
Bir ülkeyi işgal ederek toplumu teslim almak yerine, toplumsal temeli sarsmak için tercih edilen yöntem; eğitim sistemini tahrip edip kullanıma elverişli bireyler yetiştirmekten geçmektedir. İngiltere, sömürgesindeki pek çok ülkeyi eğitim müfredatlarını bilgi, kültür ve bilimden geri bırakarak yönetti!
İktidarın seçim kampanyasının sloganı olan ‘Türkiye Yüzyılının’ askıya çıkartılan eğitim müfredatına isim olarak seçilmesi, kurumsal adı ‘Milli Eğitim’ olan bakanlığın, modelin adını ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ koyması, bilinçli bir siyasi tercihtir.
Bakanlığın kendi resmi rakamlarına göre halen Türkiye’de 322 Fen Lisesi’ne karşılık 4413 İmam Hatip Lisesi bulunuyor. MEB’in 2024 bütçesinde fen liseleri için 750 milyon TL ödenek ayrılırken, İmam Hatiplere ayrılan ödenek 2 milyar TL. Müfredat değişikliğiyle İmam Hatipler dışında fen liseleri de dahil tüm okullarda 5’inci sınıftan itibaren Kuran öğrenimi zorunlu. Buna ilave olarak Temel Dini Bilgiler, Din ve Ahlak vb. ek zorunlu dersler müfredatta yer alacak. Matematik derslerinde temel ögelerden birisi olan integral müfredattan çıkartılıyor. Mühendislik, temel bilimler, pozitif bilimlerin temel unsurlarından olan integralin matematik müfredatından çıkartılması, OECD’nin PISA sınavlarında sonlarda yer alan Türk öğrencilerin daha da geriye gitmesine zemin hazırlamaktır. Üniversite sınavında 100 bine yakın öğrencinin sıfır çektiği, lise mezunlarının dört işlemi yapmakta zorlandığı bir ortamda içeriği daha da ‘seyreltilen’ bir müfredatla üniversitede, uluslararası alanda, bilimsel araştırma ve yarışlarda, edebiyat, kültür ve sanatta nasıl rekabet edileceği sorgulanmaya muhtaçtır.
İngiltere, başta Hindistan olmak üzere sömürgesi olan pek çok ülkeyi yıllarca eğitim müfredatlarını kendi çizdiği sınırlarda belirleyerek, bilgi-kültür-bilimde geri bırakarak yönetti. Sömürgelerdeki okullarda eğitim alan yerel halkın tıp, mühendislik vb. diplomaları İngiltere’de geçerli değildi. Şimdi müfredatta ‘seyreltme’ gerekçesiyle İnkılap Tarihi, Matematik, Fen bilimleri vb. derslerin içi boşaltılırken, bir yandan da ‘uzaya gitmekten, Ay’a sert iniş yapmaktan’ söz eden iktidar, algıya oynayarak ülkeyi orta çağa sürükleme niyetini örtmek istiyor. İktidar kentlerde kaybettiğini, eğitimli kitlelerin, eğitimli gençlerin kendisinden koptuğunu gördüğü için çocukları, gençleri bilimde, eğitimde ileriye gitme, rekabet etme yerine bu müfredat değişikliğiyle ‘cehalette eşitleyerek’ iktidarını sürdürmeyi planlıyor.
- Matematik dâhisi John Forbes Nash’ın sıkça yinelediği ‘İyi matematik bilmeyen ülkelerde adalet yoktur’ sözleri anımsandığında, iktidarın neden matematik eğitiminin içini boşalttığı daha iyi anlaşılacaktır.
AKP iktidarında 22 yılda 9 Milli Eğitim Bakanı değişti, reformlar yapıldı, modeller denendi, sistem değişti. Ancak her değişiklikte eğitim sistemi daha geriye gitti, dinselleşti. Kalite, nitelik, içerik hasarı büyüdü. Öğrencilerin başarısı geriledi. PISA sıralamasında düşüş hızlandı. İktidar, Türkiye’yi otokrat, kapalı bir Orta Doğu ülkesine dönüştürmek istiyor!
TÜİK’e göre ortalama istihdam 880 bin kişi arttı. Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen yıl 1 milyon 156 bin istihdam artışı olduğunu söylüyor. İktidarın rakamsal tutarsızlığının ötesinde asıl dikkat çeken nokta, hizmetler dışında imalat, sanayi ve tarım gibi üreten sektörlerde istihdam artışı azalmış!
TÜİK işsizliğin azaldığını açıklarken geniş tanımlı gerçek işsizlik yüzde 20-25 ile 8-9 milyon kişi arasında değişiyor. Genç ve eğitimli işsizler ordusu büyüyor. TÜİK’in 2023 İşgücü ve İstihdam İstatistikleri, Türkiye ekonomisinin üreten sektörlerinde istihdamın azaldığını ya da gerilediğini, hizmet sektöründe artış yaşandığını gösteriyor. 2023 yılında ortalama istihdam artışı yüzde 2,86 olurken, 880 bin kişiye yeni istihdam sağlandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise son bir yılda istihdam artışının 1 milyon 156 bin kişi olduğunu söylüyor. Bu karmaşa iktidarın kendi içinde bile tutarsızlık yaşadığını gösteriyor.
TÜİK’in verilerine bakıldığında geçen yıl sağlanan 880 bin kişilik istihdam artışının üretimden uzak olan hizmet sektörlerinde gerçekleştiği görülüyor. Farklı hizmet sektörlerinde 2023 yılında yaşanan istihdam artışı 852 bin kişi olmuş. Bu rakam geçen yılki toplam istihdam artışının yüzde 97’sine karşılık geliyor. Dolayısıyla başta tarım olmak üzere, sanayi, imalat vb. üretime dönük sektörlerdeki istihdam artışının toplam içindeki payı yüzde 3 düzeyinde. Türkiye’nin en temel sorunlarının başında gelen gıda, beslenme gibi hayati ihtiyaçlara yönelik üretim yapan tarım sektöründe geçen yıl istihdamda yaşanan yüzde 3,51 oranındaki azalma sonucunda bu alandaki istihdam önceki yıla kıyasla 171 bin kişi azalarak 4 milyon 695 bin kişiye gerilemiş. Tarımdaki istihdam azalması hem kırsal kesimde yaşam tercihinin olumsuz bir noktaya ilerlediğini hem de azalan üretimin hayati önemdeki bu sektörde işsizliği artırdığını, üreten-çalışan sayısının düşmesine yol açtığını işaret ediyor. TÜİK rakamları, tarım ve hayvancılıkta enflasyon, girdi maliyetleri, üretimden kopmanın yarattığı risklere paralel olarak, çalışanların sektörden uzaklaştığını ortaya koyuyor. Ülke ekonomisinin ana omurgasını oluşturan sanayideki istihdam artışı yalnızca 48 bin kişi! Geçen yıl sanayi sektöründeki istihdam artışı yüzde 1’in de altında kalmış. Bu durum ihracattaki yavaşlamanın, sanayi üretimindeki gerilemenin, büyüme hızındaki duraklamanın çok ciddi noktaya ilerlediğini, sorunların çok boyutlu hale geldiğini sergiliyor. Üretime dönük sektörlerden sadece inşaatta ciddi istihdam artışı görülüyor. 6 Şubat depremi sonrası 11 ilde başlayan altyapı ve inşaat faaliyetlerinin katkısıyla bu sektörde yüzde 8 oranında ve 151 bin kişilik yeni istihdamla toplam istihdam 1 milyon 997 bin kişiye yükselmiş. 2023’teki 880 bin kişilik istihdam artışında yüzde 97 payı olan hizmet sektöründe ise en yüksek artış görülen alt sektör yüzde 20 ile ticaret. Bunu yüzde 18,3’le sağlık, yüzde 12,27’lik istihdam artışıyla konaklama sektörü izliyor.
Tarımda istihdamın 117 bin kişi azalması, sanayide 48 bin kişilik bir istihdam artışı yaşanması, üretim ve istihdamda sıkıntının büyüdüğünü gösteriyor. Hizmet sektörüne endeksli bir istihdam yapısı; ekonomik büyüme, refah, işsizliğin azalması, ekonominin ayakta kalması vb. açılardan sürdürülebilir olmadığı gibi vahim bir gidişatı gösteriyor!
Lokanta, restoran ve kafelerde tüketilen ürünlerin Katma Değer Vergisi’ni (KDV) artıran iktidar, bunun vergi artışı değil ‘KDV düzenlemesi’ olduğunu söylüyor. Üç aylık bütçe gerçekleşmeleri tahsil edilen 1,3 trilyon TL verginin yüzde 76’sının halkın tüketiminden alınan ve fiyatın içinde tahsil edilen KDV, ÖTV ve diğer dolaylı vergilerden elde edildiğini ortaya koyuyor!
Seçim kampanyasında ‘yeni vergi artışı yok’ diyen iktidar tütün mamulleri ve alkollü içkilere peş peşe yaptığı yüklü ÖTV-KDV artışlarının yanı sıra son olarak restoran, lokanta ve kafelerde tüketilen ürünlerden alınan KDV’de yüzde 8’lik oranı yüzde 10’a, yüzde 18 KDV’ye tabi tüketim kalemlerindeki oranı yüzde 20’ye yükseltti. Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, bunun vergi artışı değil KDV düzenlemesi olduğunu öne sürüyor.
Ocak-mart dönemi bütçe gerçekleşmelerinde vergi tahakkuk ve tahsilat rakamları, iktidarın üst gelir grupları, şirketler, bankalar, holdinglerden alınan doğrudan vergilerin üç katı vergiyi KDV, Özel Tüketim Vergisi (ÖTV), Özel İletişim Vergisi (ÖİV), Akaryakıt Tüketim Vergisi (ATV) vb. dolaylı vergilerle halkın harcamalarından topladığı görülüyor.
Merkez Bankası (MB) genel kurulunda 2023’te Kur Korumalı Mevduata (KKM) ödenen tutarın maliyeti 833,4 milyar TL olarak açıklandı. 2022’deki ödemelerle toplam maliyet 1,1 trilyon liraya ulaşırken, bu trilyonluk gelirin, kazancın vergisi sıfır. MB’nin açıkladığı kur farkı maliyeti dışında KKM hesaplarına 2022’de 212 milyar, 2023’te 1 trilyon 23 milyar olmak üzere toplam 1 trilyon 235,5 milyar lira faiz ödenmiş, vergisi-stopajı sıfır. Bankalardaki vadeli TL mevduat hesaplarının faiz gelirinde yüzde 15’lik stopaj yüzde 7,5 olarak uygulanacak. KKM hesaplarında sıfır vergi ve stopaj uygulaması devam edecek. Bu adaletsiz uygulamayı sürdüren iktidar, dolaylı vergilerle KDV, ÖTV, ATV, ÖİV almaya devam ediyor. İlk çeyrekte toplam 2 trilyon 369 milyar liralık vergi tahakkukuna karşılık 1 trilyon 344 milyar lira tahsil edilmiş. Tahakkuk/Tahsilat oranı yüzde 56,7 olmuş. Tahakkuk eden vergilerin yüzde 40’ından fazlası tahsil edilememiş. Tahsil edilen 1,3 trilyon TL verginin 318 milyar lirası şahıs ve şirketlerin geliri, kazançları üzerinden alınan doğrudan gelir ve kurumlar vergisi. Başta KDV-ÖTV olmak üzere üç ayda dolaylı vergilerden tahsilat ise 1 trilyon 25 milyar TL. Üç aylık vergi tahsilatının yüzde 76’sı, her 100 TL verginin 76 lirası dolaylı vergilerle halkın tüketiminden, ekmeğinden, telefonundan, aracının yakıtından, içtiği çay, su, ayrandan vb. alınmış. İlk üç ayda sadece KDV tahsilatı yüzde 216 artarken dahildeki KDV geliri 222 milyar TL, ithalattan alınan KDV 303 milyar TL. Dolayısıyla tahsil edilen 1 trilyon 25 milyar TL dolaylı verginin 525 milyar lirası, yüzde 50’den fazlası tek başına KDV’den gelmiş. Üç aylık ÖTV tahsilatı yüzde 109 artışla 283 milyar TL.
Hazine ve Maliye Bakanı vergiyi TABANA YAYMAKTAN söz ederken, bütçe gerçekleşmeleri, dolaylı vergilerle tabanın belinin büküldüğünü, aldığı nefese bile KDV-ÖTV ödediğini, memur-asgari ücretlinin maaşı cebe girmeden gelir vergisinin kesildiğini gösteriyor. Asıl yapılması gereken vergiyi TAVANA YAYMAK. Kaynağı belirsiz servet sahiplerinden, rant ve gayrimenkul zenginlerinden vergi almak!
Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü’nün Türkiye Ekonomisi Raporunda, 2024 ve 2025’te ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası’nın ilan ettiği enflasyon hedeflerinin tutmayacağı, iktidarın tek haneli enflasyon iddiasının açığa düşeceği öngörülüyor. Büyümenin yüzde 3 düzeyinde kalacağı belirtiliyor.
Merkez Bankası (MB) Başkanı, 30 Nisan’da yapılan olağan banka genel kurulunda enflasyonun öngörülen hedefin üzerinde seyrettiğini itiraf etmek zorunda kaldı. MB, bu yılın başında yaptığı değerlendirmede 2024 yılsonu enflasyon hedefini yüzde 36 olarak ilan ederken üst sınırı ise yüzde 42 oranında belirlemişti. Şubat ayında göreve gelen yeni Başkan Fatih Karahan, yılsonu enflasyon hedeflerini yüzde 36 olarak koruduklarını, ikinci yarı yıldan itibaren baz etkisiyle enflasyonda düşüş beklediklerini ifade etti.
2024-2026 dönemi Orta Vadeli Program’da (OVP) önce yüzde 33 olan 2024 sonu enflasyon hedefi kısa süre sonra MB ile uyumlu şekilde yüzde 36’ya yükseltildi. OVP’de 2025 yılı için öngörülen enflasyon yüzde 15,2 oranında belirlenirken, OVP’nin son dönemi olan 2026 içinse yüzde 8,5 oranında tek haneli enflasyon hedefleniyor.
- Hedeflerin tutmayacağı en baştan belli olduğu halde iktidar sözcüleri, tek haneli enflasyon ve orta vadede yüzde 5’lik enflasyon söylemleriyle kamuoyunda algı yaratmayı sürdürüyorlar.
Ekonomideki ağır kriz tablosu, para ve faiz politikası dışında adım atılamaması sürdürülen politikaların gerek enflasyon gerek büyüme ve işsizlik gerekse diğer makro göstergelerdeki dillendirilen hedeflerin şimdiden geçersiz hale geldiğini sergiliyor.
Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) raporunda; 2024 yılsonu enflasyon tahmini yüzde 55,5 olurken, 2025 enflasyon tahmini ise yüzde 28,9 olarak yer aldı. OECD’nin beklentileri MB ve OVP hedeflerinin 2024 için 19,5 puan, 2025 yılı içinse 13,7 puan üzerinde gerçekleşti. Kaldı ki MB ve ekonomi yönetimi mayıs-haziranda enflasyonun yıllık yüzde 70-72 oranıyla zirveye çıkacağını, sonrasında baz etkisiyle düşeceğini savunuyor. Dolayısıyla yüzde 36’lık yılsonu hedefinin tutması için haziran sonrası kalan 6 ayda enflasyonun hiç artmaması ya da aylık yüzde 1 ve altında olması gerekiyor. Her koşulda yılsonunda enflasyonun en az yüzde 45-50 arasında olması kaçınılmaz.
- İktidar, temmuz maaş zamlarını düşük tutabilmek için hedef enflasyonda algı yönetimini sürdürüyor!
OVP’de 2024’te yüzde 4, 2025’te yüzde 4,5, 2026’da yüzde 5 büyüme öngörülürken, OECD’nin Türkiye için büyüme tahminleri 2024’te yüzde 3,4, 2025’te yüzde 3,2 oranıyla OVP hedeflerinin altında.
OECD raporunda; sıkılaşan finansal koşullar ve enflasyonun satın alma gücü üzerindeki olumsuz etkisiyle tüketimin azalacağı, deprem bölgesindeki inşaatlar hariç yatırımların duracağı, ekonominin daralacağı vurgulanıyor. Bu da işsizliğin artması, yoksulluğun yayılması, krizin derinleşmesi anlamına geliyor.
Ulusal Süt Konseyi’nin iktidar baskısıyla çiğ süt fiyatını düşük tutması, yüzde 70 enflasyona karşılık çiğ süt fiyatını yüzde 8,51 artırması, süt üreticisini mağdur ediyor. TÜİK verileri; süt üretiminin 2023’te dibe vurduğunu, canlı hayvan varlığının 6,6 milyon baş azaldığını ve fiyatların hızla yükselişe geçtiğini gösteriyor!
Tüm Süt, Et ve Damızlık Sığır Yetiştiricileri Derneği (TÜSEDAD) Yönetim Kurulu, 1 Mayıs’tan geçerli olmak üzere çiğ süt referans fiyatını yüzde 8,51 artırarak litre başına 14,65 TL olarak belirleyen Ulusal Süt Konseyi’ni (USK) Rekabet Kurumu ve Ticaret Bakanlığı Haksız Fiyat Değerlendirme Kurulu’na şikayet edeceğini, soruşturma açılmasını isteyeceğini açıkladı. TÜSEDAD’tan yapılan açıklamada ‘Yem ham maddelerinin yüzde 50’den fazlasının ithal edildiği ve tüm üretim girdilerinin hızla yükseldiği bir ortamda çiğ süte yüzde 8,51 artış yapan USK’nın ülke hayvancılığına darbe vurduğu’ dile getirildi. TÜSEDAD, düşük çiğ süt fiyatıyla dişi süt hayvanlarının kesiminin hızlanacağı uyarılarının dikkate alınmadığını belirterek, USK ve süt sanayicilerinin çiğ süt fiyatının belirlenmesinde ortak hareket ettiklerini, üreticiyi düşük fiyata mecbur etmeye çalıştıklarını öne sürdü. Çiğ süt üreticisinin süt hayvanlarını keserek üretimden çıktığını dile getirdi.
TÜSEDAD’ın öne sürdüğü iddialar, TÜİK’in 2 Mayıs’ta yayınladığı 2023 Et ve Süt Üretimi verilerinde somut şekilde doğrulandı. TÜİK’in açıkladığı üretim rakamlarına bakıldığında, 2023’te çiğ süt üretimi 2022’ye kıyasla yüzde 0,4 azalarak 21 milyon 481 bin 567 ton oldu. 2020 yılında 23 milyon 503 bin ton olan çiğ süt üretimi 2021’de 303 bin ton azalarak 23 milyon 200 bin tona, 2022’de 1 milyon 637 bin ton daha azalarak 21 milyon 563 bin tona geriledi. 2023’te süt üretimindeki düşüş sürdü ve 21 milyon 481 bin tona inerek 2018’den (22 milyon ton) bu yana son 5 yılın en düşük miktarına geriledi.
TÜİK rakamları, çiğ süt üretimindeki düşüşte sadece inek kesimi değil anaç süt koyunu kesiminin de etkili olduğunu gösteriyor. 2023’te koyun sütü üretimi yüzde 12,5, manda sütü üretimi yüzde 1,3 azaldı. Buna karşılık süt hayvanlarının kesimiyle kırmızı et üretimi yüzde 8,8 artmış. Buna rağmen kırmızı et ve canlı besilik hayvan ithalatı sürerken, Türkiye’nin hayvan varlığı hızla geriliyor. 2021'de 75 milyon 555 bin 321 baş ile son 23 yılın zirvesine çıkan hayvan varlığı 2023 sonunda 6 milyon 609 bin azalarak 68 milyon 946 bin başa indi. USK’nın çiğ süt fiyatını enflasyon ve girdi maliyetlerinin altında tutması istenen sonucu vermediği gibi aksine süt hayvanlarının kesilmesiyle çiğ süt üretiminde düşüşe, süt arzının gerilemesine, süt ürünlerinin fiyatlarının daha yüksek oranda artmasına zemin hazırlıyor. Başta çocuklar olmak üzere insanların temel beslenme ihtiyaçlarının başında gelen süt ürünlerini satın alabilmek gittikçe zorlaşıyor!
Çiğ süt ve süt mamulleri fiyatlarında artışın önüne geçmek için üretici-besici, ithal girdi maliyetleri ve yem fiyatları yönünden desteklenmeli, ucuz ve sübvansiyonlu yem desteği sağlanmalı, çiğ süt fiyatı enflasyona paralel artırılmalıdır. Tüketicinin desteklenmesi içinse süt mamullerinde KDV’nin sıfırlanması yanında süt ürünleri sanayicisine düşük faizli finansman, enerji, nakliye, depolama, vb. aşamalarda destek sağlanarak imalat maliyetlerinin aşağı çekilmesine katkı sağlanmalıdır.
ABD, Türkiye-Rusya ticaretini zora sokacak adımlara bir yenisini ekledi. Lojistik, gemi taşımacılığı, sanayi, teknoloji vb. alanlardaki bazı Türk firmaları yaptırımlara dahil edildi. ABD’li Exxon’dan 10 yıl boyunca sıvılaştırılmış doğalgaz alınacağını açıklayan iktidarın ABD’nin ekonomik baskısı altında olduğu anlaşılıyor!
Rusya ile başta doğalgaz olmak üzere nükleer santral projesiyle yüzde 60’a varan enerji iş birliğinin son olarak Trakya’da uluslararası doğalgaz depolama ve dağıtım merkezi çalışmalarıyla daha ileriye taşınması gündemde iken ABD’li enerji devi Exxon ile 10 yıllık Sıvılaştırılmış Doğalgaz (LNG) alımı anlaşmasının açıklanması, iktidarın Rusya-ABD ikileminde yeni manevra alanları aradığını gösteriyor. ABD’nin yeni listeye Türkiye’den çok sayıda şirketi dahil ederek yaptırım kapsamına alması, ABD’nin iktidar üzerindeki ekonomik baskısını artırdığını, Rusya ile Türkiye arasındaki ticari ilişkilerin zayıflatılması yönünde tavizler istendiğini işaret ediyor.
ABD Maliye Bakanlığı yeni yaptırımlarla, Rusya’nın savunma sanayiinin yanısıra kimyasal ve biyolojik silah programları ve Rusya’nın savunma imalatı için önemli malzemeleri sağlayan üçüncü ülkelerdeki şirket ve kişilerin hedef alındığını açıkladı. Biden yönetimi daha önce açıkladığı bir başka listede de Rusya yaptırımlarını ihlal ettikleri gerekçesiyle Türkiye, Çin ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) bazı şirket ve şahısları yaptırım kapsamına almıştı. Geçen hafta açıklanan yeni listede yaklaşık 300 şirket, şahıs ve kurum yer alıyor. Bunlar Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan, Çin, Belçika, Slovakya ve BAE şirketleri. Bu şirket ve şahıslar Rusya’nın acil ihtiyaç duyduğu teknoloji ve ekipmanları sağlamakla itham edilirken, Türkiye, Malezya ve Kırgızistan’da faaliyet gösteren bazı şirket ve şahıslara da Rusya’ya ‘stratejik-teknik malzeme sevk etme’ suçlaması yöneltildi. ABD Maliye Bakanlığı’nın açıklamasında, Türkiye’de Elektronik Tartı Aletleri ve Sistemleri üreten bir şirket, İngiltere’den satın aldığı malzeme ve ekipmanları Rus şirketlerine satmakla, bazı Türk şirketleri de Rus savunma şirketlerine dizel motor parçaları, programlanabilir cihazlar, mikro devreler, transistör ekipmanları tedarik etmekle suçlandı.
Bu gelişmelerin şirketlerin Rusya ile ticarete mesafeli durmalarına zemin yaratması kaçınılmaz. İktidar, ABD ile ilişkileri iyileştirmek için İsveç’in NATO üyeliğine onay verirken, ABD’nin Türkiye üzerinde Rusya aleyhine baskıyı artırmaya giriştiği anlaşılıyor. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanının Rusya’ya bağımlılığı azaltma, enerji tedarikini çeşitlendirmek için ABD’li Exxon ile 10 yıl süreli yıllık 1,1 milyar dolarlık LNG anlaşmasını tam da bu aşamada açıklaması önemli. Rus Gazprom ile anlaşmada doğalgaz bedelinin yüzde 20’sinin ulusal paralarla ödeneceği yer alırken, ABD’li şirketle milyar dolarlık gaz alım anlaşması, iktidarın ciddi bir taviz sürecinin işareti gibi görünüyor.
Yanı başımızda Katar, Mısır, Cezayir gibi önde gelen LNG tedarikçileri varken, ABD’den okyanus aşırı yüksek taşıma maliyetleriyle LNG ithalatı, iktidarın Rusya ile başta enerji olmak üzere ekonomik ilişkilerde ABD baskısı altında olduğu şeklinde değerlendirilebilir. Putin’in sürekli ertelenen Türkiye ziyaretindeki belirsizliği de bu çerçevede değerlendirmek yanlış olmayacaktır.
İktidar, NATO Genel Sekreterliği için yarışan adaylar arasında Hollanda Başbakanı Mark Rutte’yi destekliyor. Macaristan’ın başı çektiği Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri Rutte’nin adaylığına karşı çıkıyor!
Ukrayna savaşı nedeniyle görev süresi iki kez uzatılan NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in görevi bırakacağını açıklaması üzerine yeni NATO Genel Sekreteri seçiminde adaylar ortaya çıkmaya başladı. Temmuzda Washington’da yapılacak NATO zirvesinde yeni genel sekreterin seçilmesi planlanırken, Hollanda Başbakanı Mark Rutte’nin ismi öne çıkıyor. Şu ana kadar ABD, İngiltere, Fransa, Almanya’nın da aralarında olduğu 20 NATO ülkesi Rutte’ye desteğini açıklarken, başını Macaristan ve Estonya’nın çektiği Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri yeni genel sekreterin bu ülkelerden olması talebiyle Rutte’nin adaylığına karşı çıkıyor. NATO Genel Sekreterliği için adaylığını bildiren Romanya Devlet Başkanı Klaus Iohannis, henüz resmi adaylığını duyurmayan ancak görevi istediğini açıklayan Estonya Başbakanı Kaja Kallas diğer iki muhtemel aday.
Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri AB’ye ve NATO’ya üye olduklarından bu yana hiçbir üst düzey göreve ya da kritik pozisyona bu ülkelerden bir ismin getirilmediğini ifade ederek AB ve NATO içinde ‘birinci ve ikinci sınıf üye ayrımı yapıldığını’ öne sürüyorlar. İsveç’in katılımıyla üye sayısı 32’ye yükselen NATO’da anlaşma uyarınca yeni üye kabulünde ve Genel Sekreter seçiminde tüm üye ülkelerin oy birliği şartı aranıyor. Hollanda Başbakanı Rutte, seçildiği takdirde NATO Genel Sekreterliği yapan dördüncü Hollandalı olacak. Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerinin en sert itiraz gerekçelerinden birisi de bu durum.
Önceki hafta İstanbul’a gelerek Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan ile görüşüp Türkiye’nin desteğini talep eden Rutte için resmi bir destek açıklaması yapılmadığı halde ABD ve Avrupa’daki uluslararası ajanslar ve medya organları Türk Dışişleri ve Savunma yetkililerine atfen Türkiye’nin Rutte’ye destek vermeyi kabul ettiğini duyurdular. Bu haberler yalanlanmadı. ABD, İngiltere ve Almanya’nın Rutte’ye destek için iktidara telkinde bulunarak onay aldıkları dile getirilirken, Macaristan’ı itirazdan vazgeçirme konusunda da Viktor Orban ile yakın ilişkisi olan CB Erdoğan’ın devreye girmesi isteniyor. İsveç’in üyeliğine karşı CB Erdoğan’la birlikte hareket eden Orban, Rutte’ye onay için Erdoğan tarafından ikna edilecek.
- 2017’deki anayasa değişikliği referandumu sırasında yurtdışı seçmenlere yönelik kampanyada Hollanda ile yaşanan gerginlikte, CB Erdoğan Hollanda Başbakanı Rutte’yi ‘Nazi kalıntısı, faşist’ olarak nitelendirmişti!
İktidar, tıpkı İsveç’in NATO üyeliğine verilen onayda olduğu gibi, Rutte’nin NATO Genel Sekreterliğine seçilmesine ‘evet’ oyu vererek başta ABD, İngiltere ve Almanya’nın talebi doğrultusunda yeni bir U dönüşü sergileyecek. Taze dış kaynak, sıcak para ve kredi beklentisindeki iktidarın, ABD ve AB ile yeniden yakınlaşma adımlarında mecbur kaldığı ödünlerden birisinin de NATO Genel Sekreterliği seçiminde, ABD’nin isteği doğrultusunda hareket etmek olacağı anlaşılıyor.
Yeni Soluk
Yorum Yap