CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/3 Eylül 2023

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla komuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 3 Eylül 2023 tarihli raporu şöyle:

SICAK GÜNDEM

Eylülde Ankara’ya gelecek IMF Heyeti’nin ziyareti öncesinde taahhüt edilen ‘kemer sıkma’ sözü yerine getirildi. 6,5 milyon memur ve emekli, %25 zamma mahkum edildi!

İstanbul Valiliği’nin yetkisini aşan hukuksuz genelgesi, iktidarın aşama aşama uyguladığı yaşam tarzlarına müdahale politikasının yeni bir adımıdır. Toplumu polisiye ve parasal ceza tehditleriyle sindirme zihniyetinin belgesidir!

İÇ POLİTİKA

Ülkeyi sığınmacı politikasıyla ‘Peşaverleşme’ tehdidiyle karşı karşıya bırakan iktidar, organize suç örgütlerine yönelik yaklaşımıyla da ‘Meksikalaşma-Kolombiyalaşma’ riskiyle yüz yüze getirdi. Türkiye, küresel mafya liderlerinin ikametgahına dönüştü!

Adli Yıl açılışında Türkiye Barolar Birliği Başkanına karşı sergilenen yasak ve sansür tavrı bağımsız yargıyı yok sayan baskıcı zihniyeti açığa çıkardı. Ekonomide ‘rasyonele geçiş’ vaat eden iktidarın yeni demokratik anayasa söyleminin içini boşalttı!

EKONOMİ

2023 yılı 2. Çeyrek Büyüme verileri, 1 trilyon 22 milyar dolar olan GSYİH ile iktidarın 2023’te 2 trilyon dolar milli gelir hedefinin ancak yarısına ulaşıldığını gösterdi. Yüzde 3,8 büyüme hızına karşılık sanayi küçüldü, üretim daraldı, emeğin payı geriledi!

Dünya, yapay zeka-bilişim-iletişim-dijitalleşme yolunda ilerliyor. Türkiye, kaynakları toprağa ve ranta gömen AKP politikaları nedeniyle pazar kaybediyor. İktidar, katma değerli ürün ihracında, teknoloji ve çağı yakalamada, ülkeyi geriye götürüyor!

Bütçe gelirlerini artırmak için ek vergiler getiren, mükerrer vergi düzenlemesiyle yükü halkın ve işletmelerin sırtına bindiren iktidar, Birleşik Arap Emirlikleri’nden yapılacak milyarlarca dolarlık ithalata vergi muafiyeti getirdi!

TARIM

Tahıl Koridoru Anlaşması’nın askıya alınmasıyla ‘gıda ve beslenme’ sorunu daha hayati hale gelirken; Türkiye’de 21 yılda 8 Tarım Bakanı değiştiren iktidar, sanki iktidar değişmiş gibi yine tarım ve hayvancılıkta tüm politikaların değişeceğini, vurguluyor!

DIŞ POLİTİKA

Türkiye-Rusya ilişkilerinde kritik bir sürece girildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, SOÇİ’ye gidiyor. Suriye’de başlayan çatışmalarda Rusya’nın YPG’ye hava desteği vererek Arap aşiretleri bombalaması, SOÇİ görüşmelerinin zor geçeceğini işaret ediyor!

Libya-İsrail arasında Roma’daki gizli görüşmenin sızması, Libya’da çatışmalara neden oldu. Türkiye’nin desteklediği Trablus yönetiminin Dışişleri Bakanı Necla el-Menguş, görevden alındı, soruşturma başlatıldı. Bakan’ın Türkiye’ye kaçtığı öne sürülüyor!

Bir ay boyunca sahnelenen toplu sözleşme oyununun sonunda Hakem Heyeti iktidarın talimatıyla son kararı verdi ve 6,5 milyon memur ve emekli, yüzde 25 zamma mahkum edildi! Eylülde Ankara’ya gelecek IMF Heyeti’nin ziyareti öncesinde taahhüt edilen ‘kemer sıkma’ sözü yerine getirildi. 

6,5 milyona ulaşan memur ve memur emeklilerine 2024-2025 yıllarında ödenecek maaş ve sosyal hakları kapsayan Toplu Sözleşme, bir ay süren göstermelik pazarlık oyununun sonunda 11 üyesinden 7’sini Cumhurbaşkanının atadığı Hakem Heyeti tarafından karara bağlandı. Kesin olan Hakem Heyeti kararına karşı itiraz, grev, tepki yolları kapalı.

2024’te 6’şar aylık dönemlerde yüzde 15+yüzde 10 olmak üzere toplam yüzde 25, 2025’te ise yüzde 6+5 olmak üzere yüzde 11 maaş artışına mahkum edilen milyonlarca kamu çalışanı ve emeklisi şu anda bile açlık ve yoksulluk sınırının altında kalan maaşlarla gelecek iki yıl daha ezilmeye devam edecek. İktidar yılbaşında enflasyon farkı ve refah payı ile kimseyi enflasyona ezdirmeyeceğini vaat ederken niye şimdi yapmadığı, niçin enflasyon altında zam dayattığı sorusuna yanıt veremiyor. Oysa Merkez Bankası daha bir ay önce 2023 sonunda yüzde 23 olarak öngördüğü enflasyon hedefini önce yüzde 58’e, son faiz kararının ardından ise yüzde 62’ye yükseltti. 2024 enflasyon hedefini yüzde 33 olarak ilan etti. Ekonomi Yönetimi, enflasyonun ‘orta vadede’ istikrara kavuşacağını, bunun da 2026’dan itibaren beklendiğini ifade ediyorlar.  

İktidarın kamuoyundan gizlediği gerçek, kredi, borç ve kaynak beklenen küresel finansörlere, sıcak para ve faiz lobisine verilen taahhütler. Körfez sermayesi ve JP Morgan’dan sonra Goldman Sachs ile New York’ta yapılacak müzakerelerde küresel finansçılara verilen taahhütlerin başında, Türkiye’ye verecekleri borçların geri ödenmesinin garanti edilmesi yer alıyor. Bunun için faiz artışı, kredilerin kısıtlanması, rezerv biriktirilmesi yanında yüklü vergi artışları ve zamlarla para toplanması, çalışan, ücretli, emeklilere düşük zam verilip, kemer sıkmaları sağlanarak bütçeden bu kesimlere yapılacak ödemelerin azaltılacağı taahhüt ediliyor. Bunlar gizli ve örtülü IMF programının zorunlu koşulları! Küresel finansörler, TBMM denetiminden kaçırılan hazine-bütçe ve şeffaf olmayan kamu harcamaları, döviz garantili ihaleler, sansürlenen Sayıştay raporları vb. verilere inanmadıkları için IMF Anlaşması’nın 4. Maddesi kapsamında Türkiye ekonomisini konsültasyona tabi tutup, gerçek röntgenini çekerek rapor hazırlamasını şart koşuyor. İktidar önce IMF ile temas haberlerini ‘dezenformasyon’ olarak nitelendirdi. Sonrasında IMF’yi ‘rutin ziyaret’ söylemiyle eylülde Ankara’ya davet etmek zorunda kaldı.

Bu çerçevede IMF ziyaretinin hemen öncesinde milyonlarca memur ve emekliye gelecek iki yıl için öngörülen enflasyonun üçte biri oranında zam, hakem heyeti eliyle sözleşmeye bağlanarak IMF ve küresel finansörlere verilen ilk söz tutuldu. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın vergi tahsilatı için denetim, icra ve hacizlere başlaması bir diğer mesaj. Hububat, fındık, mısır vb. ürünlerde enflasyonun altında tutulan taban fiyatlarla milyonlarca üreticinin yoksullaştırılmasını da gölge IMF programının önemli bir parçası olarak görmek gerek!

İstanbul Valiliği’nin ‘yasak genelgesi’ sosyokültürel yaşama hukuk dışı müdahaledir. Kentte yaşamı tehdit eden mafyalaşma, çeteleşme vb. asayiş sorunları artarken iktidarın ağır vergi ve zam politikasıyla sosyal yaşamdan koparılan, eve kapatılmak istenen vatandaşların park, piknik ve plajına karışılması kabul edilemez!

İstanbul Valiliği, yasaların ve anayasanın çizdiği görev ve yetki sınırlarını aşarak yayınladığı bir genelgeyle, alkol satış ve tüketim ruhsatı olan işletmeler dışında, kent genelinde park, piknik ve mesire yerleri, sahiller ve plajlarda alkol kullanımına yasak getirerek, ceza uygulanacağını duyurdu. Kabahatler Yasası’nı genelgeye dayanak gösteren valiliğin bu genelgesi yasanın yanı sıra anayasanın ilgili hükümlerine de aykırı. Yükselen toplumsal tepkiler, İstanbul Barosu’nun açtığı dava vb. gelişmeler üzerine Valilik bu kez genelgenin sadece ‘hatırlatma amaçlı’ olduğunu, belirtilen yerlerde çevreyi rahatsız etmeyecek şekilde alkol tüketilmesinin yasaklanmadığını açıklamak zorunda kaldı. Gelen şikayetler üzerine genelgenin yayınlandığını savundu.

İstanbul’un dört bir yanında her gün mafya hesaplaşmaları, çete savaşları yaşanırken, silahlı motosikletli suikastçılar ve haraç örgütleri elini kolunu sallayarak cinayetler işlerken, iş yerleri, kıraathaneler taranıp, otoparklar mafya tarafından parsellenirken, ilin asayiş ve güvenliğinden sorumlu en üst mülki amirin birinci hedefi ve önceliğinin parkta, piknikte, plajda bütçesinin elverdiği ölçüde sosyalleşmeye çalışan yurttaşlar olması, iktidarın aşama aşama uyguladığı yaşam tarzlarına müdahale politikasının yeni bir adımıdır. 

Kamuya ait sosyal tesislerde daha uygun koşullarla yeme-içme, tatil kampları ve misafirhanelerde daha ucuza tatil yapma olanağı büyük ölçüde bu tesislerin satışı, özelleştirilmesiyle ortadan kaldırıldı. 

Gelinen noktada, iktidarın ağır vergi artışları ve zam politikalarıyla seyahat edemez, tatil yapamaz, bir yerden bir yere gidemez, ailesiyle ayda bir de olsa dışarıda basit bir restoranda yemek yiyemez hale getirilen yurttaşların şimdi park, piknik, plaj yaşantısı da para cezası, yaptırım tehdidi ile polis gözetimine ve denetimine alınmak isteniyor. 

Herkes eşi, dostu, ailesi, çocuklarıyla ruhsatlı mekanlarda yemek-içmek-eğlenmek-hizmet almak ister. Ancak işletmeler ağır vergi, ÖTV, KDV artışları, yüksek kiralar, üç haneli gıda enflasyonu ve maliyet artışlarını fiyatlarına yansıtmak zorunda kalıyor ve bu yerlere gidebilmek giderek çok küçük bir ayrıcalıklı grubun, üst düzey gelir sahiplerinin imtiyazına dönüşüyor. Bu, toplumu asosyalleştirme siyasetinin yeni ve son aşamasıdır.  

Ülkemizin en büyük, dünyanın ise sayılı metropolleri arasında yer alan İstanbul’da sosyal yaşama, halkın yaşam biçimine, hukuk dışı ve anayasa üstü bir yetkiye sahipmiş gibi sergilenen bu müdahaleci ve yasakçı yaklaşım, vatandaşın gündelik yaşamını tehdit adımıdır. İstanbul Valiliğinin yetkisini aşan hukuksuz genelgesi, kamuoyunu ve toplumu yasaklara alıştırma, sosyal yaşamdan uzaklaştırma, polisiye ve parasal ceza tehditleriyle sindirme zihniyetinin belgesidir.          

Sığınmacı politikasıyla ülkeyi ‘Peşaverleşme’ tehdidiyle karşı karşıya bırakan iktidar, kara para ve suç gelirlerine, organize suç örgütlerine yönelik yaklaşımıyla da Türkiye’yi, ‘Meksikalaşma-Kolombiyalaşma’ riskiyle yüz yüze getirdi. 21 yıl sonra tehlikenin farkına varan iktidar, şimdi zehir tacirlerinin kökünü kazımayı vaat ediyor! 

İstanbul Esenyurt başta olmak üzere her gün bir başka ilçede çete-mafya savaşları yaşanırken, Kağıthane’de uyuşturucu şebekesiyle girişilen çatışmada bir polis memuru, uzun namlulu silahla şehit edildi. Organize suç ve uyuşturucu, kara para, suç geliri örgütlerinin 400 bin dolara ev alarak T.C. pasaportu almalarına göz yumulmasının sonucunda Türkiye, küresel mafya liderlerinin resmi ikametgahına dönüştü!

21 yıldır defalarca çıkartılan Servet Afları ile Türkiye’yi yasa dışı suç gelirlerinin aklandığı bir ülkeye dönüştüren iktidar, nihayet artan tehlikenin ve büyüyen tehdidin farkına vardı. Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan; dağdaki teröristle mücadelenin yanı sıra şehirlerdeki çetelerin, zehir tacirlerinin, mafya bozuntularının da kökünü kazıyacaklarını dile getirdi.  

Mafya ve uyuşturucu baronlarını ilk kez hedef alan iktidar, Sırp, Boşnak, Rus, Gürcü, Latin mafyalarına gayrimenkul alımı yoluyla ikamet ve vatandaşlık sağlarken, ülkenin önde gelen mafya liderlerini de defalarca çıkarttığı infaz yasalarıyla kendisi serbest bıraktı.

CB Erdoğan, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Mezuniyet Töreninde ise “Türkiye’yi, mülteci akınlarıyla köşeye sıkıştırma senaryolarını boşa çıkarıyoruz.” sözleriyle Türkiye’ye yönelik kaçak göç, sığınmacı, mülteci akınının bir dış strateji ve ülkeye karşı bir ‘istikrarsızlaştırma’ operasyonu olduğunu kabul ve itiraf etti.   Oysa daha Suriye’den sığınmacı akını başlamadan mülteci kampları inşa eden, BM Elçisi olarak Angelina Jolie’yi Türkiye’ye davet edip, Beştepe Sarayı’nda ağırlayan ve şimdi fark ettiği bu oyuna gelerek ‘mülteci akınlarıyla Türkiye’yi köşeye sıkıştırma’ planlarına ‘açık kapı’ uygulamasıyla zemin hazırlayan bizzat Erdoğan’ın kendisiydi. Uygulanan sığınmacı politikasıyla 12 yılın sonunda Türkiye sınırlarını ‘Peşaverleşme’, şehirleri ‘sığınmacı gettolarının’ tehdidine teslim eden iktidar, aynı zamanda suç örgütlerinin, küresel insan, silah, uyuşturucu kaçakçılarının yerli iş birlikçileriyle ülkemizde hegemonya kurmasını da görmezlikten geldi. Türkiye’yi ‘Meksikalaşma-Kolombiyalaşma’ riskiyle yüz yüze getirdi.   

Son dönemde Güney Amerika ülkeleri Ekvador’da, El Salvador’da seçim kampanyalarında uyuşturucu ve kara parayla mücadele vaat eden adayların art arda öldürülmesi, küresel suç organizasyonlardan siyasete göz dağıdır. Bu organizasyonlar, arkasına siyasi, polis ve yargı gücünü almadan palazlanamaz. 

İktidarın ‘çete ve mafya bozuntularının, zehir tacirlerinin kökünü kazıma’ vaadi bile tehlikenin farkındalığını gösteriyor. Mafyadan ayda 10 bin dolar maaş alan iktidar vekilinin eski İçişleri Bakanı ve TBMM Başkanının bilgisine rağmen hâlâ açığa çıkarılamaması, soruşturma dosyasının akıbetinin bilinmemesi, bu mücadele vaadi açısından ciddi bir siyasi zafiyettir.

Adli Yıl açılışında Cumhurbaşkanlığı tarafından Türkiye Barolar Birliği Başkanına karşı sergilenen ‘yasak ve sansür’ tavrı bağımsız yargıyı ve savunma hakkını yok sayan baskıcı zihniyeti gösterdi. Ekonomide ‘rasyonele geçiş’ vaat eden iktidarın yeni demokratik anayasa söyleminin içi boş bir aldatmacadan ibaret olduğu açığa çıktı!

Yargının üç ayağını oluşturan ‘İddia-Savunma-Hüküm’ demokratik hukuk devletinin, adaletin, bağımsız yargının, temel ve özgürlüklerle ilgili anayasal güvencenin temel taşlarıdır. AKP iktidarları döneminde bu üç temelden ikisi (iddia-hüküm) siyasetin gölgesinde kalırken, yargıya güven ve adalete olan inanç tüm anketlerde, kamuoyu araştırmalarında ve uluslararası endekslerde yüzde 30’larla en dip noktaya indi. İktidar, toplumun adaletsizliğe karşı yargı önünde en temel ve kutsal hakkı olan savunma hakkının zedelenmesi ve kısıtlanmasına dönük adımlara da hız vererek bireyleri ve kurumları tümüyle teslim almaya, savunmasız kılmaya yöneldi.

Bunun en son somut örneği 1 Eylül’de düzenlenen Adli Yıl Açılış Töreni’nde Yargıtay Başkanı ve Cumhurbaşkanının konuşmaları TRT ve diğer tüm kanallarda canlı olarak yayınlanırken, savunmayı temsil eden Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Erinç Sağkan’ın konuşmasının canlı yayında kesilmesi ve bazı sözlerinin sansürlenmesi oldu. Daha sonra Yargıtay Başkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından Adli Yıl açılışıyla ilgili medyaya servis edilen metinde de TBB Başkanının tutuklu siyasiler, hukukçular ve hukuksuzluklarla ilgili sözleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının uygulanmamasına dönük ifadeleri sansürlenerek metinden çıkartıldı. Bu yayın yasağı ve sansür işlemlerinin CB Erdoğan’ın talimatıyla yapıldığı iddiaları medyaya yansıdı ve yalanlanmadı. Törende hukuk devletini güçlendirmekten, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının ‘kırmızı çizgileri’ olduğundan söz eden Cumhurbaşkanı, yargı alanında pek çok reforma imza attıklarını öne sürerek şimdi de bu adımları yeni ve demokratik bir anayasa ile taçlandıracaklarını, TBMM açıldığında yeni demokratik anayasa teklifini gündeme getireceklerini ifade etti.

Yeni demokratik anayasa, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığını güçlendirme söylemlerinin içi boş ve bir aldatmacadan ibaret olduğunun kanıtı, benzer vaatlerin yıllardır Cumhurbaşkanı ve atadığı Adalet Bakanları tarafından yinelenmiş olması. Yargı reformu, İnsan Hakları Eylem Planı vb. adlar altında defalarca ilan edilen paketlerin çoğu tozlu raflarda unutuldu.  Uygulamaya konulan bazı düzenlemelerde temel hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı, ifade suçlarının kapsamını genişletici adımlar atıldı.

Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanına karşı sergilenen tavır, ekonomide kaynak ve borç bulmak için ‘rasyonele geçiş’ vaat eden iktidarın hukuk, adalet, yargı bağımsızlığı ve demokratik haklar konusunda ‘irrasyonaliteden’ vazgeçmeyeceğini, baskıcı-sansürcü-yasakçı zihniyeti sürdüreceğini gösterdi. Türkiye’ye yatırım ve sermaye getirmeyi düşünenler açısından hukuk devleti-bağımsız yargı-savunma hakkı güvencesi olmadıkça ne ekonomide ne dış politikada ne uluslararası saygınlıkta mesafe alınamaz!

TÜİK’in açıkladığı 2023 yılı 2. Çeyrek Büyüme verileri, 1 trilyon 22 milyar dolar olan GSYİH ile iktidarın 2023 için ilan ettiği 2 trilyon dolarlık milli gelirin ancak yarısına ulaşıldığını gösterdi. Yüzde 3,8 oranındaki büyüme hızına karşılık sanayi küçüldü, üretim daraldı, ücretlilerin milli gelir payı geriledi!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2023 2. Çeyrek Büyüme hızını yüzde 3,8 olarak açıkladı. Bu yılın ilk çeyrek büyüme hızı yüzde 3,9 idi. Geçen yılın ilk çeyreğinde yüzde 11,4 olan büyüme hızı diğer çeyreklerde gerileyerek bu yılın 2.Çeyreğinde yüzde 3,8’e indi. Veriler ekonominin son bir yılda duraklama-yavaşlamaya girdiğini, sanayisiz ve üretimsiz şekilde büyüdüğünü gösteriyor. Bireysel tüketim harcamalarındaki yüzde 15,6’ya varan yükseliş, deprem sonrası insani yardımlarla insan sağlığı ve sosyal hizmet faaliyetlerinde yüzde 5,1 artış büyümeye destek verdi. Deprem inşaatlarına yapılan yüklü kamu harcamaları, iktidarın faiz karşıtı söylemlerinin aksine banka-finans sektörünün faiz kazançlarından kaynaklı yüksek kârları büyümeyi desteklerken, ekonominin, üretimin, istihdam ve ihracatın lokomotifi sanayi, 2. Çeyrekte de yüzde 2,6 küçüldü. İmalat sanayiindeki küçülme ise yüzde 1,9 olarak gerçekleşti.

Sanayideki gerileme büyüme hızı verileriyle üç çeyrekten bu yana üst üste düşüyor. Bu da ülke sanayiinin, imalat sanayiinin, üretimin, ihracatın ve istihdamın geleceği açısından ciddi risklerin varlığını işaret ediyor. 

Sanayideki gerileme sürecinin üç çeyrekten bu yana kesintisiz olarak sürmesi, yılbaşından bu yana mal ve hizmet ithalatı, tüketim malları ithalatı yüzde 20,3 oranında hızla artarken, sanayinin ihracata dönük üretimin omurgasını oluşturan ara ve yatırım malı ithalatının gerilemesi, buna paralel olarak ihracatın yüzde 9 oranıyla düşmeye devam etmesi, büyümenin sürekliliği ve geleceği açısından oldukça ciddi bir olumsuzluk göstergesi. Bu tabloyla dış ticaretten büyümeye gelen katkı da eksi oldu. Sanayiye, yatırıma, üretime, tarıma, teknolojiye aktarılmayan, esirgenen yüz milyarlarca liralık kaynaklar Kur Korumalı Mevduat (KKM) sahiplerine, döviz kurlarını tutmaya, rezerv satışlarına, hazinenin borç ve faiz geri ödemelerine aktarıldı. İkinci çeyrekte tarım sektörü yüzde 1,2 büyürken, inşaat sektörü ise yüzde 6,2 oranında büyüme sergiledi.  

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH)  3 aylık dönemde 5 trilyon 502 milyar 192 milyon TL ve 271,5 milyar dolar olurken, yıllık bazda 1 trilyon 22 milyar dolar oldu. İktidarın 2023 hedeflerinde milli gelir 2 trilyon dolar, kişi başı milli gelir 25 bin dolardı. 2.Çeyrekte 3 aylık yıllık GSYİH’nin 271,5 milyar dolar, yıllık tutarın 1 trilyon 22 milyar dolar açıklanmasında belirleyici unsur TÜİK’in dolar kurunu 20,27 TL olarak alması.  Oysa 2.Çeyreğin son ayında 18’den 26 TL’ye çıkan kurla GSYİH'nin dolar karşılığı 65,5 milyar dolar düşerek 271,5 milyardan 206 milyar dolara, yıllık GSYİH de 1 trilyon doların altına inecekti. 

Sanayideki gerileme, ağır vergi ve zamlarla frenlenen tüketim harcamaları, faiz artışıyla krediye erişimin zorlaşması sonrası yatırımların duraklaması, 3.Çeyrek büyümesine düşüş olarak yansıyacak. Muhtemelen Temmuz-Eylül dönemi 3.Çeyrekteki büyüme yüzde 3’ün altına inecek!

2002-2022 döneminde ABD ve Türkiye’deki en büyük şirketler sıralamasındaki ilk 10 şirketin sergilediği tablo; ülke kaynaklarını toprağa ve ranta gömen AKP iktidarlarının başta dış ticaret ve katma değerli ürün ihracında, teknoloji ve çağı yakalamada ülkeyi geriye götürdüğünü sergiliyor!

Kaynakları toprağa ve ranta gömen AKP politikaları nedeniyle Türkiye, giderek geriliyor ve pazar kaybediyor. 2002 yılında, Fortune sıralamasına göre ABD’nin en büyük ilk 10 şirketi; Wal-Mart, General Motors, Exxon Mobil, Ford Motor, General Electric, Citigroup, Chevron Texaco, IBM, American International Group, Verizon olarak sıralanıyordu. 2022 sonunda ABD’deki sıralama; Apple, Amazon, Google, Microsoft, Wal-Mart, Facebook, Verizon, Disney, Home Depot, AT&T olarak değişmiş. Ağırlıklı olarak teknoloji, bilişim, internet, dijital - sosyal medya platformları, arama motorları, e-ticaret şirketleri. Türkiye’de ise AKP’nin iktidara geldiği 2002’de İstanbul Sanayi Odası’nın en büyük 500 şirket sıralamasında ilk 10; Tüpraş, EÜAŞ, Arçelik, Vestel, TOFAŞ, Erdemir, Oyak Renault, Türkiye Şeker Fabrikaları, Tekel, Aygaz iken, 2022 sonunda, ilk 10; Tüpraş, THY, Petrol Ofisi, BİM, Shell Turcas Petrol, Ford Otosan, Ahlatçı Kuyumculuk, Arçelik, Rönesans, Erdemir.

Dünya yapay zeka, bilişim-iletişim-dijitalleşme yolunda ilerlerken, Türkiye yerinde sayıyor. Teknolojiyi, ihracat için ara malını, hammaddeyi ithal eden, inovasyon ve bilimsel teknolojiyi üretimine yansıtamayan, yetişmiş insan gücünü hızla yitiren, teknoloji festivalleriyle övünen bir konumda. 

Ocak-Temmuz dönemi dış ticaret rakamlarına göre; ihracat geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 0,7 azalarak 143,3 milyar dolar olurken, ithalat yüzde 5 artışla 216,8 milyar dolar gerçekleşti. Yedi aylık dış ticaret açığı, yüzde 18,1 artarak 62,3 milyar dolardan, 73,6 milyar dolara yükseldi. Yıllık dış ticaret açığı, 120 milyar doları aştı. (2022 -2023 Temmuz)

Artan kurlar ve girdi maliyetleriyle Türkiye ihracatında önemli paya sahip tekstil ve hazır giyim geriledi. Sektörde bir yılda 1 milyon kişiyi aşan istihdam kaybı yaşandı. Tekstilde yaşanan pazar kayıplarından doğan boşluğu aynı ürünü daha ucuza üreten Bangladeş, Vietnam, Kamboçya gibi ülkeler dolduruyor. 2002-2022 dönemi dış ticaret tablosuna bakıldığında AKP hükümetlerinin ihracata sağlanan tüm teşviklere ve kredilere rağmen ciddi bir dönüşüm sağlayamadığı, bir dönem yaşanan kur avantajını ülke ihracatı lehine değerlendiremediği, görülüyor. En fazla dış ticaret açığı verilen ülkeler yıllar önce Çin, Rusya, İsviçre, Almanya, Hindistan, Güney Kore, Japonya ve İran olarak sıralanırken, 2022 temmuzuna gelindiğinde de yine Çin, Rusya, Almanya, Güney Kore, İsviçre, Hindistan, Japonya. ABD ambargosu ve yaptırımlardan dolayı İran geri planda kalmış.

Türkiye’nin ihracatının yüzde 70’i aşan kısmı ithal ara ve yatırım malı ile hammaddeye dayalı. Yıllardır ihracatın bağımlı olduğu bu ithalatı ikame edecek, bunları içeride üreterek artı değer yaratacak bir sanayi dönüşümü sağlanamadı. Bilim ve teknoloji dışlanıp, beton ve rant öncelendiği için kur, enflasyon, enerji fiyatlarındaki değişim Türkiye’nin dış ticaretini, ihracatını, döviz gelirlerini ve ekonomisini kırılgan hale getiriyor. İnsan kaynakları tükeniyor! 

Bütçe gelirlerini artırmak için ek vergiler getiren, mükerrer vergi düzenlemesiyle yükü halkın ve işletmelerin sırtına bindiren iktidar, Birleşik Arap Emirlikleri’nden yapılacak milyarlarca dolarlık ithalata ise vergi muafiyeti getirdi. Brezilya, zenginlerden ek vergi almaya, İtalya ve İspanya bankaların yüksek kârlarından ilave vergi yasaları çıkartmaya hazırlanıyor. İktidar ise halka ve yerli işletmelere ek vergiler salıyor!

AB ülkeleri, başta İspanya, İtalya, Litvanya olmak üzere; bankaların elde ettiği yüksek kârlara tek seferlik ek vergi için düzenlemeye gidiyor. Fransa ve bazı ülkeler üst gelir gruplarından ek servet vergisi almaya hazırlanıyor. Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, bütçe gelirlerini artırmak, açıkları azaltmak, mali dengeyi sağlamak için zenginlere, yüksek gelir gruplarına yeni vergiler getiren yasa tasarısını parlamentoya gönderdi. Türkiye’de ise iktidar, gelirine bakılmaksızın herkesin aynı oranda ödediği dolaylı vergilerde (KDV, ÖTV, ATV) artışa gitti. Ardından ödenmiş Motorlu Taşıtlar Vergisini (MTV) bir kez daha mükerrer almak için torba yasa çıkarttı. Türkiye’nin önemli ihraç kalemlerinden altın, kıymetli maden ve mücevher ihracatında kullanılan ve dahilde işleme rejimi (DİR) çerçevesinde ithal edilen altına kısıtlama ve yüzde 20 ek gümrük vergisi getirildi. İhracatçının dövizinin yüzde 40’ına el koyma uygulaması halen devam ediyor. 

Halka ve işletmelere, ihracatçıya deprem harcamalarını gerekçe göstererek ek vergiler getiren iktidar, milyarlarca TL vergi kaybını göze alarak, BAE’den yapılacak ithalata gümrük vergisi muafiyeti getirdi! Vergi muafiyetine tabi Gümrük Tarife Pozisyonları (GTP) listesi; kırmızı ve beyaz etten yumurtaya, süte, bisküviye, bira hammaddesi malt vb. Türkiye’de üretilen pek çok ürünü kapsıyor. 

Yerli üreticiyi ve gıda sanayicisini yıkıma uğratacak bu kararın karşılığında, BAE’ye hangi söz ve taahhütlerin verildiği kamuoyundan gizleniyor!

Borç bulmak için yapılan Körfez turunda BAE ile 50 milyar dolarlık yatırım ve finansman anlaşması imzalandığı, ticaret hacminin 25 milyar dolara çıkartılacağı açıklanmıştı. BAE’ye tanınan gümrük vergisi istisnaları, BAE ürünlerine ithalat kapısının ardına kadar açılması neyin karşılığı? BAE, içme suyunu bile ithal ederken bu vergi muafiyeti kararıyla bir anda bu ürünleri Türkiye’ye ihraç edecek konuma geliyor. Bu istisnadan dolayı yaşanacak vergi kaybı nasıl telafi edilecek? Yüksek faizle borçlanarak mı, vatandaşa ve yerli işletmelere yeni ek vergiler, ürünlere yapılacak yeni zamlarla mı? Türkiye’nin BAE’ye ihracatında makine parçaları, metalurji ürünleri, altın ve mücevherat dışında gıda, tarım ve hayvancılık ürünlerinin payı yüzde 34 düzeyinde. Bu kararla gıda sanayii ve üretimi gibi stratejik bir alan Körfez sermayesinin egemenliğine açılıyor. 

Daha önce et, canlı hayvan, fasulye vb. ithalatıyla yerli üretici-besici yok olma aşamasına getirildi. Şimdi BAE’den gümrüksüz ithalatla rekabette zorlanıp zarar edecek yerli gıda şirketlerinin kelepir fiyatına BAE tarafından satın alınmasına zemin hazırlanıyor. İktidarın sağladığı bu ayrıcalık, ülkenin yerli üreticisine ve ekonomik bağımsızlığına karşı bir operasyon ve kötülüktür! 

Rusya tarafından Tahıl Koridoru Anlaşmasının askıya alınmasıyla daha da hayati hale gelen GIDA VE BESLENME SORUNU dünyada gündemin ilk sıralarına yükselirken, Türkiye’de 21 yılda 8 Tarım Bakanı değiştiren iktidar, bir kez daha tarım ve hayvancılıkta tüm politikaların değişeceğini vurguluyor!

Bugüne kadar AKP hükümetlerinde görev yapan tarım bakanları doğrudan gelir desteği başta olmak üzere, ayni destekler, mazot desteği, gübre desteği, tarım havzaları vb. adlar altında birbirinden çok farklı ve sanki iktidar değişmiş gibi bir önceki bakanın uygulamalarını tümden sıfırlayan değişiklikleri devreye koydular. Eski Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi, Venezuela’da hububat üretimi için temaslar yürütürken diğer yandan da mazot ve gübre desteklerinin doğrudan ödenmesi yerine üreticilerin Ziraat Bankası’na açacakları hesaplara yatırılması ve sadece bakanlığın anlaşmalı olduğu akaryakıt ve gübre bayilerinden alınması zorunluluğunu getirdi. Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kaydı olmayan üreticileri devre dışı bırakan bu sistem değişikliği çok büyük mağduriyetlere yol açtı. Tek bayiye mahkum edilen üretici gübre alamadı, dilediği yerden mazot temin edemedi. Hazırlıkları süren Orta Vadeli Program (OVP) kapsamında Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) ve diğer tarım ve hayvancılık sektörü bileşenleriyle bir araya gelerek toplantılar tapan CB Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve yeni Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, destekleme politikalarının bir kez daha değişeceğini, tarım ve hayvancılık desteklerinde ‘sadeleştirmeye’ gidileceğini açıkladılar.

Tarım ve hayvancılığa sağlanan desteklerin yetersizliği, ödemelerin zamanında yapılmaması, uygulanan taban fiyat politikalarının enflasyon ve maliyet artışlarının çok altında kalması yıllardır ülke tarım ve hayvancılığının erimesine, gerilemesine neden olurken şimdi tüm politikaların yeniden belirlenmesine dönük çalışmalar mağduriyetleri daha da büyütecek.

Üretici, değişen politikalara uyum sağlamaya çalışırken, üretimden soğutuldu. Bunun en somut göstergesi ÇKS’de kayıtlı üretici sayısı geriliyor. Ekilebilir tarım arazilerinin üçte biri artık ekilmiyor. İktidar şimdi, çıkarttığı yasayla; üreticinin neden ürün ekemediğine, maliyetlerdeki artışın hangi boyutlara yükseldiğine çözüm üretmek yerine, arazisini ekmeyen üreticinin arazisini elinden alıp kendi belirleyeceği kişilere verecek. Üreticiyi ithalatla terbiye ederek yerli üretimde gerilemeyi kalıcılaştıran iktidar; KDV-ÖTV’yi sıfırlama çağrılarına kulak tıkıyor, BAE’ye sıfır vergi olanağı sunuyor.   

İktidarın tarım ve hayvancılığa dönük samimiyetsizliğinin en somut belgesi, 2006’da çıkartılan Tarım Kanunu’dur. Yasanın her yıl bütçeden tarıma ayrılacak destekleme tutarının o yılki GSYH’nin yüzde 1’inden az olamayacağını içeren yasa hükmü, 17 yıldır uygulanmıyor. Üreticiye verilmesi gereken destek parasıyla üreticiyi refaha kavuşturmak, tarımı ve hayvancılığı zirveye çıkartmak mümkün iken,  bu paralar döviz garantili kamu-özel iş birliği projelerine akıtıldı. Üreticiyi 21 yıldır sefalete sürükleyen iktidar, ülkenin gelecek 25-30 yılını bir avuç alacaklı müteahhide ipotek etti!

Türkiye-Rusya ilişkilerinde oldukça kritik bir sürece girildi. Defalarca Putin ile Ankara’da yüz yüze görüşeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, SOÇİ’ye gidiyor.

PYD-YPG ile Türkiye destekli Arap aşiretler arasında Suriye’de başlayan çatışmalarda Rusya’nın YPG’ye hava desteği vererek Arap aşiretleri bombalaması, SOÇİ görüşmelerinin zor geçeceğini işaret ediyor!

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Putin hakkındaki yakalama kararı yurt dışı ziyaretler için risk olarak görülüyor. Putin’e Ankara ziyareti için güvence verilmesi mümkün olduğu halde Rus Lider, Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan’ın Rusya’ya gelmesini istedi. Bu aşamada Putin’in yakında Çin’i ziyaret edeceğinin açıklanması dikkat çekici! Rus liderin Ankara’ya gelmemesinin UCM kararıyla ilgili olmadığı, Rusya’nın son dönemdeki bazı rahatsızlıkları nedeniyle ‘farklı mesajlar’ vermek için Soçi’yi istediği anlaşılıyor. CB Erdoğan ile Putin’in son dört yüz yüze görüşmesi Moskova ya da Soçi’de gerçekleşti.  

Temmuzda Tahıl Koridoru anlaşmasından çekilen Rusya, iktidarın Ukrayna’nın NATO üyeliğine verdiği destekten rahatsız. Rusya tahıl anlaşmasından çekildikten sonra Karadeniz’deki tüm yük gemilerini askeri hedef ilan etti. İktidar Moskova’dan muafiyet talep etti ancak Rusya, Türk gemilerine istisna tanımadı. Kısa süre önce bir Türk kargo gemisi, Rus donanması tarafından durdurulup denetlendi. Seçim sonrası ABD-AB ile yakınlaşma politikasına yönelen iktidarın bu tavrının Rusya’da rahatsızlığa yol açtığı anlaşılıyor. Putin, Rusya’ya verilen tüm taahhütler karşılanmadan Tahıl Anlaşmasına dönmeyeceğini ilan etti. Geçen hafta Moskova’ya giden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a da aynı yanıt verildi.  Soçi’de ana gündem maddelerinden biri, Tahıl Anlaşması olacak. 

Yine Soçi öncesi 7 yıl aradan sonra Türkiye ve ABD, Doğu Akdeniz’de ortak deniz tatbikatı, Kayseri’de ortak kara ve hava tatbikatı yapıyor. Amacı ‘Karadeniz’in güvenliği’ olarak açıklanan bu tatbikatlara Azerbaycan, Gürcistan, Yunanistan ordularının da katılması ABD ve NATO’nun Rusya’ya mesajı. Muhtemelen ABD 6. Filo Amiral gemisinin İstanbulSarayburnu’nda demirlenmesi Rusya’da rahatsızlık yarattı. Ayrıca Erdoğan’ın damadının ABD Büyükelçisi ile ABD’nin en büyük uçak gemisinde ağırlanması, F-16’lar önünde savaş pilotu kıyafetiyle paylaşımlar yapması iktidarın ABD ile yakınlaşma ve ABD’nin de bu yakınlaşmaya ilişkin Rusya’ya mesajı olarak görülebilir. Ukrayna, Türkiye’den aldığı İHASİHA’larla başkent Moskova’ya, Rusya’nın iç kesimlerine saldırılar düzenliyor.  

Kuzey Suriye’de yaşanan hareketlenme PYD-YPG ile Arap aşiretlere bağlı güçler arasında çıkan çatışmaların yayılmasına karşın, Arap aşiretlerin Türkiye tarafından desteklendiği çatışmalarda PYD-YPG’ye desteğin ABD’den değil, Rusya’dan gelmesi dikkat çekici. Arap aşiretler karşısında gerileyen PYD-YPG’ye hava desteği vermeye başlayan Rusya, Arap aşiret güçlerini hava bombardımanıyla püskürttü. Soçi’nin hemen öncesinde Suriye’deki bu kritik gelişme, Rusya-Türkiye arasında ortaya çıkan gerilimlerin önemli bir işareti. Soçi’de oldukça zorlu bir görüşme ve müzakere yaşanacağını öngörmek mümkün.

Libya-İsrail arasında Roma’daki gizli görüşmenin sızması, Libya’da tepkilere ve çatışmalara neden oldu. Türkiye’nin desteklediği Trablus yönetiminin Dışişleri Bakanı Necla el-Menguş, İsrailli mevkidaşı Eli Cohen ile görüştüğü ortaya çıkınca görevden alındı ve soruşturma başlatıldı. Libyalı Bakanın Türkiye’ye kaçtığı öne sürülüyor!

İsrail’i devlet olarak tanımayan Libya’da, İsrail ile temas, görüşme veya ziyaret yasalarda ağır suç. O yüzden Trablus yönetiminin Dışişleri Bakanı Necla el-Menguş’un Roma’da İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen ile görüştüğü ortaya çıkınca ülke karıştı. İktidarın desteklediği Trablus yönetiminin Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, tepkiler ve çatışmaya dönüşen gösteriler üzerine Dışişleri Bakanını görevden alarak, hakkında siyasi ve cezai soruşturma başlattığını açıkladı. Yurt dışına çıkış yasağı getirilen Bakan Menguş’un Türkiye’ye kaçtığı, İstanbul’a geldiği yönündeki haberler Libya ve Arap medyasında yer aldı. İktidar ve Dışişleri’nden herhangi bir açıklama yapılmadı.

İktidar, Libya’daki iki başlı yönetimde Başbakan Dibeybe’yi ve Trablus yönetimini destekliyor. Tobruk’taki Libya Ulusal Meclisi yönetimi, Dibeybe hükümetinin görev süresinin dolduğunu, seçime gidilmesi gerektiğini öne sürüyor. Tobruk yönetimi, Trablus hükümetinin Türkiye ile imzaladığı anlaşmaların geçersiz olduğunu savunuyor.

İktidar İsrail ile normalleşme görüşmelerini hızlandırırken, karşılıklı büyükelçi atamalarıyla süreç yeni bir boyuta geçti. BAE, Bahreyn, Fas ile İsrail arasında İbrahim Anlaşmalarıyla başlayan diplomatik-ekonomik ilişki sürecine Suudi Arabistan’ın da katılımı için ABD aracılığında müzakereler devam ediyor.

BAE ve Suudi Arabistan ile normalleşme ve milyarlarca dolarlık anlaşmalara imza atan iktidar, Kuzey Afrika kapısını açmak için de Mısır’la normalleşme sürecine yöneldi. Ancak Libya’da Mareşal Hafter ve Tobruk yönetimine destek veren Mısır ile Trablus’u destekleyen Türkiye karşı karşıya.

Libya ve Arap medyasında gizli Roma buluşmasının planlayıcısı ve destekçisinin Türkiye olduğuna yönelik haberler yer alıyor. Gerek Tobruk yönetimi gerekse Libya’nın önde gelen aşiretlerinden Türkiye’ye tepkiler söz konusu. İktidarın suskun kalması, süreci Türkiye’nin organize ettiği iddialarını güçlendiriyor. İsrail’de Dışişleri Bakanlığı’nın Menguş ile gizli görüşmeyi ‘tarihi buluşma’ başlığıyla resmi açıklamayla duyurmasını ‘tarihi diplomasi gafı’ olarak nitelendiren muhalefet, Dışişleri Bakanı Cohen’in istifasını istiyor. İsrail medyasına göre İtalya’nın ev sahipliğinde, ABD gözetiminde Türkiye’nin organize ettiği Roma görüşmesinde CB Erdoğan ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, diplomasi zaferi elde etmeyi planlarken görüşmeler sızınca ikisi de zorda kaldı.    

Libya’daki son gelişmeler ülkedeki çift başlılığı, iç çatışmaları ve ayrışmaları daha da derinleştirmeye yönelik süreci tetikledi. İktidarın kredi beklediği Körfez ülkeleri ve İsrail’in teşvikiyle giriştiği gizli görüşme sürecinin açığa çıkması üzerine, Libya’da Türkiye’ye dönük protestoların ve tepkilerin yayılması ciddi bir diplomatik hesapsızlık ve öngörüsüzlüğün sonucudur!