CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'tan Haftalık Değerlendirme Raporu/ 21 Temmuz 2024

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak Her hafta yayımladığı 'Haftalık Değerlendirme Raporu'nu yayımladı. Türkiye ve Dünya Gündemi olarak yayımladığı raporu Sıcak gündem, Ekonomi, Tarım, İç politika, Dış politika başlıklarıyla kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak'ın 21 Temmuz 2024 tarihli raporu şöyle:

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

21 TEMMUZ 2024

SICAK GÜNDEM

  1. 22 yılda defalarca değişen Milli Eğitim Bakanları ve ‘Eğitim Reformu’ diye sıkça değiştirilen müfredatlar, din ağırlıklı ders programları, tarikat ve cemaatlerle iş birliği protokollerinin öğrenciler ve eğitim sisteminde yarattığı yıkım gizlenemiyor!
  2. İktidar, sosyal güvenlik sisteminde ve emekli aylıklarında yaptığı düzenlemelerle sorunu tümüyle içinden çıkılmaz hale getirdi. Emekliler arasındaki maaş adaletsizlikleri iyice yaygınlaştı!

İÇ POLİTİKA

  1. Türkiye Futbol Federasyonu seçimlerinde yaşananlar ve ortaya çıkan sonuç, özerk federasyonlar ve sporu siyaset gölgesinden kurtarmak adına tarihi önemde bir adımdır.
  2. Muhalefete mensup büyükşehir belediyelerinin hizmet üretmesi, personel istihdam etmesi, yatırıma girişmesini engelleyen düzenlemeler yürürlüğe konulurken sokak hayvanları sorununun çözümünü de belediyelere yıkmak ciddi bir çelişkidir!

EKONOMİ

  1. TBMM'ye getirilip hızla yasalaştırılmak istenen Vergi Paketi, geniş kesimlerin vergi yükünü hafifletmiyor. Usulsüzlük cezalarını katlayarak artıran bu paket, yakın dönemde yeni bir vergi affının işaretidir!
  2. Dünyada örneği olmadığını öne sürerek kredi kartına taksit ve nakit avans uygulamasını kaldıran iktidar ve ekonomi yönetimi, şimdi çaresizlik içinde dünyada örneği olmayan ‘bir ev için beş kişiye ortak kredi’ icat ediyor!
  3. Bütçe açığı, yılın ilk yarısında 750 milyar TL’ye dayandı. Gelir vergisi dışında doğrudan vergi gelirlerindeki artış enflasyonun altında kalırken, bütçeyi başta KDV-ÖTV olmak üzere dolaylı vergiler ayakta tutuyor!

TARIM

  1. Suriyeli sığınmacıları ucuz istihdam güvencesi olarak görmek, sayıları 1 milyona yaklaşan Afgan sığınmacılardan 25 bin çobanı hayvancılığın garantisi saymak, ülke tarım ve hayvancılığını bitirerek yerli üreticiyi yok sayan bir zihniyetin sonucudur!

DIŞ POLİTİKA

  1. Cumhuriyetçi Başkan Adayı Donald Trump’a yönelik suikast girişimi ABD toplumundaki kutuplaşma ve radikalleşmeyi açığa çıkartırken, 4 ay sonraki seçimde Trump’ın şansını artırdı.
  2. AB Komisyonu Başkanlığı’na tekrar aday olan Ursula von der Leyen, Avrupa Parlamentosundaki (AP) oylamada muhafazakâr ve sosyal demokratların desteğiyle yeniden seçildi.

 

2024 Yüksek Öğretim Kurumları Sınavı sonuçları, eğitim sistemi ve müfredatlarda defalarca yapılan değişikliklerin başarısızlığını teyit etti. Fen bilimlerinde yüzde 83, matematikte yüzde 81’e varan başarısızlık, 70 bine yakın öğrencinin sıfır çekmesi AKP iktidarının Milli Eğitimde yarattığı ağır tahribatın sonucudur!

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi'nin (ÖSYM) üniversite adayları için düzenlediği Yüksek Öğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçları ve doğru yanıt seviyesindeki vahim başarısızlık, eğitim kurumlarının alarm verdiğini, Milli Eğitim sisteminin büyük tahribata uğratıldığını ortaya koydu. ÖSYM Başkanının açıkladığı sonuçlar özellikle sınava ilk kez giren lise son sınıf öğrencilerinin başarı düzeyinin gerilediğini, doğru cevap sayısına ilişkin ortalamaların en alt düzeylere indiğini gösteriyor.

Sınavın birinci oturumu olan Temel Yeterlilik Testine (TYT) 3,1 milyon adaydan 2,8 milyonu katılırken, ikinci oturumda yapılan Alan Yeterlilik Testine (AYT) yaklaşık 2 milyon adaydan ise 1,8 milyonu katıldı. 700 bin aday başvuru yapıp sınav harcını yatırdığı halde sınava girmedi. TYT'ye girenler 40 soruluk Türkçe testinde ortalama 21,4, 20 soruluk sosyal bilimlerde ortalama 9, 40 soruluk matematik testinde ortalama 7, 9 ve 20 soruluk fen bilimleri testinde ortalama 3,4 soruyu doğru cevapladılar. Diğer deyişle öğrenciler, fen bilimlerinde yüzde 83, matematikte yüzde 81 başarısız oldular. İkinci oturumdaki AYT sınavında doğru cevap sayısı ve başarı düzeyinin çok daha gerilediği görülürken, ortalama doğru cevap sayısı, matematik (40 soru) testinde 5,5, fizik (14 soru) testinde 2,2, kimya (13 soru) testinde 1,4 ve biyoloji (13 soru) testinde 2,3 oranında gerçekleşti. Yine AYT sınavındaki Türk dili ve edebiyatı (24 soru) testinde doğru cevap ortalaması 5,9 oldu.

Önceki yıllarda olduğu gibi başarı ortalaması için net sayılarına göre yapılacak hesaplamada daha vahim bir başarısızlığın açığa çıkacağı anlaşılıyor. Sınav sonuçlarına ilişkin olarak Milli Eğitim Bakanlığı 2018, ÖSYM ise 2021’den bu yana başarı hesaplamasında sadece doğru cevap ortalamalarını yayınlıyor. TÜİK’in enflasyon verileri gibi, LGS, YKS, TYT, AYT vb. sınav sonuçlarında açıklanan ortalamalar gerçek tabloyu yansıtmıyor. Sadece doğru cevap ortalamaları kamuoyuyla paylaşılsa da başarısızlığın üstü örtülemiyor. 22 yılda defalarca değişen Milli Eğitim Bakanları ve ‘Eğitim Reformu’ diye sıkça değiştirilen müfredatlar, din ağırlıklı ders programları, tarikat ve cemaatlerle iş birliği protokollerinin öğrenciler ve eğitim sisteminde yarattığı yıkım artık gizlenemiyor. Sınavda en düşük doğru cevap ortalamasının 1,2 ile din kültürü ve ahlak bilgisinde olması, iktidarın gençleri inancından soğutup uzaklaştırdığını, bu ideolojik planların gençlerde karşılık bulmadığını somutlaştırıyor.

Survivor yarışmasına 300 bin, MasterChef yarışmasına 130 bin gencin başvurması, dinselleştirilmiş eğitimden kaçışın, eğitimin önemsizleştirilmesinin bir başka göstergesidir. 70 bine yakın gencin sıfır çektiği YKS sınav sonuçları; iktidarın eğitim-öğretim sistemine ve öğretmenlik mesleğine yönelik partizanlıkla gençlerin geleceğini yok ettiğini, umutlarını tükettiğini, ülkenin geleceğine büyük zarar verdiğini tüm açıklığıyla gösteriyor!

12 bin 500 TL’ye çıkartılması öngörülen en düşük emekli aylığındaki 2500 liralık artıştan sadece 3 milyon emeklinin yararlandırılıp, 13 milyon emeklinin kapsam dışı tutulması, emeklileri yoksullukta eşitlemektir. Bu düzenleme, emekliler arasında ayrımcılıktır ve anayasanın eşitlik ilkesine aykırıdır!

Seçim öncesinde emeklilere verdiği vaatlerinin hiçbirisini 1,5 yıldır yerine getirmeyen iktidar, artan tepkiler üzerine sadece 10 bin liralık en düşük tutar üzerinden aylık alan 3 milyon 703 bin 788 emeklinin aylığına 2500 TL zam yapıp en düşük emekli aylığını 12 bin 500 TL’ye çıkarttı. TBMM’deki Vergi Paketi’ne eklenen düzenlemeyle 13 milyon emeklinin kapsam dışı tutularak 2500 liralık artıştan mahrum edilmesi anayasaya aykırıdır.  Anayasanın eşitlik ilkesini çiğneme pahasına emeklileri ayrımcılığa tabi tutan iktidarın diğer emeklileri zamdan yararlandırmamayı ‘bütçe imkanları elvermiyor’ gerekçesine dayandırması aldatmacadan ibarettir. Enflasyon farkı olarak temmuzdan geçerli olmak üzere kök maaşlara yapılan yüzde 24,7’lik artışa rağmen 8 bin TL ve altında kök maaşı olan milyonlarca emeklinin aynı maaşı almaya devam edeceği ortaya çıkınca, en düşük aylığı 10 binden 12 bin 500 TL’ye yükseltmek zorunda kalan iktidar, yeni bir adaletsizliğe imza attı. Bu düzenleme sonrası aylığı 12 bin-12 bin 500 TL arasındaki emeklilerin aylıklarında sadece 20-80 TL artış olacak ya da hiç artış olmayacak. Aynı şekilde kök maaşı 8-10 bin TL arasında olan emeklilerin maaşlarındaki artış 2500 liranın altında kalacak.

İktidarın emekliler arasında maaş kaosunu daha da büyütmesi kaçınılmaz olan bu düzenlemeyle mağdur ettiği 13 milyon emekliyi 2500 liralık artıştan yararlandırmaması, eşitlik ilkesinin yanı sıra anayasanın sosyal devlet ilkesine de aykırıdır. Bu maddenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesi ve artıştan tüm emeklilerin seyyanen yararlandırılması anayasa gereği kaçınılmazdır. Açlık sınırının haziran itibarıyla 19 bin liraya ulaştığı ekonomik ortamda, yapılan yüzde 25 artışa rağmen 12 bin 500 liralık en düşük emekli aylığı, açlık sınırının yüzde 34, asgari ücretin yüzde 26,5 altındadır.

İktidarın 2008’de çıkarttığı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası kanunuyla emekli aylık bağlama yöntemi değiştirildi. Bu yasa çıkmadan önceki dönem ile sonraki dönem emekli olanlar arasındaki eşitsizlikler, maaş uçurumları artarak büyüdü. Daha fazla gün sayısı ve daha yüksek prim ödeyenler adeta cezalandırıldı. Maaş uçurumunun büyümesi üzerine günü kurtarmak için 2019’da devreye sokulan en düşük emekli aylığı yöntemi tam aksine maaş uçurumunu daha da artırdı. Bu karara göre en düşük tutarın altındaki emekli aylıklarında aradaki fark hazine desteğiyle kapatılarak en düşük aylık tutarına tamamlanıyor. Ancak kök maaşlar değişmiyor. Dolayısıyla enflasyona endeksli artışların kök maaşa yansıması açıklanan enflasyon oranının altında kalıyor.

İnsanca maaş artışı kaçınılmaz olarak yakıcı hale gelen emeklilerin gerçekçi zam ve refah artışı talepleri bütçede para yok diye geçiştirilemez. İktidar derhal bu yanlıştan dönmeli kök maaşlarda yapılacak enflasyon zammıyla en düşük emekli aylığı asgari ücretle eşitlenmelidir. En düşük aylıkta yapılan 2500 liralık artış tüm emeklilere seyyanen yansıtılmalıdır.

Türkiye Futbol Federasyonu seçiminde tüm siyasi baskılara rağmen ortaya çıkan sonuç; her kesimin iktidarın baskısı ve şantajlarından bunaldığını, buna karşı dipten gelen direnç dalgasının yükseldiğini, gösterdi. Özerk federasyonlara siyasi müdahale ve sporu siyasallaştırma çabaları artık kabul görmüyor!

Sporu siyasallaştırma ve federasyonları partizanlaştırma girişimlerine karşı uzun bir aradan sonra ilk tepki çıkışı Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) seçimlerinde ortaya çıktı. Yasa gereği özerk olması gereken spor federasyonları 22 yıldır iktidar tarafından arka bahçe olarak görüldü. Federasyon başkanlıkları; iktidar partisi yöneticileri, eski milletvekilleri ve iktidar bürokratları arasında paylaşıldı. Federasyon genel kurullarında iktidarın istemediği adayların çıkması engellendi.

Son örneği Türkiye Basketbol Federasyonu’nun (TBF) seçimli genel kurulunda yaşanan siyasi baskılar sonrası, adaylıktan çekilmeye zorlanan her ikisi de milli basketbolcu adaylar yerine delegeler üzerinde kurulan iktidar baskısıyla Cumhurbaşkanı Danışmanı TBF başkanı seçildi. Bazı spor dallarında yönetimlerin ve sporcuların tamamıyla iktidar partisine mensup isimlerden ve aile boyu federasyonlardan oluştuğu medyaya yansıdı.

İktidarın sporu kontrole alma, kulüpleri dizayn etme, federasyonları kendi belirlediği isimlere teslim etme politikası, TFF Seçimli Genel Kurulu’nda sonuçsuz kaldı. Kazanmasına kesin görüyle bakılan iktidar destekli mevcut başkan seçimi kaybetti. Kapalı oylama sonunda rakip aday TFF Başkanlığına seçildi. Adaylık için imza veren delege sayısının yaklaşık iki katı oy alan rakip adayın seçimi kazanması, aynı zamanda iktidara ‘Futboldan, spordan elini çek. Spora siyaset bulaştırma’ mesajıdır.

İktidar, TFF seçimleri için uyguladığı ağır baskılarla ülkemizi UEFA yönetim kurulunda temsil eden adayı bile çekilmeye mecbur ederken, çekilen adayın yaptığı yazılı açıklamayla perde arkasında uygulanan tehdit ve şantajların kamuoyuna yansıması, iktidarın baskılarını açığa çıkarttı.

  • Büyük bir endüstri ve milyarlarca dolarlık ekonomiye sahip futbolun, futbol kulüplerinin, kulüp başkanları ve delegelerin nasıl ağır bir iktidar baskısı altında olduklarını gözler önüne serdi.

İktidarın açık destek verdiği adayın 160 delegenin imzasını almasına karşılık, kapalı seçim oylamasında 129 oyda kalarak seçimi kaybetmesi, iktidarın baskı ve tehditleriyle adaylığa destek ve imza veren 31 delegenin oy kullanma kabinine girince baskılardan arınıp, özgür iradesiyle oyunu kullanarak iktidara tepkisini koyduğunu göstermektedir.

Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de en çok sevilen ve izlenen, milyonlarca taraftarın gönül verdiği kulüplerin rekabet ettiği futbolu yöneten TFF’yi iktidarın siyasi aparatı konumuna getirme yaklaşımına karşı sergilenen bu tepki ve dipten gelen dalgayla ortaya çıkan iktidar baskısına meydan okuma yaklaşımı, diğer federasyonlarca da örnek alındığında ÜLKE SPORU AYAĞA KALKACAKTIR.

Bir süredir ülke gündeminde önemli yer tutan sokak hayvanları sorununa çözüm tartışılırken TBMM’ye getirilen yasa teklifinin içerdiği düzenlemeler, adeta sokak hayvanları için bir katliama yasal kılıf uydurmaktadır. Bu sorun toplu katliam veya itlaf yoluyla çözümlenemez!

Sahipsiz sokak hayvanları sorununa yönelik bu düzenleme ağırlıkla sokak köpeklerini içeriyor. Cumhurbaşkanı (CB) Erdoğan’ın ‘talimat verdim’ dediği yasa teklifinin AKP grubunda değil, Beştepe Sarayı’nda hazırlandığı ve konuyla ilgili kesimlerden görüş ya da öneri alınmadığı ve çözüm alternatiflerinin şeffaf şekilde tartışılmadığı anlaşılıyor.

CB Erdoğan, bu düzenleme öncesinde sıkça sokak hayvanlarının ‘sahiplendirilmesi, kısırlaştırılması ve bunlar olmadığı takdirde uyutulmasını’ gündeme getirdi. Hayvanların ölüme terk edilmesi için kullanılan ‘uyutma’ kavramıyla birlikte TBMM’de görüşülmesine başlanan teklifte ‘ötanazi’ kavramına yer veriliyor. Her ikisi de sonuç olarak bir canlının hayatına son verilmesi anlamına gelen uyutma ve ötanazi kavramlarında asıl geçerli olan insanların bu hayvanlar adına vereceği karardır. Bunun göz ardı edilmesi söz konusu olamaz.

Sayıları her geçen gün artan sokak köpeklerinin belediyelerce kurulacak hayvan barınaklarında tutulması, kısırlaştırma işlemiyle üreme hızlarının yavaşlatılması ve zaman içerisinde sayılarının azaltılması pek çok ülkede uygulanan bir yöntem. Bunun yanı sıra sokak hayvanlarının hayvanseverler tarafından sahiplendirilerek sokaklardan çekilmesi, insan yaşamı için tehdit olmaktan çıkartılması da yaygın şekilde uygulanan yöntemlerden birisi. İlk çözüm modelinde yerel yönetimlerin, belediyelerin şehir dışında geniş arazilerde hayvan barınakları inşa etmesi, buralarda toplanacak hayvanların bakım-beslenme ihtiyaçlarının karşılanması, kısırlaştırma için ciddi sayıda veteriner ve yardımcı eleman istihdam edilmesi gerek. Tüm bunların olabilmesi için belediye bütçesinden ciddi bir kaynağın bu alana harcanması gerekiyor. İktidarın getirdiği yasa teklifinde sorununun çözümünde ağırlık belediyelerin sırtına yüklenirken bir yandan da yürürlüğe giren Kamuda Tasarruf Tedbirleri paketiyle yerel yönetimlerin bütçeleri, harcamaları, personel alımları kısıtlanıyor. Özellikle muhalefete mensup büyükşehir belediyelerinin hizmet üretmesi, kaynak yaratması, personel istihdam etmesi, yatırıma girişmesini engelleyen düzenlemeler yürürlüğe konulurken aynı zamanda belirli bir bütçe ve kaynak gerektiren sokak hayvanları sorununun çözümünü de belediyelere yıkmak ciddi bir çelişkidir.

  • İktidarın gizli amacı, kamuoyunda yaygın şekilde tartışılan sokak hayvanları üzerinden tüm tepkileri muhalefet belediyelerine yönlendirmektir!

Giderek büyüyen bu sorunun merkezi-yerel yönetim iş birliğiyle çözülmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. İktidar, sorunu belediyelere yıkarak ve ‘uyutma-ötanazi’ görevini de belediyelere yükleyerek sorumluluktan kaçamaz. Ötanazinin sokak hayvanlarına uygulanması, bu kararın onlar adına bir insan tarafından verilmesi kabul edilemez!

TBMM’ye getirilip hızla yasalaştırılmak istenen Vergi Paketi, varlıklı kesimleri, kayıt dışı kazançları kayıt altına alma yönünde bir düzenleme içermiyor. Geniş kesimlerin vergi yükünü hafifletmek yerine usulsüzlük cezalarını katlayarak artıran bu paket aynı zamanda yakın dönemde yeni bir vergi affının işaretidir!

İktidarın yasalaştırmak istediği bu kanun teklifi Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in söylemlerinin aksine, kayıt dışı kazançları vergilendirme, gelirinin üzerinde harcama yapanlara ‘nereden buldun’ diye sorma, kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına alma vb. vaatlerin hiçbirisini içermiyor. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın (GİB) Cumhurbaşkanına yaptığı sunumdaki pek çok maddenin tekliften çıkarıldığı anlaşılıyor. Teklifin genel gerekçesiyle, madde gerekçelerindeki dil-söylem farklılıkları, düzenlemelerin farklı yerlerde hazırlandığını gösteriyor. Hazine ve Maliye Bakanı’nın sunum için TBMM’ye gelmeyip bakan yardımcısını göndermesi, meclise ve millet iradesine saygısızlıktır.

Paketin gerekçesi; ‘Kayıt dışılıkla mücadele, vergi adaletinin sağlanması, vergiye uyum ve vergi ödeme isteğinin artırılması’ olarak belirtiliyor. Ancak ‘vergide adalet’ için milyonlarca çalışanı, ücretliyi ilgilendiren gelir vergisi tarifesine dönük hiçbir düzenleme pakette yer almıyor. Bu durum paketin gerekçesindeki samimiyetsizliğin somut ifadesidir. DSP iktidarında çıkartılan ancak AKP iktidara gelince iptal ettiği ‘Nereden buldun?’ yasasına benzer bu düzenlemenin paketten çıkarılması, iktidarın servet ve kayıt dışı kazanç sahiplerini vergilendirme, kayıt dışını önleme niyetinin samimi olmadığını gösteriyor. Etkili ve güçlü bazı lobiler kendilerine daha fazla vergi yükü içeren maddeleri tekliften çıkarttırmışlar. Bakan Şimşek’in vergi muafiyeti ve istisnaları kaldırma vaadi de pakette yok. 2024 bütçesindeki vergi muafiyetleri 2,2 trilyon TL. Ancak, muafiyetler kalkmadığı gibi aynen devam ediyor. Buna karşılık mükellefler, özel usulsüzlük cezalarındaki değişiklikle ağır para cezalarıyla mağdur edilecek. Başta vergi dairesine kaydolmadan faaliyette bulunanlara ‘ömür boyu’ ağır para cezası, alışveriş fişi almayana her fiş için 5 bin TL usulsüzlük cezası vb. olmak üzere, cezalardaki olağanüstü artışlar, hem Vergi usul Kanunu’na (VUK) hem de anayasaya aykırıdır. 10 TL’lik şişe suyu fişini almayana bile 5 bin TL para cezası, adaletsiz bir düzenleme olduğu kadar VUK’na da aykırıdır.  Paketteki birkaç olumlu değişiklik; Küresel Kurumlar Vergisi, Asgari Kurumlar Vergisi, Kamu-Özel İş Birliği (KÖİ) Müteahhitlerinin Kurumlar Vergisinin yüzde 30’a çıkarılması olarak sayılabilir. KÖİ müteahhitlerine garanti ödemeleri için 2024 bütçesinde ayrılan ödenek 162,4 milyar TL! Kurumlar Vergisi artışıyla 44 KÖİ müteahhidinden alınacak yüzde 30 vergiden sağlanacak ek gelir ise 557 Milyon TL! KÖİ müteahhitlerine yapılan ödemelere kamuoyunda tepki büyüyünce iktidar ödenen garantilerin 300’de biri kadar göstermelik bir vergi artışıyla servet aktarımını örtme çabasında.

Vergi düzenlemelerinin alelacele yasalaştırılması halinde uygulamada sorun yaratacak aykırı düzenlemelerle vergi kaosu büyüyecektir. Bu yasa yürürlüğe girdikten sonra özellikle ağır usulsüzlük cezaları, ömür boyu ağır para cezaları ve işleyecek faizler nedeniyle yeni bir vergi affı kaçınılmaz hale gelecektir!

Aylık ödemesi 5-6 asgari ücret tutarına yükselen konut kredilerine talep dibe vurunca, kamu bankaları ‘ortak konut kredisi’ kampanyası başlattı. Bir krediyi beş kişinin paylaştığı kampanya, yüksek faiz ve yüksek enflasyon karşısında eriyen gelirlerle ev sahibi olmanın milyonlarca kişi için hayal olduğunun ilanıdır! 

Yüksek faiz ve yüksek enflasyon kıskacında fahiş düzeylere yükselen konut kiraları ve konut fiyatları, milyonlarca kişi için barınma krizinin boyutlarını olağanüstü noktalara taşıdı. Kiralarda 1 Temmuz’dan itibaren yürürlükten kalkan yüzde 25 sınırı sonrası TÜİK verisiyle kira artış oranı yüzde 65’e yükseldi. En mütevazı konut fiyatının 5 milyon TL’den başladığı emlak piyasasında, Merkez Bankası (MB) Konut Fiyat Endeksi 2021 sonundan bu yana konut fiyatlarının yüzde 556 arttığını gösteriyor. Haziranda enflasyondaki baz etkisiyle yaşanan düşüş sonrası, konut fiyatlarındaki artış hızının oransal olarak yavaşlamasına karşın fiyatlar yükselmeye devam ediyor.

Asgari ücretin 17 bin TL, en düşük memur maaşının 39 bin TL olduğu, en düşük emekli aylığının 10 binden 12 bin 500 TL’ye yükseltildiği bir ortamda 1 milyon TL konut kredisinin aylık taksiti 39 bin, 2 milyon TL kredinin aylık taksiti 76 bin TL. Son bir yılda faiz artışları ve yüksek kredi faizleriyle MB politika faizi yüzde 50’ye, kredi faizleri yüzde 65-70 seviyesine yükseldi. Konut kredisine talep dip noktaya indi. TÜİK’in konut satış istatistiklerine göre haziranda ipotekli konut satışları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 49,4, ilk altı ayda yüzde 56 azaldı. Toplam satışlar içinde kredili konut satışlarının payı yüzde 8,6 oldu.

Tüm kesimleri zorlayan konut kredisi taksitleri karşısında emlak piyasası durgunluğa sürüklenince kamu bankaları ‘ortak konut kredisi’ kampanyası başlattı. Ziraat Bankası’nın öncülük ettiği kampanyaya göre aylık düzenli geliri olan en az iki en fazla beş kişi konut kredisi taksitlerini 10 yıl süreyle paylaşarak ödeyecekler. Bu durumda 1 milyon TL konut kredisinin aylık yüzde 3,49 faiz oranıyla 39 bin TL tutarındaki aylık taksitinden ortak başına düşen pay aylık 7200 lira, 2 milyon liralık taksitte 14 bin 711 lira olacak. Süre bitiminde kendilerine ‘hisseli tapu’ verilecek ve beş kişi birlikte bir ev sahibi olacak.

Kamu bankalarını öne sürüp ortak kredi kampanyası yaptıran iktidar, gerçekte bu kampanyayla uyguladığı yanlış ve akıl-bilim dışı ekonomi politikalarıyla milyonlarca kişiyi nasıl yoksullaştırdığını ilan ediyor. Kaldı ki konut değerinin azami dörtte birine kadar konut kredisi kullandırıldığı düşünüldüğünde 4 milyon liralık bir konut için 1 milyon lira kredi kullanan beş kişi kalan 3 milyon lirayı da temin etmek zorunda. Beş ortak borçlunun satın alınan konutta oturup kira yerine taksit ödemesi mümkün olmadığına göre günü kurtarma amaçlı bu kampanyanın baştan ölü doğduğu görülüyor!

Bir konut kredisini ancak beş kişinin ödeyebildiği, 10 yıllık vade sonunda her birinin bu evin sadece beşte birine sahip olabildiği bir kampanyayla barınma krizine çözüm bulduğunu sanan iktidar, gerçekte çaresizliğini ve başarısızlığını sergiliyor. Deprem bölgesine 1 yılda 650 bin konut sözü veren iktidar bu sözünü de tutmadı, şimdi milleti avutma yolları arıyor!

Bütçe açığı, yılın ilk yarısında 750 milyar TL’ye dayandı. Gelir vergisi dışında doğrudan vergi gelirlerindeki artış enflasyonun altında kalırken, bütçeyi başta KDV-ÖTV olmak üzere dolaylı vergiler ayakta tutuyor. Harcamalardaki artış tasarruf genelgesinin işlemediğini ortaya koyuyor!

Haziran 2024 ve Ocak-Haziran 6 aylık merkezi bütçe gerçekleşmeleri, ilk yarı yılda bütçe açığının 747,2 milyar TL’ye ulaştığını, tasarruf genelgesine rağmen kamu harcamalarında israfın devam ettiğini gösteriyor. Haziranda bütçe gelirleri 591 milyar, giderler 866,5 milyar TL tutarında gerçekleşince sadece bir aylık bütçe açığı 275,3 milyar TL oldu. Haziran ayında 99,3 milyar TL’ye ulaşan faiz dışı açık, bütçe giderlerinin üçte birine varan faiz ödemelerinin bütçeyi tükettiğini gösterirken, kamuda yeni yatırım ve istihdama, halkın refahına imkan sağlayacak kaynakların faize harcandığını ortaya koyuyor.

Buna karşılık KDV ve ÖTV başta olmak üzere tüketim ve harcamalar üzerinden herkesten alınan dolaylı vergilerdeki yükselişler TÜİK’in resmi enflasyon verisi olan yüzde 71’in çok üstünde gerçekleşti. Bütçe gelirlerinin yüzde 52’si tek başına dolaylı vergilerden sağlandı. Vergi gelirlerinin ortalama artış oranı haziranda yüzde 100,5 olmasına karşın, maaşlı-ücretli çalışanlardan doğrudan kesilen kişisel gelir vergisi gelirleri yüzde 127 arttı. Yıl ortasından itibaren memur ve işçiler bir üst vergi dilimine geçince ücretlerinden daha yüksek gelir vergisi kesiliyor, ellerine geçen para azalıyor.

KDV’de hasılat artışı yüzde 247’ye, akaryakıttan alınan ÖTV gelirlerindeki hasılat artışı yüzde 327’ye yükseldi. KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerden elde edilen gelir artışı, TÜİK’in yıllık enflasyonun 3-4 katı. Bu da başta kamu zamları olmak üzere elektrik, iletişim, ulaşım vb. yapılan zamlarla bu kalemlerden kesilen dolaylı vergilerin katlandığını, bütçenin bu vergilerden sağlanan gelirlerle ayakta kaldığını gösteriyor.

Buna rağmen haziranda bütçe açığındaki rekor artışa bakıldığında, hazine yüksek faizle borçlanmaya devam ettikçe, toplanan vergilerin büyük bölümünün faize gideceği anlaşılıyor. Bütçede eski tanımıyla ‘görev zararı’, iktidarın yeni tabiriyle ‘görevlendirme gideri’ adıyla Ziraat Bankası’na 6,7 milyar TL, Halk Bankası’na 2,8 milyar TL aktarılması dikkat çekiyor. Bütçede dikkat çeken bir başka harcama kalemi ‘diğer giderler’ ya da ‘sınıflandırmaya girmeyen hazine yardımları’ adıyla yapılan aktarmalar. Nereye gittiği belirtilmeyen bu giderlerin tutarı 84,5 milyar TL. Yine ilk 6 ayda ‘müteahhitlik giderleri’ adı altındaki harcamalar 179,3 milyar TL. Bunun da 87 milyar lirası ‘diğer müteahhitlik giderleri’ olarak gözüküyor ve nereye-kime harcandığı belirtilmiyor. Tasarruf tedbirlerine rağmen artan harcamalar, bütçe açığını büyütüyor.

Bütçe açığı büyüdükçe borçlanma ihtiyacı artıyor, borçlanma faizi maliyeti yükseliyor. Kendi tasarruf tedbirlerine uymayan, ‘DİĞER’ adı altında müteahhitlere, vakıflara, kim olduğu açıklanmayan farklı kesimlere milyarlarca TL kaynak transferi veya hazine yardımı yapan iktidar, milyonlarca çalışan memur ve emekliye gelince ‘bütçede para yok’ bahanesine sığınıyor!

Daha önce ‘Suriyeliler olmasa sanayici çalıştıracak işçi bulamaz’ diyen iktidar sözcüleri şimdi de ‘Afgan çobanlar olmazsa tarım hayvancılık biter’ söylemine sarıldı. Suriyeliler ve Afganlar yokken Türkiye’de tarım ve hayvancılık yokmuş gibi akıl dışı bir tezi sahiplenen iktidar, ülke tarım ve hayvancılığını çökerttiğini gizlemeye çalışıyor!

Ticaret Bakanı Ömer Bolat, Türkiye’de hayvancılığı Afgan çobanların ayakta tuttuğunu ifade ederek; ‘25 bin Afgan çoban gitse tarım, hayvancılık kalmaz’ dedi. 2023’te 100’üncü yılını kutlayan Türkiye Cumhuriyeti’nde Suriyeli ve Afgan sığınmacılardan önce tarım ve hayvancılığı yok sayan, kendi insanının gücüne güvenmediğini yansıtan bu sözler, kabul edilemez bir siyasi sorumsuzluk örneğidir.

Sanayicilerin sıkça medyaya yansıyan ‘çalıştıracak işçi bulamıyoruz’, söylemleri gibi ’yüksek maaşa rağmen çoban bulunamıyor’ ya da ‘tarım işçisi yok, limon dalında çürüdü’ haberlerine karşı asıl sorgulanması gereken gerçeklerin ne olduğudur. 19 bin lirayı aşan açlık sınırının altında kalan 17 bin liralık asgari ücretin de altında bir ücretle insan çalıştırmak anayasamıza göre suçtur. Çalıştıracak işçi bulamadığından yakınanlar bu insanlara hangi ücreti teklif etmektedir. Çadırlarda, 40 derece güneş altında, su, tuvalet, hijyenin olmadığı bir ortamda sigortasız, güvencesiz, asgari ücretin altında insan çalıştırmak isteyenlerin, Suriyeli ve Afganlara övgüler düzmesinde hiçbir insani iyi niyet, alın teri ve emeğe saygı söz konusu değildir. 

İşsizlik Sigortası Fonu’nun yüzde 60’ından fazlası farklı sektörlerdeki istihdam ve işveren desteklerine ayrılırken, tarım ve hayvancılıkta insani ücret koşullarında istihdama yönelik bir ücret desteği söz konusu değildir. Girdi maliyetlerinden ekilemeyen tarım alanlarına, çiftçi-besicinin kredi, elektrik, sulama borçlarına, mazot ve elektrik zamlarına kadar türlü sorunlarla boğuşan üreticiler-besiciler istihdam yükünü hafifletmek için kolay çözümü çaresizlikle her koşul ve ücrete razı sığınmacılarla bulmaktadır.

İktidarın 2010’dan bu yana uyguladığı canlı hayvan ve et ithalatı politikasıyla hayvancılıkla geçinen aile işletmeleri yok edildi. Damızlık ithalatı, büyük ve orta boy endüstriyel hayvancılık entegre tesislerine verilen sıfır faizli krediler ve teşviklerle et ve şarküteri ürünlerinde tekelleşme, inşaat-gıda-et-market holdingleşmesine, kartellere yol açıldı. Kendi sürüsünü kendi besleyen, otlatan, yabancı çoban istihdam etmeyi düşünmeyen, köyünde hayvancılıkla uğraşan aileler yok olunca, açığı Afgan, Suriyeli, Moldovalı çobanlar doldurdu. İthal ete dayalı endüstriyel tesislerde, ithal hayvanlarla doldurulan besi çiftliklerinde yabancı işçi, çoban istihdamına kapı açıldı.

Köy okullarını kapatan, çiftçi ve besiciye desteği kesen, kırsal alanda gençleri göçe zorlayıp sadece yaşlı nüfusun kalmasına zemin hazırlayan bu politikaların sonucu ekilemeyen araziler, dalında çürüyen ürünler, terk edilen hayvancılık ve ithalata teslim olan Türkiye oldu. Ziraat Bankası’nı çiftçi yerine iktidar müteahhitlerinin finansörüne dönüştüren iktidar, Afgan çobanlara muhtaçlıkla ülke tarım ve hayvancılığını nasıl bitirdiğini itiraf ediyor!

Cumhuriyetçi Başkan Adayı Donald Trump’a yönelik suikast girişimi ABD toplumundaki kutuplaşma ve radikalleşmeyi açığa çıkartırken, 4 ay sonraki seçimde Trump’ın şansını artırdı. Türkiye ile gerilim politikası izleyen Trump’ın başkan seçilmesi Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni gerginlikleri tırmandıracaktır!

ABD Başkanlık seçimlerine 4 ay kala Donald Trump’a suikast girişimi dünyada yankı yarattı. Cumhuriyetçi Başkan adayının aynı partiye üye bir kişinin suikastına uğraması ABD toplumundaki kutuplaşma ve radikalleşmeyi açığa çıkarttı. Cumhuriyetçi parti içinde radikal-aşırı milliyetçi-Neo Nazi kanadın varlığı biliniyor. Bu kanat Trump’ı ‘mevcut düzenle uzlaşan bir kişi’ olarak değerlendiriyor. Trump’ın Biden’a karşı kaybettiği seçim sonrası aşırı sağcı Trump yanlılarının ABD Kongresini basıp darbe girişiminde bulunması buna kanıt olarak dile getiriliyor. Ayrıca Trump’ın Başkan Yardımcısı Adayı olarak Ohio Senatörü JD Vance’ı ilan etmesi bu açıdan çok dikkat çekici bir adım. JD Vance radikal muhafazakâr kimliği yanında, ABD siyasetinde aşırı sağcı-yabancı düşmanı ve Evanjelist dini çizgisiyle ‘tehlikeli siyasetçi’ olarak öne çıkıyor.

Suikast sonrası anketler Trump’a desteğin yüzde 50’den 52’ye çıktığını gösteriyor. Bu yüzden Demokrat Parti’de Biden’ın adaylığı sorgulanıyor. Trump’ın tekrar ABD Başkanı olma şansının artması başta Avrupa olmak üzere, dünyada tedirginliğe ve gergin bekleyişe yol açmış durumda. Başkanlık döneminde ABD-AB arasında yaşanan gerginlikler, Trump’ın NATO’yu ‘gereksiz ve ABD’ye yük’ olarak görmesi, diğer üyelerin yükümlülüklerini yerine getirmediğini savunması, Çin’i hedef alması, ticaret savaşlarına girişmesi, İran ile Nükleer Anlaşma olmak üzere, NAFTA anlaşmasından ve Küresel İklim Anlaşmasından ABD’yi çekmesi ciddi krizlere neden olmuştu.

  • Rusya’yı hedef almayan Trump, Çin’i ilk tehdit sırasına oturturken, şu andaki seçim vaatlerinin de başında Ukrayna’ya desteği kesmek, Rusya yaptırımlarını kaldırmak, ‘Ukrayna savaşını bir telefonla bitirmek’ geliyor.
  • Biden ise NATO’nun genişlemesine öncelik verirken ilk hedef olarak da Rusya ve Putin’i belirledi. Rusya-Ukrayna savaşında Ukrayna’ya sınırsız denecek düzeyde mali ve askeri yardım yapan Biden, AB-ABD ilişkilerini güçlendirme adımları attı.

Ancak her iki başkan döneminde de ABD-Türkiye ilişkilerinde gerilimler sürdü, tırmandı. Trump Türkiye’nin PYD-YPG’ye karşı yürüttüğü operasyonlar nedeniyle ambargo kararı alırken, Rusya’dan satın alınan S-400 Hava Savunma Sistemleri üzerine de Türkiye’yi F-35 projesinden çıkarttı, CAATSA yaptırımları kapsamına aldı. Biden yönetimi CAATSA yaptırımlarını sürdürmenin yanında Rusya yaptırımlarını deldiği iddiasıyla Türkiye için yeni ambargo-yaptırım tehditlerini gündeme getirdi.

Biden döneminde ABD ile ilişkilerde açılan mesafe son dönemde giderilmeye çalışılsa da F-16 alımında sıkıntılar sürüyor. Seçilme ihtimali artan Trump göreve geldiği takdirde Türkiye ile ABD arasında başta Suriye, İran, Gazze-Filistin, Çin, İsrail ilişkileri olmak üzere yeni gerginlikler yaşanması sürpriz olmayacaktır!

AB Komisyonu Başkanlığı’na tekrar aday olan Ursula von der Leyen, Avrupa Parlamentosundaki (AP) oylamada muhafazakâr ve sosyal demokratların desteğiyle yeniden seçildi. Leyen, AB için daha militarist, savaşçı ve askeri güç yanında Rusya ile savaşı sürdürmeyi hedefleyen bir program vaat etti.

Beş yıllık görev süresi dolduğu için AB komisyon başkanlığına tekrar aday olan Ursula von der Leyen’e aşırı sağcı-milliyetçi blok ile Sol-Sosyalist-Yeşiller bloku karşı çıkıyordu. Keskin çizgilerle ayrışan bu iki grup AP’deki oylamada ittifak yapmayınca Muhafazakârlar ve Sosyal Demokratların ortak desteği Leyen’in beş yıl süreyle tekrar AB Komisyon Başkanı seçilmesine yetti. Leyen, İsrail yanlısı siyasi çizgisinin yanında militarist yaklaşımları, Rusya ve İran karşıtlığı ile öne çıkıyor. AB Dönem Başkanı Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın ‘Barış Misyonu’ adı altında Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırma temaslarına karşı çıkan Leyen, Ukrayna’ya askeri ve finansal desteğin sürdürülmesini, ‘Avrupa’ya tehdit’ diye nitelendirdiği Rusya’nın geriletilerek zayıflatılmasını savunuyor. Beş yıllık yeni görev dönemi için kapsamlı bir vaatler listesi sunan Leyen’in programında AB’nin ortak savunma yapılanmasının oluşturulması, silahlanmaya ve askeri güçlenmeye ağırlık verilmesi, savaş politikalarının sürdürülmesi ön plana çıkıyor.

Von der Leyen hakkında COVID 19 salgını sırasında ilaç şirketi Pfizer ile yaptığı anlaşmalarda ‘görevini ve unvanını kötüye kullanmak, kamuya ait belgeleri yok etmek, ticari sır gerekçesiyle anlaşmaları kamuoyundan gizlemek’ gibi çeşitli suçlamalarla açılan bir dizi dava devam ediyor. Avrupa Kamu Savcılığı Ofisi (EPPO) aşı alım sürecinde Leyen ile Pfizer CEO’su Albert Bourla arasında gerçekleşen telefon mesajlaşmaları ve görüşmelerin açığa çıkması üzerine soruşturma açtı. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Pfizer ile imzalanan 1,8 milyar doz aşı alımı anlaşmasına ilişkin sözleşmenin parasal tutarını açıklamayı ‘ticari sır’ gerekçesiyle reddetti.

Aşırı Sağ ve Sol-Sosyalist bloklar, hakkında yolsuzluk iddiaları ve süren soruşturmalar nedeniyle Ursula von der Leyen’in AB Komisyon Başkanlığına aday olamayacağını gündeme getirmelerine karşılık, oylama sonucunda Leyen yeniden seçildi. Leyen Avrupa’nın ortak çıkarlarıyla ilgili savunma projelerine öncelik vereceğini, bunların başında Avrupa Hava Savunması Kalkanı ile Siber Savunma Sistemi’nin yer aldığını ifade etti. AB üyelerinin savunma bütçelerinin artırılması, NATO ile koordineli olarak sınır ötesi ortak tehditlere odaklanılması ve askeri teknoloji alanına güçlü yatırımlar yapılması Ursula von der Leyen’in yeni dönemindeki öncelikleri arasında yer aldı. AB Dönem Başkanı Orban’ın Rusya-Ukrayna barış girişimlerine tepki gösteren Leyen, Orban’ı ‘Rusya’yı yatıştırmaya çalışmak ve Rusya yardakçılığı yapmakla’ suçladı.

Ursula von der Leyen’in ilan ettiği program AB’nin daha militarist bir sürece yöneleceğini, savaşçı politikaların, mülteci ve yabancı karşıtlığının öne çıkacağını işaret ediyor. ABD’de olası Trump döneminin başlaması yanında AB’nin de sert askeri süreçlere yönelmesi, dünyada yeni savaş tehditlerinin artacağını, yakın çevremizde çatışma ihtimallerinin gündeme gelebileceğini gösteriyor!