CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN HAZIRLADIĞI HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN HAZIRLADIĞI HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
31 MAYIS 2021
İÇ POLİTİKA
- İktidar içindeki iktidar mücadelesinde ÜSTÜNLÜK sağlamanın lojistiği ve taşeronluğu AA’ya (Anadolu Ajansı) yaptırılıyor!
DIŞ POLİTİKA
- Polonya'ya 24 adet silahlı insansız hava aracı (SİHA) satışı, Rusya ile ilişkilerde yeni bir gerilime yol açabilir!
- İktidarın SİHA endeksli yeni bir dış politika stratejisine yöneldiği görülüyor!
- ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın Ankara ziyaretindeki açıklamaları ve mesajları CB Erdoğan-Joe Biden görüşmesinin çerçevesini somutlaştırdı.
- Yunanistan ile Türkiye arasındaki Doğu Akdeniz görüşmeleri Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Atina ziyareti ile devam ediyor.
- Belarus’ta Başkan Lukaşenko tüm muhalifleri ‘terör’ gerekçesiyle tutuklama yoluna gidiyor!
- Beşşar Esad, Suriye’de 26 Mayıs’ta yapılan devlet başkanlığı seçimini oyların yüzde 95,1’ini alarak, kazandı. Görevde 4’üncü döneme başladı.
EKONOMİ
- Yabancı sermaye Türkiye’den kaçıyor!
- TÜİK’in son açıkladığı Ekonomik Güven Endeksi’nde (EGE) ‘topyekûn çöküşün’ hızlandığı bir sürece girildiği açığa çıktı.
- TBMM’ye getirilen ‘Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırması’ ile ilgili kanun teklifi komisyonda kabul edildi. 475 milyar TL tutarında vergi, prim ve kamu alacağı yapılandırılacak.
- İktidar, TOBB ve odaların birikimlerinin devreye sokularak yine ‘Nefes Kredisi’ dağıtılacağını açıkladı. 4 yılda 8’inci kez dağıtılan Nefes Kredisi, çözüm olamaz!
- BDDK, batık kredileri örtmek için 30 Haziran’da dolacak sürenin 30 Eylül’e kadar uzatılması için hazırlık yapıldığını, açıkladı!
- Son bir haftadan bu yana dolar ile euroda tarihi zirve noktalarının yaşanması, enflasyonun kontrolden çıkabileceği yönündeki endişeleri artırıyor.
1.Birkaç ay önce yönetimi tekrar değiştirilen AA, iktidarın yüzde 90’ını kontrolüne aldığı medyanın dışında, halktan toplanan vergilerle, hazine kaynaklarıyla finanse edilmesine karşılık TRT ile birlikte iktidarın operasyonel silahına dönüştürüldü. Organize suç örgütü elebaşı tarafından ortaya atılan iddia ve ithamların yarattığı çalkantıda, iktidar içindeki iktidar mücadelesinde üstünlük sağlamanın lojistiği ve taşeronluğu yine AA’ya yaptırılıyor!
2019 yerel seçimlerinde iktidarın başta İstanbul olmak üzere seçimi kaybettiği ortaya çıkmasına rağmen, yayını durdurup halkın seçim sonucunu öğrenmesini engellemeye çalışan, ‘deve kuşu’ yayın politikasıyla, medya tarihinin en büyük skandalına imza atan Anadolu Ajansı (AA), kamuoyunun bilgi edinme hakkına saygı göstermesi gerekirken Cumhurbaşkanı İletişim Başkanının propaganda mekanizması haline geldi.
İçişleri Bakanı hakkındaki iddiaları aynı kabinenin üyesi olan diğer iki bakana sorduğu için anında işine son verilerek, savcılığa ihbar edilen AA muhabirinin ardından, bu kez karşı cephe harekete geçti. Suç örgütü liderine iktidar tarafından resmi polis koruması verilmesine yönelik belgeyi yine AA üzerinden kamuoyuna servis etti. Mevcut İçişleri Bakanı aynı iktidarın kendisinden önceki İçişleri Bakanlarını suçlayarak suç örgütü liderine koruma kararının 2015’te alındığını savundu. Oysa daha sonra bu kararın sürekli uzatıldığı ve uzatma kararlarının son üç yılının kendi görev dönemini kapsadığı ortaya çıktı.
AA mafya organizatörüne verilen ilk koruma kararına ilişkin İstanbul İl Koruma Kurulu kararının belgesini ‘Koruma kararında FETÖ izi’ manşetiyle servis etti. Ancak koruma kararını alan İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Müdürü ve İstanbul Emniyeti Terörle Mücadeleden Sorumlu Müdür yardımcısının isim ve ıslak imzalarının yer aldığı belge, bir süre sonra haberden çıkartılarak, haber silindi. Bir süre sonra isim ve imza bölümü kesilmiş olarak aynı belge tekrar abonelere servis edildi.
- Anlaşıldı ki, koruma kararında o dönemde imzası olanlardan birisi şu anda AK Parti Milletvekili, diğeri Ankara Valiliğine getirilmiş ve üçüncü kişi de şu anda Emniyet Genel Müdür Yardımcısı olmuş!
İktidar içindeki iktidar mücadelesinin bir tarafı, bu belge ile halen iktidara mensup vekil, vali ve emniyet müdürünü AA operasyonu üzerinden terör örgütü üyesi, iltisaklı ve irtibatlı diye ‘teşhir ve ifşa’ ederken bir anlamda da karşı tarafa gözdağı vermiş oldu.
Üzücü olan, Kurtuluş Savaşı’nda, ağır savaş koşullarında bile önce halkın haber alma ve bilgi sahibi olma hakkını gözeten, meclisi açmadan önce 6 Nisan 1920’de Anadolu Ajansı’nı kurarak faaliyete geçiren Mustafa Kemal Atatürk ve mücadele arkadaşlarının, haber alma, özgür habercilik, dünyaya ülkenin sesini duyurma çabalarının terk edilmiş olmasıdır.
Muhabirlerin soru sorma özgürlüğünün bile olmadığı, soru soranın kapı önüne konulduğu, muhalefete kapılarını kapatarak, iktidar içindeki güç mücadelesinin aparatına dönüşen AA, 101 yıllık tarihini utandıran mevcut koşullarda iktidarın sıradan bir medya maşası, operasyon aracı haline gelmiştir.
İktidarın önüne geleni terörist, terör örgütü üyesi, terörle iltisak ve irtibatlı diye itham etme politikası, bu kez döndü kendilerini vurdu. Önümüzdeki günlerde yenilerine tanık olacağımız anlaşılan bu ‘iktidar içi iktidar mücadelesi’ ile AA’nın operasyonel silah olarak kullanıldığı süreçte, yeni belge ve bilgilerin, suçlama ve ithamların ortalığa saçılacağını, söküğün dikiş tutmayacağını öngörmekteyim.
2.Polonya'ya 24 adet silahlı insansız hava aracı (SİHA) satışı, Rusya ile ilişkilerde yeni bir gerilime yol açabilir. CB Erdoğan, ilk kez bir NATO ve AB üyesi ülkeye silah satışı yapıldığını ilan ederken, Doğu Avrupa ile olan sınırlarında ve komşularında NATO kuşatmasını kırmızı çizgi olarak değerlendiren Rusya’dan gelen açıklamalar, Polonya’ya SİHA satışının rahatsızlık yarattığını gösteriyor!
Ukrayna’nın ardından Doğu Avrupa’da Polonya ile yapılan 24 adet Bayraktar TB2 silahlı insansız hava aracı (SİHA) satışı bir yandan bir NATO ve AB üyesi ülkeye Türkiye tarafından yapılan ilk silah satışı olması nedeniyle öne çıkarken diğer yandan Türkiye-Rusya ilişkilerinde yeni bir sorun başlığı olmaya aday görünüyor. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile Polonya Savunma Bakanı Mariusz Blaszczak arasındaki görüşme sonrasında varılan mutabakatla “6'şar adetten oluşan 4 takım halindeki SİHA filosu, ekipmanı, mühimmatları, lojistik destek ve personelin eğitimi dâhil olmak üzere kapsamlı bir silah satış anlaşması imzalandığı” duyuruldu.
Eski Doğu Bloku ve Varşova Paktı üyesi Polonya, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında önce hızla AB’ye üye oldu ardından da NATO’nun Rusya’yı doğudan kuşatma planı doğrultusunda, Macaristan, Bulgaristan, Romanya gibi eski doğu bloku ülkeleriyle birlikte NATO’ya üye yapıldı.
Polonya Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, her bir set SİHA’nın yaklaşık 67 milyon dolar değerinde olduğunu belirtildi. Anlaşmanın toplam parasal tutarı ise açıklanmadı. Anlaşma uyarınca, ilk teslimat 2022 yılında yapılacak ve tüm SİHA’ların teslimi 2024’te tamamlanacak.
Bu satışı iktidarın AB ile yakınlaşma, NATO içinde ise S-400, Yunanistan ile Doğu Akdeniz, Fransa ile Libya vb. konularında yaşanan gerilimler nedeniyle oluşan Türkiye karşıtı algının yumuşatılması doğrultusunda değerlendirmek olanaklı.
Diğer deyişle AB ve NATO üyesi bir ülkeye ilk kez yapılan bu satış kanımca Türkiye’nin bu bölgedeki imajına pozitif katkı sağlayabilecek ve NATO içindeki algısını güçlendirecek. Ancak Rusya ile de karşı karşıya gelinmesine zemin yaratabilecek.
Ukrayna-Rusya arasında Nisan ayında yaşanan Lugansk-Donbass-Kırım geriliminde Donbass bölgesinde Ukrayna ordusunun Türkiye’den satın alınan SİHA’ları devreye sokması Rusya’nın tepkisine yol açmış art arda resmi açıklamalarla Türkiye’ye mesajlar verilmişti.
- Ardından 15 Nisan’da Rusya’nın Türkiye’ye seyahat kısıtlaması kararı geldi.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov Nisan ayında yaptığı açıklamada Türkiye'yi Ukrayna'ya silah sevkiyatı yapmaması konusunda uyardıklarını belirterek Türkiye’den “Kiev rejiminin savaşçı beyanatlarının iyi analiz etmesini talep ettiklerini” söylemişti.
Sergey Lavrov, geçen hafta verdiği bir söyleşide yine Türkiye’ye yönelik kullandığı ifadelerde; “Ukrayna'nın Kırım'a yönelik saldırgan adımlarını cesaretlendirmek Rusya'nın toprak bütünlüğüne el uzatmak anlamına gelir. Türk meslektaşlarımızın, durumu analiz etmelerini ve Kiev'in militarist hislerini ateşlemeye son vermelerini güçlü bir biçimde tavsiye ediyoruz” dedi.
Rusya Dışişleri Bakanının Polonya’ya SİHA satışı anlaşmasının hemen ardından bir kez daha Ukrayna konusunu gündeme getirmesi ve Türkiye’ye karşı söylemlerinin ve eleştirilerinin dozunu yükseltmesi dikkat çekici. Rusya dış politikasının, simgelerini, sembollerini ve mesajların içeriğinin altında yatanları irdelediğimizde, ilk aşamada bu beyanat ve söylem olarak dile getirilen endişe ve uyarıların bir süre sonra farklı bazı adımlar, hamleler, kararlar şeklinde yansıdığını, zaman zaman Suriye’de yaşandığı gibi ‘fiili ve fiziki’ hareketlere dönüştüğünü görüyoruz.
3.Katar ve Azerbaycan’ın yanı sıra Ukrayna’ya da ihraç edilen Türk SİHA’ları, Suriye, Kuzey Irak ve Libya’da da TSK operasyonlarında kullanılıyor. İktidarın, SİHA satışlarını ve ihracatını aynı zamanda uyguladığı dış politikanın önemli bir unsuru haline getirdiği, SİHA endeksli yeni bir dış politika stratejisine yöneldiği görülüyor!
İHA ve SİHA konusunda son dönemde Türkiye’nin sergilediği atılımlar önemli. Bu alanda önde gelen diğer iki ülke ABD ve İsrail… Her ikisi de bu tür satışlarda alıcı ülkeye bazı ön koşullar koyarak, talep ve taahhütlerde bulundukları için kanımca Türk İHA ve SİHA’larına yönelik tercih daha da hızlı artacak.
Önceki yıllarda İsrail Türkiye’ye İHA satışı girişiminde bazı teknolojileri transfer etmekten kaçınmıştı ve anlaşmazlık yaşanmıştı. Türkiye’nin kendi yerli İHA-SİHA’larını üretmesi gerek Savunma Sanayii Başkanlığı’na bağlı TUSAŞ-TAI’nin gerekse özel sektörün (Baykar, Vestel) imal ettiği farklı tip ve modeldeki İHA-SİHA’lara Fas, Suudi Arabistan, BAE gibi bölge ülkelerinden de talep söz konusu.
Polonya’nın ardından Macaristan’ın da TUSAŞ’ın Anka ve Baykar’ın TB2 SİHA modellerini satın almak için girişimde bulunduğu kaydediliyor. AB ve NATO üyelerine yönelik benzer satışların artması, Türkiye’nin AB ve NATO içindeki ileri teknoloji silah ihracatçısı olma konumunu yukarıya taşıyacaktır.
Bu yüzden Ukrayna’nın ardından Polonya’ya yapılan ve muhtemelen yakında Macaristan’a yapılacak olan SİHA atışları bu ülkelerin Rusya ile olan ilişkilerindeki karşıtlıklar, anlaşmazlıklar göz önünde tutulduğunda Rusya’nın rahatsızlığına yol açabilecek, tepkisini gündeme getirebilecek. Her üç ülke de gerek Karadeniz’de gerekse Doğu Avrupa’da bu İHA ve SİHA’ları hem kendileri hem de NATO için Rusya’ya karşı istihbarat, keşif ve gözetlemede kullanıyorlar.
Hatırlanacağı gibi, iki hafta önce Lavrov’un sözcüsü Mariya Zaharova, Kırım Tatarlarına ve Kırım’ın Ukrayna toprağı olduğuna yönelik resmi açıklamalar üzerine Türkiye’yi etnik dış politika izlemekten, Rusya’nın içişlerine karışmaktan kaçınmaya çağırmış, aksi halde Türkiye’nin etnik, dini ve inanç konularındaki bazı iç sorunlarına Rusya’nın ‘müdahil’ olabileceğini ima etmişti.
Özellikle Libya’da, Dağlık Karabağ’da, Suriye’de kullanılan SİHA’lar Rus silahları ile donatılmış Suriye ordusuna, Ermenistan ordusuna ya da Gafter güçlerine karşı kullanıldı.
Ukrayna ordusuna satılan SİHA’ların da hedefi yine Rusya ordusu ve Donbass-Lugansk’taki Rusya yanlısı silahlı güçler. Bu yüzden Rusya’nın Türkiye’nin kendi nüfuz alanındaki bölgelerde, ülkelerde, desteklediği güçlere karşı kullanılan SİHA’ların satışından ve bunun yaygınlaşmasından rahatsızlığının, hoşnutsuzluğunun artacağını öngörmekteyim.
Ukrayna, yaptığı röportajdaki sözleri ve yükseltilen uyarı dozu bunun işareti. Türkiye ve Rusya Libya’da, Suriye’de, Dağlık Karabağ’da bazı ortak hareketler, işbirlikleri gerçekleştirseler de tamamıyla karşıt taraflardalar. O nedenle de stratejik olduğu ifade edilen bu işbirliği oldukça kırılgan ve her an tersine dönebilir. İktidarın İhvan’dan U dönüşü yaklaşımıyla yeni geliştirdiği SİHA endeksli dış politika stratejisi de bunun tetikleyicisi olabilir!
4.ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın Ankara ziyaretindeki açıklamaları, ziyaret programındaki randevular ve mesajları CB Erdoğan-Joe Biden görüşmesinin çerçevesini somutlaştırdı. S-400 başta olmak üzere demokrasi, insan hakları, kadın hakları, dış politika, İstanbul Sözleşmesi mesajları veren Sherman’ın Anıtkabir ziyareti ve Atatürk övgüsü dikkat çeken bir söylem oldu!
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın Ankara ziyareti yapılan açıklamalar, dile getirilen konular ve verilen diplomatik mesajlarla 14 Haziran’da NATO zirvesinde bir araya gelecekleri açıklanan Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Biden’ın görüşme gündemini de somutlaştırdı.
ABD Büyükelçiliğinde bazı sivil toplum örgütleri ve kadın örgütlerinin temsilcileriyle de bir araya gelen Sherman’ın demokrasi, insan hakları, hukuk devleti vurgusu yanında Cumhurbaşkanının Türkiye’yi İstanbul Sözleşmesi’nden çekme kararının kendilerinde ve Başkan Biden’da büyük düş kırıklığına yol açtığını ifade etmesi önemli bir ayrıntıydı.
Türkiye’nin ani bir kararla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin ABD yönetiminde ve Beyaz Saray’da büyük hayal kırıklığı yarattığını ifade eden Sherman, küresel ölçekte cinsiyetçi şiddetin artmasıyla dünya genelinde kadın haklarını desteklemenin her zamankinden daha önemli hale geldiğini vurguladı.
Anıtkabir ziyareti sonrasında ABD’li Bakan Yardımcısı fotoğrafla birlikte; ‘Atatürk'ün anısını ve mirasını simgeleyen mekânı ziyaretten onur duyduğumu, Yurtta sulh, cihanda sulh ilkesine bağlılığın ve barışın önemini anımsatmak isterim’ mesajını paylaştı.
Wendy Sherman Türk muhataplarıyla Afganistan, Suriye ve bölgesel konularda verimli bir görüşme gerçekleştirdiğini belirterek, 'Türkiye'nin 4 milyon mülteciye sürdürdüğü desteğin takdirle karşılandığını vurgulayan bir açıklamada bulundu. ABD’li Bakan Yardımcısının görüşmeler sonrasında yaptığı açıklamalara ve verdiği röportajlardaki ifadelerine bakıldığında Erdoğan-Biden görüşmesinin ana ekseninin S-400, Demokrasi İnsan Hakları ve Kuzey Suriye’de PYD-SDG’ye verilen ABD desteğinin olacağı anlaşılıyor.
Sherman, Erdoğan-Biden görüşmesinde ABD Başkanının Türkiye’ye ve izlenen politikalara yönelik endişeleri dile getireceğini, özellikle insan hakları ve demokrasi konusunda Türkiye'nin nasıl bir yola gittiği konusunda Başkan Biden yönetiminin ciddi endişeleri olduğunu vurguladı. Türkiye’nin ABD için stratejik bir müttefik olduğunu ifade eden Sherman, Türkiye'ye uygulanan S-400 yaptırımları için bazı alternatifleri Türk muhataplarına ilettiğini artık karar ve tercihin Türkiye’de olduğunu belirtti.
- ABD yönetimi iktidara S-400’lerden her koşulda vazgeçilmesi şartıyla bazı seçenekler sunmuş ve yaptırımların bu konuda iktidarın takınacağı tavır ve atacağı adımlara bağlı olarak kalkabileceğini ya da daha da genişleyebileceğini iletmiş. Tercihi de hükümete bırakmış.
Sherman’ın ziyaretiyle iletildiği anlaşılan bu alternatifler konusunda Erdoğan-Biden buluşmasına kadar kararın netleştirilmesi ve görüşmede Erdoğan tarafından Biden’e bildirilmesi istenmiş. Şimdi iktidarın S-400’ler konusunda ciddi bir baskı altında olduğu ve karar verme sürecinin daraldığı anlaşılıyor.
Sherman’ın Ankara ziyareti sırasında iktidara yakın bazı medya organlarında S-400’lerin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC) konuşlandırılmasının düşünüldüğü yönünde bir takım haberlere yer verilmesi de iktidarın 14 Haziran’a kadar bir karar verme arayışında olduğunu, bir şekilde sıkışmışlık yaşandığını işaret ediyor!
ABD Başkanı Joe Biden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan 14 Haziran’da karşı karşıya geldiklerinde S-400’ler için net bir yanıt vermesini bekliyor. ABD’nin Türkiye’nin tepkisine ve rahatsızlığına rağmen PYD-YPG-SDG’ye desteğinin devam edeceği ortaya çıkıyor. Biden-Erdoğan görüşmesinin oldukça zorlu geçeceğini, beklenen adımlar atılmaz ve ödünler verilmezse mevcut sorunların çözümü doğrultusunda ciddi bir sonuç alınamayacağını öngörmek yanlış olmaz.
5.Yunanistan ile Türkiye arasındaki Doğu Akdeniz görüşmeleri Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Atina ziyareti ile devam ediyor. Çavuşoğlu’nun Atina’dan önce ilk olarak Batı Trakya’yı ziyareti, Yunan hükümeti ve medyasında eleştirilere yol açtı. Ancak Yunan Bakan Dendias da Ankara’daki resmi görüşmelerden önce İstanbul’a giderek Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’ni ziyaret etmiş, Patrik Bartholomeos ile görüşmüştü!
Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz’de gerilimi azaltmak ve Ege’deki adaların silahlandırılması, Ege ve Akdeniz’de karasularının sınırlarının çizilmesi çerçevesinde başlatılan istikşafi görüşmelerin yeni aşaması Atina’da gerçekleştirilecek. Daha önce Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias Ankara’ya gelmiş, yapılan müzakerelerden sonra Mevlüt Çavuşoğlu’nun Atina’yı ziyareti kararlaştırılmıştı. Bakan Çavuşoğlu’nun 31 Mayıs’ta Atina’daki resmi müzakerelerden önce 30 Mayıs’ta Batı Trakya’yı ziyaret etme ve Batı Trakya Türkleriyle bir araya gelerek sorunlarını ele alması Yunan hükümeti ve medyasında oldukça sert eleştirilere ve tepkilere neden oldu.
- Oysa Ankara’daki resmi müzakereler öncesinde Yunan Bakan Dendias resmi program dışında öncelikle İstanbul’a gitmiş ve Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’ni Patrik Bartholomeos’u ziyaret etmişti. İktidar resmi program dışı bu ziyarete herhangi bir tepki göstermemişti. Anlaşıldığı kadarıyla iktidar mütekabiliyet diplomasisi çerçevesinde Dendias’ın bu yaptığına karşılık vererek mukabelede bulunuyor.
Bakan Çavuşoğlu, Batı Trakya'ya özel ziyaretinde Müslüman Türk azınlığın temsilcileriyle görüşerek yaşanan sorunları ve sıkıntıları ilk elden dinledi. Ardından da pazar akşamı Atina'ya geçerek Yunan mevkidaşı Nikos Dendias ile akşam yemeğinde bir araya geldikten sonra 31 Mayıs pazartesi günü resmi programını başlattı. Resmi program çerçevesinde Çavuşoğlu, Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis ile bir araya gelecek.
Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, Çavuşoğlu'nun Atina'dan önce Batı Trakya'ya gitmesine itiraz etmediklerini ancak bu özel ziyaretin Atina'daki resmi temaslarından sonra gerçekleştirmesini önerdiklerini, Türk tarafının bu öneriyi reddettiğini açıkladı.
Hatırlanacağı gibi Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias'ın 16 Nisan'daki Ankara ziyaretinde de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ortak basın toplantısı sırasında kameralar önünde tartışmalar yaşanmış, iki bakan birbirlerine karşılıklı suçlamalarda bulunmuşlardı.
Yunan basını Çavuşoğlu’nun resmi program öncesi Batı Trakya ziyaretini, Dendias’ın Ankara öncesi İstanbul’da patrikhane ziyaretine misilleme olarak değerlendirirken, diğer yandan da Atina’daki ortak basın toplantısında da Çavuşoğlu’nun bu kez tartışma başlatacağını, 16 Nisan Ankara olayının rövanşını almak isteyeceğini öne süren haberlere yer veriyor.
Yunanistan ve Türkiye Dışişleri Bakanlarının Atina’daki görüşmelerinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in 14 Haziran’daki NATO zirvesinde bir araya gelmeleri ve ikili görüşme gerçekleştirmeleri konusunda da gündem çalışması yapıldığı anlaşılıyor.
Bu arada ikili ilişkilerdeki olumlu bir adımın ise Türkiye ve Yunanistan arasında Covid salgını nedeniyle duraklayan ekonomik ve ticari ilişkilerin yeniden başlatılması girişimi olduğunu söyleyebilirim. Bu doğrultuda Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal ile Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Kostas Frangoyannis’in Yunanistan'ın Kavala kentinde bir araya gelmeleri ve karşılıklı ekonomik ilişkilerin, ticaret ve turizmin canlandırılarak salgın öncesi düzeye getirilmesi müzakereleri kanımca önemli bir gelişme.
6.Belarus’un bir yolcu uçağını hava sahasında zorla indirerek yolcular arasında bulunan rejim muhalifi bir gazeteciyi tutuklaması tüm dünyada tepkiye yol açtı. AB Liderleri Belarus’a yaptırım kararı alırken Avrupa hava sahası Belarus’a kapatıldı. ABD Başkanı Biden, Belarus için bir yaptırım kararnamesi yayınlama kararı aldı. Belarus’ta Başkan Lukaşenko tüm muhalifleri ‘terör’ gerekçesiyle tutuklama yoluna gidiyor!
Avrupa Birliği liderleri Belarus yönetiminin muhalif gazeteci Roman Protaseviç'i, bir yolcu uçağına zorla iniş yaptırarak gözaltına alması üzerine bu ülkeye yaptırım kararı aldı. Belarus yönetimi tarafından gerçekleştirilen bir operasyonla, Ryanair'e ait bir yolcu uçağı Atina-Vilnius (Litvanya) seferi yaparken, Belarus hava sahasında ‘bomba ihbarı’ gerekçesiyle Belarus hava kuvvetlerine ait savaş uçakları tarafından Minsk havaalanına zorla indirildi.
Yolcular arasında bulunan ve uçağa Atina’dan binen Belaruslu muhalif gazeteci Roman Protaseviç uçaktan indirilerek tutuklandı. Olay gerçekleştiğinde AB'ye üye 27 ülke hükümet ve devlet başkanı, ABD başkanının katılımıyla Haziran ayı ortasında yapılacak AB-ABD zirvesine hazırlanmak, iklim hedefleri, Ortadoğu Barışı ve Corona virüsü salgını önlemleri gibi konuları görüşmek üzere Brüksel’de bir araya gelerek ABD-AB ortak konferansının hazırlıklarını ele almayı planlıyorlardı.
Gündem bir anda değişti ve Belarus yönetiminin zorla uçak indirme operasyonu toplantının ana konusu haline geldi. AB liderleri, Belarus yönetimi tarafından yapılan operasyonu “devlet eliyle yapılan bir korsanlık eylemi” olarak tanımladı. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin bu skandal davranışa sert yanıt vermesi gerektiğini belirterek; “Avrupa Birliği, bu kaçırma olayını planlayan kişilerin yanı sıra, bu rejimi finanse eden işadamı ve ekonomik yapılara da ek yaptırımlar getirecek. İlk aşamada Belarus'a yapılması öngörülen 3 milyar Euro'luk yatırım ve yardım planını askıya aldık. Avrupa hava sahasını da tüm Belarus uçuşlarına ve uçaklarına kapattık” açıklamasını yaptı.
AB Liderleri gazeteci Roman Protaseviç ve eşinin derhal serbest bırakılması çağrısı yaparken, AB ülkeleri havayolu şirketlerine de Belarus uçuşlarını yasaklamaları talebini iletti. Air France, Lufthansa, SAS ve Air Baltic havayolları uçuşları yasaklama kararı aldıklarını açıkladı. Diğer AB ülkelerinin ulusal ve özel havayollarının da aynı yönde karar almaları bekleniyor.
Belarus Lideri Alexander Lukaşenko'nun 2020 yılı Ağustos ayında yapılan seçimleri tekrar kazanması üzerine seçimlerin şaibeli ve hileli olduğu gerekçesiyle sokak gösterileri başlamıştı. Lukaşenko’nun seçimdeki rakipleri ve muhalif adayların büyük bölümü çeşitli gerekçelerle tutuklanırken, bazıları da Litvanya, Estonya gibi komşu ülkelere kaçarak yurt dışından muhalefeti sürdürüyor.
AB’nin, 2010 yılında, Belarus yönetimine "demokratikleşme sürecini" başlatması karşılığında finansal destek sözü vermesine karşılık, Lukaşenko, yeniden seçilmesinin ardından muhalefeti tümüyle susturma politikasını daha da ağırlaştırdı. AB ve NATO ile Rusya arasında tıpkı Ukrayna gibi sınır ülkesi olması nedeniyle Putin tarafından desteklenen Lukaşenko, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce Kızılordu’da Mareşal idi. 1994’te Belarus devlet başkanlığı görevini üstlenen Lukaşenko, 27 yıldır ülkeyi otoriter bir şekilde yönetiyor.
Türkiye, gerek uçak olayında gerekse AB’nin Belarus’a yaptırım kararlarında sessiz kalmayı tercih ediyor. Muhtemelen iktidar Rusya ile ilişkileri de gözeterek Putin ile çok yakın olan Lukaşenko’ya tepkisiz kalma stratejisi izliyor. Kaldı ki muhalefet liderlerine yönelik saldırıları öven, ‘daha ileri düzeyde olaylar yaşanacağı’ mesajlarıyla, örtülü tehditlerde bulunan iktidarın, Lukaşenko’nun muhaliflerini sindirme, tutuklama politikalarını eleştirmesini, karşı çıkmasını beklemenin ülkemizin siyasi gerçekliğinden uzak bir beklenti olacağı düşüncesindeyim.
7.Suriye’de 26 Mayıs’ta yapılan devlet başkanlığı seçimini oyların yüzde 95,1’ini alan Beşşar Esad kazandı. Görevde 4’üncü döneme başladı. ABD ve AB’nin ambargo ve yaptırımlarla Esad’ı devirme politikalarının sonuçsuz kaldığı, bu yaptırımların asıl mağdurunun açlığa mahkûm edilen milyonlarca Suriyeli olduğu açığa çıktı. ABD-AB sonucu tanımadığı ilan etse de Esad seçimle güven tazeledi. Putin Esad’ı ilk kutlayan isim oldu.
Suriye’de 26 Mayıs’ta yapılan devlet başkanlığı seçimlerini oyların yüzde 95,1’ini aldığı açıklanan Beşşar Esad kazandı, seçimlerde katılım yüzde 78,6 oldu.
ABD destekli PYD ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolündeki bölgelerde Rojava Özerk Yönetimi Kürt seçmenlerin sandığa gitmesini yasakladı, seçim sandıklarının kurulmasına izin verilmedi. Aynı şekilde Türkiye’nin, TSK ve ÖSO’nun kontrolündeki bölgelerle, İdlib’te de seçim sandıkları kurulmasına ve oy kullanılmasına izin verilmedi.
Şam yönetimi 20 Mayıs’tan itibaren yurt dışı temsilciliklerde oy kullanma sürecini başlatmıştı. Ancak bu konuda da Suriye’nin büyükelçiliklerinin açık olduğu ülkelerde bu imkân kullanılabildi. Almanya ülkedeki Suriyelilerin oy kullanmasına izin vermedi. Bazı Avrupa ülkelerinde ve ABD’de de aynı durum yaşandı. ABD ve AB seçimlerin adil ve özgür olmadığını açıklarken, yurt dışındaki Suriye muhalefeti de seçimin ‘saçmalık’ olduğunu savundu.
Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere Dışişleri Bakanları ile ABD, seçim öncesi ortak yazılı açıklama yayımlayıp oylamanın “meşru olmadığını” ifade etmişlerdi. Açıklamada, Birleşmiş Milletler gözetimi olmadan düzenlenen seçimlerin “özgür veya adil olamayacağı” belirtilerek; “Seçim sürecini kınayıp gayri meşru ilan eden sivil toplum kuruluşları ve Suriye muhalefeti dâhil bütün Suriyelilerin seslerine destek çıkıyoruz” denildi.
Beşar Esad’ın oy kullanmak için Duma kentini seçmesi de yurtdışındaki Suriyelilere, Şam’ın kontrolü dışındaki bölgeleri kontrol altında tutan ülkelere ve destekledikleri silahlı gruplara mesaj niteliğindeydi. Duma kenti uzun süre cihatçı milislerin ve Türkiye destekli ÖSO ve bazı grupların hâkimiyetindeki Doğu Guta’nın merkezi durumundaydı. Şam’a yönelik saldırıların üssü olduktan sonra Rusya destekli Suriye ordusunun başlattığı operasyon ile kurtarıldı ve Doğu Guta’daki cihatçılar Türkiye tarafından İdlib’e ve Fırat Kalkanı harekât bölgesine tahliye edildi.
Aslında geçtiğimiz yıl ABD’nin Suriye’ye karşı uygulamaya koyduğu Sezar Yasası yaptırımları ile milyonlarca Suriyelinin gıda maddesine, ilaca, temel ihtiyaçlara erişimi zorlaştırılırken, ağır ekonomik baskı altına alındı. Bunun yanı sıra AB de seçim sonuçlarının açıklandığı gün Suriye’ye yönelik yaptırımları bir yıl daha uzattığını açıkladı. Yaptırım ve ambargolarla Suriyelileri sıkıntıya düşürüp Esad’a karşı tepki göstermelerini, Esad’ın devrilmesini hedefleyen bu yaptırımlar mevcut durumda ters tepmiş görünüyor.
Milyonlarca Suriyeli tüm olumsuzluklara rağmen sandığa giderek seçime oldukça yüksek bir katılım sağladı ve Esad’ın kazanmasını kutladı. Yaptırım uygulayan ülkelerin ‘halk çektiği acıdan dolayı Esad’ı desteklemekten vazgeçecek’ beklentisi gerçekleşmedi. Seçim sonuçlarını şaibeli olarak değerlendirilse de bir yandan da Suriyelilerin Esad’ı sahiplendiği şeklinde okumak olanaklı. Bu yüzden de bir anlamda ABD ve AB yaptırımları uzatarak milyonlarca Suriyeliyi açlığa mahkûm edip cezalandırmış oldu ve Suriyelilerin ABD-AB karşıtlığını yeniden güçlendirdi.
- Esad’ı ilk kutlayanların Putin, Hameney, Ruhani, olması da bu açıdan Esad’ı Rusya ve İran’a dayanmak dışında seçeneksiz bırakıyor.
ABD-AB’nin Türkiye’nin de sonuçlarını tanımayacağını ilan ettiği bu son seçimde kanımca Suriyeli seçmenler rekor katılımla sandığa giderek kendilerince bir eylem yaptılar. Sonucu baştan belli bir seçim de olsa asıl mesajı ülkelerinde iç savaşı başlatan, 2011’den bu yana Suriye’yi iç savaşla, bombardımanlarla yerle bir eden, ardından da ambargolarla kendilerini açlığa yokluğa mahkûm ederek ülkelerini bölmeyi, parçalamayı hedefleyen ülkelere, destekledikleri silahlı gruplara tepkisini gösterdi ve sandıkta mesaj verdi.
ABD Savunma Bakanlığı 2022 bütçesinde YPG-PYD-SDG’ye IŞİD’e karşı mücadele ve ‘Eğit-Donat Programı’ çerçevesinde 522 milyon dolar ödenek koyarken, ABD Başkanı Joe Biden da Trump tarafından bu bölgede bir ABD şirketine tanınan petrol arama ve üretim imtiyazını iptal etti.
16 Haziran’da Cenevre’de gerçekleşeceği açıklanan Biden-Putin görüşmesi öncesinde ABD’li şirketin Kürt bölgesinde Suriye petrolünü çıkartma, işleme izninin iptali, Kuzey Suriye’de özerk Kürt Bölgesi için ABD-Rusya uzlaşısı aramanın bir ön adımı olarak görülebilir. Önümüzdeki dönemde Suriye’de yeni ve sıcak gelişmelere hazırlıklı olunması gerektiğini öngörmekteyim.
8.ABD’li CEO’lara hukuk, insan hakları, demokrasi vaadiyle Türkiye’ye yatırım çağrısı yapan CB Erdoğan’a kimsenin inanmadığı ve güvenmediği aynı gün ABD’nin 2 dev fonunun Türkiye’den çıkma kararı alması almasıyla açığa çıktı. Yabancı yatırımcılara yönelik bu çağrıların hemen öncesinde mecliste muhalefet liderlerini tehdit eden, yargıya cezasızlık talimatı veren bir iktidarın yatırımcıya hukuk ve yargı güvencesi vermesi ciddiyetten uzak bulunduğu için yabancı sermaye Türkiye’den kaçıyor!
CB Erdoğan, 26 Mayıs’taki Grup toplantısında muhalefet liderlerine yapılan saldırıları övüp, cesaretlendirerek, tehdit söylemlerini dile getirirken, bu konuşmadan birkaç saat sonra ABD’nin önde gelen 20 şirketinin CEO’larıyla video konferans yoluyla görüşerek Türkiye’ye yatırım yapmaları çağrısında bulundu.
ABD Ticaret Odaları ve TOBB ile Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi tarafından organize edilen toplantıda ABD’li şirketlere Türkiye’de yatırım yapmaları, mevcut yatırımlarını büyütmeleri, bu konuda önlerine çıkabilecek her türlü engelin kaldırılacağı vaat edildi.
Cumhurbaşkanı ABD’li CEO’lara, Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir dönemi başlatmak istediklerini, 100 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefini gerçekleştirme konusunda kararlı olduklarını ifade ederken, Biden yönetimine de ilişkilerde yeni bir sayfa açma, daha ileriye taşıma yaklaşımını sergiledi.
CB Erdoğan ABD Başkanı Joe Biden’in 24 Nisan’da yaptığı 1915 Ermeni soykırımının resmikabulüne ilişkin açıklamasını anımsatarak, “Yaptığı açıklama ilişkilerimize ilave yük getirse de, Sayın Biden’la NATO Zirvesi’nde gerçekleştireceğimiz görüşmenin yeni dönemin habercisi olacağına inanıyorum” dedi. Bu ifadeler bile iktidarın içinde bulunduğu çaresizliği, yabancı yatırım ve sermaye çekebilmek için her türlü tavizi vermeye hazır olduğunu göstermektedir.
ABD’deki yeni yönetim, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı konularını diğer ülkelerle ilişkilerinde ‘öncelikli’ gördüğünü peşinen ilan ettiği için iktidar da ABD’li CEO’lara yargı ve hukuk reformu süreçlerinden söz ederek, demokrasi insan hakları reformları yapacağını vaat ediyor. Erdoğan, küresel şirketleri yöneten CEO’ların Türkiye’deki antidemokratik uygulamalardan, yargının siyasallaştığından, temel hak ve özgürlüklerin baskı altına alınarak kısıtlandığından haberlerinin olmadığını sanıyor.
Nitekim Cumhurbaşkanının ABD’li şirketleri Türkiye’de yeni yatırıma ya da mevcut yatırımlarını büyüterek istihdama katkıda bulunmaya davet ettiği açıklamalarının ertesi günü, ABD’nin Kaliforniya eyaletinin en büyük iki kamu fonu Türkiye’den çekildi. 650 milyar doları aşan büyüklükteki bir kaynağı yöneten Kaliforniya Kamu Çalışanları Emeklilik Sistemi (CalPERS) ve Kaliforniya Devlet Öğretmenleri Emekli Sistemi (CalSTRS) fonları, Cumhurbaşkanının davetinin üzerinden 24 saat geçmeden Türkiye’den çekilme ve ülkemizdeki yatırımlarından çıkma kararı aldılar. Kaliforniya eyalet parlamentosunda yapılan oylamada her iki kamu fonunun Türkiye’den çekilmesi ve yatırımlarını sonlandırması, oturuma katılan Demokrat ve Cumhuriyetçi 36 senatörün oy birliği ile kabul edildi. Türkiye lehine oy kullanan bir tek senatör bile olmadı.
Her ne kadar iktidar medyasında bu kararın Kaliforniya’da etkili olan Ermeni Diasporası’nın etkisiyle alındığı dile getirilse de diğer yatırım ve emeklilik fonları için de bir işaret, sinyal, emsal olarak görülecektir.
Geçmiş yıllarda 22 milyar dolara kadar yükselen, yıllık ortalaması 8-10 milyar doların altına inmeyen portföy yatırımları haricindeki doğrudan yabancı sermaye yatırımları, son dönemde hızla gerilemekte, yabancı yatırımcı Türkiye’den kaçmaktadır. Özellikle 2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CHS) geçişle birlikte ülke ve ekonomi yönetiminde keyfiliğin, yasa tanımazlığın hakim hale gelmesi, kararların sıklıkla değişmesi, belirsizliğin ve öngörülemezliğin yaygınlaşması, yatırımcı kaçışında etkili oldu. 2018 sonrasında değişen sistemle doğrudan yabancı yatırımlar hızla inişe geçti. Yıllık 3-4 milyar dolara kadar inen bu yatırımların yarısından fazlasını ise üretim ve istihdama, yüksek teknolojiye katkısı olmayan, TC vatandaşlığı karşılığında yabancılara yapılan konut satışları oluşturuyor. CB Erdoğan, 14 Haziran’da gerçekleşmesi beklenen Biden görüşmesi öncesinde ABD ile yakınlaşma çabalarına girişti. ABD’li CEO’lara yatırımlar için bedelsiz arazi tahsisi, enerji indirimleri, vergi muafiyetleri, teşvik vaatleri veriliyor.
Muhtemelen bazı yabancı yatırımcılar verilen destek ve tavizler, sağlanacak avantajlar, ucuz işgücü vb. kriterlerle kârlarını maksimize etmeyi öngörerek, demokrasi, insan hakları, sivil topluma, basın özgürlüğüne dönük baskıları ikinci plana atabilirler. İktidar da her türlü tavizi vererek çekebileceği bazı yatırımları başarı olarak sunabilir. Bunların hiç birisi kalıcı ve istikrarlı olmayacaktır. Türkiye’de demokrasi ve hukuk ikliminin güçlendirilerek yaygınlaştırılması öncelikli hedef olmalıdır.
9.Yabancı yatırımcıya vaat edilen ayrıcalık, ekonomik ve hukuk reformları konusunda içeride somut adım atılmaması, vaat edilenlerin sözde kalması ve nihayet faiz ve kurların bile siyasi talimatla yönlendirilmeye çalışılması ekonomik güveni dip noktalara çekiyor. Daha önce açıklanan güven endekslerinin toplamını ve her alanı kapsayan Ekonomik Güven Endeksi’ndeki (EGE) gerileme de bunu en somut şekilde gösteriyor. Mayıs ayı EGE verileri iktidara güvenin inişe geçtiğini ortaya koyuyor!
Son birkaç aydan bu yana çeşitli güven endekslerinde sert düşüşler hızlanırken, TÜİK’in son açıkladığı Ekonomik Güven Endeksi’nde (EGE) ise ‘topyekûn çöküşün’ hızlandığı bir sürece girildiği açığa çıktı.
TÜİK’in açıkladığı verilere göre EGE, Nisan ayındaki 93,9 puandan, Mayıs ayında yüzde 1,3 düşüşle 92,6 düzeyine geriledi. EGE’deki bu düşüş, tüketici, reel kesim (imalat sanayi), hizmet ve perakende ticaret sektörü güven endekslerindeki düşüşlerden kaynaklandı. EGE’deki gerileme aynı zamanda önümüzdeki 12 aya dönük olarak da güvensizliğin sürdüğünü işaret ediyor.
Buna göre Mayıs ayında;
- Tüketici güven endeksi yüzde 3,6 azalarak 77,3'e
- Reel kesim güven endeksi yüzde 0,3 azalarak 107,1'e
- Hizmet sektörü güven endeksi yüzde 1,1 azalarak 102,2'ye,
- Perakende ticaret sektörü güven endeksi yüzde 2,1 azalarak 100,9'a geriledi.
- İnşaat sektörü güven endeksi ise yüzde 3 artarak 79,6'ya yükseldi. Ancak inşaat sektörü güven endeksindeki nispi yükselişe rağmen puanın hâlâ 100’ün oldukça altında gerçekleşmesi, inşaat sezonuna girilmesine karşın beklentilerin yine de iyileşmediğini sergiliyor.
İktidar açıklanacak 2021 yılı ilk çeyrek büyüme hızının pozitif olacağını dile getirse de büyümeye rağmen GSYH’de ciddi gerileme olacağını, milli gelirin düşüş göstereceğini öngörmekteyim.
Ekonomi yönetimi ve Cumhurbaşkanının çizdikleri tabloya, yabancı yatırımcılara yaptıkları çağrılara, ekonominin iyiye gittiği yönündeki açıklamalarına rağmen bunlar güveni sağlamada yeterli olmuyor, karşılık bulmuyor. Üç aydan bu yana Merkez Bankası politika faizi yüzde 19’da tutulmasına karşılık güven endekslerinde hızlanan düşüş, döviz kurlarında ve enflasyondaki tırmanış durdurulamıyor.
10.TBMM’ye getirilen ‘Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırması’ ile ilgili kanun teklifi komisyonda kabul edildi. İktidar sözcülerinin açıklamalarına göre, bu kez 475 milyar TL tutarında vergi, prim ve kamu alacağı yapılandırılacak. Sadece SGK’ya borçlu olan mükelleflerin sayısı 16,5 milyon iken vergi borçlularıyla birlikte sayı 35 milyonu aşıyor!
Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanıp, AK Parti vekillerinin teklifi gibi TBMM’ye sunulan 15 maddelik torba yasada ‘Bazı Kamu Alacaklarının Yapılandırılması’ düzenlemesinin bugünden fiyaskoyla sonuçlanacağını peşinen söylemek isterim. Önceki değerlendirmelerimde de vurguladığım gibi, 6 kez çıkartılan yapılandırma düzenlemelerindeki bakış açısı ve bir ya da iki taksit tahsil edebilmeyi kısa gün kârı gören yaklaşım değişmediği sürece devlet ile mükellefin barışması, yüz milyarlarca liralık alacağın tahsili mümkün olmayacak.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Plan ve Bütçe Komisyonu’nda teklifle ilgili yaptığı sunuşa bakılırsa bu defaki düzenleme ile 475 milyar TL’lik kamu alacağının, vergi ve SGK prim borcunun yapılandırılması hedefleniyor. Bu tutarın tek başına 75 milyar liralık kısmı SGK’nın tahsil edemediği prim alacağı.
Oysa geçtiğimiz yıl Kasım ayında TBMM’den geçirilen ve yılbaşında yürürlüğe giren 6’ıncı yapılandırmada yapılandırılacak kamu alacağı 500 milyar TL idi. Milyonlarca borçlu mükellefin sadece yüzde 20’si yapılandırma için başvurdu. Şimdi yapılandırılacağı açıklanan tutar ise 475 milyar TL. Yani halen yürürlükteki bir önceki yapılandırmada tahsil edilebilen tutar en iyimser yaklaşımla 25 milyar TL ve toplam alacağın sadece yüzde 5’i düzeyinde.
Komisyona sunulan verilere göre 2011 – 2020 döneminde çıkartılan altı yasayla yapılandırılan tutar 363 milyar TL, 10 yılda tahsil edilebilen tutar ise 91,5 milyar TL. Bu da bize vergi ve SGK borçlarının ödenemeyişinin giderek kronik bir soruna ve kangrene dönüştüğünü, kamu alacağı tutarının ve borçlu mükellef sayısının her seferinde daha da arttığını işaret ediyor.
Yalnızca SGK alacağının 75 milyar TL ve SGK’ya prim ödemelerini yapamayan mükellef sayısının 16,5 milyon olduğu göz önünde tutulduğunda bile SGK’nın ciddi bir alacak krizi ve batak içinde olduğunu, finansman açıklarının büyüdüğünü, giderek yükümlülüklerini yerine getirmesinin, emekli maaşlarını ödeyebilmesinin ağır risk altında olduğunu söyleyebilirim.
Ülkede 16,8 milyon kişinin sadece SGK’ya borçlu olduğu bir sistemde hem bugünü, hem yarını sorgulamak durumundayız. İktidarın göreve gelir gelmez ilkini 2003 yılında yaptığı yapılandırma ile başlayan süreçte 2011 yılına kadar dört yapılandırma yasası çıkartıldı. 2011-2020 arasında ise 6 yapılandırma yasası daha çıkartıldı ve hiç birisinden sonuç alınamayan benzer düzenlemelerin sayısı 10’a ulaştı.
Şimdi son 10 yılın 7’inci 19 yıllık AK Parti iktidarının 11’inci yapılandırma yasası mecliste. İktidar bugüne kadar 19 yılda ortalama 17 ayda bir yapılandırma yasası çıkartmış ve sonuç alamamış. Kamunun alacakları, mükellefin de ödeyemediği vergi ve SGK borçları anapara ve faiziyle katlanarak artmış.
Aynı yanlışta ısrar ederek ülkenin ve TBMM’nin zamanını gereksiz yere tüketmenin anlamı nedir? O zaman her şeyin Cumhurbaşkanı kararlarıyla idare edildiği, meclisin kale alınmadığı bu sistemde Cumhurbaşkanına bir yetki versinler her yıl yeni bir vergi-SGK yapılandırma kararı çıkartsın. Oysa hem devleti hem de mükellefi rahatlatacak formül son derece basit. Yasa teklifi TBMM genel kuruluna geldiğinde yapılacak olan şudur:
Öncelikle tüm faizler silinip, anapara mükellefin ödeme gücüne göre uzun vadeye ve taksitlere yayılacak. Gerekirse bir medya satışı için 10 yıl vadeli, 3 yılı ödemesiz 1 milyar dolar kredi veren kamu bankaları ya da tek kalemde iktidar müteahhidinin 9,5 milyar vergisini silen Maliye, aynı uygulamayı 35 milyon mükellefe de yapacak. Kamu bankaları mükelleflerin anapara borcunu kredilendirip maliyeye, hazineye 475 milyarı verecek mükellefin borcunu da sıfır faizle 10 yıla yayılan taksitlerle tahsil edecek.
Buna ilave olarak; gelir vergisi, kurumlar vergisi, ÖTV, KDV, MTV, ÖİV, ATV vb. vergiler ve harçlar, SGK primleri mükellefin ödeyebileceği makul seviyelere indirilecek. Vergi sistemi sadeleştirilerek mükellefe azami 2 ya da 3 kalem vergiyi adil ve aksaksız şekilde ödeyebilme olanağı yanında ABD ve AB mali sisteminde olduğu gibi belgeli her harcamasını ve giderini de vergiden düşme imkânı sağlanacak.
Böylece hem tüm sistem ve harcamalar, giderler kayıt altına alınacak. Kayıt dışılık, naylon faturacılık, kayıt dışı istihdam, kaçak çalıştırma sona erecek. Hem de buna rağmen vergisini, primini ödemeyen, vergi kaçıran olursa da ABD’deki IRS (Internal Revenue Service/ABD Gelir İdaresi) gibi Gelir İdaresi Mükellefe her türlü yaptırımı uygulayacak.
En makul, akılcı, gerçekçi ve doğru olan çözüm budur. Artık 10 yılda 7’incisi, 19 yılda 11’incisi TBMM’ye gelen vergi ya da SGK barışı, yinelenen yanlışlarla barış olmaktan çıkmış devlet ile mükellef arasında ödeme savaşlarına, alacak ve borç savaşlarına, inatlaşmaya dönüşmüştür. Devlet 500 milyara ulaşan alacağını alamamakta, mükellef her ay işletilen faizlerle şişen, kabaran gücünü aşan vergi-prim borcunu ödeyememektedir. Artık mali sistem tıkanmış durumdadır.
Gelinen aşamada, bütçede yıllardır tahsil edilemeyen alacaklar, diğer yanda borcundan dolayı çıkmaza girmiş 35 milyonu aşan mükellef, öte yanda borç-alacak krizinden ötürü batma noktasına gelen işletmeler, şirketler, kuruluşlar. Tüm bunların üstünde de hem akılcı çözüme direnen ve alacağını tahsil için mükellefin soluğunu kesen yöntemde ısrar eden, tahsil edemediği alacağın acısını her fırsatta akaryakıttan, iletişimden, gıdadan ve diğer mal ve hizmetlerden aldığı dolaylı vergileri insafsızca artırarak çıkartan devlet.
11.İktidar, TOBB ve odaların birikimlerinin devreye sokularak ‘Nefes Kredisi’ dağıtılacağını açıkladı. Ekonominin, işletmelerin, KOBİ’lerin artık ‘tıknefes’ hale geldiğini, zincirleme kapanma ve iflasların başlayacağını gördükleri için 4 yılda 8’inci kez Nefes Kredisi dağıtıyorlar. Sözde düşük faizli kredinin faizi yüzde 17,5! Daha önce dağıtılan 300 milyar TL’yi aşkın krediler geri ödenemediği için ilave faizlerle yeniden yapılandırıldı!
İktidarın ilkini 16 Nisan 2017’deki Anayasa değişikliği referandumu öncesinde Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ile ortaklaşa organize ettiği ve ticaret, sanayi, deniz ticaret odaları ile ticaret borsalarının üyelerinden topladıkları aidatlar ve diğer birikimlerinin bankalara kullandırılması suretiyle dağıtılan Nefes Kredisi’nin 8’incisi 1 Haziran’da yeniden devreye sokulacak.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın duyurduğu kriterlere göre, yıllık cirosu 10 milyon liranın altında olan ve 2020 yılı cirosunda 2019'a göre yüzde 25 kayıp yaşayan ticaret, deniz ticaret, sanayi, ticaret ve sanayi odaları veya ticaret borsasına kayıtlı üyelere bu yolla işletme sermayesi finansmanı sağlanacak.
2020 yılı cirosu 1 milyon lirayı aşmayan KOBİ'ler azami 50 bin lira, cirosu 1-10 milyon lira olan KOBİ'ler ise azami 200 bin lira kredi kullanabilecek. TOBB ve oda-borsalar da kaynaklarını bu Nefes Kredisi kampanyasına katılan bankalarda değerlendirerek projeye katkı sunacak. Aradaki faiz farkı TOBB’un ve odaların faiz gelirlerinden karşılanacak. Dağıtılacak krediler için bankalara Hazine destekli Kredi Garanti Fonu (KGF) kefaleti sağlanacak.
Nefes Kredisi kampanyasına 5 kamu bankasının yanı sıra 5 de özel banka olmak üzere toplam 10 banka katılıyor. İktidar darboğazdaki işletmelere 1,5 yıla yakın süreden bu yana doğrudan destek, hibe, nakdi katkı, rutin giderlerin ödenmesinde kolaylık sağlamadığı için yine kredi ve borç kampanyası başlatıp bunu büyük bir proje ve müjde gibi sunuyor. Daha önce salgının olmadığı, işyerlerinin faaliyetini sürdürdüğü ekonomik ortamlarda dağıtılan yedi nefes kredisi kampanyasında 300 milyar TL’nin üzerinde kredi dağıtıldı.
Hazine kefaletli, KGF garantili bu kredilerin büyük bölümü geri ödenmedi. İlave faizlerle her dönem yeniden yapılandırıldı ve kredi borçları, geri ödenemeyen tutarlar trilyona dayandı. Şimdi bu ödenemeyen kredilere yeni bir kredi borcu daha üstelik yüzde 17,5 faizle müjdeleniyor. Muhtemelen çoğu başvuru geri çevrilecek.
12.Batık kredileri örtmek için geçen yıl yasal takibe intikal süresini 90 günden 180 güne çıkartan ve böylece banka bilançolarında görülmesini önleyerek gizleyen iktidar, bu uygulamayı önce 31 Aralık 2020’ye ardından da 30 Haziran 2021’e kadar uzattı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) şimdi 30 Haziran’da dolacak uygulamanın 30 Eylül’e kadar uzatılması için hazırlık yapıldığını açıkladı!
Bunun anlamı sürekli faiz işletilerek ertelenen, yapılandırılan ve şimdi yeniden krediyi krediyle çevirme yöntemiyle açığa çıkması gizlenen takipteki alacaklar sorunu Eylül sonuna kadar gizlenmeye devam edecek. Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) geçen hafta yapılan Mayıs ayı Meclis Toplantısında da başkan ve üyelerce dile getirilen değerlendirmelere bakıldığında, pandemi ve kriz dönemlerinde iktidarın doğru düzgün bir imkân ve destek sağlamamasından ötürü borcun borçla çevrilerek işletmelerin ayakta tutulmaya çalışıldığı ancak artık bunun sürdürülemez olduğu dile getirildi. Destek adı altında uygulamaya konulan çözümlerin daha çok borcu arttıran yöntemler olduğu belirtilerek, yeni krediden ziyade vergi ve diğer teşviklerin, indirimlerin devreye sokulması gerektiği kaydedildi. Nefes Kredisi kampanyası da ödenemeyen ve takibe düşmesi söz konusu olan kredi borçları tutarına yeni bir ilave olacaktır.
Asıl yapılması gereken vergi, SGK, enerji ve diğer borçların faizle, cezayla ötelenmesi değil, faizlerinin silinerek yapılandırılması, bir bölümünün sıfırlanması ve ödenemeyen kredileri de yeni kredilerle borcu kabartarak çevirmek değil mevcut kredi borçlarının faizsiz uzun vadeye yayılarak ödenebilir hale getirilmesidir.
13.Son bir haftadan bu yana dolar ile euroda tarihi zirve noktalarının yaşanması, enflasyonun kontrolden çıkabileceği yönündeki endişeleri artırıyor. İktidar medyasında da enflasyondaki artışın uzun bir dönem düşürülemeyeceği yönündeki haber ve yorumlar artarken, ağırlıkla dış piyasalar ve emtia fiyatlarındaki artışlar gerekçe gösteriliyor!
Son bir haftadan bu yana döviz kurlarında yükseliş yeniden harekete geçti. Dolar/TL ve Euro/TL kurlarındaki artışla birlikte TL’nin değer kaybı da hızlandı. Rezervlerin tüketilmiş olması kurlardaki rutin artışın yanı sıra olası spekülatif artışlara karşı da Merkez Bankası’nın müdahalede bulunmasını olanaksız kılıyor. Daha da önemlisi Mart ayından bu yana üç aydır politika faizi yüzde 19’da tutulmasına karşılık hem kurlar hem de enflasyon yükselmeye devam ediyor.
- Bu çift taraflı yükseliş iktidarın geçen yıl uyguladığı ve sürdürdüğü para-kur-döviz politikalarının yanlışlığının en somut kanıtı.
Türkiye ekonomisi enflasyon, kur ve faizde aynı anda artış yaşandığı bir kısır döngü içinde kapanına kısılmış vaziyette. Küçük çaplı iniş-çıkışlar olsa da kurlardaki artışın devam edeceğini, buna paralel olarak enflasyonun yükselişini sürdüreceğini ve buna bağlı olarak da Merkez Bankası’nın yeni faiz artışlarına gitmek zorunda kalacağını öngörmekteyim.
Pek çok ekonomide bu üç makro göstergenin aynı anda artması nadir bir durumdur ve iktidar ne yazık ki uyguladığı hatalı ve öngörüden yoksun, siyasi talimatların şekillendirdiği ekonomi politikalarıyla bu zemini kendisi hazırlamış, Türkiye’yi uzun süre devam edecek bir kırılganlık dönemine sürüklemiştir.
Hâlâ hatalara devam eden iktidar ve ekonomi yönetimi yılbaşından bu yana her ay doğalgaz ve elektriğe düzenli şekilde yaptığı zamlarla, özel iletişim vergisi ve akaryakıt tüketim vergisinde yürürlüğe koyduğu yüklü artışlarla enflasyonun çok daha fazla besleneceği bir yolu açmış bulunmaktadır. Dolaylı vergilerin yanı sıra kurumlar vergisinde yüzde 25’lik artışı da buna ilave etmek gerekir.
Pandemi önlemleri sürecinde en çok ihmal edilen ve hemen hemen tamamıyla desteksiz bırakılan tarım sektörü girdi maliyetlerindeki artışın yanı sıra ürününü pazara, markete ulaştıramadığı için de yaza girilirken sebze-meyve fiyatlarında, yaşanan kuraklık nedeniyle de başta buğday olmak üzere, hububat ve bakliyat fiyatlarında olağanüstü artışların yaşanması kaçınılmaz görünmektedir.
Önce 2 hafta kısmi kapanma ve ardından 18 günlük tam kapanma süresince semt pazarlarının kapatılması, yapılan yanlışın son anda fark edilerek son iki gün pazar yerlerinin açılmasına izin verilmesine karşılık bu yeterli olmadı ve binlerce ton sebze ve meyve tarlada, bahçede, ağaç dallarında çürümeye terk edildi.
Önümüzdeki günlerde yeni ve büyük bir zam dalgasının hemen hemen her alanda yaşanmasının kaçınılmaz olacağını söylemek yanlış olmaz. Bunda kurlardaki yükselişin girdi fiyatlarında yaratacağı yükselişin yanı sıra akaryakıttan alınan ÖTV’nin yüzde 54-189 oranlarında artırılmasının nakliye, ulaşım, taşımacılık fiyatlarını hızla yukarı çekmesi de etkili olacaktır. Özellikle temel gıda ürünlerinin fiyatlarında belirgin artışlar yaşanacaktır.
Merkez Bankası’nın mayıs ayı beklenti anketinde, gelecek üç ayda şirketlerin satış fiyatlarında artış beklentisinin yüzde 43,2 ile 2008’den bu yana 13 yılın en yüksek noktasına çıkması, maliyet artışı beklentisinin böylesine olağanüstü bir düzeye ulaşması enflasyonda aylık ve yıllık olarak sert artışların yaşanacağını göstermektedir.
Bugüne kadar iktidarın ekonomi politikalarını eleştirmekten kaçınan iktidar medyasında da son günlerde enflasyon artışının durdurulmasının güçleştiği, enflasyonda uzun süre düşüş beklenemeyeceği yönündeki haber ve yorumlar öne çıkarken, buna gerekçe olarak ise yalnızca dış piyasalarda emtia fiyatlarındaki artışlar gösterilmekte, iktidarın yanlışlarından söz edilmemektedir.
Oysa bilindiği gibi enflasyon artışında dış fiyatlardaki artışın yanı sıra, kurlar, beklentiler, gıda fiyatları, kamu zamları en önemli belirleyici unsurlardır. Türkiye’de uzun süredir sıraladığım tüm bu kalemlerin hepsi yükseliştedir ve yukarı doğru hareket halindedir. Buna iktidarın son bir-iki ayda dolaylı vergilerde yaptığı yüklü artışları da ilave ettiğimizde enflasyonun tamamıyla kontrolden çıkmasına yol açacak bir yaklaşım sergilenmiş olmaktadır.
Enflasyon artınca bu artış zam olarak yine fiyatlara yansıtılacak, fiyat artışları yeniden enflasyonu yukarı çekecek ve böylece Türkiye ekonomisi uzun süre içinden çıkamayacağı bir zincirleme ekonomik reaksiyonun içine girecektir. Bu da kısa sürede enflasyonun yüzde 20 veya üzerine çıkmasının sürpriz olmayacağını bize göstermektedir.
İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) her yıl açıkladığı Türkiye’nin en büyük 500 sanayi kuruluşu raporunda da enflasyonun şirket kârlarını erittiği, kur artışlarıyla birlikte yüksek maliyetler üstlenen sanayi kuruluşlarının üretim kapasitelerini düşürmeye yöneldiği dile getirilmektedir.
İSO Başkanı Erdal Bahçıvan, rapora ilişkin açıklamasında; sanayicilerin en büyük kaygısının yüksek enflasyon olduğunu, enflasyonun kronik hale geldiği süreçlerde yeni yatırımların tamamıyla askıya alındığını dolayısıyla sanayicilerden yeni yatırım yapmalarının, kapasite ve istihdam artışına gitmelerinin beklenmemesi gerektiğini ifade etmektedir.
Yerli yatırımcının bu yaklaşımı yanında yabancı sermayeli yatırımların ise hızla Türkiye’den çıkış yaptığını daha önce dile getirmiştim. Dolayısıyla önümüzdeki günler her yönden kur artışlarının ve enflasyondaki yükselişin sürdüğü, giderek enflasyonun kontrolden çıkma riskinin artacağı bir süreci işaret etmektedir.
- İktidarın ortaya koyduğu inandırıcı, güven veren bir ekonomik istikrar ve enflasyonla mücadele programı da yok.
Yargıda, ekonomide, insan hakları alanında açıklanan ve üç yıla yayılan reform ve eylem planları ise ne içeride ne de dışarıda karşılık bulabildi. CB Erdoğan, yakında dördüncü yargı reformu paketinin meclise getirileceğini ilan etti. Yargıda, hukukta, ekonomide numaralandırılmış reform paketleri inandırıcı bulunmadığı gibi karşılığı da yok.
- İktidar algıya oynuyor. Oysa Türkiye’nin daha fazla kaybedecek zamanı kalmadı.
Reform beş kez, on kez yapılmaz. Yüzlerce maddelik torba yasaları kısa sürede meclisten geçiren bir iktidar bir seferde yargı, hukuk, demokratikleşme, insan hakları reformlarını da meclise getirir, gerekirse meclisi bir ay kesintisiz çalıştırıp, ortaklaşa bunları hayata geçirir. Böyle olursa içeride ve dışarıda siyasal, ekonomik, toplumsal inandırıcılık ve yatırımcı güveni sağlanabilir.
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
31 MAYIS 2021
Yeni Soluk
Yorum Yap