CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 28 HAZİRAN 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 28 HAZİRAN 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
İÇ POLİTİKA
- İktidarın kayıt dışı servet affı konusunda neden ısrarlı olduğu ABD’nin müdahalesiyle ortaya çıkan “kara para” operasyonuyla somutlaştı.
DIŞ POLİTİKA
- Berlin’de gerçekleştirilen 2. Uluslararası Libya Konferansı’nda ülkedeki tüm yabancı askeri güçlerin ve paralı askerlerin çekilmesi kabul edildi.
- AB Liderler Zirvesi’nde Suriyeli mültecilere yardım eden ülkeler için 5,2 milyar Euro’luk fon kabul edildi.
- Dışişleri Bakanlığı, AB’nin vaat ettiği yardımın Türkiye’ye değil Suriyeli sığınmacılara yönelik olduğunu belirterek, AB’ye tepki gösterdi!
- Türk askerine Afganistan’da yeni görev pazarlıkları sürerken, temaslar Türkiye dışındaki ülkeler tarafından yürütülüyor.
- AB’den CB Erdoğan’a, 20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekatı’nın yıldönümünde “gerilim çıkartma” uyarısı!
EKONOMİ
- İktidar müteahhitlerine yaptırılan Şehir Hastaneleri’nden beşi Danimarkalı ISS şirketine satıldı.
- Çevre ve Şehircilik Bakanı en az 1,5 milyon konutun depreme hazırlık çerçevesinde dönüştürülmesi gerektiğini açıkladı!
- 128 milyar dolar döviz rezervini tüketen ve nereye gittiğini hâlâ izah edemeyen MB, yeni swap anlaşmaları yapılacağını açıkladı.
- Nisan 2021 Net Uluslararası Yatırım Pozisyonu sonuçları, yabancı yatırımcıların ülkemizden çıkışlarının sürdüğünü gösterdi!
- TÜTÜN üreticileri, TEKEL’in özelleştirilmesiyle 405 binden 57 bine geriledi!
1.İktidarın VARLIK BARIŞI adı altında yasa dışı, kaynağı belirsiz servetleri aklama konusunda neden bu kadar ısrarcı ve hevesli olduğu ABD’nin müdahalesiyle ortaya çıkan son kara para operasyonuyla somutlaştı. Siyasi koruma ve destek olmasa, tüm bu işleri başarabilmesi olanaksız olan yüz milyonlarca dolarlık kara serveti aklayanlar hakkında İKTİDARIN SUSKUNLUĞU manidardır!
2008 yılından bu yana AK Parti iktidarlarınca defalarca Varlık Barışı adı altında Servet Affı yasaları çıkartıldı. Ocak ayından itibaren yürürlüğe giren son servet affında başvuru süresi 30 Haziran’da dolmasına karşılık, yasayla Cumhurbaşkanına 6’şar aylık sürelerle affı uzatma yetkisi verildi. CB Erdoğan’ın başvuru süresini uzatıp uzatmayacağı, iktidarın kara parayla mücadele konusundaki samimiyet testi olacak! Kirli ilişkiler ağının bir mafya lideri, organize suç örgütü elebaşı tarafından ifşa edilmesinin ardından, şimdi devasa bir kara para aklama operasyonunun iktidarın her yanına bulaşan, koruma ve kollama altına alınan boyutlarıyla karşı karşıyayız. ABD hazinesinin 500 milyon doları aşkın tutarda dolandırılmasıyla elde edilen kaynakların, Türkiye’ye aktarılmasına aracılık edenlere, iktidarın aynı zamanda ‘büyük yatırımcı’ diye TC vatandaşlığı vermesi vahimdir.
Son yıllarda ülkemizin dört bir yanında ortaya çıkan Rus, Azeri, Gürcü, Kazak, Özbek, Ermeni vb. mafyalarının, milyonlarca dolarlık alımları, ortaklıkları, mal varlıkları, gemi filoları, 5-7 yıldızlı tatil köyü sahiplikleriyle boy göstermesi, hemen hepsinin bir günde TC vatandaşlığına alınmaları, isimlerini soyadlarını değiştirmeleri bir tesadüf müdür? TC vatandaşlığı ve kara servetlere tüm kapıların açılması bu kadar ucuz ve kolay mıdır? Bu kişilerin, siyasetin, ekonomi ve adalet bürokrasisinin en tepelerine erişmeleri, otellerinde ağırlamaları, bedava tatil yaptırmaları, lüks araçlarını, özel uçaklarını, yatlarını tahsis etmeleri etik, ahlaki ve hukuki midir?
- Bahse konu bu kişinin (SBK) özel uçağının 40 kez Venezuela’ya gittiğinin ortaya çıkmasının gerekçesi bile sorgulanmamaktadır.
Son dönemde ülkemizin limanlarında art arda büyük miktarlarda kokain ve uyuşturucu yakalanmasına karşılık bunları teslim alacak kişi ya da şirketlerin, teslimat adreslerinin açıklanmaması doğal mıdır?
Ayrıca son dönemdeki uyuşturucu operasyonlarının Emniyet Narkotik Birimleri tarafından değil, Ticaret Bakanlığı tarafından yapılması dikkat çeken bir başka boyuttur. Servetlerinin kaynağını bildirmeden, vergi ödemeden servet affı yasalarıyla ülkemize akın eden ve iş dünyasında, devlet kurumları içinde dal budak salan bu organizasyonların siyasi koruma ve kollama olmaksızın varlık gösterebilmeleri olanaksızdır. Milyonlarca dolarlık kara servet sahipleri için düzenlenen Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) raporlarıyla yargı kararları iki ayda değiştirilmekte, el konulan mal varlıkları, banka hesapları üzerindeki blokajlar kaldırılmakta ve yurt dışına çıkış yasakları iptal edilmektedir. Kara para organizatörü 7 aya varan süreden bu yana yurt dışında elini kolunu sallayarak dolaşmaktadır. Ortaya saçılan iddialar sonrasında iktidar, bu kişi hakkında İnterpol’den kırmızı bülten, yakalama emri çıkartıldığını açıklamasına karşılık bunların gerçek olmadığı, ta ki bu kişi yurt dışında bulunduğu ülkede, ABD hazinesinin tutuklama ve iade talebiyle yakalanınca ortaya çıktı.
- İktidar, iade talebi yazısı gönderildiğini açıklamasına karşılık, şu ana kadar bu kişinin dosyasında Türkiye’nin iade talebi görünmüyor. Yani siyasi-bürokratik koruma kollama devam ediyor.
İktidarın suskunluğu oldukça manidardır. ABD’de hakkında kara para aklama ve hazineyi dolandırma iddiasıyla 225 yıl hapis cezası istenen bu kişinin, Türkiye’ye iade edilmeyi ve Türkiye’de yargılanmayı talep etmesi daha da manidardır! Anlaşılan servet affı yasasının sağladığı olanaklarla kısa sürede serbest kalacağını düşünmektedir. Eski Başbakan rahmetli Bülent Ecevit döneminde çıkartılan kayıt dışı servetlerle ilgili yasanın adı ‘Nereden Buldun?’ iken, AK Parti iktidarlarının çıkarttığı düzenlemelerin ‘Söz, nereden bulduğunu sormayacağım, yeter ki parayı getir!’ anlamında olması bile bakış açısındaki siyasi zihniyet ve ahlaki yaklaşım farkını ortaya koymaktadır.
Kara para affının boyutlarının ortaya çıkan bir olaya endekslenemeyecek kadar devasa olduğu apaçık ortadadır ve bu servetleri getirip TC vatandaşlığına geçenler meclise ve kamuoyuna açıklanmalıdır. İktidar, Türkiye’nin uluslararası algısına ve itibarına verdiği hasarı onarmak, bu işlere karışanları açığa çıkartarak yargıya teslim etmek zorundadır. İktidar bu yükümlülükten ‘TİCARİ SIR’ diyerek kaçamaz!
2.Berlin’de gerçekleştirilen İkinci Uluslararası Libya Konferansı’nda ülkedeki tüm yabancı askeri güçlerin ve paralı askerlerin derhal çekilmesi kabul edilirken, Türkiye ‘derhal çekilme’ konusunda çekince bildirdi ve sonuç mutabakatına şerh koydu. Almanya, Türkiye ve Rusya’dan bu konuda anlayış beklendiğini ve her koşulda ülkedeki tüm yabancı askerlerin çekilmesini sağlamakta kararlı olduklarını açıkladı.
Almanya ve Birleşmiş Milletler öncülüğünde düzenlenen konferansa Libya geçiş hükümeti yetkilileri ile Türkiye, ABD, Fransa ve Mısır'dan Dışişleri Bakanları katıldı. Konferansta tüm katılımcıların, Libya'yı 24 Aralık 2021’de seçimlere götürme sözü veren geçici hükümet başbakanı Abdülhamid Dibeybe'nin bu taahhüdünü büyük memnuniyetle karşıladıkları kaydedildi.
Toplantıların bitiminde Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas ile ortak basın toplantısı düzenleyen Libya Dışişleri Bakanı Necla Menguş, ülkesindeki paralı askerler ve yabancı milisler konusunda ciddi ilerleme sağlandığını belirterek, “her iki taraftan paralı askerlerin Libya'dan çekileceğini ümit ettiğini” söyledi.
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, olası bir çekilmenin “bir gecede değil, adım adım olacağı konusunda Türkiye ve Rusya arasında bir anlayış sağlandığına inandığını” ifade etti.
- Dengelerin bu çerçevede gözetildiğini kaydeden Alman Bakan, bir tarafın güçlerini hızlıca çekmesine karşılık diğer tarafın güçlerinin kalmaya devam etmesinin dengesizlik yaratacağını savundu.
Konferansın 58 maddelik sonuç bildirgesinde katılımcı ülkeler Libya'daki tüm yabancı güçlerin geri çekilmesi taahhüdünde bulundu. Bildirgenin 5. Maddesinde de, geçen yıl Ekim ayında varılan ateşkes anlaşması gereğince, tüm paralı milislerin ve yabancı askeri güçlerin çekilme işlemlerinin daha fazla gecikmeksizin ve "tamamen hayata geçirilmesinin sağlanacağına” vurgu yapıldı. Türkiye, “derhal çekilme” konusundaki bu maddeye şerh koydu.
Libya'da paralı Rus Wagner güçleri Mareşal Halife Hafter’in komutasındaki Libya Ulusal Ordusu’nun yanında yer alıyor. Fransa’nın da Çad ve Mali’den getirdiği paralı lejyonerler ve BAE tarafından desteklenen Hafter yanlısı silahlı-paralı gruplar da Libya’da yer alıyor
Ancak Rusya bu paralı askerlerle bağlantı iddialarını reddediyor ve Wagner’in özel bir şirket olduğunu, devletle resmi bağının olmadığını savunuyor.
- Libya’da resmi ordu gücü bulunduran tek ülke Türkiye…
İktidar, Libya'daki resmi TSK varlığının 27 Kasım 2019'da dönemin Feyiz el Sarrac Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile imzalanan Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakatı'na dayandığını ve yabancı askerlerin Libya’dan çekilmesi için yapılan çağrıların, konferans bildirgesine konulan maddenin Türkiye açısından bağlayıcı olmadığını savunuyor.
- Suriye’deki gibi Libya’da da karşı taraflarda yer alan ancak bir yandan da işbirliği arayışında olan Rusya ve Türkiye, destekledikleri paralı güçlerin eş zamanlı olarak çekilmesini müzakere edebilir.
- Mısır ile ilişkileri normalleştirme girişimi başlatan iktidar, Berlin konferansı sonrasında uluslararası açıdan bildirgeye şerh koyan tek ülke olarak yalnız kalmış görünüyor.
- Önümüzdeki dönemde Türkiye üzerindeki çekilme baskısının daha da yoğunlaşması beklenmelidir.
BM, Libya'da 20 bin yabancı savaşçı ve paralı asker bulunduğunu raporlarında dile getiriyor. Bu savaşçıların varlığı 24 Aralık'ta yapılması planlanan seçimler öncesinde, BM destekli siyasi geçiş sürecine yönelik bir tehdit olarak görülüyor.
Dolayısıyla seçimlere yaklaşıldıkça Libya’da uluslararası hareketliliğin artması, BM’nin AB-ABD destekli olarak etkinliğini genişletmesi, seçim güvenliği aşamasında ise Kaddafi’nin devrilmesinde olduğu gibi NATO’nun devreye girmesi ihtimali de ortaya çıkabilir.
Gelişmeler, önümüzdeki günlerin ve ayların sıcak dış politika başlıklarından birisinin Libya olacağını işaret ediyor.
3.AB Liderler Zirvesi’nde Suriyeli mültecilere yardım eden ülkeler için 5,2 milyar Euro’luk fon kabul edildi. Bunun 3 milyar Euro’luk bölümü 2024 yılına kadar Türkiye’deki Suriyelilere aktarılacak. 3 yıl daha AB sınırlarının bekçiliği ve mülteci geçişlerinin önlenmesi iktidar tarafından üstlenilirken, Türkiye-AB ilişkileri de Suriyeli göçmenlere endekslendi. Diğer deyişle AB, iktidara; ‘Al parayı Suriyelilere sen bak, bize gönderme’ dedi.
Brüksel’de yapılan AB Liderler Zirvesi Toplantısı’nda Türkiye’ye Kıbrıs, Doğu Akdeniz, insan hakları gibi konularda uyarılar yinelendi. Suriyeliler için 5,2 milyar euro tutarında yeni bir fon oluşturulması, 3 milyar euroluk bölümünün 2024 yılına kadar üç yıl boyunca Türkiye'deki sığınmacılara aktarılması kabul edildi. Türkiye ile AB arasındaki mülteci mutabakatının güncellenmesi ve Gümrük Birliği'nin modernizasyonu konularında anlaşmaya varıldı. Zirve sonrası yayımlanan sonuç bildirisinde Türkiye ile ilgili yer alan başlıklar şöyle:
- AB'nin Doğu Akdeniz'de istikrarlı ve güvenli bir ortam oluşmasında ve Türkiye ile burada karşılıklı faydaya dayalı ve işbirliğini içeren bir ilişki geliştirme konusunda stratejik çıkarı olduğu hatırlatıldı. Doğu Akdeniz'de gerilimin düşmesinden duyulan memnuniyet dile getirildi.
- AB, Türkiye ile aşamalı, ölçülü ve dönüştürülebilir bir ilişki kurarak karşılıklı ortak çıkarların olduğu alanlarda işbirliğini geliştirmeye hazırdır. Gümrük Birliği anlaşmasının güncellenmesi için teknik düzeyde çalışmalara başlanabilir.
- Türkiye ile ortak çıkarların olduğu göç, kamu sağlığı, iklim, terörle mücadele ve bölgesel sorunlar gibi konularda üst düzey diyaloğun başlaması için hazırlık çalışmaları devam etmektedir.
- Avrupa Konseyi, Kıbrıs sorununun çözümüne, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı iki bölgeli federasyon temelinde bağlıdır. AB bu konuda aktif rol oynamaya devam edecektir.
- Türkiye'deki temel haklar ve hukukun üstünlüğü, temel bir kaygı unsuru olmaya devam etmektedir. Siyasi partilerin, insan hakları savunucularının ve basının hedef alınması; insan hakları konusunda ciddi bir geriye gidişi gösterir ve Türkiye'nin demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve kadın haklarına olan bağlılık konusundaki yükümlülüklerine ters düşer. Bu konulardaki diyalog, AB-Türkiye ilişkilerinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Ayrıca sonuç metninde, herhangi bir ülke adı verilmeksizin ‘Avrupa Konseyi, üçüncü ülkelerin göçmenleri siyasi amaçlar için kullanmasını kınar ve kabul etmez’ ifadesi yer aldı. Anlaşıldığı kadarıyla AB liderleri, bir yandan gelecek 3 yılda 3 milyar Euro daha verip, Türkiye’nin milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapmaya ve milyarlarca dolar harcayarak bakmaya devam etmesini beklerken diğer yandan da mültecileri daha önce olduğu gibi kapıları açıp Avrupa’ya gönderme tehdidiyle, siyasi şantaj amaçlı kullanılması ihtimalinden endişeli!
Hatırlanacağı gibi 2019 Ekim’inde Kuzey Suriye’de düzenlenen Barış Pınarı Harekâtı sonrasında AB, Türkiye’ye yaptırım kararı almış, iktidar Avrupa’ya sınır kapılarını açma tehdidinde bulunmuştu. Ardından Yunanistan ve Bulgaristan sınır kapıları açılırken, binlerce sığınmacı Türkiye-Yunanistan sınırında ara bölgede yığılmıştı. Yunanistan sınır kapılarını kapatırken, COVID 19 salgını sonrası sınırdaki sığınmacılar tekrar geri alınmıştı.
4.Dışişleri Bakanlığı vaat edilen yardımın Türkiye’ye değil, Suriyeli sığınmacılara yönelik olduğunu belirterek AB’ye tepki gösterdi, AB Zirvesi'nde Türkiye ile ilgili alınan kararları eleştirdi. Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, öngörülen yardımların Türkiye’ye değil, Suriyeli sığınmacılara yönelik olduğu vurgulandı.
Yapılan yazılı resmi açıklamada, AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde 'Türkiye' başlığı altında kabul edilen kararların, beklenen ve gereken adımları içermekten uzak olduğu dile getirilerek, Türkiye'nin gerginliğin düşürülmesi, diyalog ve işbirliğinin başlatılması bakımından üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdiği savunuldu. AB’nin, bir yandan gerginliğin düştüğünü kabul edip diğer yandan Gümrük Birliği’nin güncellenmesi de dahil olumlu gündemi hayata geçirmeye yönelik somut kararlar almayı ertelemesinin bir oyalama taktiği ve irade eksikliği olduğu belirtilerek, bazı ülkelerin AB üyeliklerini kötüye kullandığı öne sürüldü. Zirve bildirisinde Türkiye'nin tam üyeliğe adaylık statüsünden söz edilmemesine de tepki gösterildi.
Türkiye'ye önerilen yeni mali yardım paketi ile ilgili olarak da Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, “Yardımlar, Türkiye'ye değil, Suriyeli sığınmacılara yönelik olarak, esasen AB'nin kendi huzur ve güvenliğinin teminatı için atılacak bir adımdır. Göç işbirliğinin sadece mali boyuta indirgenmesi, büyük bir yanılgıdır” denildi.
Kıbrıs konusunda da AB'nin “yanlı bir tutum sergilemeye devam ettiği" vurgulanan Dışişleri açıklamasında; “Bu tutumuyla AB bir kez daha Kıbrıs Türklerini yok saymış ve eşit haklarını görmezden gelmiştir. AB’nin bu tutumu devam ettiği sürece, Kıbrıs meselesine yapıcı bir katkıda bulunması mümkün değildir” görüşüne yer verildi.
İktidar, daha büyük tutarda bir kaynağın tahsis edilmesini ve doğrudan hükümete aktarılmasını, istiyor. AB ise daha önce olduğu gibi Türkiye’de harcama ve ihale sisteminin şeffaf olmadığı gerekçesiyle kaynakları ya doğrudan kendi hazırladığı eğitim, sağlık, gıda vb. projelere aktarıyor ya da Birleşmiş Milletler’e bağlı UNESCO, FAO, WHO gibi kuruluşlar üzerinden belirlenen projelere aktarıyor. Şimdiki mali desteğin şartları arasında ise paranın bir kısmının Türkiye’nin sınır güvenliğinin güçlendirilmesine, sığınmacı geçişlerinin daha sınırda engellenmesine harcanması da yer alıyor.
2016 yılında varılan mutabakatın maddelerinden biri de Gümrük Birliği anlaşmasının revize edilerek güncellenmesi, kapsamının genişletilmesiydi.
- Ancak AB bu konudaki taahhüdünü iktidarın insan hakları, yargı bağımsızlığı, muhaliflere baskı ve hukuk devleti ilkelerinden uzaklaşılması vb. gerekçelerle askıda tuttu ve hayata geçirmedi.
- Benzer gerekçeler Vize Serbestisi için de öne sürülüyor.
Bu kapsamda öngörülen 72 kriterden 6’sı bugüne kadar iktidar tarafından yerine getirilmediği için Vize Serbestisi Anlaşması da askıda ve ilerleme yok. Liderler Zirvesi’nde Türkiye’ye bakış açısının büyük ölçüde Suriyelilerin ve diğer mültecilerin Avrupa’ya geçişinin önlenmesi üzerine odaklandığı, ilişkilerin mültecilere endekslendiği görülüyor.
AB tam üyelik ya da müzakerelerde yeni fasıl açılmasından hiç söz etmeksizin, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konularını ve örtülü şekilde yaptırımları masada tutuyor.
İktidarın zaten İNSAN HAKLARI, DEMOKRASİ, HUKUK DEVLETİ konularında adım atma niyetinin olmadığı açık şekilde ortada. O yüzden Dışişleri Bakanlığı açıklamasına yansıyan tepki büyük ölçüde ‘3 Milyar Euro’yu niye doğrudan bize değil de Suriyelilere veriyorsunuz?’ şeklinde kendisini gösteriyor.
5.Türk askerine Afganistan’da yeni görev pazarlıkları sürerken, temaslar daha çok Türkiye dışındaki ülkeler tarafından yürütülüyor. Ankara’ya gelen ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlığı heyetleriyle teknik müzakerelerde ilerleme sağlandığı açıklandı. Afgan Liderlerini Beyaz Saray’da ağırlayan ABD Başkanı Joe Biden, ABD askeri çekilse de ABD’nin bu ülkeye desteğinin süreceğini vaat etti.
Afganistan’daki Hamid Karzai Uluslararası Havaalanının korunması görevine talip olan iktidarın bu konuda ‘parasal’ pazarlıkları sürerken, Türk askerine biçilecek bu görev için asıl pazarlıklar, ABD-İngiltere-Almanya-Fransa arasında yürütülüyor. CB Erdoğan ile ABD Başkanı Biden’ın Kabil havaalanının Türk askerleri tarafından korunması konusunda mutabakata varıldığı daha önce açıklanmıştı. Geçen hafta ABD Dışişleri ve Savunma bakanlığı yetkililerinden oluşan bir heyet Ankara’ya gelerek iktidar ile teknik müzakereleri yürüttü.
ABD ve Avrupa medyasına sızdırılan ve Beyaz Saray kaynaklarına dayandırılan haberlerde, iktidarın TSK’nın Kabil görevi için ABD yönetiminin 130 Milyon Dolar ödeme yapması konusunda uzlaşmaya yakın olduğu öne sürülüyor.
ABD Başkanı Joe Biden NATO askerlerinin 11 Eylül’e kadar Afganistan’dan çekilmesi kararının uygulanmaya başlanması sonrasındaki durumu Beyaz Saray’da ağırladığı Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani ile görüştü. Biden, görüşmede Afgan liderlere ABD’nin çekilecek olmasına rağmen Afganistan’a desteğinin süreceği sözünü verdi.
Başkan Biden, Eşref Gani’nin yanı sıra Afganistan’daki barış görüşmelerinden sorumlu Abdullah Abdullah ile Oval Ofis’te bir araya geldi. Biden Afgan liderlere “Askerlerimiz ayrılıyor olabilir ancak Afganistan’a desteğimiz sürecek. Ekonomik ve siyasi destek devam edecek” vaadinde bulundu. Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani, Başkan Biden’ın Afganistan’dan çekilme kararına saygı duyduğunu belirterek, ABD ve Afganistan arasındaki ortaklığın yeni bir aşamaya girdiğini, ABD ile uyum içinde olmaya kararlı olduklarını söyledi. Amerikalı yetkililer Kabil’deki diplomatların güvenliğinin sağlanması için 650 ABD askerinin Afganistan’da kalmaya devam edeceğini ve buna ek olarak birkaç yüz ABD askerinin de muhtemelen Eylül sonuna kadar Kabil Havaalanı’nda kalarak, Türk birliğine destek faaliyeti yürüteceğini açıkladılar.
ABD yetkilileri bu askerlerin orada güvenliği sağlayan Türk askerlerine yardım etme rolünü üstleneceğini, anlaşmaların tamamlanması ve TSK liderliğinde resmi bir güvenlik operasyonunun faaliyete başlamasına kadar ABD askerlerinin Kabil havaalanında geçici görevde olacağını, sonrasında tüm yetki ve sorumluluğun TSK’ya devredilerek ABD askerlerinin ülkeden ayrılacağını vurguluyorlar. Daha önce de vurguladığım gibi Kabil havaalanının güvenliği NATO’nun Afgan güçlerini eğitme programı çerçevesinde TSK’nın Afganistan’da 500’ü aşan sayıda askeri görev yapıyor. MSB Hulusi Akar, yeni görev çerçevesinde Afganistan’a yeni asker gönderilmesinin söz konusu olmadığını belirterek, mevcut birliğin göreve devam edeceğini ifade etti.
ABD ve NATO ayrılmadan önce geçen yıl Şubat ayında imzalanan Doha Mutabakatına rağmen ateşkese uymayan, etkinlik alanını genişletmeye çalışan Taliban güçleri saldırılarına hız verdi. Taliban, TSK’nın Kabil’de kalmasına da karşı çıkıyor ve ‘yabancı işgal gücü’ olarak nitelendiriyor. Rusya da Taliban’ın tavrına destek veriyor.
- İktidarın Kabil havaalanındaki koruma görevinin yanı sıra Afganistan’da kalmaya devam misyonu için NATO üyesi Macaristan ve bölge ülkesi Pakistan ile güç birliği önerisi destek görmedi.
O yüzden çok az sayıda ABD askerinin eylül sonuna kadar geçici destek ve yardımı dışında, tüm NATO askerleri ülkelerine dönerken, Türk askerinin Kabil’de Taliban, El Kaide, IŞİD ve diğer cihatçı örgütlerle, aşiretlerle ve bu grupların saldırıları ya da kendi aralarındaki çatışmalarla tek başına karşı karşıya kalacağı açıkça görülüyor.
- Katar, Afganistan’daki taraflar arasında uzlaşı ve arabuluculuk girişimlerinden şu ana kadar sonuç alamadı. Görünen tablo, sonbahardan itibaren Mehmetçiğin Afganistan bataklığında diğer tüm müttefik ülkelerin çekilmesiyle yalnız kalacağını işaret ediyor.
Amerikalı, Fransız, Alman, İngiliz ve diğer NATO ülkelerinin askerleri evlerine, vatanlarına dönerken, Afganistan’dan şehit haberleri ve cenazeleri gelmesine zemin hazırlayacak bu yanlıştan bir an evvel dönülmesi akıl ve sağduyunun, askerimizin can güvenliğinin, ülkemizin ulusal çıkarlarının gereğidir.
6.20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekatı’nın yıldönümünde CB Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne (KKTC) yapacağı resmi ziyaret öncesinde AB Komisyonu’ndan yine Yunanistan ve Rum tezleri doğrultusunda uyarı ve örtülü yaptırım tehditleri geldi. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin Kıbrıs adasında iki devletli çözümü asla kabul etmeyeceğini, bunu Ankara ziyaretinde CB Erdoğan’a da ilettiğini söyledi!
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, CB Erdoğan'ın KKTC’ye yapacağı resmi ziyaret öncesinde adada gerilimi yükselterek AB ile Türkiye arasındaki ilişkileri geliştirme fırsatının riske atılmaması konusunda uyarı ve örtülü yaptırım mesajı verdi. AB’nin Türkiye ile ilişkileri düzeltmek istediğini vurgulayan Leyen, geçen yıl özellikle Doğu Akdeniz’deki yaşanan gerginliklerden ötürü ilişkilerde sıkıntılı süreçler yaşandığını, Türkiye’nin uyarılara yanıt vererek bölgedeki gemilerini çekip, tansiyonu düşürme adımları atmasının memnuniyetle karşılandığını anımsattı. Liderler Zirvesi’nde de Türkiye’nin bu tutumunu sürdürmesinin olumlu şekilde not edildiğini kaydeden AB Komisyonu Başkanı, Türkiye ve KKTC’nin son İsviçre toplantısında gündeme getirdiği iki devletli çözümün BM Güvenlik Konseyi kararlarına da aykırı olduğunu, AB’nin de bu konuda tavrının net şekilde ifade edildiğini dile getirdi.
AB Konseyi ve AB Komisyonu geçtiğimiz yıl Kasım ayında CB Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçimlerindeki adaylardan Ersin Tatar’a destek için yaptığı ziyarette 1974’ten bu yana kapalı olan Maraş’ı ziyaret etmesi ve Maraş’ın kademeli şekilde açılmasının gündeme getirilmesi de Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın girişimleriyle AB’nin tepki ve yaptırım uyarılarına neden olmuştu.
Gerçekte Kıbrıs sorununda sürekli şekilde KKTC’yi ve Türkiye’yi uzlaşmazlık içinde gösteren Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) AB’yi de arkalarına alarak bugüne kadar çözümü sürekli baltalayan taraf oldu.
2004 Annan Planı Referandumu’nda iki toplumlu federasyon çözümüne KKTC evet derken, Rumların hayır demesine karşılık referandumdan bir ay sonra AB tam üyeliğine alınmaları uzlaşmazlık tavrını daha da kalıcı hale getirdi. Dolayısıyla KKTC’nin ve 47 yıldır dünyadan tecrit şekilde yaşamaya mecbur edilen Kıbrıs Türklerinin ilanihaye Yunanistan, Rum kesimi ve AB’nin beklentilerini karşılayacak tutumlar sergilemesi beklenemez.
AB Konseyini oluşturan 27 AB ülkesinin devlet ve hükümet başkanları da zirve bildirisinde bir kez daha “İlgili BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda iki toplumlu ve iki bölgeli federasyon çözümüne destek” açıklamasıyla birlikte, Maraş'ın statüsünün önemine dikkat çekerek, Türkiye ve KKTC’yi bir kez daha uzlaşmaz taraf konumunda gösterme yoluna gittiler.
AB Komisyonu Başkanının CB Erdoğan’ın 20 Temmuz ziyareti öncesinde adada gerilimin yükseltilmemesi için Türkiye’ye uyarıda bulunması bunun göstergesi. Bu tavır değişmediği sürece Kıbrıs sorununun çözümünde umutlu olmak giderek olanaksızlaşıyor. Ursula von der Leyen’in uyarı mesajları, CB Erdoğan’ın ziyareti sırasında GKRY ve Yunanistan’ın bir takım tahrik girişi ve hazırlıklarının ve bu durumda Türkiye ve KKTC’nin suçlanmasının zemininin hazırlandığını akla getiriyor!
7.KÖİ yöntemiyle hazine ve hasta garantili olarak en az 25 yıl işletilmek üzere iktidar müteahhitlerine yaptırılan Şehir Hastaneleri’nden beşi Danimarkalı ISS şirketine satıldı. Bu satış işlemiyle birlikte hazineden sağlanan imtiyaz ve garantiler Danimarkalı şirkete devredildi. Satış koşulları ve tutarı kamuoyundan gizleniyor. Sağlık sisteminin ticarileştirilmesinden sonra şimdi yabancılaştırılması aşamasına geçilmiştir!
Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) projeleri arasında yer alan Şehir Hastaneleri ile ilgili olarak geçtiğimiz hafta Rekabet Kurumu’nun (RK) onayı ile yaşanan satış ve devir işlemi iktidarın sağlık sektörünü, halkın sağlığını ticarileştirme aşamasından yabancılaştırma aşamasına geçtiğini açığa çıkarttı.
İktidar müteahhitlerine yaptırılan Şehir Hastaneleri içerisinde 9 hastane ile en büyük pay sahip olan Rönesans Grubu hazine ve hasta garantili olarak işlettiği bu hastanelerden beşini (İSTANBUL Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi, ADANA Şehir Hastanesi, BURSA Şehir Hastanesi, ELAZIĞ Fethi Sekin Şehir Hastanesi, YOZGAT Şehir Hastanesi ve Fizik Tedavi Rehabilitasyon, Psikiyatri ve Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Hastanesi) Danimarkalı AVM işletmecisi ISS Grubu’na sattı. 2005 yılından bu yana Türkiye’de faaliyette bulunan ISS grubunun 100 dolayında AVM ve 50 dolayında market-mağaza zincirine işletme ve yönetim hizmeti verdiği belirtiliyor.
Bir hastaneden ziyade AVM anlayışıyla inşa edilen bu hastaneler uluslararası sağlık standartlarının çok üstünde yatak kapasitesine sahip ve hastane kampüsü içerisindeki ulaşım, kafeterya, eczane vb. işletmeler de ticari olarak dövize endeksli şekilde işletmeci tarafından kiralanarak kâr elde ediliyor.
2020 yılında şehir hastanelerinin kira ve işletme hizmet bedeli için yapılan ödemelerin tutarı için 8,7 milyar TL ödenek ayrılırken, 2021 yılı bütçesinde ödenek tutarı kur artışlarıyla birlikte yaklaşık yüzde 100’e varan düzeyde artırılarak 16 milyar 392 milyon TL’ye yükseltildi.
- Bu ödeneğin de yılsonuna kadar aşılacağını bugünden öngörmek olanaklı.
Cumhurbaşkanı Sarayı’nı ve Marmaris’teki yazlık Cumhurbaşkanı Sarayı’nı ihalesiz alarak inşa eden bu müteahhide, geçtiğimiz yıl korona salgını bahanesiyle İstanbul Atatürk Havalimanı pistine ve Sancaktepe havaalanında 1500 yataklı pandemi hastaneleri ihalesiz olarak verildi. Son olarak sözde Kanal İstanbul için temeli atılan Sazlıdere Köprüsü de aynı müteahhit tarafından üstlenildi. İhalesinin ne zaman yapıldığı bilinmiyor!
CB Erdoğan pandemi hastanelerinin Rönesans tarafından bedelsiz ve hibe olarak inşa edildiğini, Türkiye’nin bu hastanelerle sağlık turizminde yıldız olacağını açıklamıştı. Şimdi ise anlaşılan bu şirket, satış bedeli gizlenen beş şehir hastanesinin 25 yıllık imtiyaz ve dövize endeksli hazine garantilerini Danimarkalılara satarak, bu hibe ve hayır işlerinin bedelini misliyle çıkarttı.
AK Partili belediyelere nihayet 19 yılın sonunda ‘ihaleleri şeffaf yapın, gerekirse canlı yayınlayın’ diyen CB Erdoğan kendisine yakın müteahhitlerin yaptığı bu gizli satışları, verilen ihaleleri ve garantileri niye halka açıklamaktan kaçıyor? Üstelik iktidar değiştiğinde bu ödemeleri yapmayacağını ilan eden muhalefeti tehdit edercesine Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, müteahhitlerin yanında saf tutarak ‘uluslararası tahkimle bu paraları sizden söke söke alırlar’ diyor.
- O zaman bir elin parmağı kadar bu yandaş müteahhitlerle yaptığı sözleşmelerde, ülkeyi, devleti, milleti hangi yüklerin, taahhütlerin altına soktuğunu, Türkiye Cumhuriyeti’ni temsilen neye imza attığını da açıklamak zorunda.
- Beş şehir hastanesinin iktidar müteahhidine sağlanan imtiyaz ve garantilerinin Danimarkalı AVM işletmecisine satışı bir kapitülasyondur! Bu satış ve devirle ülke hazinesi ve 84 milyon vatandaş, bir anda bir yabancı şirkete karşı dövize endeksli ve on yıllarca sürecek ağır ödeme taahhüdü ve ayrıcalık güvencesi yükümlülüğü altına sokulmuştur.
Özerk olması gereken Rekabet Kurumu bu satış ve imtiyaz devrine nasıl onay verdi? Şayet her şey yasal ve prosedüre uygunsa o zaman neden resmi web sitesinden kaldırma ve satış-devir sözleşmesi tutarını milletten, kamuoyundan gizleme ihtiyacı duydu?
Toplamı 9500 yatağa varan 5 Şehir Hastanesinin devri ve satışıyla birlikte, Danimarkalı ISS şirketi, ülkemizde Sağlık Bakanlığından sonra, üniversite hastanelerinden daha büyük yatak kapasitesine ve hastanelere sahip ikinci büyük özel-ticari sağlık işletmecisi konumuna geldi. Halkın sağlığı Danimarkalı şirkete emanet edilirken, hastalar artık ‘müşteri’ haline geldi.
8.Bingöl ve Elazığ’da yaşanan depremin daha büyük depremlerin habercisi olduğu bilim insanlarınca dile getirildi. Çevre ve Şehircilik Bakanı en az 1,5 milyon konutun depreme hazırlık çerçevesinde dönüştürülmesi gerektiğini açıkladı. Oysa Türkiye’de 1,5 milyon dolayında satılamayan, yeni, bitmiş, gayrimenkul stoku boş konut var! Kaynaklar heba edilirken 19 yıldır ülkeyi yöneten iktidar hâlâ depremden rant çıkartma peşinde!
En baştan itibaren tüm ekonomi politikalarını inşaat ve rant üzerine oturtan AK Parti, 25 yıl İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyükşehirleri, 19 yıldır da ülkeyi tek başına yönettikten sonra şimdi depreme hazırlık için en az 300 bini İstanbul’da olmak üzere en az 1,5 milyon konutun dönüştürülmesi, yıkılıp yapılması gerektiğini ilan etti. Çevre ve Şehircilik Bakanı sanki ülkeyi 19 yıldır aynı zihniyet yönetmiyormuş, yeni iktidara gelmişlercesine acilen depreme karşı konut yıkım ve yapımlarının gerekliliğini anlatıyor. Bir yandan İstanbul’daki deprem riskinin yüksekliğinden ve ivedi olarak 300 bin konutun dönüştürülmesi gerektiğinden söz ederken ertesi gün Cumhurbaşkanı Kanal İstanbul’un iki yakasında 1,5 milyon nüfuslu iki yeni şehir inşa etmeyi vaat ediyor. Bunun anlamı şu anda 16 milyonu aşan İstanbul nüfusunun hiç değişmese de sadece bu projeyle 3 milyon daha artması demek.
Kaldı ki Çevre ve Şehircilik Bakanının İstanbul için ifade ettiği asgari 300 bin konutun dönüştürülmesi, yıkılıp yeniden yapılması öngörüsü de İstanbul’un gerçekleriyle örtüşmüyor. Pek çok ilçede 25 yıllık AK parti yerel yönetimi ve 19 yıllık merkezi yönetimi sonrasında ortaya çıkan tablo, rant hırsıyla dikilen rezidanslar, sadece mezarlıklarda kalan yeşil alanlar ve dikilen yüzlerce gökdelenle bu iktidar eliyle riskin daha da büyütüldüğünü apaçık gösteriyor.
Çevre ve Şehircilik Bakanının ülke çapında dönüştürülmesi gerektiğini ifade ettiği 1,5 milyon konutun da gerçekleri yansıtmadığı kanısındayım. O zaman bu iktidar döneminde inşaata, konut sektörüne aktarılan ülke kaynaklarının, konut kredilerine akıtılan kamu bankası kredilerinin gerçekte heba edilmiş olduğu itiraf ediliyor. Kanımca iktidar yeni bir konut-inşaat furyasını başlatmak, iktidar müteahhitlerini darboğazdan çıkartmak için halkın deprem endişesini istismar etme planları hazırlıyor.
Geçen hafta ismini Gayrimenkul Yatırımcıları Derneği (GYD) ola0rak değiştiren Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları Derneği’nin (GYO-DER) daha önceki verilerine göre, halen ülkemizde satışa hazır, inşaatı tamamlanmış 2 milyon dolayında yeni gayrimenkul stoku mevcut. Bu sayının yüzde 30’u işyeri olarak inşa edilmiş gayrimenkuller. Bu durumda yeni inşa edilmiş ancak satılamayan konut stoku ise 1,4-1,5 milyon arasında.
Son 1,5 yıldan bu yana COVID-19 salgını nedeniyle daralan ekonomi ve düşüşe geçen konut satışları göz önünde tutulduğunda, şu anda bu konut stoku sayısının daha da arttığını öngörmek durumundayız. Konut fiyatları satışlardaki bu durgunluğa rağmen salgın sürecinde yüzde 100’e varan düzeyde arttı ve asıl konut ihtiyacı olan orta gelir düzeyine sahip kesimin alım gücünü kat kat aştı. Geçen yıl kısa dönemli kamu bankalarının konut kredisi faiz indiriminden bu yana konut kredisi faizleri de sürekli yükselişte ve riskli konutlarda oturanların yeni konuta erişimleri iyice zorlaştı. Dolayısıyla Çevre ve Şehircilik Bakanının depreme karşı dayanıklı konutlar için İstanbul’da 300 bin, ülke genelinde toplam 1,5 milyon yeni konut inşasının gerektiği tezi, mevcut konut stoku verileriyle çürütülüyor. Yani şu anda sıfırdan inşa edilmesinin acil olduğu iktidar tarafından söylenen konut sayısı kadar boş, yeni, sağlam, satılamayan ve durduğu yerde sürekli fiyatı katlanan konut stoku mevcut…
Ancak şimdi gündeme getirilen deprem endişesi günü kurtarma ve inşaatçılara yeni kaynak aktarma amaçlı. Çünkü bu konuda iktidarın bir planı ve hedefi olmadığı için stoktaki bu yaklaşık 1,5 milyon konutun yüzde 90’ından fazlası lüks, ortalama gelire sahip halkın ihtiyaçlarına yanıt vermeyen, arsa rantına dayalı, alım gücünün üzerinde konutlar.
İktidarın telkiniyle ve iktidara yakın müteahhitlerin kamu bankalarınca finanse edilmesiyle ortaya çıkan bu konut stoku geri dönmeyen krediler nedeniyle aynı zamanda bankacılık sektörü üzerinde de büyük risk oluşturuyor. Diğer deyişle, deprem olasılığına karşı dönüşüm projelerinin ivedilikle yapılmasına ve riskli konutlarda yaşayanların sağlam yeni konutlara taşınmasına aktarılması gereken finansman kaynakları, iktidarın destek ve teşvikiyle plansız şekilde lüks konutlara aktarılmış.
Şimdi elde 1,5 milyon lüks ve satılamayan boş konut stoku var. Alıcısı yok. Bankalardan konut kredisi yok. Müteahhitler batakta ve alacaklı bankalar da zorda. Üstelik müteahhitlerin bu projeler için kullandıkları finansmanın büyük bölümü döviz kredisi olduğu için hem finansman maliyetleri ve geri ödeme yükümlülükleri artıyor hem de durduk yerde bitmiş ama satılamayan konutların fiyatı kur maliyeti nedeniyle artıyor.
Oysa diğer yandan deprem riskine karşı ülke çapında 1,5 milyon dönüştürülmüş yeni konut ihtiyacı olduğu iktidar tarafından açıklanıyor. O zaman iktidarın önce 25 yıl yerel yönetimlerde, 19 yıl merkezi hükümette bu konudaki ihmalinin, sorumsuzluğunun, plansızlığının ve kaynakları heba etmiş olmasının hesabını vermesi gerekiyor.
- Kanal İstanbul ısrarı ve inadıyla iki yakada inşa edilmesi hedeflenen 1,5 milyon nüfuslu iki yeni şehrin maketlerine bakıldığında da şu anda satılamayan, boş-bitmiş 1,5 milyon konutun benzeri proje maketlerinin, gökdelenlerin resmi görülüyor.
Bir yandan deprem endişesini gündeme getirip 1,5 milyon konut inşaatına kaynak aktarılmasını makul göstermeye çalışan iktidar diğer yandan yine kaynakların akıtılacağı lüks rezidans maketleriyle kendisini yalanlıyor. O zaman ‘19 YIL AKLINIZ NEREDEYDİ?’ sorusunun cevabını halka vermeleri gerekiyor.
9.128 milyar dolar döviz rezervini tüketen ve nereye gittiğini hâlâ izah edemeyen MB, yeni swap anlaşmaları yapılacağını açıkladı. Katar, Çin, Azerbaycan, Rusya gibi CB Erdoğan’ın kişisel dostluklarla yürüttüğü ilişkilerin olduğu ülkelerle yapılacak swap anlaşmalarının ‘hatır-gönül’ anlaşmaları olduğu ve uluslararası piyasaların da bunun farkında olduğu ortada!
CB Erdoğan’ın 100 milyar dolar olduğunu iddia ettiği ancak yanıltıldığı ortaya çıkan MB rezervlerinin ekside olduğu tüm piyasalarda biliniyor. MB Başkanı Şahap Kavcıoğlu geçen hafta rezervlerdeki bu tablonun gerçekliğini dile getirmek yerine bazı ülkelerle swap (takas) anlaşmaları yapılacağını açıkladı.
- Geçen yıl, rezervler tükenince benzer swap anlaşmaları gündeme getirilmiş ancak ABD Merkez Bankası FED, İngiltere Merkez Bankası BOE ve Japonya Merkez Bankası BOJ Türkiye ile swap köprüsü anlaşması yapmaya yanaşmamışlardı.
Aslında bu merkez bankalarıyla yapılacak swap anlaşmaları otomatik olarak MB’nin saygınlığını ve güvenilirliğini yükseltecek diğer merkez bankalarını etkileyecek ve dış kaynak girişlerini artıracak bir hamle olacaktı. İktidarın MB’yi özel kasası gibi kullanma yaklaşımı ve iki yılda dört MB Başkanının değiştirilmesi küresel düzeyde de bu saygınlığı ortadan kaldırdı. O yüzden de swap görüşmesi yapılan bankalara bakıldığında Çin dışında daha çok CB Erdoğan’ın kişisel dostlukları ve özel bağlantıları olan ülkelerle swap anlaşmasının gündemde olduğu görülüyor. Dolayısıyla bir anlamda ‘hatır-gönül’ anlaşmaları olarak da nitelendirilebilecek bu swap anlaşmalarının MB rezervlerine pozitif ya da kalıcı rezerv artışı sağlama yönünde olumlu bir yansıması söz konusu değil. Swap anlaşmalarıyla MB brüt rezervlerinde sağlanan artış da çözüm değil.
Swap anlaşmasında, iki taraf arasında, belirlenen tutarda bir para karşılıklı ulusal paralarla değiştirilerek birbirinin rezerv hesabında tutuluyor. Belirli süreli olarak yapılan bu anlaşmaların sonunda değiştirilen anaparalar belirli bir süre sonunda karşı ülke merkez bankasına geri veriliyor. Bu durumda MB’nin döviz rezervi belirli bir sürede kâğıt üstünde artmış olsa da bu net rezerve yansımıyor. Kaldı ki net rezerv hesabı yapılırken de ‘swap hariç’ tutar esas alındığından Türkiye açısından MB’nin net rezervleri yaklaşık 1 yılı aşan süreden bu yana ekside.
Türkiye, Çin ile geçen yıl imzalanan mevcut swap anlaşmasını önceki hafta süre bitiminde yeniledi ve tutar artırılarak 15 Haziran’da karşılıklı hesaplara girecek şekilde 2,4 milyar dolardan 6 milyar dolar karşılığı Yuan’a çıkarttı. MB Başkanı Kavcıoğlu’nun swap anlaşmasının yenilenmesi müzakerelerinin yapıldığını söylediği ancak isim açıklamadığı ülkelerin Azerbaycan, Katar, Güney Kore, Rusya ve bazı başka Asya ülkeleri olduğu belirtiliyor.
MB’nin halen Çin ve Katar dışında bir ülkeyle swap anlaşması bulunmuyor. Çin ile önceki hafta yenilenen 6 milyar dolar karşılığı Yuan swabı yanında Katar ile de geçen yıl 15 milyar dolar karşılığı Katar riyali tutarına yükseltilen swap anlaşması bulunuyor. Katar Merkez Bankası ile yenilenecek anlaşmanın tutarının 20 milyar dolar karşılığı Katar riyaline yükseltilmesi bekleniyor. Ancak Türkiye ile Katar arasında ulusal paralarla bu düzeyde bir ticaret olmadığı için zaten konvertibl olmayan Katar riyali sadece kâğıt üzerinde MB rezervlerinin sanal şekilde ‘şişirilmesine’ yarıyor. Çin ile olan ticaretimiz ise zaten büyük ölçüde aleyhimize işliyor ve Çin ithalatımızda ilk sırada yer aldığı için yuan swapını artırmakta bir sakınca görmüyor.
CB Erdoğan’ın NATO zirvesi sonrasında ziyaret ettiği Azerbaycan’da da ‘dostum’ dediği İlham Aliyev’den destek istediği ve iki ülke merkez bankalarının swap anlaşması yapacağı anlaşılıyor. Azerbaycan Manat’ı ile TL üzerinden yapılacak swap anlaşması da yine bir hatır-gönül anlaşması. Konvertibl olmayan Azerbaycan Manat’ı kâğıt üzerinde rezerv şişirme vesilesi olacak.
İktidar kurları düşük tutmak için sattığı 128 milyar doları yıllarca yerine koyamayacağı için böylesine kişisel ilişkilere dayalı, hatır-gönül swaplarıyla rezervleri yeterli göstermeye çalışıyor. Ancak başta da belirttiğim gibi takas anlamına gelen swap anlaşması başka bir ülkenin merkez bankasına ait parayı emaneten kendi merkez bankanızın hesabında göstermek anlamına geliyor. Bu da Türkiye rezervlerinin ekside olduğunu herkesin bildiği iç ve dış piyasalar açısından güven vermiyor, inandırıcı bulunmuyor. Aksine iktidarın, ekonomi yönetiminin ve MB yönetiminin bir panik halinde olduğunu açığa çıkartıyor. Uluslararası Para Fonu (IMF), Türkiye raporunda toplam rezervlerin olması gerekenin ‘hayli altında’ kaldığına dikkat çekiyor. IMF hesaplamalarında rezerv yeterlilik oranı net uluslararası yatırım pozisyonu verileriyle mart ayındaki yüzde 73,1 seviyesinden nisanda yüzde 69,7’ye düştü.
IMF’nin bu hesaplamasına göre sonuç yüzde 100 ile yüzde 150 arasında ise o ülkenin rezerv seviyesi ‘yeterli’ olarak tanımlanıyor. Bu aralığın altındaki rakamlar yetersiz rezerv düzeyi olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla IMF’nin tüm piyasalar tarafından da yakından izlenen verilerinde Türkiye ile ilgili oran yüzde 69,7 ve yetersiz rezerv düzeyi olarak görünüyor. O nedenle de Katar emiriyle, Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev ile şahsi dostluklar ve ricayla, talimatla yapılan riyal, manat swapları bir anlam ifade etmiyor.
Oysa görevden alınan eski başkan Naci Ağbal swap anlaşmalarıyla rezerv artırma stratejisinin terk edildiğini açıklamıştı. Ağbal görevden alınmadan önce şubat ayındaki açıklamasında rezervleri swap anlaşmaları yoluyla değil, döviz alım ihaleleriyle artırmayı planladıklarını söylemişti. Ağbal, CB Erdoğan tarafından mart ayında gece yarısı kararnamesiyle görevinden alınınca daha da artan güvensizlik ortamında döviz kurları tarihi seviyelere çıktı.
Geçen hafta Türkiye’ye seyahat yasağını 22 Haziran’dan itibaren kaldıran Putin’e telefon görüşmesinde teşekkür eden CB Erdoğan anlaşılan Aliyev ve Şeyh Temim’den sonra bir swap anlaşması da Putin’den rica etmiş. Şayet Putin onay verirse Rusya merkez bankasıyla TL-RUBLE swap anlaşması, Cumhurbaşkanı tarafından büyük müjde olarak açıklanabilir.
10.Net uluslararası yatırım pozisyonu Nisan 2021 sonuçları, yabancı yatırımcıların ülkemizden çıkışlarının sürdüğünü gösterdi. Merkez Bankası’nın açıkladığı veriler yabancıların hisse senedi stokunun yüzde 25, hazine kâğıtlarının ise yüzde 13 azaldığını, diğer deyişle menkul varlıkları satarak Türkiye piyasalarından ve borsadan çıktıklarını işaret ediyor!
Merkez Bankası (MB), Türkiye’nin net uluslararası yatırım pozisyonunun (UYP) nisan ayında 343,5 milyar dolar açık verdiğini açıkladı. Nisan ayında Türkiye’nin yurtdışı varlıkları, 2020 yılsonuna göre yüzde 4,4 artarak 249.9 milyar dolar olurken, yurtdışı yükümlülükleri ise yüzde 9,1 oranında azalarak 593.5 milyar dolar oldu. Yurtdışı varlıklar ile yurtdışına olan yükümlülüklerinin farkı olarak tanımlanan net UYP de böylece 2021 Nisan sonunda -343,5 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. Yükümlülüklere bakıldığında, doğrudan yatırımlar döviz kurlarındaki değişimlerin de etkisiyle 2020 sonuna göre yüzde 26,8 azalarak 161,4 milyar dolara indi.
Portföy yatırımları 2020 sonuna göre yüzde 6,5 gerileyerek Nisan ayında 110 milyar dolar olurken yabancıların hisse senedi stoku da yüzde 24,6 azalarak 22 milyar dolara düştü. Yabancı portföy yatırımcılarının Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) stoku yüzde 13 azalışla 7.5 milyar dolar düzeyine indi. Bankaların toplam dış kredi stoku yüzde 2,8 oranında artarak 66 milyar dolar olurken, diğer sektörlerin toplam dış kredi stoku yaklaşık 97 milyar dolar tutarında gerçekleşti.
MB’nin Nisan ayı net UYP verileri uzun süredir doğrudan yatırım için Türkiye’ye gelişini durduran yabancı sermayeli yatırımcıların, portföy yatırımlarının, menkul kıymet piyasalarındaki faaliyetlerinin gerilemeye devam ettiğini gösteriyor. Borsa İstanbul’daki yabancı yatırımcı ağırlığı hızla gerilerken, Nisan ayında da yabancıların hisse senedi yatırımlarının yüzde 25’e yaklaşan düzeyde düşüş göstermesi, Hazine kâğıtlarına yaptıkları yatırımların da yüzde 13’ün üzerinde azalması Türkiye’den kaçışın işaretleri!
11.1 Temmuz on binlerce tütün üreticisi ve milyonlarca çalışan açısından kritik bir tarih. Tütün üreticileri, TEKEL’in özelleştirilmesiyle 405 binden 57 bine geriledi. Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan üretici belgesi yoksa 6 yıl hapis cezası getiren düzenlemenin 1 Temmuz’da yürürlüğe girmesiyle üretici ailelerin mağdur edilmesi yanında, 30 Haziran’da dolan işten çıkartma yasağının uzatılmaması halinde de işsizler ordusuna yeni milyonlar katılacak!
İktidar bir yandan sigara ve tütün üzerindeki ÖTV’yi artırarak vergi geliri elde etmeyi hedeflerken diğer yandan yüzde 90’ını yabancı sigara üreticilerine teslim ettiği tütün piyasasında yerli üreticinin son kırıntılarını da yok etmeye çalışıyor. AK Parti iktidarında 2008 yılında özelleştirilen TEKEL’in ardından sahipsiz kalan, üretimi kısıtlanan ve her türlü destekten yoksun bırakılan yerli tütün üreticisi yabancı sigara tekellerinin insafına terk edilirken, 2017 yılında yapılan düzenleme ile de son darbe indirildi. Buna göre 1 Temmuz 2021 tarihinden itibaren Tarım ve Orman Bakanlığından yetki belgesi olmayan ya da bildirimde bulunmayan üreticiye 3-6 yıl arasında hapis cezası uygulaması başlıyor. TEKEL’in özelleştirilmesiyle dünyaca meşhur yerli sigara markalarının tamamına yakını yok olurken, tüm dünyanın tercih ettiği şark tütünü üretimi ve üretici aile sayısı da kısıtlanarak Türkiye piyasası ABD, İngiliz, Japon sigara tekellerinin kontrolüne bırakıldı.
2002 yılında 159 bin ton olan yerli şark tipi tütün üretimi ve 406 bin olan üretici sayısı, 2008 yılında AK parti iktidarının TEKEL’i özelleştirmesi ve yabancı sigara tekellerinin talebi doğrultusunda şark tütününde, yerli üretimde kısıtlamaya gidildi. Piyasayı ABD’li, İngiliz üreticilerin Virginia ve Burley tipi tütünlerine terk etmesi sonucunda, 2020 sonu itibarıyla yerli tütün üretimi 82 bin tona, üretici sayısı da 57 bine geriledi.
Şimdi de 2017’de iktidarın çıkarttığı yasayla yerli tütün üreticisine kokain kaçakçısından daha ağır bir yaptırım getirilerek, 1 Temmuz’dan itibaren bakanlıktan yetki belgesi almayan, bildirimde bulunmayan üreticilere hapis cezası uygulaması başlatılıyor.
Bu uygulama zaten dörtte bire inen üreticilerin ve giderek yok olmaya yüz tutan dünyaca meşhur Şark tipi Türk tütününün idam fermanıdır. Her türlü destekten mahrum bırakılan, uluslararası tekellerin insafına terk edilen yerli tütün üreticisi için 1 Temmuz’dan itibaren başlatılacak bu uygulama küresel sigara ve türün tekellerine tam teslimiyettir.
Aynı şekilde 1 Temmuz tarihi milyonlarca çalışan için işten çıkartma yasağının uygulamadan kalkmasıyla birlikte işten çıkartılmalarının, işlerini, aşlarını, ekmek kapılarını kaybetmenin de miladı olacaktır.
İktidarın zaten göz yumduğu ve yasağa rağmen iş yasasının açıkları kullanılarak gerçekleştirilen işten çıkartmalarla sayıları 10 milyona dayanan geniş tanımlı işsizler, şimdi 30 Haziran’da işten çıkartma yasağının süresinin dolmasıyla katlanarak artacaktır. Anayasamıza göre demokratik, sosyal hukuk devleti olmanın gereği sahipsiz bırakılan üreticiye, işini kaybetme tehdidi altındaki çalışanlara sahip çıkmaktır. Salgın sürecinde zaten kısa çalışma ödeneği, ücretsiz izin, nakdi ücret desteği vb. altında gizlenen gerçek işsizlik şimdi işten çıkartma yasağının yürürlükten kalkmasıyla kitlesel işsizler ordusunun ortaya çıkmasına zemin yaratacaktır.
İktidarın sosyal ve insani sorumlulukları çerçevesinde milyonlarca yurttaşa karşı anayasal yükümlülüklerini hatırlaması, tütün üreticileri için başlatılacak hapis cezası uygulamasının erteleme ya da yasa değişikliğiyle yürürlükten kaldırılması, işten çıkartma yasağının süresinin de tam normalleşme sağlanıncaya kadar yılsonuna kadar uzatılması elzemdir.
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
28 HAZİRAN 2021
Yeni Soluk
Yorum Yap