CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 26 TEMMUZ 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 26 TEMMUZ 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
İÇ POLİTİKA
- Resmi enflasyonun yüzde 17’yi aştığı bir ortamda yüzde 9 zam önerisiyle masaya oturmak işçilerle alay etmektir.
DIŞ POLİTİKA
- Kıbrıs’ta iç siyasi hesaplarla yapılan politika değişikliği Türkiye’yi dünyada yalnız bıraktı!
- Maraş ile ilgili tek taraflı adımlar atmak ne Türkiye’nin ne de KKTC’nin çıkarına değildir.
- ABD, Afganistan için iktidarın sırtını sıvazlarken S-400 yaptırımlarından vazgeçmiyor!
- AB, Suriyelilerden sonra Afgan mülteciler için de Türkiye’ye “sınır bekçiliği” teklifine hazırlanıyor!
- Biden-Merkel anlaştı. Kuzey Akım-2’de Rusya’ya yaptırımlar rafa kalktı!
- Moldova’da seçimi BATI yanlıları kazandı. Karadeniz ve Balkanlarda ABD-RUSYA gerilimi ihtimali arttı!
EKONOMİ
- Kapatılan işyerlerinde çalışanlara yapılan ödemeler bütçe dışı İşsizlik Sigortası Fonu'ndan (İSF) karşılandı.
- Türkiye'de, ev sahibi olmak isteyen yabancıların sayısı her geçen gün artıyor.
- Bütçe açığı tırmanışa geçti. Bu yılın ilk yarısında bütçe açığı toplam tutarı 32,5 milyar TL oldu.
- Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) temmuz ayında yüzde 2,7 düşüş göstererek 79,5 puana geriledi.
- Uluslararası Finans Enstitüsü’nden Türkiye’ye kredi genişlemesi-cari açık artışı ve kur yükselişi uyarısı!
1.4 milyon 200 bin memur, 2 milyon memur emeklisi ile KİT’lerde çalışan yaklaşık 1 milyon işçi adına yapılacak toplu sözleşme görüşmelerinde işveren konumundaki iktidar, yüzde 20’ye tırmanan enflasyona karşılık yüzde 9 zam teklifiyle ortaya çıktı. Memur ve işçilere ilk etapta hedeflenen değil gerçekleşen enflasyonun en az 10 puan üzerinde zam ve 500’er TL seyyanen ücret artışı kaçınılmazdır.
Türk-İş ve Hak-İş Konfederasyonları tarafından kamudaki işçiler adına sürdürülen pazarlıkta iktidarın önerisi tartışma konusu bile olmaksızın reddedildi. Resmi enflasyonun yüzde 17’yi aştığı önümüzdeki aylarda yüzde 20’lere tırmanacağı bir ortamda yüzde 9 zam önerisiyle masaya oturmak işçilerle alay etmektir.
- Yıllardır güvencesiz çalıştırılan taşeron işçileri CHP’nin baskısıyla kadroya almak zorunda kalan iktidarın sendikalarla yapacağı sözleşmede yüzbinlerce taşeron işçi de toplu sözleşmeden yararlanma olanağına kavuşacak. Bir önceki sözleşmede kapsam dışı tutulan bu işçilerin diğerleriyle arasındaki ücret makasının kapanması için mutlaka ciddi bir tutarda net seyyanen zam yapılması kaçınılmazdır.
İktidar yine kaynak sıkıntısından, bütçe disiplininden, tasarruf tedbirlerinden dem vurarak milyonlarca çalışana mümkün olan en düşük zammı vermeyi hedefliyor. Mevcut koşullarda hedeflenen değil gerçekleşen enflasyonun en az 10 puan üzerinde bir ücret zammı ve tüm işçilere 500 TL seyyanen net-nakit zam, hiç değilse iktidarın baş edemediği yüksek enflasyonun tahribatını bir nebze de olsa azaltacaktır.
- İktidar ikinci çeyrekte ekonomik büyümenin yüzde 20-25 düzeyinde olacağıyla şimdiden övünmeye başladığına göre, bu büyümeden gerek işçilere gerekse memurlara ve emeklilere yapılacak zamma ‘refah payı’ da ilave edilmelidir.
Kamu işçilerinin yanı sıra Ağustos ayı başında da 4,2 milyon devlet memuru adına memur sendikaları ile toplu görüşme müzakereleri başlayacak. Aynı zamanda bu görüşmelerde bağlanacak maaş artışından 2 milyon memur emeklisi de yararlanacak. İktidar temmuz ayında memur ve emeklilere enflasyon farkı ile birlikte yüzde 8,45’lik bir zam yaptı.
Oysa iki yıl önceki sözleşmede 6’şar aylık dönemler itibarıyla yüzde 3’lük zam verilmiş ve iktidarın kontrolündeki Memur-Sen de itiraz etmeksizin bu sözleşmeye imza atmıştı.
İktidar yine orta vadeli ekonomik programlarda bugüne kadar hiç tutmayan enflasyon hedefini bahane ederek 2022-2023 yıllarını kapsayacak sözleşmelerdeki ücret ve maaş zamlarını hedef enflasyona göre vermeyi planlıyor.
2023’te yüzde 5’lik enflasyon hedefinin tutmayacağı en az yüzde 10 düzeyinde olacağı MB’nin enflasyon raporlarında ve beklenti anketlerinde ortaya çıktı. MB, yılsonu enflasyon hedefini yüzde 9,4’ten yüzde 12’ye revize ederek yükseltti.
Beklenti anketinde ise yılsonu enflasyon beklentisi yüzde 15’in üzerinde… İktidar buna rağmen yüzde 8-9’luk zam önerisiyle milyonlarca çalışanın karşısına çıkabiliyor!
- İktidar müteahhitlerinin milyarlarca TL ya da dolar-euro tutarındaki garanti ödemelerini hiç aksatmayan, vergi borçlarını silen, İstanbul Havaalanı başta olmak üzere KÖİ modelli havaalanlarının kira ödemelerini 2024’e erteleyen iktidar, milyonlarca işçi ve memurla toplu sözleşmeye gelince ‘bütçede para yok’ bahanesine sığınıyor.
Bir yanda inançtan, ahlaktan söz edenler diğer yanda ‘çalışanın alın teri kurumadan hakkını ödeyeceksin’ anlayışından kopmuş durumdalar.
- Her türlü israfı ‘itibar’ olarak görenler kendilerini tasarruftan muaf tutarken, 4 milyon memur, 1 milyon işçi, 2 milyon emekli olmak üzere, aileleri ve çocuklarıyla birlikte 20 milyonu aşkın dar gelirli kitleyi tasarrufla terbiye etmeye, hakkını vermemek için yollar bulmaya çalışıyor.
Almanya’nın, Fransa’nın, İtalya ve Hollanda’nın Türkiye’nin ekonomik başarılarını kıskandığını söyleyenler, kamuda istihdam edilen memura, işçiye, yıllarca ülkeye ve devlete hizmet etmiş emekliye de Alman, İtalyan, Fransız, Hollandalı işçi, memur ve emeklileri kıskandıracak maaş ve ücretleri vermeye mecburdur.
2.CB Erdoğan’ın KKTC’ye gerçekleştirdiği resmi ziyaret sonrasında yaptığı açıklamalarla Kıbrıs sorunu yeniden alevlendi. Maraş’ın yerleşime açılması, imar ve inşa faaliyetlerine girişileceği yönündeki ifadeler ABD, AB ve BM’yi harekete geçirdi. GKRY, BM Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) başvururken, garantör ülkelerden İngiltere’nin hazırladığı karar tasarısıyla Türkiye’nin kınandığı ve atılan ya da atılacak adımların ‘derhal geri alınması’ istendi!
CB Erdoğan’ın iç kamuoyuna dönük olarak dile getirdiği müjdenin KKTC’ye Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, yeni meclis binası ve Millet Bahçesi olduğunun ortaya çıkması yanında, Kıbrıs müzakerelerinin artık iki egemen devlet arasında sürdürüleceği yönündeki açıklamaları ve Maraş’ın imar ve inşası ile yerleşime açılması konusundaki sözleri BM’yi harekete geçirdi. ABD, AB, BM’den yapılan açıklamalarda Türkiye’ye uyarı ve yaptırım tehditleri dile getirilirken, Türkiye ve Yunanistan ile birlikte Kıbrıs’ta garantör ülke statüsündeki İngiltere de BMGK’ya Türkiye hakkında bir kınama açıklaması sundu. CB Erdoğan’ın yakın dostu Putin, Kıbrıs konusunda iktidarın açıklamalarına ve politikalarına karşı bir tavır sergiliyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan resmi açıklamada; “… Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına aykırı olacak biçimde gerçekleştirilen ve müzakerelerin yeniden başlatılmasını zorlaştıran tek taraflı eylemlerin tamamını kabul edilemez buluyoruz.” ifadelerine yer verildi.
Fransa, söz konusu gelişmelerin BMGK’ya taşınacağını açıklarken Türkiye’yi ‘provokasyon’ yapmakla suçladı. GKRY tarafından BMGK’ya Türkiye’ye karşı kınama ve önlem alınması için girişimde bulunulurken, iktidarın ilişkileri normalleştirme girişimi başlattığı Mısır’ın da Türkiye’yi kınayan ve Maraş konusundaki adımlardan vazgeçilmesi, Doğu Akdeniz’de gerginliğin tırmandırılmaması yönünde sert bir açıklamada bulunması dikkat çekici!
- Türkiye ve KKTC, Kıbrıs konusunda bir kez daha hemen hemen tüm bölge ülkeleri, soruna taraf olan ülkeler ve kurumları karşısına almış, dünyada ve bölgede yalnız kalmış bir konumda.
2004’te dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan çözüm planına referandumda ‘evet’ denilmesi, iki toplumlu federasyon, KKTC’nin toprak tavizleri ve gayrimenkullerin iadesi ya da tazminat ödenmesi vermesi vb. konularında plana destek veren iktidar, şimdi ise tam tersi yönde bir Kıbrıs politikasına yöneldi.
O dönemde Annan Planı’na karşı çıkan, Kıbrıs Türklerinin haklarının ortadan kaldırılacağını savunan KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a bile acımasızca tepki göstererek itibarsızlaştırmaktan kaçınmadı. Tüm medya ve siyasi gücünü Annan Planı uğruna seferber eden iktidar, şimdi ise KKTC’de sözde ‘bağımsız devlet politikasına geçiş’ adı altında, KKTC’nin isminden (Kıbrıs Türk Devleti), kurumsal yapısına (tek adam yönetimi ve başkanlık sistemine geçiş), demokratik anayasasından sivil toplum örgütleri ve sendikalara varana kadar 47 yıllık birikimini bir kenara iterek tümüyle kendi kontrolüne almayı, Türkiye’nin 82’inci vilayetine dönüştürmeyi, rant ve inşaata dayalı planlarını hayata geçirmeyi hedefliyor.
Kıbrıs sorununun çözümü konusunda Rum-Yunan tarafının yıllardır süren engellemeleri, AB ve ABD’yi arkasına alarak yarattığı fiili durumlarla Kıbrıs Türklerinin tecrit edilmeleri, büyük mağduriyetler yaşamaları karşısında izlenmesi gereken politika şatafatlı binalar, külliyeler inşa ederek KKTC’yi sözde itibarlı kılmak değildir.
3.Halen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Maraş konusunda Türkiye aleyhine açılmış binlerce dava ve devasa tazminat talepleri dururken, BMGK kararlarına rağmen Maraş ile ilgili tek taraflı adımlar atmak, emrivakiler yaratarak iktidar müteahhitlerine yeni kazanç kapıları açmaya çalışmak, taktik strateji ve zamanlama açısından ne Türkiye’nin ne de KKTC’nin çıkarına değildir.
GKRY ve İngiltere’nin dünyayı harekete geçirmeleri, BMGK’dan Türkiye aleyhine kararlar çıkartma girişimleri sonucunda BMGK’ya sunulan Maraş ile ilgili karar tasarısında, Türkiye’nin kınanması ve ‘eylemlerini derhal geri alması’ istenmektedir. Tasarıda; “BMGK, Maraş'ın herhangi bir bölümüne, sakinleri dışındaki kişiler tarafından yerleşime yönelik her türlü girişimin kabul edilemez olduğunu ve Maraş ile ilgili BM kararlarına uygun olmayan hiçbir işlem yapılmaması gerektiğini yineler. Bu eylem planının derhal durdurulması ve Ekim 2020’den bu yana Maraş’ta atılan tüm adımların geri alınması gerektiğini hatırlatır. Güvenlik Konseyi, Türk liderlerin Kıbrıs'taki açıklamalarını kınıyor. Konsey, önceki kararlarına ve açıklamalarına aykırı olan bu tek taraflı eylemlerden derin endişe duyuyor” deniliyor.
Kararda ayrıca BMGK’nın 11 Mayıs 1984 tarihli ve 550 sayılı Maraş konusundaki kararına atıfta bulunularak; “Kıbrıs halkının istekleri doğrultusunda ve ilgili Güvenlik Konseyi kararlarında belirtildiği üzere siyasi eşitliğe sahip iki toplumlu, iki bölgeli bir federasyona dayalı, kalıcı, kapsamlı ve adil bir çözüme olan bağlılığını vurguladığı” ifade ediliyor.
Kıbrıs Barış Harekâtı ile TSK’nın kontrolüne geçen Maraş’ta yaşayan 15 bin Rum, yerleşimlerini ve mülklerini terk ederek güneye göç etti. Kıbrıs’ta 1974’teki Nikos Samson darbesi ve ardından bu darbeye karşı gerçekleştirilen 20 Temmuz Barış Harekâtı öncesinde Doğu Akdeniz’in en gözde merkezlerinden birisi olan Maraş 1974’ten bu yana kapalı. Kapalı Maraş, BMGK kararı ve bu karara dayalı statüsüyle BM Barış Gücü tarafından denetlenen ve ‘Yeşil Hat’ olarak adlandırılan tampon bölge içerisinde yer alıyor.
Maraş’tan güneye göç eden Rumlar tarafından AİHM’de açılmış binlerce, mülkiyet ve tazminat davası dosyası bulunuyor. İktidarın Maraş’ı yerleşime açma, imar ve inşa faaliyetlerine girişme yönündeki olası adımları, bu davaların art arda Türkiye aleyhine sonuçlanmasını, Türkiye’nin milyarlarca Euro tutarında ağır tazminatlara mahkûm edilmesini ve uluslararası alanda tecrit edilmesini beraberinde getirecektir.
4.ABD’de Joe Biden yönetimi bir kez daha Türkiye'ye CAATSA yaptırımlarının uygulanması konusunda kararlı olduklarını ve yaptırımların kapsamını daha da genişletebileceklerini açıkladı. Rusya’nın ikinci parti S-400 anlaşmasının yakında tamamlanacağını duyurmasına karşılık, daha ilk parti S-400’leri bile iki yıldır ambalajında tutan iktidarın, Biden ile arayı düzeltme çabaları, Afganistan’da görevi sürdürme girişimine rağmen sonuç vermedi
Biden yönetimi, Eski Başkan Trump’ın giderayak onayladığı CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası) konusunda daha ileri adımlar atabileceğini daha önce de dile getirmişti. CB Erdoğan ile Joe Biden arasında 14 Haziran’daki NATO zirvesinde gerçekleşen buluşmadan da bu konuda olumlu bir ilerleme çıkmadı. CB Erdoğan, Afganistan misyonunu sonlandıran NATO ve bu ülkeden çekilmesi kararlaştırılan ABD ve NATO üyesi ülkelerin askerlerine karşılık Türk askerinin Kabil’de kalması Hamid Karzai Uluslararası Havaalanını savunma ve İşletmeye devam etmesi önerisini Biden’a ileterek yanaşma girişiminde bulundu.
ABD yönetimi bir yandan Türk askerinin Kabil’de kalmayı sürdürmesinden memnuniyetini dile getirerek bu konuda iktidarı överken, siyasi, mali, lojistik destek vaat ederken diğer yandan S-400, F-35, Halkbank Davası vb. sorunlardan geri atmayı reddediyor.
Son olarak geçtiğimiz hafta ABD senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nde Türkiye’ye yönelik yaptırımlar ve ikili ilişkiler ele alınırken, Biden yönetimi senatörlere CAATSA yaptırımlarından vazgeçilmeyeceği taahhüdünde bulundu. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Victoria Nuland, komiteye yaptığı sunuşta “Türkiye'nin Rus S-400 hava savunma sistemlerini almasına ve konuşlandırmasına karşı çıkmaya devam ediyoruz. Rusya'dan başka bir büyük silah alışverişi yapılmasının yeni CAATSA yaptırımlarını tetikleyeceğini Türkiye’ye açıkça söylemiştik” dedi.
Türkiye ile Rusya arasında ikinci parti S-400 alımı konusunda bir süredir müzakereler yürütüldüğü ve ilerleme kaydedildiği dile getiriliyordu. Rusya'nın devlet askeri ihracat şirketi Rosoboronexport geçen hafta yaptığı açıklamada, gelecek aylarda Türkiye'ye 2. parti S-400'leri göndermek için bir proje geliştirildiğini, kısa sürede işlemlerin sonuçlandırılacağını duyurdu. İktidar tarafından herhangi bir açıklama yapılmaması ikinci parti S-400’lerin yolda olduğunu gösteriyor. Asıl vahim olan iktidarın daha henüz teslimatı 2019 Temmuz’unda tamamlanan ilk parti S-400’leri bile ambalajından çıkartamamış olması ve ne yapacağını şaşırmış vaziyette farklı çözümler üretmeye çalışması. Aradan geçen 1,5 yılı aşkın sürede bu yönde bir adım atılmadığı, sistem aktive edilemediği gibi, Girit Modeli, üçüncü bir ülkeye satılması, Katar’da konuşlandırılması vb. formüller
1,5 milyar doları bulan ödemeye rağmen F-35 savaş uçaklarını alamayan iktidar, Türkiye’nin ürettiği F-35 parçalarının da ABD yaptırımları kapsamına alınmasını engelleyemedi. ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi'ndeki görüşmelerde Müsteşar Yardımcısı Nuland, “Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının satışı ve ortak üretimindeki yasaklar devam edecek” açıklamasında bulundu. Türkiye’de F-35’lerin 900 parçası üretiliyor. CAATSA ve S-400 yaptırımları kapsamında bu parçaların üretimi kademeli şekilde Türkiye’den başka ülkelere kaydırılmaya başlandı ve yakında Türkiye’deki üretimin tamamıyla sıfırlanacağı ABD yönetimince ifade ediliyor.
Şimdi ABD senatosundaki görüşmelerde Cumhurbaşkanının KKTC’deki açıklamaları ve Maraş konusundaki sözleri nedeniyle ilave yeni yaptırım tehditleri dillendiriliyor. Türkiye’nin KKTC’de bir İHA-SİHA üssü kurduğu öne sürülerek Biden yönetiminin Türkiye’ye baskı ve yaptırım uygulaması isteniyor.
- Dolayısıyla önümüzdeki günlerde ikinci parti S-400 ve Maraş konularının Türkiye-ABD arasındaki ilişkileri daha da germesi, yaptırımların yeniden tartışmaya açılmasını beraberinde getirmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
ABD Dışişleri Bakanlığı Kabil havaalanının güvenliğinin kendileri için en öncelikli konu olduğunu dile getirip, Türkiye’nin askerlerini bu ülkede tutmaya devam etme kararına övgüler düzerken diğer yandan da iktidarın hem sırtını sıvazlayıp hem de yaptırımları genişletmekle tehdit etmekten çekinmiyor. Hiçbir iktidarın Türkiye’yi böylesine tavırsız, edilgen ve aciz konumlara sürüklemeye, ezik ve çaresiz göstermeye hakkı yoktur.
5.Haziran ayındaki Liderler Zirvesi’nde Türkiye ile mülteci anlaşmasını 3 yıl süreyle ve 3,5 milyar Euro tutarında mali destekle yenileme konusunda mutabakata varan AB, şimdi de Türkiye ile Afgan mülteciler için ayrı bir anlaşma yapmayı gündemine aldı. Afgan mültecilerin Türkiye’de tutulması, Avrupa’ya geçişlerinin önlenmesi karşılığında Pakistan, İran ve Türkiye’ye mali destek önermeye hazırlanan AB, henüz tutar belirlemedi.
ABD ve NATO güçlerinin Afganistan’dan askerlerin çekilmesini kararlaştırmaları ve bu ülkedeki 20 yıllık askeri varlığı sona erdirme kararları sonrasında Afganistan’dan yoğun bir göç dalgası başladı. ABD, daha önce 11 Eylül olarak açıkladığı çekiliş tarihini öne alarak 30 Ağustos’a çekerken, ABD-NATO destekli Kabil yönetiminin ilerleyişini sürdüren Taliban karşısında ayakta kalması güç görünüyor. Milyonlarca Afgan, ülkelerini terk ediyor. Taliban’dan kaçanlar komşu ülkeler Pakistan, İran, Özbekistan, Tacikistan sınırlarına yığılırken nihai hedefleri ise Türkiye’ye gelmek ve Türkiye üzerinden de Avrupa’ya geçmek. Dolayısıyla ülkemiz yeni bir göç dalgası ihtimaliyle karşı karşıya. AB, Türkiye üzerinden gelebilecek olası Afgan mülteci akınına karşı önlem arayışına girerek harekete geçti. Para ödeyerek diğer ülkeleri mültecilere ev sahipliği yapmaya ve Avrupa’ya geçişlerini önlemeye ikna etme çabasında.
Türkiye ile AB arasında Suriyeliler için imzalanan mülteci anlaşmasının süresi geçtiğimiz Mart ayında dolunca AB Liderleri Haziran ayındaki zirvede AB komisyonunun önerisi doğrultusunda Türkiye’ye 3,5 milyar Euro tutarında mali yardım karşılığında anlaşmayı üç yıl daha uzatmayı onayladılar.
Şimdi de AB, bu mülteci anlaşması dışında Türkiye, Pakistan ve İran ile Afgan mülteciler için bir anlaşma yapmayı planlıyor. Hazırlık aşamasında olduğu ve AB komisyonunda oluşturulduktan sonra liderlere sunulacağı kaydedilen planın Afganistan, Pakistan, İran ve diğer bölge ülkelerine mali yardımların artırılması yanında ‘Avrupa’ya geçiş ülkesi’ olarak Türkiye ile de yeni bir anlaşma yapılmasını içerdiği kaydediliyor. Halen en büyük Afgan mülteci kitlesi toplamı 6,5 milyona varan Afgan mülteciyle Pakistan ve İran’da bulunuyor. İran, daha önce de dile getirdiğim gibi Türkiye sınırından kaçak geçişlere göz yumuyor hatta teşvik ediyor. Son günlerde TIR’lara doldurulan Afgan kaçak göçmenlerin İran üzerinden gelerek ülkemizin farklı illerinde indirildiklerine ilişkin haberler yaygın şekilde gündemde yer alıyor.
AB yetkilileri, Suriyeli sığınmacıları barındıran Türkiye'nin Afgan sığınmacı ve göçmenlerin barındırılmasında da önemli rol oynayabileceği üzerinde durdukları, bu çerçevede Afgan göçmenler için Suriyelilere ilişkin mevcut mali paketten ayrı yeni bir mali yardımın hazırlandığı kaydediliyor.
Hazırlanan ‘Afgan Mültecilerin Avrupa’ya Geçişini Önleme Planı’ çerçevesinde AB Komisyonu'nun Afganistan'a bu yıl 57 milyon euroluk insani yardım yapmayı öngördüğü, belirtiliyor. Önümüzdeki yıllar için yapılacak mali yardım miktarı yılsonuna doğru belirlenecek.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Özbekistan’ın başkenti Taşkent'te düzenlenen konferansta Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani ve Pakistan Başbakanı İmran Han ile bir araya geldi. Afganistan ve bölge ülkelerine mülteci akını konusunda destek olacaklarını belirten Borrell, Afganistan'a yönelik gelecekteki yardımların demokratik süreçlerin korunması koşuluna bağlı olacağını ifade etti. Taliban, yönetimi ele geçirdiği takdirde AB mali paketinin Afganistan’a iletilmesi büyük ihtimalle söz konusu olmayacak. Benzer şekilde İran’a sağlanacak destek de AB içinde tartışmalara yol açabilecek
AB’nin Suriyelileri ülkede tutması konusunda iktidar ile yaptığı anlaşmanın bir benzerini de Afgan göçmenler için yapmayı planlaması ülkemizin ‘AB’nin sınır bekçisi’ olarak görüldüğünü bir kez daha ortaya koyuyor.
- Göreve veda turları yapan Almanya Başbakanı Merkel’in de Türkiye konusundaki açıklamalarında sadece Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapılması nedeniyle Türkiye’yi övmesi, tam üyelik, gümrük birliği, vize serbestisi konularına hiç değinmemesi AB liderlerinin zihniyetini ve ülkemize bakışlarını yansıtması açısından somut bir örnek.
Merkel’in Türkiye’nin AB üyesi olamayacağını, böyle bir şeyin söz konusu dahi olmadığını ifade etmesi ise tam anlamıyla samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük. Bu noktada iktidarı bir kez daha uyarmak isterim. Suriyelilerden sonra muhtemelen önümüzdeki dönemde sayıları hızla artacak Afgan sığınmacıya ev sahipliği karşılığında AB ile birkaç milyar euro için anlaşma imzalamaları kabul edilemez.
- Bir yandan ‘Türkiye ensar ülke’ diyerek milyonlarca mülteciye ev sahipliğini dini inanç kisvesi altında savunurken diğer yandan zor durumdaki bu insanlar üzerinden AB ile para anlaşması yapmak üzere masaya oturmak, bu çaresiz insanları pazarlık masasında koz olarak kullanmak da dini ve siyasi samimiyetsizlik, ilkesizliktir.
Türkiye’ye Gümrük Birliği Anlaşması’nın revizyonu, Vize Serbestisi, tam üyelik müzakerelerinde yeni fasıllar açılması sözü vermesine karşılık, bunların hiç birisini tutmayan AB, Afganlar konusunda da iktidarı yine aldatabileceğini düşünüyor olmalı. İktidar da sığınmacıları AB ile anlaşmazlıklarda, parasal desteğin artırılmasında ‘kapıları açarım’ tehdidiyle koz olarak kullanmayı amaçladığını daha önce bazı adımlarıyla gösterdi. Bunların hiç birisi devlet ciddiyeti ve saygınlığıyla bağdaşan tutumlar değildir.
O nedenle AB’den böyle bir talep veya teklif geldiği takdirde peşinen ret edilmelidir. Türkiye, öncelikle AB’nin değil kendi sınırlarının güvenliğini ve kontrolünü tam olarak sağlamak, kaçak girişleri, insan ticaretini önlemek zorundadır. İktidar bugüne kadar sınır güvenliği konusunda beceriksiz bir tutum sergilemiş, sınırlarımızı ‘yolgeçen hanına’ çevirmiştir. Bu da Türkiye’yi ağır bir sığınmacı sorunuyla karşı karşıya bırakmıştır!
CB Erdoğan’ın “Türkiye'nin Taliban'ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok, bunun için anlaşabileceğimize ihtimal veriyorum” sözleri büyük talihsizliktir. Aksine Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahid, Türk askerini Afganistan'da istemediklerini bir kez daha vurguladığı açıklamasında; “NATO'nun ülkeden çekilmesi sonrasında ülkede hiçbir yabancı askere müsamaha göstermeyeceğiz. Türkiye de buna dahil. Türkiye'nin teklifini hâlihazırda reddettik. ABD'nin çekilmesinin ardından diğer yabancı güçlerin her ne bahaneyle olursa olsun ülkede kalmasına izin vermeyeceğiz” demektedir.
İktidar Taliban ile inanç birliğine, Taliban üzerinde gerçekten bir güç ve etkinliğe sahip olduğu iddiasında ise o zaman, Taliban’ı ülkesindeki insanlara zulmetmekten, şiddet ve terör uygulamaktan, onları göçe zorlamaktan, askerlerimize tehdit ve saldırıdan vazgeçmeye ikna etmelidir.
6.Kuzey Akım-2 Doğalgaz Boru Hattı konusunda ABD ve Almanya arasında anlaşma sağlandı. Boru hattının tamamlanması ve Rus gazının Kuzey’den Avrupa’ya taşınması konusundaki mutabakat, Merkel ve Putin’in başarısı olarak değerlendirilmelidir. ABD’nin müttefiki Ukrayna, ABD-Almanya anlaşmasından ciddi kayba uğrayacak ve Türk Akım boru hattıyla ilgili ABD baskılarının ortadan kalkmasına zemin hazırlayacaktır.
Rus doğalgazını kuzeyde Baltık denizi üzerinden Almanya’ya taşıyacak Kuzey Akım-2 boru hattı ile ilgili olarak Almanya ile ABD arasında uzun yıllardır gerginliğe neden olan anlaşmazlık Almanya Başbakanı Angela Merkel’in Washington ziyaretinde ABD Başkanı Joe Biden’ı ikna etmesiyle çözüldü. Anlaşma ile Rusya üzerindeki ABD yaptırım tehditleri ortadan kalkarken, ABD’nin müttefiki Ukrayna ise bu anlaşmada en ciddi kayıplara uğrayan taraf olacak. Ukrayna’nın kayıplarının telafisi için Merkel’in ABD’ye söz verdiği 1 milyar euro dolayında bir destek sağlanacağı açıklandı.
- Biden-Merkel anlaşması, Başbakan Merkel’in görevinden ayrılmadan önceki son büyük uluslararası başarısı olmasının yanı sıra Rusya Devlet Başkanı Putin’in de ciddi bir kazanımı olarak değerlendirilmeli kanısındayım.
Anlaşma son aşamasında olan Kuzey Akım-2 boru hattının tamamlanmasını garanti altına alırken, ABD, Ukrayna, Polonya, İngiltere gibi devletlerin proje konusundaki çekincelerini gideren bir dizi maddeyi de içeriyor.
Bu maddelerden birisi Rus doğalgazını transit olarak Avrupa’ya taşıyan Ukrayna ile Rusya arasındaki doğalgaz anlaşmasına ilişkin. Rus doğalgazının yüzde 40’ını doğrudan Avrupa’ya taşıyan boru hattının geçiş ülkesi olan Ukrayna ile Rusya arasındaki anlaşmanın süresi 2024 yılında doluyordu. Varılan mutabakatla Rusya, bu anlaşmanın süresini 10 yıl daha uzatacak.
ABD ve yakın müttefiki Ukrayna, Kuzey Akım 2’nin hayata geçmesiyle beraber Ukrayna‘nın geçiş ülkesi olmaktan çıkacağı ve Ukrayna’nın büyük ekonomik kayba uğrayacağı gerekçesiyle Kuzey Akım-2 projesine karşı çıkarken, ABD de Rusya’ya yaptırım uyguluyordu. Almanya’yı da Rusya’ya bağımlı hale geleceği gerekçesiyle projeden vazgeçmeye zorlayan ve baskı uygulayan ABD’ye karşı Almanya, içişlerine, egemenliğine ve üçüncü ülkelerle olan ilişkilerine kimsenin müdahale edemeyeceği açıklamasıyla tepki göstermişti.
Merkel ve Biden arasında varılan anlaşmanın bir diğer önemli maddesiyse Ukrayna'nın, Rus doğalgazına olan ekonomik bağımlılığını azaltmak için Almanya’nın Ukrayna’ya yenilenebilir enerji projelerinde destek vermeyi ve finansman sağlamayı taahhüt etmesi.
Ukrayna transit ülke olarak Avrupa’ya aktarılan Rus gazından yılda 3 milyar dolar gelir elde ediyor. Kuzey Akım-2’nin devreye girmesiyle de bu gelirden mahrum kalması söz konusu. Bu çerçevede Almanya, Ukrayna’ya 1 milyar Euro’ya kadar varan tutarda mali destek sağlayacak. Biden-Merkel anlaşmasının bir başka önemli maddesi ise Rusya’nın önümüzdeki dönemde boru hattını ya da doğalgazı siyasi açıdan Ukrayna ve diğer Doğu Avrupa ülkelerine karşı baskı aracı olarak kullanması durumunda, Almanya’nın Rusya'ya karşı AB yaptırımlarını devreye sokmayı taahhüt etmesi. Bunun karşılığında da ABD yönetimi, projeye destek veren Alman, AB ülkeleri ve Rus firmalarına yönelik yaptırımlardan vazgeçiyor.
Anlaşmanın ardından Putin ile bir görüşme gerçekleştiren Merkel’in, anlaşmadan ve projenin tamamlanacak olmasından duyduğu büyük memnuniyeti Rusya liderine ilettiği açıklandı.
Bu yılın sonbahar aylarında tamamlanması planlanan 1230 km uzunluğundaki boru hattı, Rusya’nın Wyborg kentinden başlayıp, Baltık Denizi’nin altından geçerek Almanya’nın Mecklenburg-Vorpommern eyaletindeki Lubmin kentinde bitecek. Rus doğalgazı buradan Almanya’nın yanı sıra diğer Avrupa ülkelerinin de kullanımına sunulacak. Bugüne kadar yılda 55 milyar metreküp olan Rusya’dan Avrupa‘ya doğalgaz sevkiyatı, Kuzey Akım 2’nin tamamlanmasıyla beraber iki kat artarak 110 milyar metreküpe çıkacak.
Kuzey Akım 2’nin işletmeye alınmasıyla boru hattı transit giderleri azalacağı için Avrupa ülkeleri Rus gazını daha ucuza alma imkânına kavuşacak.
ABD, Rus gazını güneyden Avrupa’ya taşıyacak Güney Akım ve Türk Akım boru hattı projelerine de tepki göstererek bu projelerde yer alan şirketlere, müteahhitlere yaptırım tehdidinde bulunmuştu. Trump yönetiminin dışişleri bakanı Mike Pompeo görevden ayrılmadan hemen önce Türk Akım üzerinden Rus gazını Avrupa’ya taşıyacak bor hattının yapımını yürüten şirketlere ve finansörlere yaptırım uygulayacaklarını açıklamıştı. Biden yönetimi de benzer tutumu sürdüreceğini ilan etmişti.
ABD-Almanya arasındaki Kuzey Akım-2 anlaşması kanımca Türk Akım için de emsal niteliğindedir. Dolayısıyla henüz devreye sokulmayan yaptırımların rafa kaldırılması ve projenin hızlandırılarak, Türkiye’nin hattan geçiş ücreti geliri elde etmesinin sağlanması önemli bir aşama olabilir.
7.Ukrayna gibi Rusya’nın Avrupa ile olan sınır bölgesindeki tampon ülkelerden ve eski Sovyet Cumhuriyetlerinden birisi olan Moldova’da yapılan seçimleri, batı yanlısı Cumhurbaşkanı Maia Sundu’nun partisi, kazandı. ABD’nin destek verdiği seçimlerde Cumhurbaşkanından sonra parlamentonun da batı yanlılarının kontrolüne geçmesi Rusya açısından ciddi bir handikap ve ikinci Ukrayna krizinin benzerine neden olabilir!
Eski Sovyet Cumhuriyetleri’nden ve Rusya’nın batı ile olan sınırında Ukrayna gibi tampon konumunda bulunan ülkelerden Moldova’da yapılan parlamento seçimleri oldukça kritik sonuçlara yol açtı. Geçen yıl yapılan Cumhurbaşkanı seçimini kazanan ve halen bu görevi sürdüren Maia Sundu’nun Eylem ve Dayanışma Partisi oyların yüzde 52,8’ini alarak Moldova parlamentosunda ezici üstünlükle uzun aradan sonra tek başına iktidar oldu.
Yapılan son seçimlerin sonuçları, parlamento ve dolayısıyla kurulacak hükümetin batı yanlılarının kontrolüne geçmesine olanak sağlayacak. ABD’nin açık destek verdiği Maia Sundu ve partisi, bu sürecin sonunda Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı, Başbakanlık ve parlamento da dahil olmak üzere, tüm siyasi mekanizmada hakim konuma geldiler.
Tek handikap seçimlere katılımın çok düşük olması ve yüzde 48’de kalması. Dolayısıyla kayıtlı seçmenlerin yüzde 52’sinin sandığa gitmediği seçim sonuçlarıyla ilgili tartışmalar başlamış durumda. Bu da önümüzdeki dönemde Rusya ve ABD’nin kendi yandaşlarını devreye sokması, Romanya’nın yıllardır Moldova üzerinde hak iddia etmesi vb. sorunların açığa çıkmasına, ülkede çatışma ve kargaşa ortamının doğmasına yol açabilecek bir süreci işaret ediyor.
Moldova, 3 milyon nüfusu, 30 bin kilometrekare yüzölçümüne karşılık Rusya ve batı arasında oldukça stratejik ve her iki tarafın müdahalelerine maruz kalan bir ülke. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra batılı ülkelerle Rusya arasında sürekli şekilde çatışma ve nüfuz mücadelesine sahne oluyor. Bağımsızlığına kavuşmasından bu yana Moldovalılar BATI YANLISI ve RUSYA YANLISI olarak iki keskin bloka dönüştü.
Romanya ile sınırı olan ülkede batı yanlılarının büyük bölümü aynı zamanda Moldova halkının etnik köken olarak Rumenlere yakın olmasından ötürü Romanya ile birleşmesinden yana. Berlin duvarının yıkılması ve Çavuşesku’nun devrilmesinden sonra 2007’de Bulgaristan ile birlikte AB üyeliğine alınan Romanya da Moldova’nın kendi toprağı ve ulusu olduğunu iddia ediyor.
Seçimler sonucunda batı yanlılarının Cumhurbaşkanlığını, parlamentoyu ve hükümeti ele geçirmesi, önümüzdeki dönemde Romanya-Moldova birleşmesinin ve Karadeniz’de sınırların değişmesiyle Büyük Romanya oluşumunun yolunu açabilir. Böyle bir olasılığın gündeme gelmesi Rusya’yı kesinlikle harekete geçireceği gibi ABD-AB ile Rusya’yı karşı karşıya getirebilir. Ukrayna gibi NATO üyesi olmak isteyen Moldova’daki batı yanlıları bu planlarını hayata geçirmek için Romanya ile birleşmeyi öne çekerek oldubitti yaratabilirler. Böyle bir durumda Romanya ile birleşen Moldova otomatik olarak AB ve NATO üyesi olacaktır. Dolayısıyla da Rusya birleşmeye karşı olası bir müdahale girişiminde NATO ile karşı karşıya gelecektir.
Batı yanlılarının Romanya ile birleşme girişimine yönelmeleri halinde ülkedeki farklı bölgelerde etkin, farklı ayrılıkçı etnik grupların, Rusya yanlılarının harekete geçmesi ve iç çatışmaların başlaması da ciddi bir olasılık olarak görünüyor. Ülkenin doğusundaki Rusya’ya yakın Transdinyester bölgesindeki nüfusun büyük kısmı Slav kökenlilerden oluşuyor. Bu bölge Sovyetlerin dağılması sırasında Moldova’dan bağımsızlığını ilan etmişti. Transdinyester’deki ayrılıkçı Slavlarla Moldova ordusu arasında başlayan çatışmalarda Rus ordusu Slavlara destek verince, bu bölge Moldova yönetiminin kontrolü dışına çıktı.
Transdinyester bugün hala Rusya’nın Doğu Avrupa ile Balkanlar arasında önemli bir üssü durumunda.
Moldova’nın güneyi ise Ortodoks Hristiyan Gagavuz Türklerinin yaşadığı özerk bölge. Gagavuz Türkleri Rumen karşıtı ve Romanya ile birleşme yaklaşımlarına karşı en sert tepkiyi gösteren etnik grup. Rusya yanlısı olan Gagavuz Türkleri son seçimlerde de ağırlıkla Maia Sundu yerine Rusya yanlısı partilere oy verdi.
Rusya yanlısı olmalarına karşın, aralarında sert rekabet bulunan Moldova Sosyalist Partisi ile Moldova Komünist Partisi Rusya’nın girişimleriyle bir araya gelerek ittifak yaptı. Bu da önümüzdeki dönemde ülkedeki batı ve Rusya yanlısı siyasi kamplaşmanın daha da sertleşeceğini gösteriyor. Seçimlere ittifak halinde giren Rusya yanlısı iki partinin aldıkları toplam oy yüzde 27’de kaldı. Yine Rusya yanlısı Şor Partisi ile birlikte Rusya yanlısı oylar yüzde 33 olurken batı yanlısı Eylem ve Dayanışma Partisi oyların yüzde 52,8’ini almayı başardı.
Eylem ve Dayanışma Partisi’nin Lideri Cumhurbaşkanı Maia Sundu, kampanyasını eski Cumhurbaşkanı ve Moldova Sosyalist partisi lideri Dodon’un yolsuzlukları, rüşvet iddiaları ve aile üyelerini zenginleştirmesi üzerine kurdu. Sosyalist Dodon ise batı yanlılarının seçimi kazanması halinde Moldova kültürünün ve kimliğinin yok edileceği, ülkenin batı kontrolüne geçeceği kurgusuyla kampanya yürüttü ve fazla ilgi görmedi. Rusya yanlısı grupların yaşadığı bölgelerde seçime katılım düşük kalırken Rusya yanlısı Gagavuz Türkleri ise en düşük katılımı gösterdi. Böylelikle, Moldova’da 2001 yılından bu yana ilk kez, bir parti, tek başına iktidarı elde etti. Cumhurbaşkanı ve seçimi kazanan Eylem ve Dayanışma Partisi lideri Maia Sandu, seçimlerde Rusya’yla çatışmaya yönelik söylemlerden kaçındı.
Her ne kadar batı yanlıları seçimi kazanmış görünse de Sosyalist Dodon’un yolsuzluklarına tepki olarak sandığa gitmeyen, seçime katılmayan Rusya yanlısı kayıtlı seçmenin oldukça yüksek olması, sonuçları tartışmaya açtı. Bu tartışmaların daha da büyümesi ve Rusya yanlılarının sokaklara dökülmesi, sokak çatışmalarının başlaması ihtimali yüksek görünüyor. Böyle bir ihtimal aynı zamanda Karadeniz ve Balkanların karışması, Rusya ve ABD’nin, NATO’nun siyasi nüfuz mücadelesine girişmesi, gerilimin yükselmesi anlamına geliyor.
Romanya ile sınırımızın olması, Karadeniz’de uzun bir deniz sınırına sahip olmamız, bu ihtimallerin Türkiye’ye yansımalarının da olmasını beraberinde getirecektir. Muhtemeldir ki Rusya, Belarus’ta olduğu gibi sürece müdahale etmeye kalkışacak, batılı ülkeler bunu engelleyip Rusya’nın önünü kesmeye çalışacaklardır. Dolayısıyla yakın gelecekte Moldova’daki durumun Karadeniz ve Balkanlarda sıcak çatışmalara dönüşmesi, ülkenin iç kargaşaya girmesi ve dış müdahalelere açık hale gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
8.İktidar salgında bütçeden kitlelere destek yerine kredi ile borçlanmaya yönlendirip, üste vergileri artırdı. Kapatılan işyerlerinde çalışanlara yapılan ödemeler bütçe dışı İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) karşılandı. İktidar işverenlerin ve salgında işini kaybeden milyonların, çalıştıkları dönemde ödedikleri paralardan oluşan İSF kaynaklarının 46,2 milyar TL’sini kullanıp İSF’nin üçte birini eriterek, destek vermekle övünüyor.
Haziran ayı bütçe verileri ve Ocak-Haziran dönemi rakamları da gösteriyor ki salgın sürecinde sıkıntıya düşen geniş kitlelere bütçeden doğru düzgün bir destek yapılmadı. İnsanlar, yeni kredi kampanyalarıyla yeni borçlara yönlendirildi. İktidar vergi artışlarına giderek bütçe gelirlerini arttırdı.
- Ancak asıl vahim olan salgın dönemi boyunca alınan kısıtlama, kapatma, faaliyet durdurma, sokağa çıkma yasaklarıyla işini kaybeden, gelirden yoksun kalan milyonlarca kişiye destek sağlamakla övünen iktidarın yaptığı Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ) ve Nakdi Ücret Desteği’nin (NÜD) de yine bütçe dışından, İSF’den karşılanmış olması.
Salgında işini kaybeden çalışanların ve işyeri kapatılan işverenlerin, faaliyette bulundukları ve çalıştıkları dönemde olası işsizlik ve kara gün için ödedikleri paralar ve kesintilerden oluşan İSF kaynaklarından 46,2 milyar TL bu dönemde iktidar tarafından kullanıldı.
Diğer deyişle şimdi işsiz kalan milyonların, çalıştıkları dönemde yapılan kesintiler, aylık 1.500 TL KÇÖ, günlük 40 TL NÜD gibi cüzi rakamlarla kendilerine ödenirken, iktidar bunu sanki bir lütuf, bütçeden ya da cebinden veriyormuş gibi sunarak övündü. Çalışanların ve işverenlerin tüm çağrılarına rağmen İSF’de kaynak kalmadığı gerekçesiyle 30 Haziran’dan itibaren KÇÖ ve NÜD ödemeleri sonlandırıldı.
2020 başında İSF’de toplam 131,5 milyar TL var iken İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun (İŞKUR) 9 Temmuz’daki İSF verilerine göre bu tutar 85,3 milyara indi. Fonun varlıkları üçte bir oranında erimiş, 46,2 milyar TL azalmış!
İktidar bütçeyi keyfi olarak tüketip, itibardan tasarruf olma anlayışıyla Merkez Bankası’nın ihtiyat akçesini, diğer kaynakları tüketerek kasayı boşaltırken, salgın başlayınca da bütçede kaynak olmayınca şimdi işsiz kalan milyonlarca kişinin çalıştıkları dönemde ücret ve maaşlarından yapılan kesintilerin biriktiği İSF kaynaklarını alabildiğine kullandı. Bir yandan bu parayı destek olarak verdiğini söyleyip, salgında dünyada en fazla destek veren ülke olma yalanını ortaya atarken diğer yandan İSF’yi eritip şimdi milyonlarca işsizi hiçbir destek olmaksızın ortada bıraktı. Daha da önemlisi, milyonlarca işsiz gerçekten salgında işini kaybettiği halde ya prim ödeme gün sayısı kriterlerini karşılayamadığı için ya da TÜİK tarafından işsiz sayılmadığı için bu cüzi ödemelerden bile yararlandırılmadı.
Mademki iktidar salgında destek verdiğini iddia edip, işsiz kalanların çalışırken biriktirdiği paraları kullandı, o halde şimdi bu paraları İSF’ye iade etmek, İSF’yi olası yeni bir salgın ve işsizlik dalgasına karşı eski parasal gücüne kavuşturmak zorunda. Çünkü İSF’deki paralar çalışanların, işsizlerin, işverenlerin kara gün için yaptıkları ödemelerden, kesintilerden oluşan emanet bir paraydı.
İktidar ‘harcadım oldu biti, para yok!’ diyemez. İSF’den kullanıp, ‘destek verdim’ diye övündüğü bu milyarlarca liralık bütçe dışı parayı yerine geri koymadığı takdirde, milyonlarca çalışan ve işsizin, yüzbinlerce işverenin dar günü için biriktirilen paralar gasp edilmiş olacaktır. Ayrıca iktidarın iddialarının aksine, IMF sıralamasında salgın desteklerinin milli gelire oranında dünyada en sonlarda yer alan Türkiye’de, 1,5 yılı aşan süreden bu yana ekonomi, işsizlerin parasıyla ayakta durmuş demektir.
9.Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre, Türkiye'de, ev sahibi olmak isteyen yabancıların sayısı her geçen gün artıyor. Konut satışları yılın ilk yarısında (Ocak - Haziran 2021) yüzde 11,5 gerilerken, yabancılara yapılan satışlar yaklaşık yüzde 44 artış gösterdi. Haziran ayı itibarıyla satış rakamlarına bakıldığında geçen yılın aynı ayına kıyasla yabancılara yapılan konut satışlarındaki yüzde 185’lik artış dikkat çekiyor!
Haziran ayı konut satış istatistiklerinde yabancıların Türkiye’deki konut alımlarında ciddi yükselişler olması dikkat çekerken, döviz kurlarındaki yükseliş ve TL’nin değer kaybı nedeniyle yabancılar açısından konut fiyatlarının düşük kalması önemli bir etken. Beklentiler yılsonuna kadar yabancılara yapılan konut satışları toplamının 50 bin ve üzerine çıkarak rekor seviyeye gelmesi.
TÜİK’in Haziran 2021 konut satış verilerine göre, Ocak-Haziran döneminde toplam konut satışları yüzde 11,5 azalırken, yabancıya satışlardaki yüzde 44 artışla birlikte ilk 6 ayda yabancıların satın aldığı konut sayısı 20 bin 488 oldu.
İktidar 2013 yılında başlattığı uygulama ile 1 milyon dolar ve üzerinde tutarlarda gayrimenkul satın alan yabancılara TC Vatandaşlığı verilmesini kararlaştırmıştı. 1 milyon dolarlık tutarın yüksek bulunması nedeniyle fazla ilgi görmeyen vatandaşlık karşılığı gayrimenkul satışları, 2018 yılında tutarın 250 bin dolar olarak belirlenip 4’te 1 düşürülmesiyle yabancıların konut alımları da hızlanmaya başladı. Bunun yanı sıra 2015’ten bu yana dolar kuru 3,5 TL'den 8,5 TL'ye çıkarak, TL karşısında yaklaşık yüzde 200 değer kazandı. Euro, 4 TL’den 10 TL düzeyine yaklaşarak yüzde 250 değer kazandı. TL’nin de aynı düzeyde değer kaybetmesi ellerindeki dövizle Türkiye’de hem ev sahibi hem de vatandaş olmayı hedefleyen yabancıların konut alımlarına olan ilgisini artırdı.
Yüksek enflasyon, buna paralel olarak artan konut fiyatları ve yükselen konut kredisi faizleri Türk vatandaşlarının konut sahibi olmasını zorlaştırırken, gerek büyük şehirlerde gerekse yazlık bölgelerde yabancılar açısından dövizle konut sahibi olmak kolaylaştı.
Özellikle döviz birikimlerini gayrimenkulde değerlendirmek isteyen yabancılar açısından birkaç yıl önce 1 milyon dolar ya da euronun TL karşılığı bugün 2-2,5 katına çıkınca, birkaç yıl önce aynı parayla bir konut alabilirken şimdi aynı dövizle iki konut birden satın alma imkânına sahip oldular.
Haziran ayında Türkiye'den en çok konut satın alan ülke vatandaşları arasında Irak’lılar uzun süreden bu yana olduğu gibi ilk sırada yer aldı. Haziran ayında Irak vatandaşları Türkiye'den 773 konut satın aldı. Irak vatandaşlarını sırasıyla, 683 konut ile İran, 300 konut ile Rusya Federasyonu, 250 konut ile Afganistan ve 192 konut ile Almanya vatandaşları izledi. 2013 yılında başlayan vatandaşlık karşılığı yabancılara konut satışları 8 yılda 220 bin oldu. Diğer yandan Türkiye genelinde konut satışları Haziran ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 29,1 azalarak 134 bin 731’e gerilerken, Ocak-Haziran dönemi 6 ayda ülke geneli konut satışları toplamı ise geçen yılın ilk yarısına kıyasla yüzde 11,5 azalarak 552 bin 810’a geriledi. Salgın nedeniyle konut satışlarında 16 aydan bu yana beklenen performans yakalanamıyor. Bu da konut stoklarının artmasına ve enflasyonla birlikte konut fiyatlarının yükselmesine neden oluyor.
Eurostat verilerine göre son bir yılda Avrupa’da yüzde 32’lik artışla konut fiyatlarının en çok arttığı ülke Türkiye oldu. AB ortalaması ise yüzde 6,1 olarak hesaplandı. İktidarın dönem dönem kamu bankalarına yaptırdığı kısa süreli düşük faizli konut kredisi kampanyaları ise konut-inşaat sektörünün sıkıntılı tablosuna çözüm olmaktan oldukça uzak. İflas ve konkordatoların en çok yaşandığı sektörlerin başında da inşaat-konut sektörü geliyor!
10.Bütçe açığı tekrar tırmanışa geçti. Haziran’da 25 milyar olarak gerçekleşen bütçe açığı geçen yılın aynı ayında 19,4 milyar TL idi. Haziran açığıyla birlikte bu yılın ilk yarısında bütçe açığı toplam tutarı 32,5 milyar TL oldu. İktidar tasarruf tedbirleri ilan etse de Cumhurbaşkanının kendisini bundan istisna tutması, örtülü ödenek harcamalarının katlanması, açığın büyüyeceğinin sinyallerini veriyor!
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran ayı verilerine göre, geçen ay merkezi yönetim bütçe giderleri 113,4 milyar TL, bütçe gelirleri 88,3 milyar TL oldu. Faiz dışı bütçe giderleri 104 milyar TL olurken, faiz dışı açık ise 15,6 milyar TL olarak gerçekleşti. Ocak-Haziran döneminde ise bütçe gelirleri, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 38,5 yükselerek 630 milyar 821 milyon liraya, bütçe giderleri yüzde 17,4 artarak 663 milyar 360 milyon liraya çıktı. Böylece yılın ilk yarısında toplam 32 milyar 540 milyon lira bütçe açığı verildi. Geçen yılın ilk 6 ayında açık tutarı 109,5 milyar TL idi.
Geçen yıl Mart ayında başlayan COVID-19 salgını nedeniyle Nisan ayından itibaren geçilen kapanma döneminde vergi ödemelerinin ertelenmesi, tahsilatların ötelenmesi sonrasında Ocak-Haziran döneminde 109,5 milyar TL’ye çıkan bütçe açığının bu yıl 32,5 milyara gerilemesinde yapılandırma ve vergi artışları etkili oldu.
Ocak ayında yürürlüğe konulan vergi barışı ve yapılandırma taksitlerinin düşük düzeyde de olsa kısmen ödenmesi yanında, Kurumlar Vergisi, Özel Tüketim Vergisi, Akaryakıt Tüketim Vergisi, Özel İletişim Vergisi, Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde yapılan yüklü artışlar, vergi gelirlerini artırarak açığın yavaşlatılmasında etkili oldu.
Yapılandırmada ödenen taksitlerden ilk altı ayda gelen katkı 18,6 milyar TL düzeyinde gerçekleşirken bu rakam hedeflenen tutarın oldukça altında. Bu yüzden de iktidar yeni bir yapılandırma yasası daha çıkartmak zorunda kaldı. Ağustos sonuna kadar yapılacak başvurularla yapılandırılması öngörülen 400 milyarı aşkın gecikmiş vergi alacağında ilk taksitler 30 Eylül’de ödenecek. Dolayısıyla bütçe açığının tırmanışa geçtiği sonbahar aylarında da yapılandırma taksitlerinden gelecek ödemelerle yılsonunda bütçe açığının daha da artmasının önlenmesi hedefleniyor.
Ancak, süresi dolmadan yenisi çıkartılmak zorunda kalınan önceki yapılandırmada olduğu gibi kanımca mevcut ekonomik koşullarda yine yapılandırma taksitlerinin beklenen düzeyde ödenmesi gerçekleşemeyecek.
İktidar, Haziran ayında geçen yıla kıyasla 6 milyarı aşan tutarda daha fazla olan bütçe açığının yeniden tırmanışa geçtiğini gördüğü için Temmuz başından itibaren Tasarruf Tedbirleri Genelgesi’ni uygulamaya koydu. Ancak Cumhurbaşkanlığı ve TBMM’nin muaf tutulduğu tasarruf önlemlerinin beklenen etkiyi yaratmayacağını, kısa sürede delineceğini öngörmekteyim.
Bütçe üzerindeki en büyük israf yükünü oluşturan Cumhurbaşkanlığı harcamalarının istisna tutulması, mayıs ayındaki 103 milyon TL olan örtülü ödenek giderlerinin dört kat artışla Haziran ayında 463 milyon TL’ye yükselmesi ve 6 ayda toplam 1,3 milyar liraya ulaşması tasarrufun sözde kalacağının en somut işaretidir!
11.Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) temmuz ayında yüzde 2,7 düşüş göstererek 79,5 puana geriledi. TÜGE’yi oluşturan alt endekslerde de sert düşüşler gözlenirken, gelecek 12 aya dönük beklentilerde de kötümserlik arttı. Gerek ekonominin genel durumu gerekse hanelerin maddi durum beklentilerinde ciddi düzeyde kötümserlik ve endişe artışı dikkat çekiyor!
TÜİK ve Merkez Bankası (MB) iş birliğiyle yürütülen “Tüketici Eğilim Anketi” sonuçlarından derlenen TÜGE, temmuz ayında hazirana göre yüzde 2,7 gerileyerek 81,7’den 79,5 puan değerine indi. TÜGE’deki bu ciddi düşüş Temmuz başından itibaren geçilen normalleşme sürecine rağmen gerek şimdiki gerekse gelecek 12 aya dönük beklentilerde kötümserlik ve kaygıların arttığını, iktidara ve uyguladığı politikalara güvensizliğin sürdüğünü gösteriyor.
TÜGE’yi oluşturan alt endekslerde de durum farklı değil. Geride kalan 12 aylık döneme göre mevcut dönemde hanenin maddi durumu endeksi Haziran’da 61 iken, Temmuz’da yüzde 5,1 düzeyinde oldukça sert bir düşüşle 57,9 oldu. Dolayısıyla geçmiş 12 aya göre hanelerin maddi durumunda gerek güncel olarak gerekse gelecek 12 aya ilişkin olarak bir iyileşme olmadığı anlaşılıyor.
Aynı şekilde gelecek 12 aylık döneme ilişkin hanenin maddi durum beklentisi endeksi de Haziran’da 82,9 iken, Temmuz’da yüzde 3,8 azalarak 79,8 olarak kayıtlara geçti. Bu da hanelerin gerek mevcut maddi durumlarında gerekse geleceğe dönük maddi durum beklentilerinde iyimserliğin, olumlu bekleyişlerin söz konusu olmadığı, sıkıntılı tablonun devam edeceği görüşünün ağırlıkta olduğunu işaret ediyor.
Öte yandan geçtiğimiz haziran ayında tüketici eğilim anketine verilen yanıtlarda gelecek 12 aya ilişkin genel ekonomik durum beklentisi endeksi 86 iken, temmuz ayında bu değer yüzde 3,3 azalarak 83,2'ye geriledi. Bu da üstte hanelerin mevcut ve geleceğe dönük maddi durum tablosu yanında ekonominin genel tablosunun da kötümser şekilde algılandığını, önümüzdeki süreçte de olumlu bir gelişme ya da iyileşme öngörülmediğini ortaya koyuyor.
Alt endeksler içerisinde sadece geçmiş 12 aylık döneme kıyasla gelecek 12 aylık dönemde dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi endeksinde çok küçük bir artış gözleniyor. Haziran ayında 96,9 değerinde olan bu endeks temmuzda yüzde 0,1 artarak 97 olmuş.
Ancak görülen bu cüzi artışa rağmen TÜGE hesaplamalarında 100 ve altındaki tüm değerler endişe ve kötümserliği, beklentilerdeki artan kaygıları yansıtırken 100-200 arası değerler olumlu bakışı, iyimserliği sergiliyor.
Bu açıdan bakıldığında gerek TÜGE gerekse TÜGE’yi oluşturan alt endekslerin tamamının 100’ün altında değerlerden oluşması toplumdaki genel ve yaygın beklentilerin ağırlıkla kötümser ve karamsar olduğunu işaret ediyor.
Temmuz başında geçilen normalleşme ve kaldırılan salgın kısıtlamalarının uzatılan bayram tatili ile birlikte vaka ve vefatların yeniden tırmanışa geçmesine zemin hazırladığının açığa çıkması önümüzdeki dönemde yeniden kapanma ve yasaklar döneminin başlayacağı kanısını güçlendirirken Temmuz ayı TÜGE endeksi de kısmen bu endişeleri yansıtıyor!
12.Dünyanın önde gelen köklü ekonomi kurumlarından Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) yayımladığı Türkiye Raporu’nda; Türkiye’de yeniden kredi genişlemesi sürecine girildiğini, son dönemde aralıklarla sıkça uygulanan bu politikaların TL’de değer kaybını hızlandırdığı, cari açıkta artışa yol açtığı ve bankacılık sektörünün risklerini yükselttiği, uyarılarında bulundu.
IIF raporunda “Ön veriler bir diğer büyük kredi genişlemesinin ilk belirtilerine işaret ediyor” görüşüne yer verilirken, son yıllarda TL'deki değer kaybının temel nedeninin tekrarlanan kredi genişlemeleri olduğu vurgulandı. IIF, kredi teşvikleri ve kampanyalarının ekonomik büyümeyle birlikte ithalatı ve cari açığı da artırdığını, cari açık artışının 2018 ve 2020'de TL'yi zayıflattığını kaydetti. Dolar/TL için tahminlerinin 2021'de 9,50'ye yükseltildiği belirtilen raporda, son dönemdeki kredi verilerinin, adil değer tahminini daha da yükseltme kararlarının gerekçesini güçlendirdiği ifade edildi. Mayıs ayının ikinci yarısından itibaren TL cinsi kredilerde ciddi bir artış başladığını belirten IIF, bu son genişlemenin şimdiden 2019'un ilk çeyreğinde yerel seçim öncesi dönemdeki kredi genişlemesini aştığını ve 2020'deki çok büyük genişlemenin de hemen hemen yarısına ulaştığını vurguladı. Küresel sermaye piyasalarında Türkiye'ye dönük algının kötüleşmesi nedeniyle dolar/TL için adil değer tahminini 2 Mayıs 2021'de 7,50'den 9,50'ye yükselttiklerini hatırlatan IIF, son kredi genişlemesinin de bu kur revizyonuna ilave gerekçe oluşturduğu görüşüne raporunda yer verdi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verileri, mayıs ayından bu yana son iki ayda bankaların TL cinsi kredi hacminde yaklaşık 90 milyar TL’lik artış olduğunu, 9 Temmuz itibarıyla TL kredi hacminin 2 trilyon 479 milyar 949 milyon liraya yükseldiğini gösteriyor.
IIF, TL/Dolar kuru tahminini uzun süre 5,50 seviyesinde tutarken, son dönemde ekonomi politikalarında, ekonomik kurumlarda sıkça yaşanan değişikliklerin yarattığı belirsizliklerin artması üzerine kur tahminini, 6 Nisan 2020’de 6,30’a, 29 Haziran 2020’de 7,50’ye, 2 Mayıs 2021’de 9,50’ye yükseltti.
Küresel piyasaların ve yatırımcıların değerlendirme ve tahminlerine önem verdiği IIF’nin son Türkiye raporunda dile getirdiği uyarılar ve kur öngörüleri önümüzdeki süreçte Türkiye’ye yönelik ekonomik ve siyasi algılarda iyileşme ve sermaye girişlerinde artış beklemenin güç olduğunu gösteriyor.
CB Erdoğan’ın MB’ye faiz indirimi baskısı ve düşük faizli yeni bir kredi kampanyasının başlatılması yönündeki ısrarları IIF’nin raporunda yer verdiği görüşler doğrultusunda yeni bir kredi genişlemesi dalgasını beraberinde getirecektir. Bu da TL’de değer kaybının hızlanmasını, kurların yükselmesini, ithalatta maliyet artışlarını ve cari açık ile enflasyonda sert yükselişleri tetikleyecektir.
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
26 TEMMUZ 2021
Yeni Soluk
Yorum Yap