CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN, 21 HAZİRAN 2021 HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN, 21 HAZİRAN 2021 HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

21 HAZİRAN 2021

İÇ POLİTİKA

  1. İzmir saldırısı, Suriye ve Libya’da eğitilen silahlı milislerin Türkiye’nin barış ve güvenliğine tehdit olduğunu, gösterdi!

DIŞ POLİTİKA

  1. Biden - CB Erdoğan buluşmasından normalleşme çıkmadı! 45 dakikalık baş başa görüşme, muammaları beraberinde getirdi!
  2. Türk askerinin Kabil’de para karşılığında kalmaya devam etmesi konusunda Biden ve Erdoğan’ın anlaştı!
  3. NATO Zirvesi ardından Türkiye-Azerbaycan arasında Şuşa Askeri İşbirliği Mutabakatı imzalandı.
  4. İran’da 18 Haziran’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini İbrahim Reisi kazandı.
  5. ABD Başkanı Biden ve Rusya Devlet Başkanı Putin, nükleer silahların azaltılmasına karşı ortak tavır benimsedi.
  6. 24-25 Haziran’daki AB Liderler Zirvesi’nde Türkiye’ye yaptırım çıkmayacak!

EKONOMİ

  1. TÜİK’in 2020 Gelir ve Yaşam Koşulları araştırmasında Türkiye’de ‘Mutlak yoksulluğun arttığı’ gerçeği ortaya çıktı!
  2. TÜİK ve Dünya Bankası’nın yoksullaşma tespitleri örtüşüyor!
  3. MB Para Politikası Kurulu (PPK) yüzde 19 oranındaki politika faizini bir kez daha sabit tuttu!
  4. Ocak-Mayıs döneminde bütçenin faiz giderleri yüzde 25 artarken, halka destek ve kamu harcamaları kısıldı!
  5. Yerli üretici buğday hasadına yeni başlamış iken İktidar, 400 bin ton buğday ve 320 bin ton arpa ithalatı için ihale açtı!
  6. Dış borç stokunun milli gelire oranı, 2020 yılı sonu itibarıyla yüzde 62,8’e yükseldi!

1.CB Erdoğan her ne kadar dil sürçmesiyle ‘Suriye’de istikrarsızlığın sürdürülmesi için gayret sarf ettiklerini’ söyleyip, sonradan bu sözlerini düzeltmeye çalışsa da, izlenen Suriye politikasının bugüne kadar bu komşumuzu istikrarsızlaştırmanın ötesinde bir sonucu olmadığı gibi, artık ülkemizi de siyasi ve silahlı istikrarsızlık tehdidiyle karşı karşıya bıraktığını öngörebiliriz.

Son dönemde peş peşe yapılan zirvelerin ana gündem konularından birisi Suriye ve Libya’da siyasi çözüm çabalarının hızlandırılması, bu ülkelerdeki silahlı radikal milis grupların silahsızlandırılması, tasfiyesi ve bu ülkelerden çıkarılması oldu. CB Erdoğan ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron arasındaki görüşme sonrasında Macron, Libya’daki yabancı silahlı güçlerin çekilmesi konusunda mutabakata varıldığını açıkladı. Ancak Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, söz konusu güçlerin TSK’nın Libya’daki varlığını ifade etmediğini, paralı cihatçı milis gruplarını kast ettiğini belirterek, TSK’nın Libya’daki varlığının ikili anlaşmalara dayalı ve meşru olduğunu söyledi.

Libya ve Suriye’de uluslararası girişimlerle siyasi çözüm çabaları hızlandı. Libya’da bu yılın 21 Aralık’ında seçim olacak. Suriye’de sonuçları tanınmasa da yüzde 90’a varan katılımla yapılan Cumhurbaşkanı seçiminde Esad beş yıl daha göreve seçildi. Rusya ve ABD çözümü zorluyor. Almanya’da ay sonunda Berlin’de ikinci Libya konferansı düzenleniyor. Nihayetinde er ya da geç bu ülkelerde meşru siyasal rejimler görev yapacak. İç savaş sürecinde kurulan örgütlenen desteklenen gayrı nizami, yasa dışı, silahlı gruplar, milisler, sözde orduların akıbeti ne olacak?

Geçtiğimiz hafta İzmir’de HDP’ye yönelik saldırı ve işlenen cinayetin faili Suriye’de silahlı eğitim alıp yurda dönen, TC yurttaşı bir eski sağlık görevlisi. Asıl vahim olan kendi yurttaşlarımızın yanı sıra, Suriyeli, Iraklı, Afgan, Uygur, Özbek, Çeçen cihatçıların gelip savaşarak bu gruplara dahil olmaları ve maaşlı askere dönüşmeleri… Şimdi Libya ve Suriye’de siyasi çözüm sağlandığında bu gruplar ne olacak, nereye gidecek. On yılı aşkın süreden bu yana mesleği para karşılığı savaş ve cinayet olan bu binlerce insana ‘her şey bitti, işinize bakın’ denildiğinde bu savaş dışında becerisi olmayan binlerce kişi Suriye’de, Libya’da barınamayacağına göre Türkiye’ye mi getirilecek? TSK bünyesine mi katılacak? Ya da üniformaları çıkarılıp, maaşları kesilecek mi?

Böyle bir durumda sayıları on binlerle ifade edilen, öldürmeye şartlanmış, cinayeti meslek olarak gören, yağma yapan, mülklere el koyan, insan ticareti yaptığı, kadınları, gençleri pazarladığı öne sürülen bu silahlı şebekeler kendilerine nerede yer bulacak. Türkiye’ye getirilip vatandaş yapılarak, toplumun içine mi salınacak? Bu açıdan İzmir saldırısı somut, yakıcı, düşündürücü ve ülke geleceğini, güvenliğini tehdit edici bir vaka olarak karşımızda duruyor. Halen böyle kaç kişi Suriye’den, Libya’dan dönüp toplumun içine, aramıza katılarak her an masum canlara kast etmeye hazır tedhişçiler olarak talimat bekliyor?

Dünya literatürüne de giren ‘peşaverleşme sendromu’ tam da budur. Pakistan, Afganistan’da el Kaide’ye, Taliban’a verdiği destekle, yardımla birlikte bugün sadece bu örgütlerin değil, sayısız, kontrolsüz cihatçı-silahlı grupların hüküm sürdüğü, beslendiği bir mecraya dönüştü. Peşaver eyaleti bu ve benzeri yapılanmaların yuvası haline geldi. Pakistan kanlı ve kitlesel intihar saldırılarına sahne oldu. Şii katliamlarının, kadın katliamlarının coğrafyasına dönüştü.

İzmir saldırısı, sınırlarımızın hemen ötesinde Suriye’nin bu ve benzeri grupların kontrolündeki bölgelerinin, Libya’ya taşınan milislerin her an ülkemizi hedef alabileceğini, ülkemizin istikrarına, barış ve huzuruna kast edebileceğini gösterdi. İktidar süratle bu yapıların lağvedilmesi yoluna gitmeli, ülkemize sızmaları önleyecek güvenlik tedbirlerini almalı, istihbarat birimleri bu kişileri ve grupları yakınen izlemeye alarak eylem planlarını, saldırı ve katliam amaçlarını önceden deşifre edip, etkisizleştirmelidir.

Bu vahim gidişatın ilk emaresi apaçık şekilde ülkemizin üçüncü büyük ilinde, güpegündüz elini kolunu sallayarak eylemini gerçekleştirmiş, gerçek yüzünü ve asıl amacını göstermiştir. İktidarın görevi ülkenin ve ayrım yapmaksızın tüm yurttaşlarının can ve mal güvenliğini, Türkiye’nin istikrarını, huzur ve esenliğini her koşulda sağlamaktır.

En küçük bir ihmalin hepimizi nelerle karşı karşıya bırakacağı, ülkemizi PEŞAVERLEŞME tehdidinin batağına sürükleyeceği gerçeğini kimse görmezlikten gelme lüksüne sahip değildir. Suriye’de, Libya’da siyasi çözüm süreçleri hızlandıkça bu ülkelerde eğitilip donatılan silahlı milislerin Türkiye’ye dönüşleri dışında bir seçeneklerinin kalmaması, ülkemizin güvenlik tehdidini ciddi şekilde büyütecektir!

2.Biden ile CB Erdoğan arasındaki görüşmenin 45 dakikasının baş başa olması Biden’ın talepleri ve Cumhurbaşkanının yanıt ya da taahhütlerinin ne olduğu sorularını gündeme getirdi. Erdoğan S-400, F-35 başta olmak üzere gündemdeki konularda Türkiye’nin duruşunun değişmediğini söyledi. Ortaya çıkan tablo; mevcut sorunların masada durduğunu, her iki tarafın işbirliği alanlarını öne çıkartarak gerilimi azaltmayı seçtiğini, gösteriyor.

CB Erdoğan ve ABD Başkanı Joe Biden arasında Brüksel'de gerçekleşen görüşme, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği açısından önemli bir dönemeç olmasına karşılık, görüşme sonrası hangi konularda somut gelişme sağlandığı belirsizliğini koruyor. Baş başa ve heyetler arası olmak üzere yaklaşık 1,5 saatlik görüşmenin 45 dakikasının baş başa olması da tarafların talepleri ve taahhütleri konusunda soruları artırıyor.

ABD Başkanı görüşme sonrası basın toplantısı düzenlemedi. Sadece ayaküstü sorulara CB Erdoğan ile verimli bir görüşme gerçekleştirdiklerini söylemekle yetindi. CB Erdoğan ise S-400, F-35 vb. gündemdeki konularda Türkiye’nin tavrının ve duruşunun değişmediğini söyledi. Biden’ın 24 Nisan Ermeni soykırımı iddialarını resmen tanımasının kendilerini üzdüğünü söyleyen Erdoğan, görüşme sonrası bu sözlerinin hatırlatılması üzerine ‘Hamdolsun bu konu gündeme gelmedi’ yanıtını vererek, soykırım iddialarıyla ilgili Türkiye’nin tezlerinde geri adım izlenimini ve Biden’a tepkisizliğin onay anlamına geleceğini kabullenmiş göründü.

- Cumhurbaşkanının Türkiye'nin NATO'ya bağlılığını ısrarla üstüne basarak güçlü ifadelerle dile getirmesi ve TSK’nın Afganistan'da yeni bir göreve hazır olduğunu dile getirmesi, ABD ile ilişkilerde arayı düzeltme arayışının göstergesi olarak görülmeli.

Hem Biden'ın hem de Erdoğan'ın açıklamalarında kullandıkları yumuşak ve olumlu ton ile özellikle Cumhurbaşkanının Brüksel’e gitmeden önceki açıklamalarına kıyasla daha ılımlı bir söyleme yönelmesi, baş başa görüşmede gündeme gelen konularda Türkiye’nin geri adımının ve önümüzdeki süreçte verilecek bazı tavizlerin işareti. CB Erdoğan'ın basın toplantısında yaptığı açıklamalarda Biden için kullandığı ifadeler ve tanımlarda da dikkat çeken bir üslup değişikliği, yumuşama belirgin hale geldi.

Kuzey Suriye’de ABD destekli PYD-YPG-SDG güçlerini terörist olarak nitelendiren CB Erdoğan, buluşma sonrasında ise ‘Türkiye ile ABD arasında çözülemeyecek bir sorun olmadığını’ ifade ederken, gerek S-400 gerekse YPG konularının iki taraf arasında ‘etkin bir diyalogla aşılabileceği’ yanıtını verdi.

Türk-Amerikan ilişkilerinin işbirliği yapılabilecek bölgesel sorunlar üzerinden derinleşip gelişebileceğine vurgu yapan CB Erdoğan’ın “İşbirliği alanlarımızın sorun başlıklarından daha geniş ve zengin bir görünüm sergilediğini düşünüyoruz” sözleri, masadaki sorunların yerinde durduğunu gösteriyor.

- İkili ilişkilerde gerilimi daimi kılmak yerine işbirliği yapılabilecek alanları bulmak, bölgesel sorunlarda ilişkileri geliştirmek bu yeni dönemin ilişki türü olacak.

Brüksel randevusu öncesinde iktidarın Afganistan’dan çekilmeye başlayan ABD ve NATO’ya Türk askerinin Kabil’de kalmasını ve uluslararası havaalanının korunması görevini sürdürmesini önererek, siyasi, lojistik, mali destek talep etmesi bu yeni işbirliği alanlarına örnek olarak görülebilir.

3.ABD ve NATO güçleri çekilirken 500 kişilik Türk Birliği’nin Kabil’de kalmayı sürdürmesi için parasal ve lojistik destek talebi ABD tarafında memnuniyetle karşılandı. Yapılan açıklamada; Türk askerinin Kabil’de kalmaya devam etmesi konusunda Biden ve Erdoğan’ın anlaştığı, ABD’nin mali ve lojistik destek hazırlığına başladığı açıklandı.

Daha önce iktidarın bu önerisinin para karşılığı Türk askerinin ABD ve NATO çıkarlarının bekçiliğini üstlenmesi anlamına geldiğini, ayrıca Afganistan’ın bu süreçte yeni bir iç savaşın içine gireceğini ve Mehmetçiğin bu bataklıkta ateşe atılacağını dile getirmiştim.

- Taliban, TSK’nın varlığını sürdürmesini kabul etmeyeceklerini açıkladı.

Son dönemde Afganistan’da Taliban ile yakın diyalog içine giren Rusya, ABD-NATO çekilmesi sonrasında Taliban ile işbirliğini güçlendirerek etkinliğini artırmayı hedefliyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı, Türk askerinin Kabil’de kalmayı sürdürmesinin ABD ile Taliban arasında imzalanan Doha Mutabakatı’na aykırı olduğunu, 11 Eylül’e ertelenen çekilme tarihine kadar, tüm yabancı askeri güçlerin Afganistan’ı terk etmesi gerektiğini’ açıkladı.

NATO Zirvesi ve Biden görüşmesi sonrasında iktidarın yönünü batıya çevirme konusunda tutum değişikliğine gireceğinin sinyalini vermesine karşı Rusya, ilk rahatsızlığını ve tepkisini bu şekilde sergiledi. Özetle;

- İktidar; S-400 yaptırımları, F-35, Kuzey Suriye, YPG-PYD-SDG, Halkbank davası, Doğu Akdeniz vb. başlıklarında Biden’dan ret yanıtı aldı.

- Türkiye ile zorunlu ve stratejik işbirliği sürdürülecek, ABD ile birlikte Türkiye’ye karşı ortak politika izlenecek.

- ABD, AB ve NATO tabloyu daha kötüleştirecek söylem ve adımlar yerine iktidarı ‘kendi kendine yürüme’ konusunda serbest bıraktılar.

- İktidarın gönüllü Afganistan bekçiliği görevini hiçbir ulusal çıkarı olmadığı halde Türkiye’ye yıktılar ve iktidarın bunu içeride uluslararası zafer olarak sunarak avunmasına izin verdiler.

- ABD ile Rusya’yı birbirine karşı kullandığını sanarak dış politikayı yürüten iktidar, ülkeyi ciddi risklerle, karşı karşıya bıraktı. Yakında Rusya’dan Türkiye’nin önüne yeni bedeller konulacak.

İnsan hakları ve demokrasi konusunda Biden ve AB üyesi NATO ülkeleri, söyleyeceklerini ikili görüşmelerde söyleyip, kamuoyu önünde sessiz kalarak, iktidarı daha zora sokacak söylemlerden kaçındı. Ancak büyük ihtimalle yakında ABD ve Avrupa medyasına Biden-Erdoğan baş başa görüşmesinde Biden’ın Erdoğan’a söyledikleri tüm ayrıntılarıyla sızdırılacaktır.

4.NATO Zirvesi ardından Türkiye-Azerbaycan arasında ŞUŞA ASKERİ İŞBİRLİĞİ MUTABAKATI imzalandı. Türkiye’nin Azerbaycan’da askeri üs kuracağı iddialarına neden olan mutabakata Rusya’dan tepki geldi. Putin’in sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, Türkiye-Azerbaycan askeri işbirliği anlaşmasının yakından takip edildiği belirtilerek, ‘Bu, Rusya’yı bölgede güvenlik önlemleri almaya zorlayacak bir hamledir’ denildi!

Dağlık Karabağ’da yapılan görüşmeler ve müzakereler ardından Türkiye ile Azerbaycan arasında Şuşa Mutabakatı CB Erdoğan ile Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev tarafından imzalandı. İkili ilişkilerin tüm alanlarda geliştirilmesini içeren Şuşa Mutabakatı, ağırlıkla Türkiye-Azerbaycan arasında askeri ve savunma işbirliğini öngörüyor. Askeri, savunma sanayi teknolojileri, enerji, taşımacılık, ekonomik ve insani ilişkilerin karşılıklı geliştirilmesini hedefliyor.

Her ne kadar beyannamede doğrudan ifade edilmese de Azerbaycan medyası iki ülke askeri işbirliği çerçevesinde TSK’nın Azerbaycan’da askeri birlik bulundurma ve üs kurma hazırlığında olduğuna yer verirken, Rusya devlet medyası ise Türkiye’nin Güney Kafkasya, Azerbaycan ve Dağlık Karabağ’da askeri üs kuracağı haberlerini ilk sayfalarına taşıdı.

Rusya’da ciddi rahatsızlık yarattığı anlaşılan Şuşa Mutabakatına Putin’in tepkisi en yetkili isim tarafından açıklandı. Kremlin Sarayı ve Rusya Devlet Başkanı Sözcüsü Dmitry Peskov yaptığı açıklamada Türkiye - Azerbaycan askeri ilişkilerinin geliştirilmesi sürecinin yakından takip edildiğini dile getirdi. Peskov, Türkiye’nin Azerbaycan’da askeri üs kurmasını, “Rusya’yı güvenlik önlemi almaya zorlayacak bir hamle” olarak değerlendirdiklerini duyurdu. Rusya'nın geçen yıl Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ savaşından sonra Güney Kafkasya'daki durumu istikrara kavuşturmak için NATO üyesi Türkiye ile yakın temas halinde olduğunu, Azerbaycan’da bu çerçevede Rus ordusu ile TSK tarafından ortak gözlem noktası kurulduğunu anımsattı.

Türkiye’nin Azerbaycan ile askeri ve savunma işbirliğini öngören Şuşa Mutabakatı ve üs hamlesinin bu Türkiye ile Rusya arasında, Dağlık Karabağ’daki bu işbirliği çerçevesinin dışında değerlendirildiği, dolayısıyla Rusya’nın kendi çıkarları ve güvenliğine yönelik önlemlerini alacağı kaydedildi.

Türkiye-Rusya ilişkilerindeki mevcut tabloya rağmen Rusya açısından Türkiye, kendisini Karadeniz’de, Kafkasya’da, Doğu Avrupa’da ve Kuzeyde Baltık üzerinden kuşatmaya çalışan NATO’nun bir üyesi olarak görülüyor.

Rusya ve Putin bugüne kadar Türkiye ile yakın ilişkileri, doğalgaz anlaşmaları, ekonomik ilişkileri, S-400 satışını Türkiye üzerinden NATO içinde birtakım çatlaklar yaratma amacının önemli bir unsuru olarak görüyordu.

İktidarın Biden ile yakınlaşma çabasına girişmesi, NATO içinde S-400, Doğu Akdeniz gibi gerilimlerden ötürü yalnızlaşmaya karşı cumhurbaşkanının ağzından NATO’ya bağlılığını ısrarla yinelemesi, Afganistan’da özel misyon üstlenmek istemesi, Rusya’nın bu stratejilerinde ve Türkiye’ye yaklaşımında durumu gözden geçirmesine yol açacaktır. Şuşa Mutabakatı’na gösterilen resmi tepki bunu çok açık şekilde göstermektedir.

5.İran’da 18 Haziran’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini çok önceden bilindiği gibi Yüksek Yargı Erki Başkanı muhafazakâr aday İbrahim Reisi kazandı. Anayasa Koruyucular Kurulu adaylık başvurusundan yalnızca 7 adaya onay vermiş bu da seçimin boykot edilmesi çağrılarına neden olmuştu. Nitekim 59 milyon seçmenin yüzde 48’i sandığa giderken, bunun şimdiye kadar İran seçimlerindeki en düşük katılım olduğu açıklandı!

 

İran İslam Devrimi’nin silahlı gücü ve ülke ekonomisini binlerce vakıf üzerinden kontrol eden Devrim Muhafızları’nın desteğini arkasına alan Reisi’nin seçilmesi için diğer adayların Anayasa Koruyucular Kurulu tarafından ‘göstermelik’ belirlendiği iddialarıyla başlayan tartışmalar, seçimlerin boykot edilmesi çağrılarını beraberinde getirdi.

Sandık boykotunun aksine Reisi’ye yarayacağı, protestocu ve reformcu seçmenin sandığa gitmemesine karşılık Devrim Muhafızlarının örgütlemesiyle radikal seçmenin sandığa giderek Reisi’ye oy vereceği yönündeki öngörüler gerçekleşti.

- Boykot çağrıları sonrasında, İran’daki 59 milyon seçmenin yarısından azı sandığa gitti, seçime katılım oranı yüzde 48 oldu. Kullanılan 28,9 milyon oyun yüzde 62’sini (17,9 milyon) alan Reisi ilk turda seçimi kazanarak Cumhurbaşkanı seçildi.

Adaylar belirlenirken birçok isme izin çıkmaması yanında seçime günler kala bazı adayların diskalifiye edilmesi, tartışmaları daha da büyütürken muhalifler ve reform yanlıları Reisi'nin aslında rakipsiz yarıştırıldığını öne sürüyorlar.

60 yaşındaki İbrahim Reisi, dini lider Ayetullah Ali Hamaney tarafından 2019 yılında yargı erkinin başına atandı. İbrahim Reisi bu göreve getirildikten kısa süre sonra yargı kararlarında insan hakları ihlallerinde bulunduğu gerekçesiyle ABD'nin yaptırım listesine alındı.

Uluslararası İnsan hakları örgütleri, Reisi'nin 1988'de verdiği çok sayıda idam kararıyla binlerce siyasi mahkûmun infazından sorumlu olduğunu, 2009'daki tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarına ilişkin protestoların Devrim Muhafızları tarafından silahlı şiddetle bastırılmasında da önemli rol oynadığını içeren raporlar hazırlamıştı.

İki dönem üst üste seçilen Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, seçimi kazanmasından ötürü Reisi'yi tebrik ederken, anayasa uyarınca 45 gün sonra kendisine görevi devredeceğini açıkladı.

- İran anayasası uyarınca seçilmiş Cumhurbaşkanı Dini lider Ayetullah’tan sonra ülkedeki en yetkili ve güçlü ikinci kişi konumunda bulunuyor.

 

Oldukça katı ve radikal bir dini çizgiye sahip Reisi’nin yönetiminde, İran'da muhafazakârların etkinliğinin ve toplumsal baskılarının daha da artacağı, sosyal yaşamdaki yasakların ve kısıtlamaların genişletileceği, özellikle kadınlara dönük yasak, baskı ve kısıtlamalarla cezaların ağırlaşacağı beklentileri yaygınlaştı.

Kampanyadaki söylemleri nedeniyle Reisi’nin halen oldukça sınırlı olan internet ve sosyal medya ile basın üzerindeki baskıcı yöntemleri ve uygulamaları daha da ileriye taşıması bekleniyor.

ABD’de Trump’ın ardından Biden yönetiminin İran ile Nükleer Anlaşmaya tekrar dönülmesi, yaptırımların ve ambargoların hafifletilmesi, yeniden müzakerelerin başlatılması sürecinde sağlanan ilerlemenin de yavaşlayacağı ya da tümüyle kesileceği yönündeki beklentiler çoğunlukta.

- Dolayısıyla İran-ABD ilişkilerinin Reisi döneminde tekrar gerileceği ve ekonomik sorunların giderek daha da ağırlaşacağını öngörmek durumundayız.

- Daha önce aktardığım gibi İran’da Farslar dışında en büyük etnik grup olan Azeri Türkleri başta olmak üzere diğer etnik ve inanç gruplarına karşı katı tutumları ve asimilasyonu savunan Reisi döneminde Türkiye-İran ilişkilerinde de yeni sorunların yaşanması beklenebilir.

- Seçim boykotu ile halkın yüzde 50’sinden fazlasının seçimi Reisi’nin seçtirilmesi senaryosu olarak görmesi, kullanılan oyların ve seçime katılımın Reisi’yi daha ılımlı davranmaya, meşruiyetini sorgulatmamaya çalışmaya zorlaması da beklenmeli.

Bu durumda da Reisi’nin İran halkının yıllardır yaşadığı ağır ekonomik sorunları hafifletmek, bu sorunların kendisine karşı kitlesel tepkiye dönüşmesini engellemek için ABD ambargolarının kaldırılmasını sağlamak üzere masaya oturması sürpriz sayılmamalıdır!

6.ABD Başkanı Biden ve Rusya Devlet Başkanı Putin arasında Cenevre’de gerçekleşen görüşme sonrasında yayınlanan ortak bildiride nükleer silahların azaltılmasına karşı ortak tavır benimsendi. Somut bir sonuç beklenmeyen görüşmede her iki tarafta buluşmadan memnun ayrıldığını ve yapıcı bir görüşme olduğunu dile getirerek pozitif bir atmosfer yaratmaya çalıştı!

Geçtiğimiz yıl yapılan başkanlık seçimlerini kazanarak 20 Ocak'ta göreve başlayan Joe Biden'ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği iki telefon görüşmesinin ardından 16 Haziran’da da Cenevre’de ilk yüz yüze buluşmayı gerçekleştirdi. Putin ve Biden arasındaki görüşmenin ardından üzerinde uzlaşıya varılan ortak bildiri yayımlandı.

Bildiride, ABD ve Rusya arasındaki Yeni Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşmasının (Yeni START) kısa bir süre önce uzatıldığına işaret edilerek, “Yeni START'ın uzatılması, nükleer silahların kontrolüne olan bağlılığımızın bir kanıtıdır. Bugün, nükleer savaşta kazananın olmayacağına ve böyle bir savaşın asla başlatılmamasına yönelik bağlılığımızı tekrar teyit ediyoruz” denildi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, görüşmenin yapıcı bir havada geçtiğini belirterek; “Biden ile siber güvenlik alanında istişarelerin başlatılması konusunda anlaştık. Bu çok önemli” dedi. ABD vatandaşı mahkûmların iadesi konusunda bazı tavizler verilebileceğini dile getiren Putin, istişareler için geri çağrılan Rusya ile ABD büyükelçilerinin yeniden görev yerlerine dönmeleri konusunda Biden ile anlaştıklarını duyurdu.

ABD Başkanı Biden ise yaptığı açıklamada, “Putin'e demokratik egemenliğimizi ihlal edecek ya da demokratik seçimlerimizin düzenini bozacak girişimleri hoş görmeyeceğimizi söyledim” diyerek bir kez daha Rusya’nın ABD seçimlerine müdahalesi iddialarıyla ilgili uyarıda bulundu.

Ajandasının Rusya'ya ya da başka bir ülkeye karşı olmadığını, bunun Amerikan halkı için olduğunu söyleyen Biden, Putin ile yeni ve karmaşık silahların yayılmasını önlemek için bir stratejik istikrar diyalog mekanizması kurma konusunda da mutabık kaldıklarını ifade etti. Biden ayrıca Rusya Devlet Başkanı Putin'e insan hakları konusundaki endişelerini dile getirdiğini ve bundan sonra da her zeminde dile getirmeye devam edeceğini söylediğini belirtti.

- İki liderin açıklamaları kanımca ABD-Rusya ilişkilerinin daha istikrarlı ve öngörülebilir zemine oturtulmasını sağlayacak bir arayışın işaretlerini veriyor.

İki ülke arasında karşılıklı siber saldırı iddiaları, Rusya’nın ABD seçimlerine müdahalesine dönük iddialar, nükleer silahların kontrolü anlaşmasından Rusya'nın çekilmesi gibi anlaşmazlık konuları devam ediyor. Son dönemde devreye giren en önemli sorunlardan birisi ise Rusya-Ukrayna krizi idi ve ABD tavrını Ukrayna’dan yana koymuştu. Zirveden bu konularda somut bir sonuç çıkmadı ve açıklama da yapılmadı. Her iki tarafın da beklentilerini düşük düzeyde tutarak bir araya geldiği toplantının sonucu da düşük kaldı. Küresel kriz konularında ortak bir noktaya varılamadı.

Putin-Biden diyalogunun devam etmesinin kararlaştırılması, iki ülke dışişleri bakanlarının irtibat halinde olmalarının benimsenmesi önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek olası sorunların daha fazla büyümeden çözümlenmesine zemin hazırlamak açısından önemli bir adım olarak görülmelidir. İki dünya süper gücünün liderlerinin bir araya gelerek görüşmesi dünya barışının oluşumu ve sürdürülebilir olması adına anlamlıdır.

7.24-25 Haziran’daki AB Liderler Zirvesi’nde Doğu Akdeniz gerilimi ve Türkiye yaptırımları masada yer almasına karşılık, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ortak açıklamalarındaki Türkiye vurgusu, bu zirvede de yaptırımların geri planda kalacağını, bu yönde bir karar çıkmayacağını ortaya koydu!

Ekim, Aralık ve Mart ayındaki AB Liderler Zirvesi’nde sürekli şekilde yer alan Türkiye’ye yaptırımlar konusu hep bir sonraki zirveye ertelenirken, 24-25 Haziran’da yapılacak zirve toplantısında da aynı yönde bir sürecin yaşanacağı Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ortak açıklamalarıyla netlik kazandı.

Önceki zirvelerde Doğu Akdeniz’deki gerginlik, Türk sondaj ve sismik araştırma gemilerinin Ege ve Akdeniz’deki faaliyetleri Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile onlara destek veren Fransa’nın girişimiyle liderler zirvesi gündemine alınmış, Türkiye’ye yaptırımlar masaya getirilmişti.

Son olarak Mart zirvesinde Türkiye’ye karşı ABD ile ortak politika belirlenmesi ve pozitif gündemin öne alınması doğrultusunda AB liderleri Türkiye’nin tavrını gözlemlemek ve Biden’ın Avrupa turunda ortak politikayı ele almak üzere Türkiye konusunu Haziran zirvesine ertelemişlerdi.

NATO zirvesinde Biden’ın yanı sıra Macron ve Merkel ile de bir araya gelen CB Erdoğan’ın bu temasları kanımca yaptırım konusunu geri plana atmaya zemin hazırladı. Fransa ve Almanya Türkiye’ye yönelik seyahat yasaklarını yumuşatarak turist gönderilmesinin kapısını araladı.

Kaldı ki zaten iktidar mart zirvesi öncesinden bu yana Doğu Akdeniz’de sismik ve sondaj araştırma çalışmalarını durdurmuş vaziyette. Gemiler ya limanda demirli ya da Karadeniz’e gönderilmiş durumda.

- ABD ve AB-NATO liderlerine bir de Kabil havaalanını koruma vaadinde bulunarak riski üstlenmeyi taahhüt eden iktidar AB’nin yaptırım ihtimalini de böylece bertaraf etmiş oldu ya da daha ileriye ertelemeye imkân sağladı.

24-25 Haziran’daki AB Liderler Zirvesi öncesinde Macron ile bir araya gelen Merkel Türkiye ile mevcut derin görüş ayrılıklarına rağmen, “birbirimize ihtiyacımız da var” diyerek bu toplantıdan Türkiye aleyhine bir şey çıkmayacağının müjdesini vermiş oldu. AB ile Türkiye’nin karşılıklı olarak birbirine ihtiyacı olduğunu vurgulayan Merkel, sorunlara ilişkin “göç meselesi ve “mülteci sorunu, Libya'nın geleceği meselesi, Suriye'nin geleceği meselesi” sıralamasını yaptı. İki liderin ortak basın toplantısında Almanya Başbakanı Angela Merkel, Avrupa Birliği'nin Rusya ve Türkiye ile olan ilişkilerinin “büyük sınamalarla” karşı karşıya olduğunu söylerken Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da Merkel ile aynı görüşleri paylaştığını belirtti.

Türkiye ve AB arasındaki ilişkiler zirvede her koşulda ele alınacak. Ancak AB’nin iki lider ülkesinin yöneticilerinin bu ortak açıklamalarından sonra, zirveden herhangi bir olumsuz sonuç, yaptırım ya da uyarının çıkmayacağı kanısındayım. İktidar, mültecileri AB’ye göndermeme konusundaki güvenceyi sürdürdükçe, AB’nin Türkiye’de demokrasi, insan hakları, yapısal reformlar, yargı bağımsızlığı vb. konuları çok da önemseyip, iktidarı uyarmasını, adım atmaya zorlamasını beklemiyorum.

8.TÜİK’in 2020 GELİR VE YAŞAM KOŞULLARI araştırmasında Türkiye’de ‘Mutlak yoksulluğun arttığı’, yeni yönetim sisteminin yoksullukta artış getirdiği tespiti öne çıktı. Gelir dağılımındaki bozulma ve en alttaki yüzde 20’lik nüfus ile en üstteki yüzde 20’lik nüfusun payı arasındaki uçurumun büyümesi değişen yönetim sisteminde gelir ve sosyal adaletsizliğin derinleştiğini gösteriyor!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan 2020 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonuçları, Türkiye'de ‘ciddi maddi yoksunluk çeken mutlak yoksulların’ oranının 2020 yılında 1,1 puan artarak yüzde 27,4'e çıktığını gösterdi.

Diğer deyişle mutlak yoksulluk yaşayan kesimler genişlerken, yoksulluk yaygınlaşıyor ve ülke nüfusunun yaklaşık üçte biri aşırı yoksulluk koşullarında yaşamını sürdürüyor. TÜİK araştırmasında mutlak yoksul ya da maddi yoksunluk çekenler olarak tanımlanan kesimi belirleyen kriterler şu şekilde sıralanıyor:

- Kira, konut kredisi ve faizli borçlarını ödeyebilme gücü,

- En az 2 günde bir et, tavuk, balık içeren bir öğün yemek yiyebilme,

- Oturduğu konutun ısınma ihtiyacını karşılayabilme,

- Aniden ortaya çıkan beklenmedik harcamaları karşılayabilme kapasitesi,

- Evden ve bulunduğu kentten uzakta asgari 1 haftalık tatil yapabilme, masrafını karşılayabilme,

- Konutunda çamaşır makinesi, televizyon, telefon sahipliği…

TÜİK araştırmasının sonuçlarına göre Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte birlik kesimi yani 27,6 milyon kişi mutlak yoksulluk içinde. 2018 yılından bu yana mutlak yoksunluk çekenlerin nüfus içindeki oranı yüzde 26,5’tan yüzde 27,4’e yükselmiş. 2020 araştırmasına göre nüfusun yüzde 13,7’lik kesimi sürekli kronik yoksulluk içinde yaşıyor.

- Bu oran 2018 ve 2019 yıllarında yüzde 12,7 idi ve 2020’de 1 puan artış gösterdi.

 

Yoksullaşmadaki artışın en somut göstergesi ise yüzde 20’lik nüfusu dilimleri itibarıyla gelirden alınan payda ortaya çıkıyor.

En düşük gelir grubunu temsil eden yüzde 20’lik nüfus kesiminin aldığı pay daha önceki yıllarda yüzde 6,1 ile 6,3 arasında değişirken, 2020 yılında yüzde 5,9’a gerilemiş. Buna karşılık en yüksek gelire sahip tepedeki yüzde 20’lik nüfus diliminin aldığı pay ise yüzde 46,3’ten yüzde 47,5’a yükselmiş.

- Diğer deyişle yeni yönetim sistemi yoksulu daha da yoksullaştırırken, yaşam koşullarını, gelirini geriletirken, zengini daha zengin yapmış!

Buna bağlı olarak da gelir dağılımındaki adaletsizliği ve eşitsizliğini gösteren “Gini Katsayısı” son 10 yılın en kötü seviyesine geldi. Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliğin arttığını, bire yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade ediyor. En son yapılan 2020 araştırma sonuçlarına göre Gini katsayısı bir önceki yıla göre 0,015 puan artış ile 0,410 olarak tahmin edildi. Toplumun gelirden en fazla pay alan yüzde 20'sinin elde ettiği gelirin, en az pay alan yüzde 20'sinin elde ettiği gelire oranı olarak hesaplanan P80/P20 oranı da 7,4'den 8'e yükseldi. Gelirden en fazla pay alan yüzde 10'un elde ettiği gelirin en az pay alan yüzde 10'un elde ettiği gelire oranı şeklinde hesaplanan P90/P10 oranı ise 13’ten 14,6'ya yükseldi.

Bu Resmi rakamlar toplumun yüzde 80-90’ında gelir kayıpları, yaşam koşullarında kötüleşme, daha alt gruplarda ağır yoksullaşma yaşanırken yüzde 10-20’lik kesimde ise olağanüstü zenginleşme, gelir pastasından alınan payın diğer kesimler aleyhine büyütülmesi sürecinin hızlandığını gösteriyor!

9.TÜİK’ten daha önce Dünya Bankası da TÜRKİYE EKONOMİK İZLEME RAPORUNDA yoksullaşmadaki artışa ve yaygınlaşmaya dikkat çekmişti! TÜİK ve Dünya Bankası’nın yoksullaşma tespitleri örtüşüyor!

Dünya Bankası'nın saptamalarına göre, 2018-2019 yıllarında 1,5 milyon kişi daha mutlak yoksullar arasına katıldı. Mutlak yoksul sayısı 8,4 milyona, yoksulluk oranı da yüzde 10,2'ye tırmandı.

Dünya Bankası ayrıca ilginç bir başka saptamaya daha raporunda yer veriyor.

- Buna göre yoksullaşma asıl 2018 sonrasında hızlanmış.

Yani yönetim sistemi değişikliği ve tüm yönetimin, kamu kaynaklarını kullanma yetkisinin tek kişinin elinde toplanmasıyla birlikte yoksullaşmada artmış.

Dünya Bankası 2003-2018 arasında Türkiye’de yoksulluk oranının gerilediğine, 2003 yılındaki yüzde 37,5 yoksulluk oranının, 2018’e gelindiğinde yüzde 8,5’a düştüğüne dikkat çekiyor. Bu yıldan sonra ise yeniden yoksulluk artışı hız kazanıyor. 2020 yılında yoksulluk oranının yüzde 2,1 daha arttığını 1,6 milyon yeni yoksulun ilavesiyle mutlak yoksulların sayısının 10 milyon kişiye yükseldiğini dile getiriyor. Dünya Bankası 2018-2020 arasında yoksulların sayısının 3 milyon kişi arttığını vurguluyor.

Dünya Bankası, yoksulluk hesaplamalarında Türkiye’yi orta-üst gelir grubundaki ülkeler arasında sayıyor ve bu ülkelerde yoksulluk sınırını satın alma paritesine göre günlük 5,5, aylık 165 dolar üzerinden hesaplıyor.

Dolayısıyla Rahip Brunson olayı ve ardından kur krizinin yaşandığı 2018 öncesinde nispeten daha istikrarlı olan döviz kuru, hatta bir dönem Dolar/TL paritesinin 1,5 liraya kadar indiği göz önünde tutulduğunda Dünya Bankası’nın 2003-2018 arası dönemde yoksulluğun azaldığı tespiti doğru bir hesaplama olarak görünüyor.

- Çünkü o dönemde kurlar düşük olduğu için Dünya Bankası’nın yoksulluk sınırının TL karşılığı da düşüktü ve yoksulluk azalmış görünüyordu.

Ancak 2018’den itibaren kurların hızla yükselişe geçmesi, dövizin değer kazanması, satın alma paritesinin de gerilemesini beraberinde getirince, yoksullukta da artış hızlandı. Gerek TÜİK’in Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması gerekse Dünya Bankası’nın Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’nda geniş yer ayırdığı yoksulluk artışına ilişkin veriler, önümüzdeki dönemde de yoksulluktaki artışın hızlanarak süreceğini işaret ediyor.

- Görevden alınan eski Aile, çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk’un iki ay önce TBMM kürsüsünde yaptığı konuşmada öne sürdüğü ‘Türkiye’de yoksulluğu bitirdik’ sözleri, bizzat TÜİK ve ardından Dünya Bankası tarafından en ağır şekilde tekzip edildi.

 

CB Erdoğan’ın gittiği yerlerde yolunu kesip ‘Açız, işsiziz’ diyenlerin kafalarına ‘Keyif Çayı’ atarak seslerine kulak tıkaması, ‘toplumsal duyarsızlığın iktidarın zirvesinde zirveye çıktığının’ en somut ifadesi olarak karşımıza çıkıyor.

Mutlaka bu tablonun siyasi yansımaları olacaktır. Bu yüzden de iktidar son dönemde yoksullaşmanın yarattığı tepkiler ve oy erimesi karşısında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devreye sokup, insanları inançları üzerinden istismar ederek yanında tutmaya çalışırken, ‘yoksulluğun kader olduğuna, sabır ve şükretmeye çağıran’ hutbeler yayınlatıyor.

Tepkiler dalga dalga büyüdükçe Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendi yanlışlarının, yolsuzlukların, kamu kaynaklarının yağmalanması ve dar bir gruba aktarılmasının yarattığı bu adaletsiz tabloyu geçiştirmek, kendisini aklayıp muhalefeti suçlamak isterken ‘O zaman açları siz doyurun’ çıkışıyla kızgınlığını ve çaresizliğini dışa vurup, gizleyemez hale geldiğini gösteriyor.

10.MB Para Politikası Kurulu (PPK) 17 Haziran’daki toplantısında yüzde 19 oranındaki politika faizini bir kez daha sabit tuttu. Böylece Mart ayından bu yana dördüncü kez politika faizi değiştirilmedi. Mart ayında faizin yüzde 19’a yükseltilmesi ardından gerçekleşen MB BAŞKANI DEĞİŞİMİNİN piyasalarda yarattığı dalgalanma ve kur artışlarıyla ülke ekonomisine getirdiği ağır bedelin sorgulanması gerekiyor!

Merkez Bankası (MB) Para Politikası Kurulu (PPK) 17 Haziran toplantısında da politika faizini değiştirmedi, yüzde 19’da sabit tuttu. Böylece 18 Mart’taki PPK toplantısında faizi yüzde 17’den yüzde 19’a yükselttikten sonra, 20 Mart’ta gece yarısı CB Erdoğan kararıyla görevden alınan Naci Ağbal’ın yerine getirilen faiz indirimi taraftarı Prof. Şahap Kavcıoğlu, Ağbal’ın faiz mirasını dördüncü ayda da sürdürdü. Madem bu faizlerle devam edilecekti o halde Naci Ağbal neden görevden alındı? Niçin kurların fırlamasına zemin hazırlanarak, ekonominin böyle bir maliyet ve yıkımla karşı karşıya bırakıldığı sorusunun yanıtlanması gerekiyor.

Ağbal’ın geçtiğimiz yıl 8 Kasım’da Murat Uysal’ın yerine atanmasıyla başlayan görev sürecinde yüzde 10,25 oranındaki politika faizi 4 ayda art arda yapılan artışlarla yüzde 19’a kadar yükseltilmişti. Aynı dönemde dolar/TL kuru da 8,30’dan, Ağbal görevden alındığında 7,20 TL’ye kadar gerilemişti. Görev değişikliği sonrasında ise döviz değer kazanma, TL değer kaybı sürecine girdi. Son PPK toplantısı öncesinde ise ABD Merkez Bankası Fed’in faiz kararıyla birlikte 8,60 TL’nin üzerine çıkan kur, PPK’nın faizi sabit tutmasıyla, biraz gevşedikten sonra yeniden yükselmeye devam etti.

Dördüncü kez faizi yüzde 19’da tutma ve kur artışı kaynaklı yüksek maliyetlere katlanma tercihi devrede tutulurken, o zaman Naci Ağbal’ın görevden alınmasında ‘128 milyar dolarlık rezervin nasıl tüketildiği’ konusunda başlattığı incelemenin etkili olduğu açık şekilde ortaya çıkıyor. Hâlâ akıbeti belirsiz bu rezerv konusunda CB Erdoğan çelişkili açıklamalar yaparken, son olarak Brüksel’e hareketinden önce de rezervlerin 100 milyar dolara yükseldiğini savundu. Ancak gerçeğin böyle olmadığı swap hariç net rezervin eksi 56 milyar dolar olduğunu herkes biliyor. [28 Mayıs 2021 itibarıyla TCMB'nin brüt rezervleri 93,7 milyar dolar, net rezervleri 13,6 milyar dolar, swap hariç net rezervleri eksi 56 milyar dolardır.]

Bu noktada iki ihtimal karşımıza çıkıyor; ya Cumhurbaşkanı gerçek tabloyu bildiği halde kamuoyunu yanıltıyor ya da etrafındaki ekonomi danışmanları Cumhurbaşkanını yanıltıyor.

Faiz konusunda da Cumhurbaşkanı kendi tezinde (faiz sebep enflasyon neticedir) ısrar ederken, kendisine bu tezin yanlışlığını ve ekonominin bilimsel temelleri ve gerçekleriyle örtüşmediğini söyleme cesaretine sahip kimsenin olmadığı anlaşılıyor. Yine böylesi kritik bir enflasyon-kur-faizin paralel yükseliş sürecinde, faizin düşürülmesi gerektiği talimatını MB’ye iletiyor.

CB Erdoğan Temmuz-Ağustos aylarında faizde indirim beklediğini net şekilde ifade edince şimdi gözler, Haziran’ı pas geçen PPK’nın Temmuz toplantısına çevrildi. 5 Temmuz’da açıklanacak Haziran ayı enflasyonu, büyük olasılıkla yükseliş sergileyecek ve yükselen enflasyona rağmen faiz indirimi yine güçleşecek.

Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’nın da ‘zamansız bir faiz indirimine’ sıcak bakmadığı, enflasyon düşürülmeden faiz düşürmenin tüm hedefleri anlamsız hale getireceğini bildiği ortaya çıkarken, enflasyon yükselirken, faizi düşürmenin anında döviz kurlarını yükselişe geçirdiği de bugüne kadarki deneyimlerle somut şekilde görüldü. MB de ‘Enflasyonda belirgin bir düşüş olmadan faizi düşüremeyiz’ diyor ama diğer yandan da MB yönetimi ve PPK üzerinde CB Erdoğan’ın ‘faizi indirin’ baskısı var. 14 Temmuz ve 12 Ağustos PPK toplantıları Başkan Kavcıoğlu’nun başkanlık görevinin devamı ya da sona ermesi açısından oldukça kritik tarihlere dönüştü.

Daha önceki PPK tutanak metinlerinde yer alan benzer düşüncelere ve ifadelere rağmen, önceki başkan Uysal döneminde siyasi baskıyla peş peşe faiz indirimleri yapılmıştı. Şimdi de Başkan Kavcıoğlu artık rutine dönüşen birbirinin kopyası PPK metinlerini tekrarlamasına karşılık, Temmuz veya Ağustos’ta enflasyon yükselse de faiz indirimine mecbur kalabilir. Bu durumda ise kurları ve enflasyonu kontrol etmek tümüyle olanaksız hale gelir.

- Nitekim Bankalardaki döviz mevduatlarının kurlardaki yükselişe rağmen 4-11 Haziran haftasında da artmaya devam etmesi ve 1 milyar 26 milyon dolar daha artması, olası bir zamansız faiz indiriminde dövize yönelişin daha da hızlanacağının sinyali.

Döviz mevduatları toplamının 11 Haziran haftası itibarıyla 256,2 milyar dolara yükselmiş olması da bunun bir başka işareti. Dolayısıyla Haziran’ı pas geçen MB Başkanı Kavcıoğlu ve PPK’nın Temmuz ve Ağustos için CB Erdoğan tarafından büyük baskı altında olduklarını dile getirmek gerçekçi bir tespit olur.

MB’nin kurumsal kimliğinin iyice yıpratılması, inanılırlık ve güvenilirliğinin dibe vurması karşısında bir kez daha CB Erdoğan talimatıyla zamansız bir faiz indirimi kararının ekonomik ve kurumsal maliyeti çok ağır olacaktır. TÜSİAD Başkanı Simon Kaslowski’nin ülkenin önündeki en büyük sorunun ‘kurumsuzlaşma’ olduğunu ifade etmesi bu açıdan manidardır!

11.Ocak-Mayıs dönemi bütçe gerçekleşme rakamları, ertelenen vergilerin tahsil edilmeye başlanması, bazı vergilerde yapılan yüksek oranlı artışlar ve kamu harcamalarının kısılması ile bütçe açığının geçen yılın aynı dönemine kıyasla gerilediğini, ancak faiz ödemelerinin hızla yükseldiğini gösteriyor. Beş aylık dönemde bütçenin faiz ödemelerine ayrılan ödeneklerinde yüzde 25 artış yaşandı ve 81,5 milyar TL faiz ödemesi yapıldı!

Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndaki görev değişikliği sonrasında bütçede kamu harcamalarında kısıntıya gidilmesi kararı uygulamaya konuldu. Bu yüzden de salgın ve kapanma koşullarına rağmen kamu destekleri ve harcamaları kısılarak, bütçede fazla yaratılmaya çalışılıyor. Daha önce de esnaf için açıklanan 3-5 bin TL’lik desteklerin toplam tutarından daha fazla idari para cezası kesilerek bütçeye 6,5 milyar TL gelir yazıldığını ifade etmiştim.

Son açıklanan 2021 yılı Ocak-Mayıs dönemi bütçe gerçekleşmelerinde, kamu harcamalarında kısıntının sürdüğü, Kurumlar Vergisi, Özel Tüketim Vergisi, Özel İletişim Vergisi, Akaryakıt Tüketim Vergisi ve Motorlu Taşıtlar Vergisi’nde yapılan yüzde 25-180-400 arasında değişen artışlarla dolaylı vergi gelirlerinin artırılması yoluna gidildiği açık şekilde görülüyor.

Bunun yanı sıra geçtiğimiz yıl Kasım ayında TBMM’den geçirilip, Ocak ayında yürürlüğe konulan vergi ve SGK prim borcu yapılandırmalarında ise 500 milyar TL’lik alacağın sadece 25 milyarının tahsil edilebilmesi, mükelleflerin büyük bölümünün taksit ödemelerini yapamaması üzerine yeniden yapılandırma yasası çıkartıldı.

Anlaşılan iktidar bu şekilde bir ya da iki yapılandırma taksitini bile tahsil edebilmeyi kendisi açısından kazanç sayıyor. İlk taksit ödemesi 30 Eylül’e kadar yapılacak yeni yapılandırmanın da birkaç taksit sonrasında işlemeyeceğini bugünden öngörmekteyim.

Halka, esnafa, işyerlerine, işletmelere, çalışanlara, işsizlere devlet desteği, bütçeden nakdi yardım ve hibe konusunda eli sıkı ve cimri davranan iktidar, yüklü faiz ödemeleriyle bütçe ödeneklerinin büyük kısmını faiz giderlerine ayırmak zorunda kalıyor.

Hazinenin açıkladığı üçer aylık borçlanma programlarında geri ödenecek tutarlardan daha fazla yeni borçlanmaya gidildiği görülüyor. Sadece TL değil yurt içinden ve kendi vatandaşından da döviz bazında borçlanma ihaleleri açan iktidar bu aşırı borçlanma politikası sonucunda, artan kur ve yükselen faizlerin etkisiyle, bütçeden faize giderlerine daha büyük pay ayırmaya mecbur kalıyor. Faize ayrılan pay yatırımlara ve yurttaşlara sağlanması gereken desteğin kat kat üzerine çıkıyor.

- Nitekim açıklanan Ocak-Mayıs dönemi verilerinde de 5 ayda iç ve dış borç faiz ödemeleri gideri yüzde 25,4 artışla 81 milyar 457 milyon liraya yükseldi.

Geçen yıl aynı dönemde faize ödenen tutar 64 milyar 960 milyon TL idi. Faiz giderleri yüzde 25’in üzerinde artarken, faiz dışı bütçe harcamalarındaki artış ise beş aylık dönemde faiz giderlerinin ancak yarısı kadar artışla yüzde 13,2 oldu. Kamunun mal ve hizmet alımları ise beş ayda sadece yüzde 2,7 arttı.

Bu yılın Ocak-Mayıs döneminde bütçeye 542 milyar TL gelir sağlanırken, giderler 550 milyar TL düzeyinde gerçekleşti. Böylece geçen yıl aynı dönemde 90 milyar liraya ulaşan bütçe açığı bu yılın ilk beş ayında 8 milyarda kaldı.

Bütçede gizli hizmet ödeneği kaleminde yer alan örtülü ödenek harcamalarında ise geçen yılın aynı dönemine kıyasla bu yılın beş ayında 100 milyon TL dolayında artış gözleniyor. Bütçenin gizli hizmet ödeneği kaleminden geçen yılın Ocak-Mayıs döneminde yapılan harcamalar 784,6 milyon TL iken bu yıl 884 milyon 552 bin TL’ye yükseldi. Örtülü ödenekten yalnızca mayıs ayında yapılan harcama 103 milyon 51 bin TL oldu.

İktidar bütçede kemer sıkma ve tasarruf tedbirlerini sadece yurttaşa sağlanacak destek ve ödemeler için uygularken, Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) projelerindeki hazine garantisi ödemeleri ise aksaksız ödeniyor. İktidarın bütçe harcama tercihlerinde yurttaşı ikinci hatta üçüncü planda gördüğünü, artırılan vergiler, yağdırılan cezalarla elde edilen gelir artışını vatandaşın sıkıntılarını hafifletmek için kullanmaktan kaçındığını gözler önüne seriyor!

12.Hububat üreticisi kuraklık ve artan maliyetlerle ağır koşullarda buğday ve arpa hasadına henüz başlamış iken, iktidar, 400 bin ton buğday ve 320 bin ton arpa ithalatı için ihale açtı. Yerli üreticiyi ithalat yoluyla terbiye etmeye yönelen iktidar bir kez daha tarımı-hayvancılığı ve yerli üretici ile besiciyi önemsemediğini, kıt döviz kaynaklarını yabancı üreticiyi zenginleştirmeye akıtmakta sakınca görmediğini apaçık gösterdi!

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) kuraklık felaketi yaşanan il sayısının 41’i bulduğunu duyurarak iktidardan tarımda afet önlemleri ilan edilmesini, üreticiye acil destek sağlanmasını isterken iktidar bir kez daha yerli üreticiyi, çiftçiyi, besiciyi ‘üvey evlat’ olarak gördüğünü ithalat kararıyla sergiledi. Özellikle ülkemizin hububat deposu olarak bilinen Konya ovası ve İç Anadolu bölgesiyle, Doğu ve Güneydoğu’da ekinler tarlalarda kavrulmaya başlamış durumda. TZOB ve üretici birlikleri feryat ediyor. Elektrik ve sulama ücretlerine yapılan fahiş zamların yanı sıra, akaryakıta, mazota yapılan zamlar, artırılan ÖTV, destekleme ödemelerinin gecikmesi vb. pek çok maliyet artışına rağmen iktidar bu sorunları ve çağrıları görmezden, duymazdan geliyor. Tarım ve hayvancılıkta yıllardır bildikleri ve uyguladıkları tek sorun çözme yöntemi ithalat!

Özellikle COVID-19 salgını gıdanın, tarım ve hayvancılığın, yaş sebze-meyve üretiminin, içme ve sulama suyunun ne kadar hayati olduğunu gözler önüne sererken pek çok ülke yerli üreticisini ve üretimini koruma altına aldı. Tarım ve hayvancılığa destekleri kat kat artırdı. Hububattan ayçiçeğine, pirinçten bakliyata, sebze-meyveye varana kadar yerli üretimi, üreticiyi ve tüketiciyi korumak için tarımsal-hayvansal ürün ihracatına kısıtlama, ilave gümrük vergisi artışları getirerek yerli ürün ve üretimini muhafaza etmeye yöneldi.

İktidar ise 1,5 yıla yaklaşan salgın sürecinde açıkladığı hemen hiçbir destek paketinde tarıma, hayvancılığa yer vermedi. Sebze-meyve hasadının yoğunlaştığı tam kapanma döneminde bile tonlarca sebze meyve, semt pazarlarının, hallerin açık tutulması akıl edilemediği için üreticiler tarafından ormanlara, derelere, yollara döküldükten sonra, semt pazarlarını haftada bir gün açmayı akıl edebildiler.

- O yüzden yaz ortasına geldiğimiz halde domatesin fiyatı 5-9 TL, biber 15 TL. Yaz meyveleri kiraz, erik, çilek vb. fiyatları el yakıyor. Vatandaş bu gıdalara erişemiyor!

 

Buna rağmen iktidar tarım ve hayvancılık alanında üreticiye, besiciye, çiftçiye karşı duyarsızlığını, umursamazlığını en üst düzeyde sergilemekten çekinmiyor. DSİ’nin ve Sulama Birliklerinin fahiş sulama fiyatları yanında, üreticiye sağlanan sembolik desteklerden de Ziraat Bankası önce kendi alacağını, elektrik ve su faturasına tahsil etme yoluna gidiyor.

- İktidar medyasının 750 milyon dolarlık kredi borcunun üzerine gidilmezken, çiftçinin, besicinin, traktörü, tarlası, bahçesi, ahırı, canlı hayvanları haczediliyor.

Son olarak Türkiye’de kuraklık koşullarında zor durumdaki hububat üreticisi buğday, arpa, hububat hasadına henüz başlamış iken, daha ürünü tarlada iken Tarım ve Orman Bakanlığı buğday ve arpa ithalatı için uluslararası ihaleye çıktı.

Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) görevlendirildiği ihaleyle 400 bin ton ekmeklik buğday, 320 bin ton arpa ithal edileceği duyurularak, kuraklık nedeniyle hububat üretiminde bu yıl rekor seviyede düşüş beklendiği için ekmek, makarna, un, yem fiyatlarında olağanüstü artışların frenlenmesi amacıyla 30 Haziran’da ihale yapılacağı belirtildi.

TMO’nun ithalat açıklamasında; “Ülkemizde bu yıl ciddi boyutlara varan tarımsal kuraklık, hububat ekili alanlarda verim kaybına neden olmuş, hasat ilerledikçe kuraklığın etkisi belirgin hale gelmiş ve öngörülen arz açığı nedeniyle, hasadın henüz başı olmasına rağmen hububat piyasa fiyatları artışa geçmiştir. Hasat döneminde piyasada oluşan yüksek fiyatlar, hububatı hammadde olarak kullanan besici, yetiştirici ve yem üreticilerinin maliyetlerini arttırmakta, hayvansal ürünlerin tüketiciler aleyhine yüksek fiyatlara ulaşması ve gıda enflasyonu riskini taşımaktadır. TMO ilke olarak hasat döneminde ithalat ve satış gerçekleştirmemektedir. Bu nedenle kuruluşumuz tarafından, hububat ve yem piyasalarında istikrarı sağlamak ve ürün arzında oluşan açığı kapatmak üzere ihtiyacımız olan hammaddenin bir kısmı dış alımla tedarik edilerek uygun fiyatla piyasaya arz edilmesi ve gıda enflasyonu riskinin önüne geçilmesi planlanmaktadır. Bu doğrultuda ilk etapta 320 bin ton arpa ve yaklaşık 400 bin ton buğday ithalat ihaleleri için iş ve işlemler başlatılmıştır” denildi.

- TZOB ve üreticiler ise hasat henüz başlamış iken alınan ithalat kararına tepkili. Hasat sürerken ithalat yapılması üreticiyi gelecek sezon için üretimden uzaklaştıracağı gibi rekolteyi de düşürecektir. Geçen yıl TMO’nun yerli buğday, hububat üreticisine verdiği taban fiyattan daha fazla fiyatla ithalat yapması çiftçilerin tepkisine neden olmuştu. Bu yıl 2021 hasadı ekmeklik buğday için üreticiye ton başına 2.250 TL fiyat verildi. İktidar bu fiyatın enflasyonun üzerinde ve çok iyi bir fiyat olduğunu savunuyor.

- 30 Haziran’da TMO’nun yapacağı ihalede ithal buğdaya, yabancı üreticiye ton başına ne kadar fiyat vereceği ya da hangi fiyattan buğday ithal edileceği görüldüğünde gerçekten yerli üreticiye verilen fiyatın savunulduğu gibi ‘çok iyi’ olup olmadığı görülecek.

TMO’nun 30 Haziran’daki ihalesinde oluşacak dolar-euro bazlı ton fiyatının TL karşılığı, yerli üreticiye verilen 2.250 TL’nin üzerinde olduğu takdirde, aradaki fark kadar yerli üreticiye ilave ödeme yapılması gerekir. İktidar bunu yerli hububat üreticisine taahhüt etmelidir. Aksi halde yerli üretici kuraklık, artan maliyetler ve zor üretim koşullarına rağmen mağdur edilmiş, ürünü iktidar tarafından ucuza kapatılmış olacaktır. Bu durumda da gelecek yıl pek çok çiftçi hububat ve diğer ürünleri ekmekten vazgeçecektir!

13.İktidarın aşırı borçlanma politikalarının sonucunda geçmiş yıllarda yüzde 35’in altına kadar inen dış borç stokunun milli gelire oranı, 2020 yılı sonu itibarıyla açıklanan verilere göre oldukça tehlikeli bir yükselişle neredeyse ikiye katlandı ve yüzde 62,8’e yükseldi. Bu yılın tek başına en yüklü dış borç geri ödemesi Kasım ayında yapılacak.

Türkiye’de iç ve dış borçlanma son yıllarda hızla tırmanırken, salgın nedeniyle daha da hız verilen dış borçlanma, pandemi döneminde artışa geçerken, brüt dış borç stokunun milli gelire oranı, 2020 sonu itibarıyla yüzde 62,8’e yükseldi.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı borç stoku verilerine göre, geçen yılsonu itibarıyla brüt dış borç stok toplamı 450 milyar dolar düzeyine ulaştı. Gerek dış borç stokunun ulaştığı tutar gerekse milli gelire oranı bugüne kadar görülen en yüksek tarihi düzeyi işaret ediyor. 2019 yılı sonunda brüt dış borç stoku 435,5 milyar dolar, stokun milli gelire oranı ise yüzde 59 seviyesindeydi. Son açıklanan resmi rakamlar hem borç stoku tutarında hem de milli gelire oranında ciddi bir bozulmanın, yükselen risklerin habercisi.

Dış borç stokunun milli geriler oranı ağır ekonomik krizlerin, büyük çaplı banka iflaslarının yaşandığı 2001 yılı başında yüzde 35 seviyesindeydi. Uygulamaya konulan önlemler, yürürlüğe giren Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın kapsamlı yapısal önlemleri ve bankacılık başta olmak üzere tüm alanlarda kurumsal düzenleme-denetleme kurumlarının devreye girmesiyle 2002 yılında yüzde 59 düzeyine yükselen bu oran, sonrasında sürekli düşüş gösterdi. Uygulamada olan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın AK Parti hükümeti tarafından da devam ettirilmesiyle 2005 yılından itibaren bu oran yüzde 35’in de altına indi ve yüzde 33,8 oldu. 2008’e kadar devam ettirilen bu reform programları ve önlemler sayesinde Türkiye dünya ülkeleri arasında borç stokunun milli gelire oranı açısından çok iyi bir noktaya geldi. 2008-2009 küresel finansal krizi döneminde nispeten daralan makas, 2011 yılından itibaren yeniden yükselişe geçti. 2005’te yüzde 33,8’e kadar gerileyen borç stokunun milli gelire oranı 2011 yılından sonra ise sonra ise artış trendine girdi ve 2020 sonunda yüzde 62,8 seviyesine ulaşıldı. Bu süreçte hazine garantili dış borçlarda da (KÖİ projeleri, iktidar müteahhitlerine verilen kefalet ve garantiler vs.)

Bu tablonun yanı sıra dış borç geri ödemelerinde de Haziran ayından itibaren oldukça yüklü ödemelerin olduğu, sıkıntılı bir döneme giriliyor. Kasım ayına kadar devam edecek bu yüklü geri ödemeler açısından bu ay en yüksek tutarlı ödemelerin yapılacağı ay.

Verilere göre bu yıl merkezi yönetim dış borç ödeme projeksiyonunda toplam 6,5 milyar dolarlık geri ödeme yapılacak. Bu tutarın 3,6 milyar doları anapara, 2,9 milyar doları ise faiz ödemesinden oluşuyor.

- Haziran ayında 1 milyar 130 milyon doları anapara, 207 milyon doları faiz olmak üzere toplam 1 milyar 338 milyon dolarlık geri ödeme söz konusu.

 

Hazine bu geri ödemeler öncesinde borcu çevirebilmek amacıyla geçtiğimiz hafta uluslararası piyasalarda 2,5 milyar dolarlık faizsiz İslami Bono-Kira sertifikası (Sukuk) ihracı gerçekleştirdi.

- Böylece iç borçlarda olduğu gibi dış borçlarda da bor ödemelerinin yeni borçlanmayla karşılanması yönteminin uygulanmasına devam edildi.

Yine resmi rakamlara bakıldığında, önümüzdeki temmuz ayında 372 milyon dolar, ağustos ayında 678 milyon dolar, eylül ayında 795 milyon dolar ve ekim ayında 605 milyon dolar olmak üzere dört ayda 2 milyar 450 milyon dolarlık dış borç anapara ve faiz ödemesi yapılacak.

- Kasım ayında ise tek başına bu yılın en yüksek tutarlı aylık dış borç geri ödemesi 2 milyar 113 milyon dolar olarak gerçekleştirilecek.

Diğer yandan borcu borçla çevirme politikası çerçevesinde bu yıl uluslararası piyasalardan hazinenin döviz bazında 10 milyar dolar borçlanacağı açıklanmıştı.

- Bunun 6 milyar dolarlık bölümü Ocak ayında yapılan toplam 3,5 milyar dolarlık Eurobond ihracı ve geçen hafta yapılan 2,5 milyar dolarlık Sukuk ihracıyla karşılanmış oldu.

Geriye kalan 4 milyar dolarlık dış borçlanma limiti içinse özellikle Kasım’da bir ayda tek başına yapılacak en yüklü geri ödeme öncesinde uluslararası piyasalara yeni borç arayışı için çıkılacağını öngörmekteyim.

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

21 HAZİRAN 2021