CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın 14 Haziran 2021 Tarihli Haftalık Değerlendirme Raporu

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 14 HAZİRAN 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

 

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

14 HAZİRAN 2021

İÇ POLİTİKA

  1. Yeni Türkiye’de mafya konuşuyor, iktidar susuyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. ABD Başkanı Biden ile Cumhurbaşkanı ERDOĞAN bugün (14 Haziran) Brüksel'de yapılacak NATO zirvesinde ilk kez yüz yüze görüşecek!
  2. İktidar, Afganistan’dan çekilme kararı alan ABD ve NATO ülkelerine Türk askerinin siyasi, lojistik ve finansal destek karşılığında Kabil’de kalmayı ve havaalanının korunmasını üstlenmeyi önerdi!
  3. İran’da 18 Haziran’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde büyük bölümü radikal muhafazakârlardan oluşan adaylar yarışacak.
  4. AİHM kararlarının uygulanışını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nden kritik uyarı!
  5. 23 Haziran’da düzenleneceği ilan edilen İKİNCİ BERLİN KONFERANSI’NIN olası sonuçları iktidarı Libya’da geri adım atmaya zorlayabilir!

EKONOMİ

  1. Nisan ayında yüzde 13,9’a yükselen işsizlik oranı yeni bir tarihi rekora doğru gidiyor!
  2. MB, Haziran ayı Beklenti Anketinin sonuçları negatif çıktı!
  3. IMF Türkiye Raporu’nda; Türkiye’nin dış kaynağa bağımlı hale geldiğini ve risklerin arttığı vurgulandı!
  4. Sanayi üretimi geçen yıl salgın nedeniyle kapanan ekonomiden ötürü, baz etkisiyle yükselişe geçerken, son açıklanan Nisan ayı verisi sanayi üretimde düşüş başladığını gösterdi.
  5. G7 Liderler Zirvesi’nde Çin’in tüm dünya ticaretini etkisi altına almasını hedefleyen ‘Bir Kuşak Bir Yol’ programına alternatif bir planın hayata geçirilmesi kabul edildi.

1.Artık Yeni Türkiye’de mafya konuşuyor, iktidar susuyor! CB Erdoğan, mafya elebaşının yaptığı suçlamalar ve kirli bağlantılar için ikinci suskunluk döneminden sonra, ‘DIŞ GÜÇLER VE MUHALEFET’ işbirliği ile bir organizasyon yapıldığını öne sürdü. Organize suç örgütü elebaşının CHP bağlantılı olduğu yalanına sarıldı. Bu arada Mafya Lideri’nin yakalandığına dair farklı iddialar gündeme getiriliyor!

Organize suç örgütü elebaşının itham ve suçlamaları, kirli bağlantıları teşhir eden ifşaatları karşısında önce birinci suskunluk döneminde 25 gün sonra konuşan CB Erdoğan, yayınlanmaya devam eden videolardaki vahim iddialar üzerine ikinci suskunluk dönemini geçen hafta partisinin grup toplantısındaki konuşmasıyla geçiştirdi. Bu süreçte kendilerine yakın medya ve köşe yazarlarına sızdırılan bilgilere bakılırsa, parti yöneticilerine, vekillerine ‘kimse konuşmasın’ talimatı vermiş.

- CB Erdoğan, ortalığa saçılan kirin, çamurun, ayyuka çıkan kirli bağlantıların sorumlusunun muhalefet olduğu iddiasıyla yeni yalanlara sarıldı. Dış güçlerin ve muhalefetin mafya organizasyonunda kendisine ve partisine, iktidarına karşı işbirliği yaptığını öne sürdü.

Bizler bu iddiaların araştırılmasını devlet içindeki, devletle mafya arasındaki, siyasilerle organize suç örgütleri arasındaki var olduğu iddia edilen işbirliklerinin açığa çıkarılarak ülkenin ve devletin bundan arındırılması çerçevesinde araştırma önergeleri veriyoruz. İktidar ittifakının oy birliği ile engelleniyor, reddediliyor.

CB Erdoğan’ın bu iddiasını kanıtlamasının, muhalefeti teşhir ve ifşa etmesinin yolu çok basit. Devlet, emniyet, güvenlik ve istihbarat birimleri, savcılar, yargı, mahkemeler, MASAK, Maliye, Denetim Birimleri ne varsa hepsi elinin altında ve kendisine bağlı. İktidarın ve başının yapması gereken öncelikle TBMM’de bir araştırma önergesi verip Cumhur İttifakı oylarıyla kabul ettirerek, muhalefet ile bu organizasyon arasında var olduğunu öne sürdüğü işbirliğinin araştırılarak açığa çıkartılmasını sağlamak. Biz ‘HODRİ MEYDAN’ diyoruz. Şayet iktidar da ‘bu işin içinde Dış güçler-Muhalefet-Mafya var’ tezinin arkasında ise ‘Hodri meydan’ deyip devletin tüm gücünü harekete geçirme talimatı versin. Mafyadan ayda 10 bin dolar maaşı çerez parası olarak alan, aracına ‘çanta çanta para konulan’ siyasi, muhalefet vekili ya da muhalefet partisi yöneticisi ise TBMM Başkanı, İçişleri Bakanı, Emniyet, Organize Suçlar derhal harekete geçip yakasına yapışsın!

- Cumhurbaşkanının öne sürdüğü ve söylediği gibi ‘bu lağımla iç içe olan muhalefet’ ise hemen özel yetkili savcı tayin edip soruşturma başlatsın.

- Ziraat Bankası’ndan 750 milyon dolar krediyi alıp üstüne yatan medya patronu, muhalif gazete ve TV sahibi ise hemen RTÜK cezayı kessin.

- Varlık Fonu’na bağlı Ziraat Bankası’na Cumhurbaşkanı talimat versin ve haciz icra başlatıp, tüm medya kuruluşlarına TMSF el koyup icradan satışa çıkartsın.

- İçişleri Bakanının canlı yayında söylediği, ‘Çocuklarının evinde para sayma makineleri ve balya balya dolar-eurolar çıkan eski İçişleri Bakanı’ muhalefete mensup ise zaten artık eski olduğu için dokunulmazlığı da yok, derhal savcılar, emniyet, harekete geçsin, gerekeni yapsın.

CB Erdoğan, şayet gerçekten tüm bu kirli işlerin bağlantısının muhalefet olduğunu biliyor ve buna inanıyorsa tek bir işaretiyle herkesi harekete geçirebilir. Susmayı, yalana sarılmayı bırakıp ‘Eyyyyyy muhalefet’ diyerek Hodri Meydan ilan etsinler. Savcıları yargıçları, mahkemeleri harekete geçirerek ‘MAFYA-MUHALEFET-DIŞ GÜÇLER’ organizasyonu iddiasını yargıya taşıyıp teşhir etsinler!

2.ABD Başkanı Joe Biden ile bugün (14 Haziran) Brüksel'de yapılacak NATO zirvesinde ilk kez yüz yüze görüşecek olan CB Erdoğan’ın beklentisi bu görüşme sonrasında ikili ilişkilerdeki sorunlar ve gerginliklerde bir yumuşama sağlanması. Şayet olumlu bir gelişme yaşanırsa, bunun ekonomik yansımalarının olacağı hesabı yapılıyor. Masadaki acil konular arasında Türkiye'nin Rus S-400 füze savunma sistemini satın alması da bulunuyor!

 

Türkiye ile ABD arasındaki sorunlar, ilk kez bir araya gelecek olan ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden ile CB Erdoğan tarafından ele alınacak. Masadaki acil konular arasında Türkiye'nin Rus S-400 füze savunma sistemini satın alması ilk sırada yer alıyor. İktidar medyasında bu görüşme öncesinde S-400’lerin İncirlik Üssü’nde tutulacağı ve ABD’ye bunun güvencesinin verileceği yönünde haberler yayınlandı. ABD güçlerinin yer aldığı İncirlik’te S-400’lerin konumlandırılması, sistemin ABD tarafından da kontrolüne onay anlamına geliyor ki Rusya’nın buna onay vereceğini sanmıyorum.

- Bunun yanında ilave edilen yeni sorun ise Belarus’un Atina’dan kalkan uçağı indirerek muhalif gazeteci Roman Protasevich’i tutuklaması ve NATO’nun bu eyleme karşı Belarus’a göstereceği sert tepkinin Türkiye tarafından engellenerek yumuşatılması.

ABD konsolosluk çalışanlarının üçünün tutukluluğu ve bunlara yönelik casusluk-darbecilik-terör örgütü üyeliği (FETÖ) suçlamaları da Biden’ın masaya getireceği başlıklar arasında sıralanıyor. Bunun yanında Suriye, Libya, Irak, Doğu Akdeniz, Dağlık Karabağ, Karadeniz’de Rusya-Ukrayna gerginliği vb. bölgesel konular da masada yer alacak. - Kuzey Suriye’de PYD-YPG-SDG ve Kürtlerin Özerk Yönetim ilanına hazırlığı en tartışmalı başlıklardan birisi olacak.

Bu açıdan Başkan Biden’ın, Trump döneminde PYD-SDG kontrolündeki bölgede ABD’li Delta petrol şirketine verilen ve bu bölgede petrol arama-çıkartma-rafine ayrıcalığı ile Sezar yaptırımlarından muafiyet tanınması kararını Erdoğan ve Putin ile buluşmadan önce iptal etmesi bir jest olarak görülebilir. Fethullah Gülen’in iadesi talebi, Halkbank davası gibi konuların da Erdoğan tarafından masaya getirilmesi büyük ihtimal.

- Şayet Erdoğan-Biden görüşmesinden en azından bazı olumlu sonuçlar elde edilmesi isteniyorsa, yıllardır süre gelen kronik anlaşmazlıklar yerine olası işbirliği alanlarına yoğunlaşılmasının tercih edileceğini öngörüyorum. Burada da Türkiye’nin girişimiyle ABD’ye teklif edilen Türk askerinin Afganistan’da kalması yanında Kuzey Suriye, Kuzey Irak, Libya’da işbirliği konularının masaya getirileceği kanısındayım.

Halkbank davası konusunda Biden’ın ‘Bağımsız ABD yargısını’ işaret edeceği apaçık ortada. Bu davada Biden’dan Trump tarzı bir yaklaşım beklemek iktidar açısından yanlış ve yanıltıcı olacaktır. Kampanyasını ‘Otokrasi değil demokrasi’ sloganı üzerine oturtarak başkan seçilen Biden’ın bu konuda CB Erdoğan’ı zorlamaya çalışacağını düşünüyorum.

ABD, Kuzey Suriye’de Rusya’yı dengelemek için Türkiye’ye işbirliği teklifinde bulunabilir ancak burada Kürtler konusu sorun olarak masada duruyor. Libya’dan çekilme konusunda da ABD’nin son açıklamaları ve ABD heyetinin Libya ziyareti sonrasında yapılan açıklamalar doğrultusunda, Türkiye’den geri adım atması istenebilir. Erdoğan-Biden görüşmesinin hemen öncesinde, iki bakanın ve Cumhurbaşkanı sözcüsü ile MİT Başkanının da yer aldığı üst düzey heyetin alelacele Libya’ya gitmesi bu konuda ABD’nin olası talebini karşılamanın altyapısını hazırlamak amaçlı olarak görünüyor.

- Muhtemelen görüşme sonrası iktidar; ikili işbirliğinin önemine, müttefiklik bağlarına, stratejik ortaklığa, ABD şirketlerinin Türkiye’ye yatırım yapmaları durumunda sağlanacak teşvik ve desteklere, 100 milyar dolarlık ticaret hacmi hedefine vb. vurgu yapacaktır.

 

- ABD’nin Türkiye ekonomisine destek ve güveni dile getirilerek içerideki kriz ortamı hafifletilmeye ve bu görüşmeden iç politika için nema çıkartmaya çalışılacaktır.

- İktidar medyası ‘Erdoğan masaya vurdu’ başlıklarıyla ‘BRÜKSEL ZAFERİ’ manşetlerine yer verecektir. İktidar, beklediği bu randevudan medyası aracılığıyla olabildiğince siyasi çıkar devşirmek isteyecektir.

Biden ile buluşmadan önce, ABD’nin önde gelen 20 şirketinin CEO’suyla video konferans yoluyla görüşen CB Erdoğan Türkiye’ye uluslararası yatırımcıları çekmek için ‘Amerika’yla iyi ilişkilere sahip olduğu algısını yaratmak ve bu imajı sergilemek’ zorunluluğunu hisseden bir konuma gelmiş görünüyor.

ABD tarafının görüşme sonrası açıklamalarında yine İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ konusuna özellikle vurgu yapmasını, bu konudaki uyarı ve beklentilerin CB Erdoğan’a iletildiğini duyurmasını işbirliği arayışlarının sürdürüleceğini dile getirmesini bekliyorum.

3.İktidar, Erdoğan-Biden buluşması öncesinde; Afganistan’dan çekilme kararı alan ABD ve NATO ülkelerine Türk askerinin siyasi, lojistik ve finansal destek karşılığında Kabil’de kalmayı ve havaalanının korunmasını üstlenmeyi önerdi. Taliban’ın reddettiği bu teklif NATO zirvesinde karara bağlanacak. ABD ve BATILI ÜLKELERE YARANMAK için yapılan bu girişim, Suriye ve Libya’dan sonra Türkiye’nin Afganistan bataklığına saplanmasına yol açabilir!

Brüksel’de 14 Haziran’da başlayan NATO zirvesi öncesinde ABD Başkanı Biden ile randevuya odaklanan iktidar, ABD ile yakınlaşmak için benimsediği tavizkâr tutumda bir adım daha atarak, Afganistan’dan ayrılmaya hazırlanan ABD ve NATO ülkelerine TSK’nın bu ülkede kalmasını, Kabil havaalanını koruma görevini sürdürmesini önerdi. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ABD ve NATO’ya siyasi, lojistik ve finansal destek karşılığında Mehmetçiğin Kabil nöbetine devam edebileceğini ilettiklerini söyledi.

- Tabii burada siyasi destek, TSK’nın oradaki varlığının siyasi ve hukuki hale getirilmesi. Yani BM ya da NATO’dan bu yönde karar çıkartılması veya Afgan yönetiminin Türkiye’den Kabil’de asker bulundurmasını resmen talep etmesinin sağlanmasıyla askeri varlığın uluslararası hukuka uygunlaştırılması.

- Bunun yanı sıra TSK’nın ve orada kalacak askerlerimizin her türlü lojistik ihtiyacının karşılanması.

- Nihayet orada tutulacak Mehmetçikler için Türkiye’nin üstlenmek zorunda kalacağı parasal maliyetin finanse edilmesi ya da finansal katkı sağlanması talep ediliyor.

ABD yönetimi 11 Eylül Dünya Ticaret Merkezi saldırısının 20’inci yıldönümünde, yani bu yılın 11 Eylül’üne kadar Afganistan’daki tüm askerlerini çekeceğini açıklamıştı. Diğer NATO ülkeleri de ABD’nin ardından askerlerini çekme kararı alarak hızla hazırlıklara geçtiler. ABD ile Taliban arasında geçen yılın Şubat ayında Katar’ın başkenti Doha’da imzalanan ateşkes ve barış anlaşması bugüne kadar işlerlik kazanamadı. Afganistan’daki tüm tarafların Türkiye’nin ev sahipliğinde İstanbul’da bir araya gelerek çözüm müzakerelerini sonuçlandırması girişimi de Taliban’ın gelmeyi reddetmesiyle iki kez ertelendi.

- İktidar anlaşıldığı kadarıyla Biden randevusu öncesi, ABD ile yakınlaşmak, Biden ile arayı düzeltmek için böyle bir girişimde bulundu. ABD’nin memnuniyetle karşıladığını açıkladığı bu öneri NATO zirvesinde sonuca bağlanacak.

- ABD ve tüm NATO ülkelerinin askerlerinin çekildiği bir ortamda, TSK’nın tek yabancı askeri güç olarak Afganistan’da kalmaya devam etmesi, Türkiye’yi ve askerlerimizi Taliban’ın ve ülkedeki diğer silahlı cihatçı grupların hedefi haline getirecektir.

Amerikan ve diğer NATO ülkeleri askerlerinin çekilmesinden sonra Afganistan'da neler yaşanacağı belirsiz. Büyük olasılıkla Taliban ile diğer cihatçı gruplar, aşiretler, çoklu etnik yapıya sahip Afganistan’daki etnik gruplar arasında iç savaş yeniden alevlenecektir.

Dört yanı kara sınırlarıyla çevrili Afganistan’da dışarıyla bağlantının sürdürülmesi açısından Kabil ve Kandahar uluslararası havaalanları stratejik açıdan çok önemli. TSK, havaalanının güvenliğinden sorumlu… Havaalanı dışında güvenliğin nasıl sağlanacağı ya da dışarıdan havaalanına saldırıların olması durumunda TSK’ya destek verecek bir müttefik gücün olmaması ciddi risk ve handikap!

Ülkenin her yöresinde, kendilerine bağlı silahlı gruplarla bölgesel-yerel derebeyliklerini ilan eden aşiret reisleri ile ABD çekildikten sonra ülkenin tamamında hâkim olmayı hedefleyen Taliban arasında iç çatışmaların başlaması ve hızla yayılması kaçınılmaz görünüyor. Bunun yanı sıra uyuşturucu ticaretinin önemli kavşaklarından birisi olan Afganistan’da silahlı uyuşturucu organizasyonları, silah tacirleri de ayrı bir güç odağı.

Dolayısıyla Afganistan’ın 1990’lardakine benzer bir kanlı iç savaş sürecine girmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Kanımca NATO'nun Afganistan'daki varlığının geleceği hem NATO zirvesinin, hem de Erdoğan-Biden görüşmesinin önemli gündem maddelerinden birisi olacak.

İktidarın ABD ile arasını düzeltmek için Mehmetçiği pazarlık masasına sürmesi, parasal destek talep etmesi yanlış ve kabul edilemez olduğu kadar onur kırıcıdır. En azından BM desteği ve kararıyla yürütülecek ayrı bir NATO misyonu ya da barış gücü organizasyonu olmadan sadece TSK’nın ülkede kalmaya devam etmesi, Türkiye’nin ve Mehmetçiğin ateşe atılmasından farksızdır. 2011’den bu yana Suriye iç savaşına müdahil olarak bu ülkede iç savaş ve cihatçı bataklığına saplanan, hem Suriye’de binlerce asker bulundurmanın, ÖSO’yu eğitip donatmanın maliyetine hem de akın eden milyonlarca Suriyeli mültecinin ekonomik yıkımına katlanmak zorunda kalan Türkiye, Suriye bataklığından çıkamamaktadır.

Şayet Suriye’den çekilme kararı alınırsa, iktidarın oluşturduğu binlerce mensubu bulunan ÖSO, SMO gibi silahlı yapıların Suriye’de barınamayacağı, gidecekleri tek yerin Türkiye olacağı açıktır ve bu da ülkemizin iç huzuru, güvenliği açısından ciddi bir risk ve tehdittir. Bu gruplar kendilerini terk edilmiş hissederek namlularını Türkiye’ye de çevirebilirler.

Benzer şekilde Libya’daki durumda da taraf olarak müdahil olunan süreç giderek bataklığa dönüşmektedir. Türkiye Libya’dan çekilmesi için uluslararası ağır baskılarla karşı karşıyadır. ABD’den, Almanya ve Fransa’ya, Mısır’a, AB’ye kadar herkesten Türkiye Libya’dan askerini ve paralı güçlerini çeksin çağrıları yapılmaktadır. NATO zirvesi öncesinde CB Erdoğan’ın, Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlarını, MİT Başkanını, Cumhurbaşkanı Sözcüsünü apar topar Libya’ya göndermesi bu açıdan dikkat çekici olduğu kadar manidardır. Ay sonunda düzenlenecek Berlin Libya Konferansı’nda muhtemelen Türkiye üzerindeki baskılar daha da artacaktır.

İşte tüm bu yaşanan ve ağır bedellere mal olan yanlışlardan ötürü, iktidar yine bir yanlış adım daha atarak Türkiye’yi Afganistan bataklığına sürüklemektedir. ABD ve batılı ülkelerin, NATO müttefiklerinin adeta alkışladığı bu girişim Türkiye’nin çıkarına değildir. Taliban’ın reddetmesine karşılık ABD ve NATO’nun iktidarın sırtını sıvazlamasıyla Mehmetçiğin Afganistan nöbetine devam etmesi durumunda, Türkiye bu ülkede her an patlamaya hazır bir saatli bombanın üstüne oturmuş olacaktır.

 

4.İran’da 18 Haziran’da yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde büyük bölümü radikal muhafazakârlardan oluşan adaylar yarışacak. Seçimi kazanma şansının yüksek olduğu dile getirilen İran Yüksek Yargı Erki Başkanı İbrahim Reisi, Türkiye ve Türk karşıtı söylem ve politikalarıyla öne çıkmaktadır. O nedenle İran seçimlerinin sonuçları Türkiye-İran ilişkilerini doğrudan ve olumsuz şekilde etkileyebilecek süreçleri başlatabilir!

İki dönem üst üste seçilen reformist Hasan Ruhani’nin yerine gelecek yeni Cumhurbaşkanını belirlemek üzere İranlılar 18 Haziran’da sandık başına gidecek. İran’daki seçimler öncesinde 500 dolayında adaylık başvurusu yapıldı. Ancak ‘Anayasa Koruyucular Konseyi’ bu başvurulardan sadece 7’sinin seçimlerde aday olmasına onay verdi.

İran medyasında seçim sonuçlarının şimdiden belli olduğu diğer muhafazakâr adayların Reisi’nin adaylığını pekiştirmek ve ‘seçim yarışı görüntüsü vermek’ için aday yapıldıkları yönündeki haber ve yorumlar oldukça yaygın. Seçmenler de reformcu adayların yolunun kesilmesi nedeniyle Anayasa Koruyucular Konseyi’ne ve Dini lider Ayetullah Ali Hamaney’e tepkilerini sosyal medya üzerinden gösteriyorlar. Seçimlere az bir süre kala, ‘oy kullanmayacağım’ ya da ‘sandığa gitmeyeceğim’ başlığı altında başlatılan kampanyalar hızla yayılıyor. Dolayısıyla seçime katılımın çok düşük olacağını öne süren görüş ve yorumlar ön plana çıkarken, böyle bir durumun seçilecek isim açısından da ‘meşruiyet’ tartışmalarına yol açabileceği kaydediliyor.

Oy kullanmama ve sandığa gitmeme kampanyasının hızla yayılması ve halktan büyük destek görmesi, rejimi de endişelendiriyor. Hamaney’in tepkisi yanında tüm adayların katıldığı televizyon tartışma programında da adaylar daha fazla ismin seçim yarışında yer alması yönünde görüşlerle Koruyucular Konseyi’ne eleştiriler yönelttiler. Seçime katlımın çok düşük düzeyde kalması ihtimalinin gerçekleşmesi durumunda gerek dış dünyaya karşı gerekse seçimi kazanacak ismin meşruiyeti ve temsili gücü konusunda tartışmaların, eylemlerin, sokak gösterileri ve çatışmaların başlaması kaygılarına neden oluyor. Şimdiden seçimi muhafazakâr adaylardan birisinin ya da İbrahim Reisi’nin kazanacağı yönünde uluslararası medyaya da yansıtılan haber ve yorumlar seçim sonuçlarıyla ilgili tartışma zeminini beslemeye başlamış görünüyor. İran’da dini yönetimin ve ekonominin en büyük gücü olan Devrim Muhafızları’nın seçim sonuçlarını istediği şekilde yönlendirdiği iddiaları yanında seçilecek muhafazakâr ismin de Devrim Muhafızları’nın kontrolü altında olacağı savunuluyor.

İbrahim Reisi de Devrim Muhafızlarıyla oldukça yakın ve sıkı ilişkilere sahip. Devrim Muhafızlarının desteğini arkasına almış bulunuyor. Binlerce vakıf aracılığıyla İran ekonomisi kontrolü altında tutan Devrim Muhafızları, şayet destekledikleri Reisi’nin seçilmesini sağlayabilirlerse bu kez hem ekonomiyi hem de devletin tüm yönetimini kontrolleri altına almış olacak. Kaldı ki Reisi’nin ardından en güçlü ikinci muhafazakâr aday konumundaki Muhsin Rızai aynı zamanda Devrim Muhafızlarının eski komutanı idi. Dolayısıyla Reisi ya da Rızai’nin seçilmesi bir şey değiştirmeyecek, her koşulda seçimin galibi Devrim Muhafızları olacak. Reisi’nin bir sonraki hedefinin ise yaşı oldukça ilerlemiş durumdaki Ayetullah Ali Hamaney’in koltuğuna oturarak dini liderliği üstlenmek olduğu dile getiriliyor.

- Böyle bir sonucun İran’da ‘sivil görünümlü bir askeri yönetimin iş başına gelmesi’ sonucuna yol açması ihtimali oldukça yüksek.

Seçim kampanyasında tüm adayların gündemi ağır ekonomik sorunlar. ABD yaptırımları ve ambargolar nedeniyle İran ekonomisi ciddi kriz içinde. Yüzde 50’ye varan enflasyonun yanı sıra yoksulluk ve işsizlik yaygın. İki yıl önce yapılan zamları ve pek çok ürünün karaborsa olmasını protesto ederek sokaklara dökülenlere silahlı müdahalede bulunan Devrim Muhafızları’nın bu müdahalesi yüzlerce sivil protestocunun öldürülmesine neden oldu.

Devrim Muhafızları ekonomiyi kontrol ederken, nemanın büyüğünü de kurdukları binlerce denetimsiz ve şeffaf olmayan vakıflar üzerinden kendilerine aktarıyorlar. Devrim Muhafızları zenginleşirken halkın yoksulluğu artıyor, yaygınlaşıyor. Merkez Bankası Başkanı reformcu aday Abdulnasır Himmeti, muhafazakâr adaylar ve özellikle Reisi tarafından İran ekonomisini çökertmekle, uyguladığı ekonomi politikalarıyla İran parasının değerini düşürüp enflasyonu yükseltmekle, vatan hainliği ve ihanetle suçlandı. Diğer adaylar da benzer suçlamaları karşılıklı birbirlerine yönelttiler. Himmeti ise ekranlardan tüm İran halkına seslenerek, Reisi’yi elindeki yargı gücünü ve arkasındaki Devrim Muhafızlarını şantaj aracı olarak kullanıp, Koruyucular Konseyi’ni ve seçim sonuçlarını şimdiden ayarlamakla suçladı ve diğer muhafazakâr adayların Reisi’nin seçilmesini meşrulaştırmak için aday gösterildiğini içeren iddiaları seslendirdi.

- İbrahim Reisi, MB Başkanı reformcu aday Himmeti’yi yargılanmakla, hapisle tehdit etti. Himmeti de Reisi’yi ekonomiden anlamamakla ve liyakatsizlikle eleştirdi.

Sandığa gitme oranının çok düşük kalması beklenen seçim sonuçları açıklandığında İran-Türkiye ilişkileri açısından da yeni bir dönem başlayacak. Ruhani ile Astana üçlüsünde ortak Suriye politikalarında yer alan CB Erdoğan’ın karşısında bu kez Türkiye ve Türklere yönelik dostça olmayan görüşlere sahip Reisi ya da Rızai olacak.

- İran’da 25 milyonu aşan Azeri Türklerine ve Türk kökenli Özbek, Tacik, Türkmen, Kırgız azınlıklara karşı oldukça sert politikaları ve söylemleri savunan Reisi’nin seçilmesi halinde Türkiye-İran ilişkilerinde negatif yansımalar olabilir. Türk kökenli İranlıların yaşadığı bölgelerde anadilin yasaklanmasını, Farsça dışında dil konuşulmamasını savunan, Reisi bu kesimlerin asimile edilmesi ve ‘Farslaştırılmasını’ savunuyor.

Reisi kazandığı takdirde, seçim kampanyasındaki söylemlerini ve vaatlerini uygulamaya koyması durumunda ikili ilişkilerde, Suriye’de Irak’ta İran’ın yeni hamlelere girişmesiyle olumsuzluklar yaşanabilir. Bu açıdan 18 Haziran İran seçimlerinin ve sonuçlarının yakından izlenmesi, dikkatle analiz edilmesi gerektiğini öngörmekteyim.

5.Avrupa Konseyi (AK) Bakanlar Komitesi, AİHM kararlarını uygulamadığı için Türkiye hakkında ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) İhlâl’ süreci başlatılacağı uyarısında bulundu. AİHM’nin Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş hakkındaki ‘hak ihlali ve tahliye’ kararlarının derhal uygulanması çağrısını yineleyen AK Bakanlar Komitesi’nin böyle bir süreci başlatması Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden çıkarılmasına kadar varabilir!

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanışını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi daha önce yaptığı toplantılarda Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın yargı kararlarına rağmen keyfi olarak tutukluluklarının devam etmesi halinde Türkiye için bazı hukuki yaptırımların söz konusu olacağı uyarısında bulunmuştu.

AİHM kararlarının uygulanışını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM tarafından 10 Aralık 2019 tarihinde açıklanan ve bu yıl Mayıs ayında kesinleşen Osman Kavala kararının (hak ihlali, keyfi tutukluluk ve derhal tahliye) uygulanmadığına dikkat çekti. Benzer durumun Demirtaş hakkındaki AİHM kararı için de söz konusu olduğu vurgulanırken, AİHS’nin 46. Maddesindeki prosedürün işletilmeye başlanacağını bildirdi. AİHS'nin 46'ıncı maddesi, sözleşmeye taraf olan ülkelerin AİHM kararlarını uygulama taahhütlerini ve kendilerini bu yargı kararıyla bağlı sayma sözünü içeriyor.

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi üyesi bir devletin bir AİHM kararını yerine getirmemekte direnmesi halinde, AİHS'nin 46'ncı maddesinin 4'üncü paragrafı temelinde ve 3'te 2 çoğunlukla (47 devletten en az 32'si) o devleti AİHM'ye topluca şikâyet edebiliyor.

- AİHM de aynı maddenin 5'inci paragrafı temelinde bu başvuruyu inceliyor ve karara bağlıyor. İhlal tespitinde bulunursa, o ülkeyi mahkûm ediyor ve o ülkeye karşı alınacak önlemleri değerlendirmesi için davayı Bakanlar Komitesine gönderiyor.

Bakanlar Komitesi toplantısı ardından yapılan açıklamada Türkiye'de Nisan sonunda yürürlüğe giren İnsan Hakları Eylem Planı'na da işaret edilerek, yargı bağımsızlığını güçlendirmeyi hedefleyen planın genel olarak olumlu bir etkisinin görüldüğü, ancak yargıyı yürütme organının aşırı etkisinden korumaktan uzak olduğu ifade edildi. Komite, Ankara'yı özellikle Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun yapısal bağımsızlığını Avrupa Konseyi standartlarına uygun hale getirmek için önlem alma çağrısı yaptı.

AİHM, yaklaşık dört yıldır cezaevinde bulunan Osman Kavala tarafından açılan davada, Osman Kavala hakkındaki suçlamaları kanıtlayamayan Türk hükümetine Kavala'nın "derhal serbest bırakılması" çağrısında bulunmuştu.

- Türkiye'nin AİHM'nin 5. maddesinin 1. ve 4. fıkraları ile 18. Maddesini ihlal ettiğine hükmeden mahkeme, Kavala'nın makul şüphe olmadan siyasi sebeplerle tutuklanması ve Anayasa Mahkemesi'nin başvuruyu makul bir sürede incelememesi nedeniyle AİHS’nin ihlal edildiğine karar vermişti.

AİHM kararının kesinleşmesine rağmen Kavala'nın serbest bırakılmaması üzerine, Kavala dosyası AİHM kararlarının uygulanmasını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne gönderildi. Bakanlar Komitesi, Kavala kararı için denetim süreci başlattı ve Demirtaş dosyalarını daimi gündemine dahil etti.

Türkiye mahkum olursa, Avrupa Konseyi’nden ihraç edilmek de dahil bir dizi hukuki, siyasi, mali, insani, yaptırımlarla karşı karşıya kalabilir. Türkiye’nin AİHM’de mahkûm edilmesi uluslararası alanda saygınlık kaybı yanında, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı olmayan, temel hak ve özgürlüklerin olmadığı, insan haklarına riayet edilmediği, antidemokratik bir ülke sıfatını taşımakla karşı karşıya kalabilir. Bu da ülkemiz açısından çok ciddi anlamda onur kırıcı, dışlayıcı bir konum olacaktır!

6.NATO Zirvesi öncesinde Dışişleri ve Savunma Bakanlarının da yer aldığı bir heyetle Libya’ya adeta çıkartma yapan iktidar, Libya’dan TSK’nın çekilmesi konusunda artan uluslararası baskılar karşısında anlaşıldığı kadarıyla çıkış yolu arıyor. 23 Haziran’da düzenleneceği ilan edilen İKİNCİ BERLİN KONFERANSI’NIN olası sonuçları iktidarı Libya’da geri adım atmaya zorlayabilir!

CB Erdoğan ile Biden’ın da buluşacağı ve çok sayıda ikili lider temasının gerçekleşeceği NATO zirvesinin hemen öncesinde iktidar tarafından yeni bir adım atıldı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan oluşan kalabalık bir üst düzey bir heyet 12 Haziran’da Libya’ya gitti. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu resmi sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Libya Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Halid el Meşri, Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el Menfi ve konsey üyelerinin yanı sıra, Milli Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeyba ve Dışişleri Bakanı Necla Manguş ile görüşmeler yapıldığını bildirdi.

Libya Dışişleri Bakanı Manguş, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Trablus ziyareti ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, medya önünde Bakan Çavuşoğlu’dan ülkesindeki yabancı-paralı milis güçlerinin ve askerlerin geri çekilmesini istemişti. Dışişleri Bakanı ise Türk Askerinin daha önce Feyiz el Sarrac hükümeti ile imzalanan askeri işbirliği anlaşması kapsamında Libya’da bulunduğunu ve meşru olduğunu ifade etmişti. Ancak Menguş’un bu çağrısı uluslararası medyada Türkiye aleyhine çok ciddi bir kampanyaya dönüştü.

İlki Almanya’nın ev sahipliğinde düzenlenen Libya konulu Berlin Konferansı’nın ikincisinin 23 Haziran’da Berlin’de yapılacağı açıklandı. İktidarın bu üst düzey heyeti Libya’ya göndermesinin de ikinci Berlin Konferansı öncesinde durum tespiti ve ikili ilişkilerin gözden geçirilmesi amacına yönelik olduğu dile getiriliyor. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da bu ziyaretle ikinci Berlin Konferansı öncesi Libya Milli Birlik Hükümeti’ne Türkiye’nin desteğinin vurgulandığını belirterek, “Libya’ya her alanda desteğimizi arttıracağız.

Ulusal uzlaşının sağlanmasına yönelik çabalara desteğimizi vurguladık” mesajını paylaştı.

Bakan Çavuşoğlu 23 Haziran’daki konferans öncesinde Libya Dışişleri Bakanı Necla el Manguş’la 18 Haziran’da Antalya’da tekrar bir araya geleceklerini vurguladı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı da web sitesinde “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın talimatıyla NATO Zirvesi öncesinde Türkiye'den üst düzey bir heyet, ikili ilişkiler ve bölgesel konuları ele almak üzere Libya'ya gitti” denildi.

Hatırlanacağı gibi Türkiye ve birçok ülkenin daha katıldığı BİRİNCİ BERLİN KONFERANSI 2020 yılı başında yapılmış, sonuç bildirisinde ülkedeki yabancı silahlı güçlerin ve askerlerin çekilmesi kabul edilmişti. Geçen yıl Aralık ayında TBMM’ye gönderilen tezkere ile Libya’daki Türk askerlerinin görev süresi 2 Ocak’tan itibaren 2022 yılı Temmuz ayına kadar 18 ay uzatıldı. Gerek NATO zirvesinde Erdoğan-Biden görüşmesinde gerekse 16 Haziran’da Cenevre’deki Biden-Putin görüşmesinde masadaki pek çok başlıktan birisi de Libya olacak.

7.Nisan ayında yüzde 13,9’a yükselen işsizlik oranı yeni bir tarihi rekora doğru gidiyor. 4,5 milyona ulaşan işsizler, işsizlik ve istihdam rakamlarında 59 yıldan bu yana gerçekleşen en yüksek resmi işsiz sayısı. TÜİK’in inandırıcılığı kalmayan rakamlarına bakılırsa son bir yılda 3 milyon dolayında yeni istihdam söz konusu. TÜİK, salgın önlemleri ve ekonomik kapanmalara rağmen böylesi bir yeni istihdamın nasıl sağlandığını, izah etmek zorundadır!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı, Nisan ayı İşgücü ve İşsizlik İstatistiklerine göre resmi işsizlik oranı yüzde 13,9’a yükseldi. İşsizlik oranı en son 12 yıl önce 2009’da yüzde 14 ile o zamana kadar ki en yüksek orana ulaşmıştı. Açıklanan nisan ayı oranı da bir kez daha küresel finansal krizin en ağır şartlarının yaşandığı 2009 yılı düzeyine gelindiğini ortaya koyuyor.

- Son 6 yılda, 2015’ten beri işsizlik oranı çift hanenin altına düşmedi. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilen 2018 yılından bu yana da yüzde 12’nin altına inmedi.

TÜİK’in açıkladığı rakamlarla resmi işsiz sayısı da geçen yılın aynı ayından bu yana bir yılda 531 bin kişi artarak 4 milyon 511 bine çıktı. Bu rakam, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (DİE) işsizlik verilerini yayınlamaya başladığı 1962 yılından bu yana 59 yılda görülen en yüksek resmi işsiz sayısı. COVID-19 salgını nedeniyle yaklaşık 1,5 yıldan bu yana işten çıkarma yasak olmasına ve kısa çalışma ödeneği ile ücretsiz izne çıkarılıp nakdi ödeme desteği alan milyonlarca kişi işsiz sayılmamasına rağmen, bu uygulamaların fazla işe yaramadığı, yarım milyondan fazla yeni işsizin işsizler arasına katıldığı anlaşılıyor.

Geniş tanımlı işsizlik olarak nitelendirilen ancak TÜİK’in ‘atıl işgücü’ olarak tanımladığı işsizlerin oranı ise 2021 yılının Nisan ayında tekrar artarak yüzde 27,4 oldu ve 10 milyon dolayında kalmaya devam etti.

Nisan ayında 15-24 yaş grubu genç işsizlik oranı bir önceki aya göre 0,1 puanlık artışla yüzde 25,6 olurken genç istihdam oranı da 0,5 puanlık artışla yüzde 32 olarak açıklandı.

Asıl çarpıcı olan bir yandan son bir yılda 531 bin yeni işsiz aramıza katılırken, diğer yanda ise istihdam edilenlerin, yani yeni işe girip çalışmaya başlayanların sayısı yaklaşık 3 milyon kişi artmış.

TÜİK’in yayınladığı rakamlara bakılırsa 2020 yılı nisan ayında 25 milyon 169 bin kişi olan istidam edilenlerin sayısı, bir yılda 2 milyon 987 bin kişi artarak 28 milyon 83 bin kişiye çıkmış. Geçen yılın nisan ayında COVID 19 salgınının en şiddetli dönemi yaşanıyordu. Sokağa çıkma yasakları ve işyerlerinin kapalı olması uygulamaları en geniş anlamda yürürlükteydi. Ancak bir yıldan bu yana salgın önlemleri sürdürülüyor. Kasım ayında yeniden yükselişe geçen vaka ve vefatlar Mart sonunda 63 bin düzeyine yükselince kısmi ve tümden kapanma kararları yürürlüğe girdi ve işyerleri, lokantalar, restoranlar, esnaf işyerleri tekrar kapatıldı.

O zaman bir yılda ortaya çıkan yaklaşık 3 milyon istihdamın inandırıcı ve ikna edici şekilde topluma izahı zorunlu bir gereklilik. Sadece işsizlik bültenine rakam yazıp, bu rakamları birbiriyle denkleştirerek şirket bilançosu tutturur gibi işsizlik ya da istihdam verisi açıklanamaz. TÜİK daha önce çalışma çağındaki nüfus artmasına rağmen işgücüne katılımı düşük göstererek işsiz sayısını aşağı çekiyordu. Şimdi ise hem işsizler 500 binin üzerinde artıyor hem de yeni istihdam edilenler yeni işsizlerin 6 misli birden artışla 3 milyon kişiye yaklaşıyor.

3 Haziran’da aynı gün iki farklı mayıs enflasyonu açıklayıp, sonra yüksek olan oranın ‘sehven’ olduğunu duyurup geri çeken TÜİK işsizlik ve istihdam verilerinde de her ay bir başka çelişkiye, izah edilemeyen verilere imza atıyor. Başta TÜİK olmak üzere Merkez Bankası, İŞKUR, Hazine ve diğer kurumların böylesine itibar ve güven kaybına uğradıkları bir dönem, hiçbir iktidar döneminde yaşanmadı. Toplumdaki inandırıcılığını iyice yitiren, her dakika patlak veren yasa dışılıklar, mafya iddiaları, usulsüzlük ve yolsuzluklar karşısında suskunlukla süreci idare etmeye çalışan iktidar, veri üreten devlet kurumlarını da siyasi baskı ve talimatlarla ‘resmi yalan’ söylemeye yönlendirerek kendisine benzetti.

8.MB, beklenti anketinin ismini ‘Piyasa Katılımcıları Anketi’ olarak değiştirip beklentilerdeki kötüleşme algısını yumuşatmaya, yöneldi. Buna rağmen Haziran ayı anketinin sonuçları isim değişikliğiyle örtülemeyecek düzeyde negatif çıktı! Yılsonu enflasyon beklentisi yüzde 14,5’a yükselirken, dolar kuru beklentisi 9 TL’ye yaklaştı. Rezerv yokluğu kaygıları artırırken, CB Erdoğan, kayıp 128 milyar dolara yönelik yeni bir tez ortaya attı!

Merkez Bankası’nın 20 yıldan bu yana her ay düzenli olarak yayınladığı ve reel sektör, sanayi, perakende, banka-finans kesimi üst yöneticileri ve CEO’larla gerçekleştirdiği beklenti anketinin isimi değiştirildi.

MB Beklenti Anketi adı altında 2001 yılından bu yana yayınlanan ve yılsonu ile gelecek 12 aya dönük, kur, faiz, enflasyon, hazine tahvil faizi vb. kritik göstergelerle ilgili olarak sektörlerin, ekonomi aktörlerinin ve piyasanın nabzını ölçen adı Haziran ayından itibaren ‘Piyasa katılımcıları Anketi’ olarak değiştirildi

MB ve ekonomi yönetimi anket sonuçlarında beklentilere yansıyan negatif unsurları ve kötüleşmeyi isim değiştirerek yumuşatmaya yönelirken, Haziran 2021 ayına ait Piyasa Katılımcıları Anketi’nde ortaya çıkan sonuçlar isim değiştirerek, kötümse ve endişeli beklentilerin değişmediğini gösterdi.

MB isim değişikliğine ilişkin yaptığı açıklamada Merkez Bankası Beklenti Anketi ismiyle yayınlanan anket sonuçlarının kamuoyu ve medyada ‘MB’nin beklentisi gibi algılandığını’ öne sürerek, bu yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmanın amaçlandığını savundu.

MB’nin yeni ismiyle Piyasa Katılımcıları Anketi’nin Haziran ayı sonuçlarına bakıldığında, önümüzdeki aylara dönük negatif beklenti ve endişelerin artarak devam ettiği görülüyor.

Yılsonu tüketici enflasyonu (TÜFE) beklentisi Mayıs ayı sonuçlarında yüzde 13,81 iken, bu anket döneminde yüzde 14,46 seviyesine yükseldi. 12 ay sonrasına dönük TÜFE beklentisi ise bir önceki anket döneminde yüzde 11,81 iken, Haziran döneminde yüzde 12,12'ye yükseldi. Ankette 24 ay sonrası TÜFE beklentisi de yüzde 9,99'dan yüzde 10,16'ya ulaştı.

Dolayısıyla reel sektör ve finans kesimi üst yöneticileri MB’nin revize ederek yüzde 9,4’ten yüzde 12’ye yükselttiği yılsonu enflasyon hedefini inandırıcı bulmadıklarını, MB’nin ve ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadele ve fiyat istikrarı açıklamalarına da güvenmediklerini ortaya koyarken, 24 ay sonrasında bile enflasyonun çift hanede kalmaya devam edeceği görüşündeler.

Yılsonu döviz kuru (ABD Doları/TL) beklentisi Mayıs ayında 8,71 TL iken Haziran döneminde 8,95 TL düzeyine yükseldi. 12 ay sonrası dolar kuru beklentisi bir önceki anket döneminde 8,95 TL iken, bu anket döneminde 9,23 TL olarak gerçekleşti. Kurlardaki yükseliş beklentisinin devam ediyor olması, TL’deki değer kaybının süreceğini gösteriyor. Özellikle Cumhurbaşkanının TRT’de katıldığı programda MB Başkanını arayıp faizlerin indirilmesini istediğini söylediğini açıklaması, bir anda kurları yukarı doğru hareketlendirmişti. Faiz ve kurlara ‘siyasi müdahale’ endişesini artıran ve yansımasını döviz kurlarında gösteren bu tepkinin kaynağında, aynı zamanda ekonomik gerçeklerin dışında zamansız şekilde sadece Cumhurbaşkanı istiyor diye faizlerin düşürülmesinin yaratacağı ekonomik hasarın büyüklüğünden duyulan korku yatıyor. MB döviz rezervlerinin ekside olması, olağanüstü bir kur artışı durumunda MB’nin müdahale silahından yoksun olduğunun bilinmesi ve 128 milyar dolarlık rezervin akıbetinin açıklanamamış olması kaygıları büyütüyor.

MB’nin rezervi ikinci bir bütçe değildir. İşte tüm bunlar anlaşıldığı kadarıyla tüm kesimlerde kaygıları büyütüyor, negatif beklentileri yükseltiyor. Bu da ismi değiştirilse bile beklenti anketinde kendisini gösteriyor.

9.IMF, gerçekleştirdiği ekonomik konsültasyon sonrasında hazırladığı Türkiye Raporu’nda; Türkiye’nin dış kaynağa bağımlı hale geldiğini ve risklerin arttığını vurguladı. Kamu bankalarının öncülüğünde hayata geçirilen hızlı kredi büyümesinin yanı sıra yüksek enflasyonun para politikalarına güveni azalttığı, dolarizasyonu teşvik ettiği kaydedildi. Milyonlarca Suriyeli mülteciye ev sahipliği yaptığı için Türkiye’ye övgüde bulunuldu!

Uluslararası Para Fonu (IMF) kuruluş anlaşmasının dördüncü maddesi kapsamında Türkiye ekonomisine yönelik konsültasyon ve denetleme çalışmaları ardından hazırlanan raporda, 2021 yılı için yüzde 5,75 oranında büyüme öngörüsünde bulunuldu. Koronavirüs salgını öncesinden başlayarak Türkiye'deki büyümenin giderek daha fazla dış kaynaklı kredi ve talep teşviklerine bağımlı hale geldiği belirtilirken, salgın sırasında ise bu bağımlılığın daha da arttığı yüksek tutardaki cari açığın borçla kapatılmaya çalışılmasının dış finansman ihtiyacını iyice büyüttüğü kaydedildi. Hükümetin büyüme hızının pozitif olması için dönem dönem başvurduğu yöntemlerle kamu bankalarının öncülük ettiği hızlı kredi büyümesinin beraberinde yüksek enflasyona zemin hazırladığı bunun da para politikalarına güveni azaltarak, mevduatlarda dolarizasyonunun yaygınlaşmasını tetiklediği belirtildi.

Türkiye’nin pandemiye, benzeri ülkelerin çoğundan daha zayıf ve kırılgan bir ekonomik tabloda girdiğine dikkat çekilen IMF raporunda ilk aşamada ekonomik faaliyetlerin benzer ülkelerle paralel şekilde seyrettiği, buna rağmen görülen ekonomik gelişmenin kayda değer olduğu Türkiye’nin pek çok ülkeden bu yönüyle ayrıştığı görüşü raporda yer aldı.

Raporda büyük faiz indirimleri, kamu bankaları tarafından hızlı kredi sağlanması, idari ve düzenleyici kredi teşvikleri ve kapsamlı likidite desteği sayesinde Türkiye'nin 2020'de pozitif ekonomik büyüme yaşayan birkaç ülke arasında yer aldığı belirtildi.

Artan belirsizliklere rağmen gayri safi yurtiçi hasılada bu yıl öngörülen büyümenin güçlü olduğunu vurgulayan IMF, büyümeyi olumsuz etkileyebilecek çok ciddi riskin varlığına da dikkat çekti. Enflasyonun yüksek oranlarda seyretmeye devam edeceği öngörüsünde bulunan IMF heyetinin raporunda, döviz rezervlerinin ise daha da düşeceği dile getirildi. Bu yüzden yüksek düzeyde dış finansman ihtiyacı bulunan Türkiye ekonomisinin döviz mevduatlarındaki büyük artış ve döviz rezervlerindeki eksi durum nedeniyle, yurtiçi ve yurtdışı şoklara karşı çok hassas konumda olduğu dile getirildi.

IMF raporunda, 2020’nin ikinci yarısında kamu bankaları tarafından başlatılan düşük faizli kredi kampanyalarıyla ekonomide sağlanan toparlanmanın pozitif yansıması olarak 2021 yılında yüzde 5,75 oranında büyüme öngörüldüğü ancak 2022’den itibaren büyüme hızının düşmeye başlayacağı kaydedildi. Türkiye’nin kısa vadede pandemi ile ilgili ihtiyaçlara karşılık verirken, zararı azaltmak, büyüme beklentilerini iyileştirmek için güçlü ekonomi politikalarını ve yapısal reformları benimsemesi gerektiği görüşü dile getirilirken, kısıtlı kaynaklara ve ağır ekonomik koşullara rağmen milyonlarca Suriyeli ve başka ülkelerden gelen mültecilere ev sahipliği yapılmasından ise övgüyle söz ediliyor.

Türkiye’nin enflasyonu 2023 yılı için hedeflenen yüzde 5 ve tek haneli noktaya çekebilmesi için katı ve sıkı para politikalarına güçlü şekilde bağlı kalması gerektiği konusunda uyarıda bulunan IMF, ayrıca kaliteli ve yüksek miktarlı döviz rezervinin yeniden sağlanabilmesi için MB’nin özerkliğinin güçlendirmesini istedi. Bankacılık ve finans sektörünün hassas bir durumda olduğuna dikkat çekilerek, kamu bankalarındaki olağanüstü kredi büyümesinin kontrol altında tutulması gerektiği bildirildi. Ayrıca yurt dışından sağladıkları sendikasyon kredilerinden ötürü, bankaların döviz yükümlülüklerinin de dikkatle izlenmesi uyarısında bulunuldu.

IMF yönetim kurulu bunlara ilave olarak bankacılık sektöründeki ciddi risklerin varlığına vurgu yaptığı raporda, pandeminin etkisi ve yaygınlığı azaldıkça, bankalara sağlanan denetim esnekliği ve kredi ertelemesi uygulamalarının kademeli olarak kaldırılmasının tavsiye edildiğini hükümete iletti.

CB Erdoğan, IMF’nin yanı sıra kredi derecelendirme kuruluşlarının raporlarından ve Türkiye’nin kredi notu değerlendirmelerinden haz etmiyor. Ancak uluslararası reyting kuruluşlarının Türkiye değerlendirmeleri, IMF, Dünya Bankası, OECD vb. kuruluşların Türkiye ekonomisiyle ilgili öngörüleri yabancı yatırımcı ve sermayedarlar tarafından ciddi şekilde izleniyor, önemseniyor.

Resmi verilere güvensizliğin ve MB, TÜİK başta olmak üzere kurumsal bağımsızlığın yok edildiği endişelerinin yükseldiği aşamada, yabancı finans kuruluşları ve yatırımcılar, sermayedarlar bu rapor ve değerlendirmelere bakarak, Türkiye ile ilgili kararlarını oluşturuyor. Türkiye’ye dış kaynak girişinin neredeyse durması, mevcut yabancı sermayenin de hızla Türkiye’den çıkması, iktidarın itibar etmediği ancak küresel piyasaların yakından takip ettiği bu rapor ve reyting değerlendirmelerinde dile getirilen risklerden, uyarılardan kaynaklanıyor.

10.Sanayi üretiminde geçen yıla kıyasla baz etkisiyle gerçekleşen artışın yüzde 7’lik ilk çeyrek büyümesinin lokomotifi olduğunu savunan iktidarın bu tezi, son açıklanan Nisan ayı sanayi üretimi verisiyle boşluğa düştü. 11 ay aradan sonra inişe geçen sanayi üretimi, aynı zamanda ekonomide yavaşlamanın ve durgunluğun işareti olarak görülmelidir!

Sanayi üretimi geçen yıl salgın nedeniyle kapanan ekonomiden ötürü, baz etkisiyle yükselişe geçerken, son açıklanan Nisan ayı verisi, tablonun tersine döndüğünü, sanayi üretimde düşüş başladığını gösterdi. Bu durum aynı zamanda ekonomide yavaşlamanın, daralmanın göstergesi!

Sanayi üretimi nisanda geçen yılın aynı ayındaki salgın önlemleri ve kapanmanın yarattığı baz etkisiyle yıllık yüzde 66 artmış görünürken, aylık bazda ise bir önceki aya kıyasla yüzde 0,9 oranında azaldı. Bu rakam 11 ay aradan sonra sanayi üretiminin tekrar inişe geçtiğini gösteriyor.

Geçtiğimiz ay sonunda yüzde 7 olarak açıklanan 2021 yılı ilk çeyrek büyüme hızında sanayi üretimindeki artışın ve özellikle imalat sanayiinde yatırım ve üretim artışının etkili olduğu Cumhurbaşkanı tarafından öne sürülmüştü.

Ancak işin gerçeği, geçen sene nisan ayında, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de salgının etkisiyle sanayi üretiminin sert düşüş göstermiş olması ve baz etkisiyle de bu yılın aynı dönemlerinde yüksek üretim artışı verilerinin açıklanmasıydı.

Sanayinin alt sektörlerine bakıldığında da yıllık üretimde yine baz etkisiyle yükseliş gözlenirken, aylık olarak ise düşüşün hızlandığı ortaya çıkıyor. 2021 yılı Nisan ayında madencilik ve taşocakçılığı sektörü endeksi geçen yılın aynı ayına göre yüzde 25,5, imalat sanayi sektörü endeksi yüzde 72,3 ve elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü endeksi yüzde 26,6 arttı.

Geçen yılın aynı dönemi yerine bu yılın aylık verilerine bakıldığında ise üretim düşüşünün başladığı gözleniyor. Nisan ayında, Mart ayına göre yüzde 0,9 gerileyen sanayi üretiminin alt sektörlerindeki durum, aylık verilerde çok farklı bir tablo ortaya çıkarttı.

Nisanda madencilik ve taş ocakçılığı sektörü endeksi bir önceki aya göre yüzde 4,1, imalat sanayi sektörü endeksi yüzde 0,7 ve elektrik, gaz, buhar ve iklimlendirme üretimi ve dağıtımı sektörü endeksi yüzde 1,3 azaldı.

Sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörleri ciro endeksi de Nisan ayında yine aynı baz etkisiyle geçen yılın aynı ayına kıyasla yıllık yüzde 96,9 artış gösterirken, aylık bazda Mart ayına göre yüzde 1,8 gerileme yaşandığı görülüyor. Sabit fiyatlarla perakende satış hacmi de 2021 yılı Nisan ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 41,7 arttı. Alt sektörler itibarıyla gıda, içecek ve tütün satışları yüzde 10,2, gıda dışı satışlar (otomotiv yakıtı hariç) yüzde 74,6, otomotiv yakıtı satışları yüzde 38,5 arttı. Aylık düzeydeki üretime bakıldığında perakende satış hacmi Nisan ayında Mart ayına göre yüzde 6,3 azaldı. Aynı şekilde gıda dışı satışlar (otomotiv yakıtı hariç) yüzde 11,4, otomotiv yakıtı satışları yüzde 6,3 düşüş gösterdi. Sadece gıda, içecek ve tütün satışları aylık yüzde 3,2 arttı. Sanayi üretimi, sektörel ciro endeksleri ve perakende satış hacimlerinde Nisan ayında, bir önceki aya göre yaşanan düşüşler ekonominin tüm bu alanlarında yavaşlamanın ve durgunluğun işareti. Mart ayında normalleşme etkisiyle yükselişler yaşandığı, Nisan ayında ise önce kısmi kapanma sonrasında 17 Mayıs’a kadar tam kapanma etkisiyle düşüş gerçekleştiği öne sürülebilir. Dolayısıyla mayıs ayı verisi açıklandığında da yine sanayi üretiminde, ciro endekslerinde ve perakende satış hacimlerinde geçen yılın aynı ayına göre baz etkisiyle artış, bu yıl ise aylık düzeyde düşüş gerçekleştiği görülebilir.

Ancak önemli olan kısmi ve tam kapanma süreçlerinde hizmet sektörü dışında sanayi başta olmak üzere hemen tüm sektörlerin kapsam dışında tutulması ve üretimin sürdürülmesine zemin yaratılmasıydı. Buna rağmen aylık olarak düşüş gerçekleşiyorsa o zaman bu durum ekonomide daralmanın ve yavaşlamanın somut işareti olarak görülmeli.

Daha önce de vurguladığım gibi ikinci çeyrek büyüme hızı, geçen yılın aynı döneminde (Nisan, Mayıs, Haziran) salgın önlemlerinden ötürü eksi yüzde 10,3 daralma ve küçülmenin baz etkisiyle bu yılın aynı döneminde çift haneli büyüme hızı olarak gerçekleşecektir. Ne yazık ki bu gerçek bir büyüme olmayacaktır.

- Nitekim nisan ayına ilişkin açıklanan veriler de aylık olarak, sanayi, perakende, sektörel yavaşlamanın ilk sinyallerini vermektedir.

Bunların hiç birisinin kalıcı ve istikrarlı bir ekonomik süreci gerçekleştiremediği daha önceki benzer uygulamalarda da görüldü. Bir kez daha aynı yanlışın yapılması kısa süreli bir canlanma ve ardından geri ödenemeyen kredi borçlarıyla daralan bir ekonomik tabloyu daha da ileriye taşıyacaktır.

11.G7 Liderler Zirvesi’nde; Çin’in küresel dünya ticaretinde artan ağırlığının dizginlenmesi için, ‘BİR KUŞAK BİR YOL’ projesine alternatif olarak bir ulaşım ve altyapı projesinin hayata geçirilmesi kabul edildi. ‘DÜNYAYI YENİDEN DAHA İYİ İNŞA ET’ başlığıyla hazırlanan plan uyarınca altyapılarını iyileştirmek ve ulaşım alanında yatırım yapmak isteyen geri kalmış ya da düşük gelirli ülkelere destek ve finansman sağlanacak.

Dünyanın en gelişmiş ülkelerinin oluşturduğu G7 Liderler Zirvesi’nde Çin’in tüm dünya ticaretini etkisi altına almasını hedefleyen ‘Bir Kuşak Bir Yol’ programına alternatif bir planın hayata geçirilmesi kabul edildi.

- Ülkeler arasındaki küresel ulaşım planları hazırlayarak hayata geçiren Çin, ihraç ürünlerini demiryolu ile doğrudan İngiltere’ye ulaştırabilme olanağını elde etti.

Güzergâh üzerindeki pek çok Asya, Orta Asya, Doğu Avrupa, Orta Avrupa ülkelerini geçen ticari demiryolu ağı, güneyden de paralel olarak Ortadoğu, Türkiye, Kuzey Afrika ve Sahra Altı Afrikası ülkelerine ulaşan, karayolu-deniz yolu-demiryolu entegre ulaşım sistemlerini devreye sokuyor.

Avrupa pazarına erişimde Türkiye’nin önemli bir geçiş ülkesi olmasından ötürü, Türkiye’deki demiryolu, hızlı tren projelerinde yer alan, bazı limanların işletmesini üstlenen Çin, son olarak Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle inşa edilen Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve çevre yollarını devralma girişiminde sonuç almak üzere.

G7 zirvesinde liderlerin üzerinde uzlaşıya vardığı ‘Dünyayı Yeniden Daha İyi İnşa Et’ programı Çin’in projesine alternatif olarak planlandı. Batılı ülkelerin küresel ticaretteki paylarının gerilemesini önlemeyi amaçlayan program, altyapı ve ulaşım ağlarını iyileştirmek, bu alanda yatırım yapmak isteyen geri kalmış veya düşük gelirli ülkelerin projelerine finansman ve katkı sağlamayı öngörüyor.

- ABD Başkanı Joe Biden, G7 zirvesinde yaptığı açıklamada “Dünyayı Yeniden Daha İyi İnşa Et” planının Çin'in geliştirdiği Bir Kuşak, Bir Yol Programı'na daha iyi bir alternatif sunmasını amaçladıklarını söyledi.

ABD yönetimi, Çin'in programını “borç diplomasisi” olarak adlandırıyor ve bu yolla pek çok az gelişmiş, düşük gelirli ülkelerin Çin’in ekonomik hegemonyası altında kaldığını, Çin’e borçlandığını ve borçlarını ödeyemeyince de Çin’in bu tesisleri el koyarak devraldığını böylece ülkeye yerleştiğini savunuyorlar.

Dolayısıyla Çin’in Bir Kuşak Bir Yol programı ile çok sayıda ülkede stratejik ulaşım altyapısını önce inşa edip sonra da ele geçirdiğini belirterek G7 zirvesinde kabul edilen programın Çin’e alternatif olacağını vurguladılar.

Ancak G7'nin Dünyayı Yeniden Daha İyi İnşa Et Programı’nın finansmanı konusunda ciddi belirsizlikler ve anlaşmazlıklar söz konusu. Nasıl bir finansman yönteminin izleneceği, G7 ülkelerinin sağlayacakları katkının tutarının ne olacağı, ortak bir fonun oluşturulup oluşturulmayacağı ve finansmanın yönetiminin nasıl yürütüleceği vb. konularında da belirsizlikler, anlaşmazlıklar, uzlaşmazlıklar mevcut.

- Almanya Başbakanı Merkel, G7 ülkelerinin henüz bu program için finansman ortaya koyma aşamasında olmadığını açıkladı.

G7 liderler zirvesinde alınan bu karara sert tepki gösteren Çin, artık dünyayı ilgilendiren kararların küçük bir grup tarafından alındığı dönemlerin geride kaldığını duyurdu. G7 liderlerinin kabul ettiği programın finansal ve işleyiş altyapısı, kurumsal sisteminin oluşturulmasının zaman alacağını, bu süreçte ise Çin’in BİR KUŞAK BİR YOL programına daha hız vererek mesafe kat edeceğini öngörmekteyim.

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

14 HAZİRAN 2021