CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak’ın 13 Eylül 2021 tarihli haftalık değerlendirme raporu

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 13 EYLÜL 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

İÇ POLİTİKA

  1. Atatürk ismini taşıyan statların adını Arena’ya çeviren iktidarın, Rumlarla “Atatürk” tartışmasına girişmesi inandırıcılık ve samimiyetten yoksun!

DIŞ POLİTİKA

  1. Rusya, Suriye’yi Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne (KGAÖ) üye olarak almak istiyor.
  2. Afganistan'da Taliban'ın açıkladığı geçici hükümet; kapsayıcı ve temsil niteliği geniş hükümet beklentilerini boşa çıkartarak, dünyada düş kırıklığı yarattı!
  3. Fas’ta genel seçimleri liberal ve sol partiler kazanırken, 2011 yılından bu yana ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi (PJD) seçim hezimetine uğradı!
  4. ABD, Lübnan üzerinden Suriye Devlet Başkanı Esad ile diyalogu geliştirdi. Sezar yaptırımları gevşeyebilir!

EKONOMİ

  1. 2011’deki 2023 hedeflerinin gerisindeki yeni OVP ile yoksullaşma ve gerileme tescil edilirken, CB Erdoğan 2053 vizyonu söylemine sarıldı!
  2. Merkez Bankası, faiz politikasında “Çekirdek Enflasyonu” esas alacağını açıkladı!
  3. Resmi işsizlik, normalleşme ve işyerlerinin açılmasına rağmen yüzde 10,6’dan yüzde 12’ye çıktı!
  4. İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun (İŞKUR) açıkladığı ağustos ayı verileri işsizlik artışının hızlandığını gösteriyor!
  5. İnşaat maliyet endeksindeki artış, temmuz ayında yüzde 45’e yaklaşarak son iki yılın en yüksek düzeyine ulaştı.
  6. Vergi borçlarının yapılandırılmasında başvuru ve ödeme süreleri bir ay uzatıldı. 30 milyonu aşkın borçlu mükelleften yapılandırma başvurusunda bulunanların sayısı 2,5-3 milyon!

1.İKTİDAR, GKRY’nin okullarında okutulan ders kitabında Atatürk’ün yer aldığı bir sayfanın yırtılarak imha edilmesi yönünde okullara ve öğretmenlere, göstermelik tepki verdi. 19 Mayıs’ı, 23 Nisan’ı,…, Ulusal Bayram günlerini kutlamamak için türlü bahaneler uyduran, Atatürk ismini taşıyan statların tamamının adını Arena’ya çeviren iktidarın, Rumlarla “Atatürk” tartışmasına girişmesi inandırıcılık ve samimiyetten yoksun!

Geçtiğimiz hafta yerli-yabancı medyaya da yansıyan bir olayda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) okul yönetimlerine gönderdiği talimatla, İngilizce bir ders kitabında Atatürk’ün yer aldığı sayfanın yırtılarak kitaptan çıkarılmasını ve imha edilmesini istedi.

- Doğal olarak bir ulusun tarihi liderine ve ulusal kurtuluş savaşıyla cumhuriyetin inşasına önderlik eden Atatürk’e yapılan bu saygısızlık ve uluslararası teamüllere aykırı tavır hepimizin tepkisini çekti. Atatürk ve Türkiye düşmanlığını sergileyen bu sığ milliyetçilik yaklaşımı kabul edilemez.

İktidardan da buna yönelik bazı tepkisel açıklamalar geldi. Ancak Rumların ders kitabından Atatürk’ü çıkartmasına, yer aldığı sayfayı yırtmasına gösterilen bu tepkinin samimiyetinin ve inandırıcılığının gerçekliği, iktidarın yıllardır sergilediği benzer tavırlar ve tutumlar karşısında sorgulanmayı gerektiriyor.

Son örneğini 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda yaşadığımız gibi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm camilerde okunan hutbesinde Atatürk’e yer verilmediği gibi, daha önce de farklı ulusal bayram anmalarındaki hutbelerde, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bazı ders kitaplarında Atatürk ve ulusal kurtuluş savaşımızın diğer kahramanları, Cumhuriyetin kurucuları hakkında benzer tavırlar sergilendi. Adları anılmadı.

Ulusal Bayram günlerindeki kutlamalar çeşitli bahanelerle, sudan gerekçelerle pek çok kez iptal edildi. Anıtkabir ziyaretleri yasaklandı.

- Milli Eğitim Bakanlığı okullarda Andımızın okunmasına yasak getirdi.

- Bu yasakla ilgili yürütmenin durdurulmasına itiraz eden bakanlık bir üst mahkemeye başvurarak, yasaklamayı Danıştay’da kesinleştirdi.

İstanbul’da, Ankara’da, Bursa’da, Adana’da ve neredeyse tüm illerde Atatürk adını taşıyan stadyumların isimleri Arena’ya dönüştürüldü.

Daha da güncel ve somut örnek İstanbul’da ülkemizin en büyük uluslararası havaalanı olarak yıllardır hizmet veren Atatürk Havaalanı kapatılıp, işletmecisinin sözleşme süresi dolmamasına rağmen 300 milyon Euro’yu aşan tutarda ödeme yapılarak faaliyeti durduruldu.

- İleride yeniden açılması ihtimaline karşı pistlerin üzerine alelacele 45 günde Sağlık Turizmi bahanesiyle hastane inşa edildi.

Kıbrıslı Rumların, ders kitaplarından Atatürk’ü çıkarmak istemeleri kendileri açısından siyasi ve ulusal düşmanlığın bir yansımasıdır. Rumlara tepki gösteren iktidarın yıllardır bu konudaki tavrı ve icraatları, Atatürk’ü, milli mücadeleyi unutturma çabaları çok daha vahim!

İktidarın yargı bağımsızlığı, demokrasi, insan hakları, temel hak ve özgürlükler ve daha birçok konudaki söylem ile eylemlerinde samimiyetsiz olmaları gibi, Atatürk konusunda da GKRY’ye karşı sergilenen tepki de içtenlikten ve inandırıcılıktan yoksun, bir o kadar da göstermeliktir.

2.Rusya, Afganistan’da Taliban’ın yönetime gelmesinin ardından Orta Asya ve Kafkasya’da radikal cihatçılığın ortaya çıkması ihtimaline karşı Suriye’yi Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne (KGAÖ) üye olarak almak istiyor. KGAÖ üyesi Orta Asya ülkelerinin ordularının deneyim kazanmasını hedefleyen bu adımın sonrasında KGAÖ üyesi ülkelerin birliklerinin Rusya ve Suriye ordusunun yanında, Suriye’de sahaya çıkması gündeme gelebilir!

Rusya Savunma Bakanlığı Askeri ve Siyasi İlişkiler Bölüm Başkanı Andrey Kartapolov yaptığı açıklamada Rusya ve bazı Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile eski Sovyet Cumhuriyeti ülkeler arasındaki Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne (KGAÖ) Suriye’nin üyeliğinin ciddi şekilde gündemde olduğunu dile getirdi.

- Rusya, Belarus, Kazakistan, Tacikistan, Ermenistan, Kırgızistan arasında 2002 yılında kurulan KGAÖ, üye ülkelere yönelik saldırı ve savunma hallerinde ortaklaşa hareket edilmesini, karşılıklı destek ve yardımlaşmayı, çağrı halinde askeri birliklerin üye ülkelere gönderilmesini öngörüyor.

- Tamamı eski Sovyetler Birliği’nden ayrılan ülkelerden oluşan KGAÖ ülkeleri, sıklıkla ortak tatbikatlar yaparak askeri ve savunma iş birliğini güçlendirmeyi hedefliyorlar.

Taliban’ın 20 yıl sonra Afganistan’da yeniden yönetimi ele geçirmesiyle özellikle Orta Asya Türk Cumhuriyeti olan sınırdaş ülkeler ve Rusya’nın kaygıları arttı. Taliban daha Kabil’i ele geçirmeden Taliban yöneticilerini Moskova’ya davet eden Rusya, Afganistan’da radikalizme, IŞİD ve El Kaide gibi örgütlerin faaliyetine izin verilmeyeceği, sınır komşusu ülkelere saldırılara müsaade edilmeyeceği, Taliban rejimi ve diğer cihatçı ideolojilerin ihracına zemin yaratılmayacağı gibi konularda Taliban’dan taahhüt ve güvence almıştı.

- Anlaşılan bu taahhütler Rusya için anlamlı ve yeterli olarak görülmüyor ve olası bir cihatçı terörüne ve saldırısına karşı hazırlıklı olma ihtiyacı kendisini dayatıyor!

Rusya, Afganistan ile sınırı bulunan Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan gibi eski Sovyet Cumhuriyeti Orta Asya ülkelerinde cihatçı yapılanmaların, İslamcı radikalizmin ortaya çıkmasından endişeli.

Savaşmak üzere Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Dağıstan, Çeçenistan gibi eski Sovyet cumhuriyetleri ülkelerin çok sayıda vatandaşı Suriye’ye gelerek IŞİD saflarında ve diğer cihatçı örgütlerde yer aldı. Rusya bu kişilerin olası geri dönüşlerinin yaratabileceği tehdidi gözeterek 2015’te Suriye’de doğrudan sahaya inmeyi kararlaştırdı. Bu süre içinde Rusya ordusu IŞİD, El Nusra, Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ve daha birçok örgüt karşı Suriye ordusuna destek vererek mücadelede yer aldı. Şimdi olası Afganistan ve Taliban tehdidine karşı, KGAÖ üyesi Orta Asya Cumhuriyetleri ve Müslüman nüfusa sahip eski Sovyet Cumhuriyetlerinin ordularının da cihatçılarla mücadelede sahada doğrudan deneyim kazanması görüşünün öne çıktığı kaydediliyor. Halen Suriye’de bu ülkelerin vatandaşı olan azımsanmayacak sayıda cihatçının İdlib’te bulunduğu, farklı cihatçı örgütlerin saflarında yer aldıkları göz önünde tutularak bu ülke birliklerinin de Suriye’de sahada cihatçılarla mücadele deneyimini doğrudan kazanmaları, mücadele yöntemlerini geliştirmeleri öngörülüyor.

Özellikle Tacikistan ve Özbekistan’daki üslerini takviye eden, bu ülkelerin ordularıyla KGAÖ kapsamında ortak askeri tatbikatlara hız veren RUSYA, Taliban’ın Afganistan’da yönetime gelmesiyle yükselen olası tehdit ve tehlikeye karşı, KGAÖ üyesi ülkeleri de organize etme, ordularını eğitme çabasına girişti. Yakın gelecekte Suriye’nin KGAÖ üyesi olması durumunda, Suriye sahasında, özellikle İdlib’e yönelik olası bir operasyonda KGAÖ ülkelerinin (Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan) ordu birliklerini Rusya ve Suriye ordusunun yanında görmek sürpriz sayılmamalıdır.

3.Afganistan'da 20 yıl sonra yeniden yönetime gelen Taliban'ın açıkladığı geçici hükümet, kapsayıcı ve temsil niteliği geniş hükümet beklentilerini boşa çıkartarak dünyada düş kırıklığı yarattı. Taliban’ın çizgisinde değişiklik olmadığı kanısını güçlendiren geçici kabinede, BM’nin ve ABD’nin terör listesi yanında FBI’ın arananlar listesinde bulunan isimlere yer verilmesi tepki çekti!

Taliban tarafından kurulan geçici hükümetin Bakanlar Kurulu açıklanırken, Taliban’ın radikal çizgisinde bir değişim olmayacağı kanısı güçlendi. ABD, kabinenin yapısının ve yer alan isimlerin kendilerini kaygılandırdığını açıkladı. Taliban’ın ‘kapsayıcı kabine’ vaadine rağmen açıklanan hükümette kadınlar ve etnik azınlıkların temsil edilmemesi, doğrudan Amerikan askerlerine yönelik saldırılarda adı geçen, katliamlara karışan kişilerin bakanlık görevine getirilmesinin ABD’de rahatsızlık yarattığı kaydedildi.

- Taliban hükümetinin Başbakanı Molla Muhammed Hasan Akhund, Birleşmiş Milletler'in kara listesinde yer alıyor.

- İçişleri Bakanı Siraceddin Hakkani, ABD’nin ve BM’nin terör örgütleri listesinde yer alan Hakkani Hareketi’nin lideri. Pek çok katliamdan sorumlu tutulan ve Amerikan Federal Soruşturma Bürosu'nun (FBI) arananlar listesinde yer alan bir isim.

Taliban’ın ele geçirdiğini iddia ettiği Pençşir Vadisi'ndeki Kuzey İttifakı Direniş Hareketi, uluslararası topluma, Afganistan'ın yeni hükümetiyle diplomatik ilişki kurmama, hükümeti tanımama çağrısı yaptı.

ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, Taliban'ın kurduğu hükümetin uluslararası meşruiyet kazanmasını istiyorsa, öncelikle bunu hak etmesi gerektiğini belirterek, “Taliban hükümetinin kapsayıcılık testini geçemediği açıkça görülüyor. Açıklanan kabinede yer alan bazı isimler kaygı verici bir geçmişe sahip. Taliban, herhangi bir meşruiyet ya da destek istiyorsa öncelikle bunu kazanması gerek” dedi.

Taliban kabinesinin açıklanmasından sonra başkent Kabil ve bazı şehirlerde gruplar halinde protesto gösterileri düzenleyen Afgan kadınlar, çalışma hakkı ve hükümette kadınların da yer alması taleplerini gündeme getirirken, Taliban mensupları tarafından sert müdahaleyle karşılaştı.

- Protestoları izleyen bazı gazetecilerin de gözaltına alınarak işkence gördüklerine ilişkin görüntüler uluslararası medyaya yansıdı.

- Taliban Yüksek Lideri Mevlevi Haybatullah Akhunzade, hükümetin Şeriat Hukukunu uygulayacağını bildirdi.

Başbakanlık görevini üstlenen Molla Muhammed Hasan Akhund, 1996-2001 yılları arasındaki ilk Taliban yönetimi döneminde de hükümette Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak görev almıştı. Taliban'ın askeri kanadından çok dini kanadında etkili olduğu belirtilen Akhund'un Taliban içindeki nispeten ılımlılar ile sertlik yanlıları arasında yaşandığı dile getirilen anlaşmazlık sonrası, ‘üzerinde uzlaşılan isim’ olarak Başbakanlığa getirildiği anlaşılıyor. İçişleri Bakanı Siraceddin Hakkani, Taliban'a sadakat yemini eden örgütlenmelerden birisi. Hakkani Örgütü, ABD'nin “yabancı terör örgütleri” listesinde yer alıyor, El Kaide ile de oldukça yakın olarak biliniyor. Afganistan hükümetindeki isimler arasında, Taliban'ın eski lideri Molla Ömer'in oğlu, Molla Yakup Savunma Bakanı olarak, ABD'nin ülkeden çekilişini düzenleyen Doha Anlaşması’nda önemli rolü olan Taliban'ın kurucularından, Molla Abdulgani Baradar Başbakan Yardımcısı göreviyle yer alıyor.

Taliban, kabinede kadın bakana yer vermediği gibi halen var olan Kadın Sorunları Bakanlığı’nın kapatıldığını ve lağvedildiğini açıkladı. Gerek açıklanan kabine üyelerinin isimleri ve geçmişleri gerekse Şeriat hukuku uygulanacağının ilan edilmesi, kadınlarla ilgili şartların belirleneceği yönündeki açıklamalar Taliban yönetimindeki Afganistan’ın oldukça karanlık bir sürece gireceğinin somut işaretleri!

4.Fas’ta 8 Eylül’de yapılan parlamento seçimleri, 2011 yılından bu yana iktidarda olan İslamcı-İhvancı çizgideki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (PJD) ağır hezimete uğraması, milletvekili sayısının 125’ten 12’ye inmesiyle sonuçlandı. Fas parlamentosunda liberal ve sol partiler ağırlık kazandı.

Fas’ta genel seçimleri liberal ve sol partiler kazanırken, 2011 yılından bu yana iktidarın büyük ortağı olarak ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi (PJD) hiç ummadığı bir seçim hezimetine uğradı. 2010’daki Arap Baharı eylemlerinden sonra yükselişe geçen siyasal İslamcı ve ağırlıkla da İhvancı partiler, iktidara geldikten sonra uyguladıkları dayatmacı politikalar yanında, özellikle rüşvet, yolsuzluk iddiaları, ekonomik sıkıntıların ağırlaşması sonucunda toplum desteğini kaybettiler.

Adalet ve Kalkınma Partisi-PJD seçimler öncesinde Mart ayında kendi lehine olacak şekilde seçim yasasında kapsamlı değişikliklere gitmesine rağmen seçimde hezimete uğrayan parti oldu. Fas seçimlerinde liberal çizgideki Milli Bağımsızlar Birliği (RNI) en fazla sandalye sayısına ulaşırken, yine liberal çizgideki Asalet ve Çağdaşlık Partisi (PAM) ise ikinci sırada çıktı.

2011 yılından bu yana kesintisiz şekilde iktidarda yer alan ve koalisyon hükümetlerinin büyük ortağı konumundaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (PJD) sandalye sayısı iktidar lehine değiştirilen seçim yasasına rağmen 125’ten 12’ye inerken, aynı zamanda partinin lideri Başbakan Sadettin Osmani, başkent Rabat’tan aday olmasına karşın milletvekili seçilemedi.

Seçimleri birinci parti olarak kazanan iktidardaki koalisyonun ortağı RNI Partisi'nin Lideri Aziz Akhannuş, Forbes’a göre 2 milyar doları aşan servetiyle Fas Kralı 6. Muhammed’den sonra ülkenin en zengin ikinci kişisi. Kabinede Tarım Bakanı olarak görev yapan Akhannuş, Kral Muhammed tarafından yeni hükümeti kurmakla görevlendirildi.

Arap Baharı sonrasında Fas Kralı 6. Muhammed, olası ayaklanmaların önüne geçmek için 2011 yılında tüm tarafların katılımıyla bazı anayasa değişikliklerini kabul ederek, kraliyet yetkilerinin bir bölümünü parlamentoya ve hükümete devretti. Buna rağmen oldukça geniş yetkileri muhafaza ediyor. Parlamentoyu feshetmek de dahil, hükümeti görevden alma, hükümet kararlarını veto etmek, ordunun başkomutanlığı, yargı konseyi başkanlığı vb. yetkilere sahip Fas kralının, seçimin galibi Akhannuş ile çok yakın olduğu biliniyor.

- Seçimi kaybeden PJD, seçimlerde usulsüzlük yapıldığını iddia ederek başvuruda bulundu ancak İçişleri Bakanlığı seçimlerin normal koşullarda ve yasalara uygun şekilde yapıldığını duyurdu.

Sol, sosyalist ve sosyal demokrat çizgideki dört parti ise parlamentoda toplam 99 sandalye kazanmasına karşılık koalisyon ortağı olmaları ya da hükümete katılmalarının zor olduğu Fas Kralının monarşiye sadık liberal-muhafazakâr partilerden oluşacak bir koalisyon bir hükümetini tercih ettiği dile getiriliyor. Seçim sonuçlarının bir anlamda Fas Kralının istediği yönde olduğunu ve Siyasal İslamcı-İhvancıların seçimi kaybetmesinin Kraliyet nezdinde memnuniyet yarattı. Seçim hezimeti sonrası liderliği bırakan Osmani, PJD’yi 18 Eylül’de olağanüstü kongreye çağırdı. Hükümeti kurmakla görevlendirilen Akhannuş’un partisinin kadroları ve vekilleri ağırlıkla Fas’ın zengin iş insanları, üst düzey bürokrat, teknokrat ve akademisyenlerinden oluşuyor.

Fas seçimleriyle birlikte Müslüman Kardeşler-İhvan çizgisi Mısır’da Muhammed Mursi’nin darbeyle devrilmesi, geçtiğimiz ay Tunus’ta iktidar ortağı El Nahda’nın ve lideri Gannuşi’nin Cumhurbaşkanı Kays Said tarafından görevden uzaklaştırılması ardından Arap ülkelerindeki, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’deki seçimle gelmiş son iktidarını da yine seçimle kaybetti.

Böylece Arap ülkelerinde Arap Baharı ile başlayan siyasi değişimin, Siyasal İslam veya Ilımlı İslam modelinin son kalıntısı da ortadan kalktı.

- Aslında Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da 20-30 yıllık dikta yönetimlerini sonlandıran Arap Baharı ile umulan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile ılımlı İslamcıların iş başına gelmesiydi. Sonuç tam tersi oldu.

Muhafazakâr demokrat, ılımlı İslam, vb. şekilde kendilerini tanımlayarak iktidara gelen ya da iktidarın parçası olan siyasal partiler, sonrasında inanç siyasetini topluma dayatmaya, daha baskıcı olmaya yöneldiler. Arap Baharı isyanlarına yol açan yoksulluğa, adaletsizliklere çözüm üretmek yerine iktidarda kalabilmeye odaklanarak, güç zehirlenmesine uğradılar.

Demokrasiyi sindiremeyen, muhafazakâr demokrat gömleğiyle iktidara gelip, güçlenince gerçek yüzünü ve niyetini sergileyen, inanç istismarına yönelen baskıcı politikaları uygulamaya koyan bu partiler ve iktidarlarının sonlanması, yeni dengeleri de beraberinde getirecektir.

5.Lübnan’da hükümet krizi sona ererken, ülkenin elektrik ve doğalgaz ihtiyacının Mısır tarafından karşılanması, Mısır doğalgazı ve Ürdün elektriğinin Suriye üzerinden Lübnan’a ulaştırılmasına ABD’nin onay ve destek vermesi, ABD ile Şam yönetimi arasında resmi diyalog başlatılmasını gündeme getirdi. Suriye’de ortaya çıkan yeni süreçte Sezar Yasası yaptırımlarında esneme yanında çok ciddi yeni gelişmeler olabilir.

Doğu Akdeniz’den çıkarılan Mısır gazını Ortadoğu ve Avrupa’ya taşımak amacıyla hayata geçirilen en büyük projelerden birisi olan, ancak Suriye iç savaşı nedeniyle inşası kısmen kesintiye uğrayan Arap Gazı Boru Hattı (AGB) Suriye’de ve ABD-Suriye arasında yeni bağlantıların ana unsuru olmak üzere. Mısır ve Ürdün arasında ilk olarak 2001 yılında planlanarak inşasına başlanan boru hattı, Sina Yarımadası’ndan Ürdün’ün Akabe limanına ulaşırken, 2003’te Mısır-İsrail anlaşmasıyla da karadan geçen 1200 kilometre uzunluğundaki hatta denizaltından yapılan 100 kilometrelik boru hattı bağlantısıyla İsrail’in Aşkelon limanına uzadı. Ürdün’ün doğalgaz ihtiyacını karşılamaya başlayan AGP hattı daha sonra yeni güzergâhlarla Suriye ve Lübnan’ı da kapsayacak şekilde genişletildi. Akabe kentinden başlayarak Ürdün’ün başkenti Amman üzerinden Ürdün-Güney Suriye sınırındaki Jabber şehrine ve oradan da Şam ve Humus’u geçerek Lübnan’ın kuzeyindeki Trablusşam’a varacak hattın inşası daha sonra ortaya çıkan Suriye-Lübnan anlaşmazlığı ve ardından Suriye iç savaşı nedeniyle kesintiye uğramıştı.

Şimdi ise ortaya çıkan son gelişmeler ve siyasi-diplomatik temaslarla Mısır gazının Suriye üzerinden Lübnan’a ulaştırılmasının en büyük destekçisi olarak ABD devreye girdi. Lübnan’da uzun süredir devam eden hükümet krizi, ağır ekonomik çöküş ve geçen yıl Beyrut Limanı’ndaki patlamayla ağırlaşan ekonomik-sosyal kriz tablosu ülkede elektrik ve akaryakıt sıkıntısını had safhaya getirdi.

- Günde 20 saate varan elektrik kesintileri, akaryakıt karaborsası, Lübnan Merkez Bankası’nın rezervlerinin tükenmesinden ötürü petrol ithalatına kaynak bulunamaması elektrik santrallarının üretimini de durdurdu.

Lübnan’da iktidarın güçlü ortağı Hizbullah bunun üzerine İran ile bağlantıya geçerek, Lübnan’a petrol gönderilmesi için anlaşmaya varıldığını açıkladı. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah yaptığı açıklamada İran’dan ‘hibe’ petrol taşıyan tankerlerin yola çıktığını ve Suriye karasularına ulaştığını açıkladı.

İran’dan yola çıkan petrol tankerlerinin Lübnan’da Hizbullah etkinliğini ve halk desteğini daha da artıracağını öngören İsrail’in talebi üzerine ABD devreye girerek Lübnan’ın enerji sorununun çözümü için Hizbullah’ı ve İran’ın Lübnan’daki etkisini frenleyecek bir formül geliştirildi.

Bu çerçevede İran tankerleri Beyrut Limanı yerine Suriye’nin Akdeniz’deki limanlarına demirlerken, petrolün de buradan tankerlerle Suriye üzerinden Lübnan’a karayoluyla taşınması yanında Mısır doğalgazıyla Ürdün’de üretilecek elektriğin de Suriye üzerinden Lübnan’a nakledilmesi konusunda mutabakata varıldı.

Suriye, Ürdün, Mısır ve Lübnan arasında ABD’nin girişimiyle bir zirve toplantısı gerçekleştirilmesi kararlaştırılırken, Lübnan’dan bir heyette Suriye’nin Lübnan’a petrol ve doğalgaz sevkiyatına onay vermesi yönünde müzakereler yürütmek üzere Şam’a gitti.

Lübnan Cumhurbaşkanı Michel Aoun, Lübnan’ın Suriye üzerinden Mısır ve Ürdün’den elektrik enerjisi ve doğal gaz tedarik etmesine ABD’nin onay verdiğini ve yardımcı olmayı kabul ettiğini duyurdu.

- Şam yönetimi de Lübnan’ın Mısır doğalgazı ve Ürdün elektriğinin Suriye topraklarından geçirilerek Lübnan’a ulaştırılması talebini kabul etti.

ABD’nin geçtiğimiz yıl haziran ayında uygulamaya koyduğu Sezar Yasası kapsamında, Suriye’ye uyguladığı yaptırımlar, Suriye üzerinden Lübnan’a yardım sağlanmasını engellediği için şimdi yaşanan bu son gelişme, ABD’nin Suriye yaptırımlarını Lübnan’a elektrik ve doğalgaz sağlanmasına endeksli olarak gevşetmesini gündeme getirdi. ABD, Lübnan’da İran’ın ve desteklediği Hizbullah’ın iktidarda güçlenmesini frenleyebilmek için İran petrolüne alternatif olarak Mısır doğalgazı ve Ürdün elektriği formülünü devreye sokunca, Suriye’yi de sürece dâhil etmek, zorunda kaldı. Lübnan ve Suriye’deki istikrarsızlığın bölgede İran’ın etkinliğinin artmasına zemin yarattığını İran’a uyguladığı ambargonun bu durumu değiştiremediğinin farkına vardı. Lübnan’ı İran etkisine terk etmek istemeyen ABD yönetimi ve İsrail, Suriye’nin bu organizasyona dâhil edilmesine kapı açtı.

ABD, bunun ardından dört ülke arasında (Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün) Ürdün’de gerçekleşecek Lübnan’a Enerji Zirvesi’ne onay verdiğini ve bulunacak çözümü desteklediğini duyurdu.

- Önümüzdeki günlerde Amman’da gerçekleşecek zirvenin ardından ABD-Şam Yönetimi arasındaki diyalogun ve ikili temasların hızlanması, Sezar yaptırımlarının gevşetilmesi, ABD-Rusya iş birliğiyle Kuzey Suriye’de yeni süreçlerin yaşanması şaşırtıcı olmayacaktır.

ABD, Şam yönetimi ile diyalog kanallarını açarken, iktidarın hâlâ Gaziantep’te faaliyet gösteren Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) ve SMDK’nın Suriye geçici Başbakanı seçtiği Abdurrahman Mustafa ile görüşmeler yapması, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ‘Suriye halkının meşru temsilcisi’ diyerek resmi sosyal medya mesajları paylaşması dikkat çekicidir!

- Suriye iç savaşında taraf olmanın, komşu bir ülkenin içişlerine müdahalede bulunmanın getirisi nedir?

Bu açıdan MİT Başkanı ile Suriye yönetimi İstihbarat Başkanının Bağdat’ta bir araya gelmeleri girişimini iktidarın Suriye’deki durumu yeniden değerlendirmeye başladığını göstermesi açısından olumlu bulduğumu belirtmek isterim.

Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile normalleşme arayışları çerçevesinde yürütülen resmi müzakerelerin de ötesinde, zaman yitirmeden asıl atılması gereken normalleşme adımının Suriye ile olması gerektiği çok açıktır. Suriye ile başlatılacak böyle bir süreç Mısır, BAE, Irak ve daha birçok sorunlu alanda çok daha hızlı ilerleme ve düzelme sağlayacaktır.

6.2022-2024 dönemi Orta Vadeli Plan (OVP) hedefler, iktidarın 10 yıldır patinaj yaptığını, tek adam yönetimine geçilen son üç yılda ise ekonomideki kayıpların hızlandığını ortaya koydu. 2011’deki 2023 hedeflerinin gerisindeki yeni OVP ile yoksullaşma ve gerileme tescil edilirken, CB Erdoğan şimdi de 2053 vizyonu söylemine sarıldı!

Yasa uyarınca yeni bütçe yasa tasarısı TBMM’ye gönderilmeden önce eylül ayında resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe konulması gereken üç yıllık OVP, 5 Eylül gece yarısı resmi gazetenin mükerrer sayısında Cumhurbaşkanı onayı ve imzasıyla açıklandı. Geçmiş dönemde ve tek adam sistemine geçildikten sonra da ekonomi bürokrasisi, iş dünyası, yabancı misyon temsilcilerinin davet edildiği şaşaalı tanıtım toplantılarının aksine bu kez, OVP’nin gece yarısı mükerrer resmi gazetede yer alması, Hazine ve Maliye Bakanının sadece ertesi gün iki satırlık bir tweet mesajıyla OVP’yi duyurması, iktidarın artık ortaya yeni bir vizyon koyamadığını, insanları geleceğe dönük olarak umutlandıracak sözünün kalmadığını apaçık göstermektedir.

2022-2024 OVP’si ile iktidar sürekli yinelediği 2023 hedeflerinden vazgeçtiğini, 10 yıldan bu yana halka gerçekleşmesi söz konusu olmayacak bir hayal pazarladıklarını ilan etmiştir. 2011 yılında seçim kampanyasında ilan edilen 2023 hedefleri, 2013 yılında da 10. Kalkınma Planı’nda yer aldı. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yine Tayyip Erdoğan tarafından 2014-2023 Vizyon Belgesi adı altında seçim beyannamesi olarak kamuoyuna açıklandı ve meydanlarda halka vaatler olarak sunuldu.

GSYH’nin (Milli Gelir) 2 trilyon dolara çıkacağı, kişi başına düşen milli gelirin 25 bin dolar olacağı, Türkiye’nin dünyanın ilk 10 ekonomisi arasında gireceği, ihracatın 500 milyar dolara, turizm gelirinin 75 milyar dolara yükseleceği, işsizliğin ve enflasyonun yüzde 5’e düşeceği vaatleri 2011’den bu yana iktidar tarafından sürekli şekilde yinelendi.

Ancak 5 Eylül 2021’de yayınlanan OVP ile iktidarın yıllardır halka yalan söylediği, resmen teyit edildi. Açıklanan yeni OVP’de 2022-2024 dönemi milli gelir hedefleri şu şekilde;

- 2022 GSYH 850 milyar dolar-Kişi Başına 9.947 dolar

- 2023 GSYH 925 milyar dolar-Kişi Başına 10.703 dolar

- 2024 GSYH 1 trilyon 002 milyar dolar-Kişi Başına 11.465 dolar

Açıklanan hedefler yıllardır yinelenen, vizyon belgelerinde, seçim beyannamelerinde, vaatler listesinde, 2013 ve 2019’daki 10’uncu ve 11’inci kalkınma planlarında yer alan tutarların yarısı düzeyinde. 2023 için 2 trilyon dolarlık hedef 925 milyar dolara, 1 trilyonun da altına inmiş. 2013’te 12 bin 582 dolar olan kişi başına düşen milli gelir tutarına ise OVP’nin üç yıllık dönemi sonunda, 2024’te bile ulaşılamıyor.

- Kaldı ki önümüzdeki 3 yıl boyunca yüzde 5 olarak hedeflenen büyüme hızı göz önünde tutulduğunda bu rakamlarında tutturulması oldukça güç.

Daha üç hafta önce ‘işsizlik düşüyor, 19 yılda 9 milyon kişiye istihdam yarattık’ diyen CB Erdoğan’ı altına imza attığı OVP’ye koyduğu hedefler yalanlıyor. İşsizliğin bu yılsonunda yüzde 12,6 olacağı, sırasıyla 2022’de yüzde 12, 2023’te yüzde 11,4 ve 2024’te yüzde 10,9 olarak üç yıl boyunca çift hanede seyredeceği öngörülüyor.

Yıllardır tüm OVP’lerde yer alan 2023 için yüzde 5 enflasyon hedefi rafa kalkarken, OVP’de 2022-2024 döneminde enflasyonun dünya ortalamalarına göre yüksek kalmaya devam edeceği, bu yılsonunda yüzde 16,2, 2022’de yüzde 9,8, 2023’te yüzde 8 ve 2024’te yüzde 7,6 olması hedefleniyor.

İktidarın ihracatta her ay yeni bir rekor açıklamasına karşılık OVP dönemi boyunca dış ticaret açığının yıllık 50 milyar doları altına inmeyeceği, ‘cari fazla verme’ iddiasının söz konusu olmayacağı, turizm gelirlerinde ise 2019’un 29,8 milyar dolarlık düzeyine ancak 2023’te ulaşılabileceği öngörülüyor.

Daha önceki OVP’lerde başta enflasyon olmak üzere hemen çoğu hedefin hiç tutmadığını, büyük sapmalar yaşandığını ve negatif anlamda hedeflerin aşıldığını göz önünde bulundurduğumuzda, 2022-2024 OVP’si de alt alta dizilmiş rakamlardan ve tutmayacak hedeflerden ibaret bir belgeden başka bir şey değildir.

Daha da önemlisi AK Parti hükümetlerinin Erdoğan’ın başbakanlığında ve şimdi de üç yıldan bu yana tek adam iktidarında halka açıkladıkları hedeflerin ve vaatlerinin tümünün iflasının ilan edildiği bir OVP’dir.

CB Erdoğan ve başında bulunduğu iktidar geçmiş 10 yılın heba edildiğini, patinaj yapıldığını ve son üç yılda da geriye gidişin başladığını imzaladığı bu OVP ile resmen kabul ettiği gibi, gelecek üç yıl için de umut olmadığını açıklanan hedeflerle itiraf etmektedir.

Yayınlanan OVP’de daha da vahim olan kamu maliyesinin ve merkezi yönetim bütçe hedeflerinin durumudur.

2022-2024 OVP’sinde en geç 17 Ekim’de TBMM’ye sunulması gereken 2022 Merkezi Yönetim Bütçesi’ne ilişkin büyüklükler ve ödenek artışları yanında, bütçeden faiz ödemelerine ayrılacak tutarlar, iktidarın içinde bulunduğu açmazı, borç-faiz çemberinde sıkışmış olduğunu en açık şekilde göstermektedir. Yurtiçinde her hafta 2-3 hazine ihalesi açarak borçlanan, dış kaynak bulmakta sıkıntı çektiği için, yurtiçinde dövize ya da altına endeksli borçlanmaya giden iktidarın 2022 bütçe hedeflerine bakıldığında faiz ödemelerinin bütçe kaynaklarını slip süpürdüğü, yatırıma, toplumsal-sosyal gereksinimlere adeta kaynak kalmadığı anlaşılmaktadır.

2021 bütçesinde 179,5 milyar TL olarak yer alan faiz harcamaları kaleminin, 2022’de 240,4 milyara, 2023’te 290,9 milyara ve 2024’te 320,3 milyar TL’ye yükseleceği, üç yılda yaklaşık olarak ikiye katlanacağı görülüyor. Bütçedeki faiz ödemelerinin payının 2024’te yüzde 14,8’e yükseleceğinin öngörülmesi ise gelecek üç yıl boyunca kaynakların ciddi şekilde faize ayrılmak zorunda kalacağını sergilemektedir. Öyle ki, bütçeden yapılacak faiz ödemeleri ikiye katlanırken, devlet yatırımlarının ise aksine gerileyerek, 2024’te yüzde 5,3 oranında azalacağı OVP’de yer alıyor. Özellikle ifade etmek isterim ki; bu tabloyu çok kısa sürede tam tersine çevirmek olanaklıdır. Bunun tek çaresi;

- İç ve dış piyasalara güven verecek,

- Piyasalarla kavga ederek inatlaşmayacak,

- Hukuka, adalete, demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, şeffaf, kamu kaynaklarının akılcı ve verimli kullanılmasını, hesap verilebilirliği, her alanda öngörülebilirliği süratle devreye sokacak,

- Yolsuzluk ve rüşvetin üstüne gidecek cesareti yanında, böyle bir kamburu ve şaibesi olmayan, tüm toplum kesimlerinin sesine kulak veren, ortak aklı benimseyen bir iktidarın iş başına gelmesidir.

Böyle bir iktidar değişikliği, kısa sürede ülkemizin saygınlığını ve güvenilirliğini kazanmasını beraberinde getirerek, ülke risk primini aşağı çekerek, düşük faizli yabancı ve doğrudan yatırım sermayesi girişlerinin yanı sıra, hızla yurt dışında yatırıma yönelen yerli yatırımcının heyecanını kamçılayacak, üretimin önünü açarak enflasyon, döviz ve faizin hızla düşüşüne zemin yaratacaktır. Ekonomiye ve yönetime güvenle dövize talebi gerileyerek, 260 milyar dolara varan döviz mevduatlarında çözülme başlayacak, TL’ye güven ve değeri yükselecektir.

Başta yargı, özerk düzenleyici-denetleyici kurullar, Merkez Bankası, TÜİK, Hazine vb. kurumların bağımsızlığı ve saygınlığı iade edilerek, devlet çarklarının işlemesini sağlayacaktır.

Kendi imzaladığı OVP’de bile gelecek üç yıl boyunca hiçbir alanda doğru dürüst düzelme öngöremeyen, hedef koyamayan, 10 yıl önceki vaatlerinin hayal ve halkı aldatmaya yönelik olduğunu yeni OVP ile resmi olarak tescil eden mevcut iktidarın, bunu sağlayabilmesi ve başarması olanaksızdır. Türkiye’nin çözülemeyecek hiçbir sorunu yoktur. Ülkenin en büyük sorunu ve çözümlerin önündeki en büyük engel bizzat iktidarın kendisidir!

7.Merkez Bankası’nın faiz politikasında ÇEKİRDEK ENFLASYONU esas alacağını açıklaması, küresel piyasalarda ABD ve AB Merkez Bankalarının açıkladığı sıkılaştırma politikalarının tam aksine, faiz indirimi için manevra alanı açma, parasal genişlemeye geçişin ve erken seçimin net habercisidir. MB’nin güvenilirliğinin bir kez daha sorgulanmasına yol açan bu adımla, MB üzerinde var olduğu bilinen ağır siyasi baskı iyice somutlaştı!

Merkez Bankası (MB) Başkanı Şahap Kavcıoğlu göreve gelmesinden bu yana enflasyon raporları ve Para Politikası Kurulu (PPK) tutanaklarında, faiz politikasına yönelik olarak sürekli şekilde yinelenen değerlendirmeler, güven sağlamak için piyasalara verilen taahhüt ve mesajların tam tersi bir politikaya geçişin işaretini, geçen hafta verdi. MB Başkanı bundan böyle faiz politikasının belirlenmesinde manşet enflasyona (TÜFE) değil, Çekirdek Enflasyona odaklanacaklarını ilan etti. Oysa göreve gelmesinden bu yana yaptığı açıklamalarda tam aksine; ‘yüzde 5 oranındaki orta vadeli enflasyon hedefini tutturana kadar, politika faizinin gerçekleşen ve beklenen enflasyonun üzerinde olacağını piyasalara taahhüt ettiklerini’ ifade etmişti.

Geçtiğimiz hafta bir anda bu politikadan 180 derecelik dönüş işareti vererek manşet enflasyona değil de çekirdek enflasyona odaklanmayı gündeme getiren MB Başkanının son açıklamaları, ağır siyasi baskı altında olduğunu, her an görevden azledilme ihtimaline karşı, kendisine Cumhurbaşkanının tepkisini hafifletecek bir hareket alanı açma çabasına yöneldiğini göstermektedir. MB Başkanının savunduğunun aksine, dünya merkez bankaları, özellikle gelişmiş ekonomilerdeki merkez bankalarının politika faizinde çekirdek enflasyonu baz almaları gibi bir uygulama söz konusu değildir. Bir anda çekirdek enflasyonla politika faizinin ilişkilendirilmesi, tamamıyla günü kurtarma ve konjonktüre bağlı olarak atılacak faiz indirimi adımına gerekçe yaratma amaçlıdır.

TÜİK’in ağustos ayı rakamlarıyla yüzde 19,25’e yükselen TÜFE (manşet enflasyon), MB’nin yüzde 19 oranındaki politika faizinin üstüne çıkmış durumdadır. Buna paralel olarak, iç ve dış piyasalarda oluşan yaygın beklenti, MB’nin aylardır piyasalara verdiği mesajlar doğrultusunda, politika faizini enflasyonun üzerine çıkartacak bir adım atması ya da en iyimser yaklaşımla, bu ayki PPK’da da yüzde 19’da sabit tutmaya devam etmesidir. Kaldı ki bu bile TL tasarruf sahipleri açısından ‘negatif getiri ve TL’den çıkma’ nedenidir.

MB Başkanının politika faizini çekirdek enflasyonla ilişkilendirme kararının perde arkasında yatan gerekçe ise ağustos ayında çekirdek enflasyonun yüzde 16,67 olarak açıklanmasıdır. MB yönetimi, iktidarın baskısını bertaraf edebilmek için ağustos ayında politika faizinin 2,33 puan altında gerçekleşen çekirdek enflasyonu gündeme getirerek, TÜFE’ye göre faiz artışı yapmak yerine çekirdek enflasyon politika faizi düzeyine (%19) gelene kadar zaman kazanma, ya da 2,33 puanlık farkı gözeterek en az bu düzeyde, 200-250 baz puanlık bir faiz indirimine gitmenin yolunu aramaktadır.

TÜİK’in enflasyon hesaplamalarında ‘özel kapsamlı TÜFE’ kategorisinde ‘C’ olarak tanımlanan çekirdek enflasyon, ‘enerji, akaryakıt, gıda ve alkolsüz içecekler, alkollü içecekler, tütün mamulleri ve altında’ gerçekleşen fiyat artışlarından arındırılmış enflasyonu tanımlamaktadır. Temmuz ayında yüzde 18,95 olan manşet enflasyon ağustosta yüzde 19,25’e yükselirken, temmuzda yüzde 17,22 olan C göstergesi (çekirdek enflasyon) ise yüzde 16,76’ya gerilemiş görünmektedir.

MB Başkanı ve yönetimi aylardır gündeme dahi almadıkları çekirdek enflasyondaki bu durumu bir fırsat görerek, manevra yapmaya faizi artırmamak veya indirmek için bahane üretmeye yönelmektedir.

Gerçek ekonomide, fiyat artışları, maliyetler, kiralar, akaryakıttan elektriğe, doğalgaza, maaş artışlarına varana kadar hükümetin yaptığı tüm zamlarda, TÜFE esas alınmaktadır. Vatandaşın gelirindeki erime TÜFE üzerinden hesaplanmaktadır. Gerçeği ve doğrusu da budur.

Vatandaş markete, pazara, akaryakıt bayisine gittiğinde, elektrik faturasına zam geldiğinde ‘çekirdek enflasyonda akaryakıt, benzin, gıda yok ben bu zammı ödemiyorum’ deme imkânına sahip midir? O halde MB’nin vereceği faiz de çekirdek enflasyona göre değil, resmi manşet enflasyona (TÜFE) göre belirlenmelidir.

Aksi durumda TL’deki gerçek kaybı telafi edici bir faiz verilmediği takdirde TL’den kaçış, dövize talep ve enflasyondaki yükseliş daha da hızlanacaktır.

MB Başkanı’nın çekirdek enflasyonu esas alma açıklamasından sonra, faizlerde bir artış olmayacağı hatta belki de faiz indirimine gidileceği beklentisiyle döviz talebi arttı ve dolar kuru 20 kuruş birden yükselerek 8,28’den 8,48 TL’ye çıktı.

Daha da önemlisi, TÜİK’in yüzde 19,25’lik resmi rakamının da gerçek enflasyonu yansıtmadığı, hissedilen-yaşanan enflasyonun yüzde 30’un üzerinde olduğunun genel kabul görmesidir. MB Başkanı Kavcıoğlu da daha önce düzenlediği basın toplantısında fiyat artışlarındaki gerçek düzeyin yüzde 30 olduğunu dile getirerek TÜİK rakamlarının tartışmalı olduğunu kabul etmişti.

- Kaldı ki TÜFE’nin yüzde 19’u aştığı bir ekonomik ortamda, MB’nin çekirdek enflasyona endeksli şekilde erken bir faiz indirimi kararı alması, açıklanan yeni Orta Vadeli Plan’da (OVP) yılsonu için yüzde 16,2 olarak hedeflenen enflasyonu da geçersiz ve anlamsız hale getirecek, hızlı bir enflasyon yükselişini tetikleyecektir.

MB’nin bu politika değişikliğinin küresel düzeyde de bir karşılığı ve inandırıcılığı yoktur.

Küresel düzeydeki son gelişmelere bakıldığında, ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell, önceki hafta tahvil alımlarında azaltmaya gideceklerini, COVID19 nedeniyle uyguladıkları parasal genişleme politikasından aşamalı şekilde parasal sıkılaştırmaya geçeceklerini açıkladı. Diğer deyişle faiz artışı sinyali verdi.

Benzer yönde bir açıklama da Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde’tan geldi. ECB’nin tahvil alımları yoluyla piyasalara nakit Euro enjeksiyonunda 2022’den itibaren azaltmaya gitmeyi planladığı duyuruldu.

Küresel piyasalar ve merkez bankaları buna göre önlem alarak politika belirlemeye başlarken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın baskısıyla MB’nin faiz indirimine gidip, parasal genişleme politikasına geçmesi, TL’yi daha değersiz hale getireceği gibi, ülke risk primini, döviz kurlarını ve enflasyonu da tamamıyla kontrolsüz şekilde yükselişe geçirecektir. MB Başkanı gerekirse makamını ve koltuğunu kaybetme pahasına, MB’nin kurumsal bağımsızlığını savunmalı, zamansız ve erken bir faiz indiriminin yanlışlığını, yaratacağı ağır ekonomik hasarın boyutlarını Cumhurbaşkanına izah ederek, ikna etmelidir. ERDOĞAN

8.Temmuz 2021 İşsizlik İstatistikleri, bir ayda 506 bin kişinin işsiz kaldığını gösterdi. Normalleşme ve işyerlerinin tamamıyla açılmasına rağmen yüzde 10,6’dan yüzde 12’ye çıkan resmi işsizlik oranındaki bu sert yükseliş, önemli ölçüde iktidarın çalışanların, işverenlerin, sendikaların çağrılarına kulak tıkayıp, işsizlik sigortası fonundan (İSF) yapılan salgın desteği ödemelerini 30 Haziran’da sonlandırmasından kaynaklandı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Temmuz 2021 İşgücü ve İstihdam İstatistikleriyle, temmuz ayında, bir önceki aya göre 506 bin yeni işsiz artışı olduğunu, resmi işsizlik oranının da bir ayda 1,4 puan birden yükseldiğini açıkladı.

- TÜİK haziran ayında ise işsizliğin 2,5 puan gerileyerek 10,6’ya indiğini, işsiz sayısının bir ayda 823 bin kişi azalarak 3 milyon 399 bine indiğini duyurmuştu.

Temmuz ayında bu kez 506 bin kişi artarak 3 milyon 902 bin kişiye yükselen işsiz sayısının yanı sıra, resmi işsizlik oranı da yüzde 12’ye çıktı. Geçen ay haziran verileri açıklandığında işsizliğin düşüşe geçtiğini, daha da düşeceğini söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklanan yeni veriler karşısında sessizliği tercih etmesi manidar.

COVİD19 salgını sürecinde uygulanan kapanma ve sokağa çıkma yasakları ardından haziranda ‘kontrollü normalleşme’, temmuz ayında ise ‘tam normalleşmeye’ geçişle birlikte kapanma önlemleri kaldırıldı.

Lokanta, restoran, kafe, kıraathaneler de dâhil olmak üzere binlerce işyerinin açılması, seyahat kısıtlamalarının kaldırılması, otellerin - tatil köylerinin açılmasına rağmen işsiz sayısının bir ayda yarım milyon artması, 5 Eylül’de yayınlanan Orta Vadeli Plan (OVP) işsizlik hedeflerinin tutmayacağını somut şekilde sergiledi. Yılsonu için OVP’de yer alan yüzde 12,6’lık işsizlik hedefiyle temmuz ayı oranı arasındaki fark 0,6 puana indi.

- Bu da yılsonunda öngörülen OVP hedefinin ciddi şekilde sapmaya uğrayacağını, tutturulamayacağını işaret ediyor.

Özellikle turizm sezonunun sona ermesiyle toplam istihdamın yüzde 56,2’sini karşılayan hizmetler sektöründe, otel ve tatil köylerinde 1,2 milyon mevsimsel istihdamın sona ereceği dikkate alındığında, yılsonunda oldukça yüksek bir işsizlik oranı ve işsiz sayısıyla karşı karşıya kalınması

Bir ayda 506 bin yeni işsizin ortaya çıkmasında ve önümüzdeki aylarda daha da artacak olmasında önemli etkenlerden birisi, işverenlerin, esnafın, sendikaların tüm uzatma çağrılarına kulak tıkayan iktidarın, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan (İSF) yapılan Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ), Nakit Ücret Desteği (NÜD) ve işten çıkartma yasağı uygulamalarını 30 Haziran’dan itibaren sonlandırması.

COVID-19 salgınıyla birlikte geçen yıl uygulamaya konulan bu ödeme ve çıkartma yasağı kararlarının kaldırılmasıyla bu olanaklardan yararlanan yaklaşık 4 milyon kişi ortada bırakıldı. TÜİK KÇÖ ve NÜD’ten yararlananları işsiz saymadığı için işsiz sayısı resmi olarak daha düşük gösteriliyordu.

İSF ödemelerinin durdurulmasıyla, işyerleri açıldığı halde anlaşıldığı kadarıyla binlerce kişi işverenlerce işe başlatılmadı. Haziran sonundaki bu kararın temmuz ayı işsizlik oranına ve işsiz sayısına negatif olarak ciddi bir yansımasının olduğu görülüyor. Bu yansımanın etkileri muhtemelen ağustos ve eylül verileri açıklandığında daha da şiddetlenecek.

Kaldı ki, yüzde 21,7 olarak açıklanan 2021 ikinci çeyrek büyüme hızına rağmen, bu büyümenin ciddi bir istihdam artışı yaratmadığı, ağırlıkla borçlanarak ve banka kredisi ya da kredi kartıyla yapılan özel tüketim harcamalarındaki çok büyük artışın ekonomiyi kısa süreli canlandırmasından kaynaklandığı görülüyordu. Temmuz ayından itibaren yılın son iki çeyreğinde büyümede yavaşlama olacağını bugünden söylemek yanlış olmayacaktır!

9.TÜİK’in yanı sıra istihdam resmi veri yayınlayan diğer kuruluş İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun (İŞKUR) açıkladığı ağustos ayı verileri işsizlik artışının hızlandığını gösteriyor. İşten çıkartma yasağı, KÇÖ ve NÜD ödemelerinin haziran sonundan itibaren sonlandırılmasıyla birlikte İŞKUR’a yapılan kayıtlı işsiz başvuruları temmuz- ağustos aylarında 244 bin kişi artarak, toplam 3,2 milyon kişiye yükseldi!

Oysa işten çıkartma yasağının uygulandığı dönemde İSF’den ‘işsizlik ödeneği’ almak için başvuranların sayısı 96 bine kadar inerken, yasağın ve desteklerin kalkmasıyla birlikte, sadece temmuz ayında işsizlik ödeneği almak için İSF’ye başvuran yeni işsiz sayısı 232 bin kişi. Bu sayı son 1,5 yıldan bu yana İŞKUR’a sadece bir ayda yapılan en yüksek işsizlik maaşı başvurusu.

- Bir ayda 506 bin yeni işsize karşılık İŞKUR’a başvurunun 232 binde kalması, işsiz kalanların büyük bölümünün, işsizlik aylığı başvuru kriterlerini karşılayamadığını gösteriyor.

Salgın süresinde işten çıkartma yasağı, KÇÖ ve NÜD ödemeleri nedeniyle, İŞKUR’dan işsizlik aylığı alanların sayısında çok ciddi düşüş yaşandı. 2019 Temmuzunda 657 bin kişi İŞKUR’dan işsizlik aylığı alırken, 2020 nisan ayından itibaren kapanan işyerlerindeki milyonlarca kişiye KÇÖ-NÜD ödemelerinin başlatılması ve işten çıkartma yasağıyla birlikte bu sayı 2020 sonunda 262 bin kişiye kadar indi. İŞKUR’un son rakamlarına göre, bu yılın temmuz ayında ise işsizlik aylığı alanların sayısı 248 bin. Buna karşılık temmuz ayında 232 bin yeni kişi işsizlik aylığı almak için başvuruda bulunmuş durumda. Muhtemelen önümüzdeki aylarda bu sayı hızla yeniden tırmanacak.

İktidar salgın süresince bütçeden karşılıksız destek, hibe, nakit desteği yerine ısrarla İSF kaynaklarını kullanmayı tercih etti. Bu da fon kaynaklarını hızla eritti. İktidarın bu yaklaşımıyla 2019 sonunda 131,5 milyar TL olan İSF parasal varlığı, salgın sürecinde 2021 Temmuz sonu itibarıyla 86,9 milyar TL’ye indi.

Bunun üzerine iktidar, normalleşmeye geçiş gerekçesiyle haziran sonunda İSF’den ödemeleri durdurmak zorunda kaldı. Haziran sonunda söz konusu ödemelerin kesilmesiyle temmuzda nispeten fondaki erime yavaşlarken, iktidarın fon kaynaklarını istismar etmesiyle, 1,5 yılda İSF kaynakları 44,6 milyar TL eridi. Şimdi hızla artacak yeni işsizler için fondan yapılacak işsizlik maaşı ödemelerinin ciddi şekilde yükselişe geçmesiyle İSF varlıklarındaki erime de iyice hızlanacak.

TÜİK rakamlarıyla temmuz ayında toplam işgücü 32 milyon 632 bin kişiye yükselirken, 15-24 yaş arası genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 23,1 oldu. Toplam istihdamın yüzde 56,2'si hizmetler sektöründe yer alırken, temmuz ayında istihdam edilenlerin sayısı bir önceki aya göre tarım sektöründe 17 bin kişi, hizmet sektöründe ise 454 bin kişi arttı. Yüzde 21,7’lik büyümeye iç tüketimden sonra en büyük katkıyı veren sanayi sektöründeki üretim artışının ve büyümenin yavaşladığı ise istihdam rakamlarında kendisini gösteriyor. Temmuz ayında sanayi sektöründeki istihdam 287 bin, inşaat sektöründeki istihdam ise 60 bin kişi azaldı.

TÜİK’in ‘atıl işgücü’ olarak nitelendirdiği ‘geniş tanımlı işsizlik’ oranı da temmuz ayında hazirana kıyasla 1,2 puan artış göstererek yüzde 23,6’ya çıktı. Dolayısıyla yüzde 12 olarak açıklanan resmi işsizlik rakamına karşılık, 32 milyon 632 bin kişi olan toplam işgücünün gerçekte yüzde 23,6’sı işsiz. Bu da gerçek işsiz sayısının 3 milyon 902 bin değil, 7 milyon 701 bin kişi olduğunu ortaya koyuyor.

10.İnşaat maliyet endeksindeki artış temmuz ayında yüzde 45’e yaklaşarak son iki yılın en yüksek düzeyine ulaşırken, konut fiyatlarında ve kiralardaki artış alarm veriyor. İktidarın plansız-programsız şekilde devreye soktuğu kentsel dönüşüm projeleriyle sadece İstanbul’da 100 bin dolayında ailenin kiralık ev araması yanında üniversitelerin açılacak olmasıyla da yüz binlerce öğrencinin ülke genelinde illerde kiralık ev araması konut-kira-inşaat alanında olağanüstü bir tabloyu karşımıza çıkartıyor!

TÜİK’in açıkladığı verilere göre inşaat maliyet endeksi temmuz ayında haziran ayına göre aylık yüzde 2,56, geçen yılın aynı ayına göre de yıllık yüzde 44,76 artış gösterdi. Haziran ayında da yıllık yüzde 42,9 artışla son iki yılın en yüksek düzeyine ulaşan inşaat maliyet endeksi temmuz ayında da yükselişini sürdürerek yeni bir artış rekoru daha gösterdi.

Endeksin alt kalemlerine bakıldığında bir önceki aya göre malzeme endeksi yüzde 3,13, işçilik endeksi yüzde 1,06 yükselirken yıllık bazda ise malzeme endeksinde yüzde 56,41, işçilik endeksinde yüzde 21,01 artış gerçekleşti.

Bina inşaatı maliyet endeksi de bir önceki aya göre aylık yüzde 2,63, geçen yılın aynı ayına göre de yüzde 45,15 yükseldi. Bina dışı yapılar için inşaat maliyet endeksi de bir önceki aya göre yüzde 2,28, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 43,39 yükseldi.

İnşaat maliyet endeksindeki bu yükselişler paralel şekilde konut fiyatlarına ve kiralara da yansıyor. Çimento üreticilerinin çimentoya bir yılda yüzde 200’ü aşan oranda zam yaptıkları gerekçesiyle konut inşaatı müteahhitleri konfederasyonu İMKON, 9 Eylül’den itibaren ülke genelinde 15 gün süresince inşaatları durdurma ve çimento siparişi vermeme eylemi başlatırken, Ticaret Bakanlığı çimento fiyatlarındaki yükselişi dizginleyebilmek için çimento ve klinker ihracatına kısıtlama getirdi. Çimento üreticileri birliği Türk Çimento ise ihracat kısıtlamasına karşı çıkarak, sektörün halen 30-35 milyon ton kapasite fazlası olduğunu, ihracat engellenirse Türkiye’nin döviz gelirlerinin azalacağını, cari açığının artacağını savunuyor.

Bütün bu gelişmeler inşaat-konut sektöründe ciddi sıkıntıların olduğunu gösteriyor. Elektrik ve doğalgaz zamları çimento ve diğer inşaat malzemesi üreticileri için ağır bir girdi maliyetine yol açarken, çimento sektöründe kartelleşme ve fiyat anlaşması iddialarının ortaya atılması, Rekabet Kurulu’nun inceleme başlatması çağrıları da sorunların bir diğer boyutu.

Konut satışlarının düşmesine karşılık konut satış fiyatlarının olağanüstü boyutlarda artması, giderek düşük ve orta gelirli kesimlerin en ücra semtlerde bile konut sahibi olabilmesini olanaksız hale getiriyor.

- Bu yüzden de kiralık konut talebi hızla yükselirken, bu kez de kiralar yüzde 200-400 arasında artışa geçti.

Özellikle İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerdeki kiralar ödenemez hale gelirken, yıllardır bekletilen ve bir anda plansız-programsız şekilde hızlandırılan kentsel dönüşüm projeleri nedeniyle, sadece İstanbul’da 100 bin konutun yıkılması ve buralarda oturanların yeni konutları inşa edilene kadar kiralık konut piyasasına girmeleri, kiraları çok yukarılara taşıdı.

- Konut üreticilerinin ve kiralık konut aracılarıyla emlakçı derneklerinin yaptıkları açıklamalara bakıldığında konut satın alma ve kiralama piyasasında bugüne kadar görülmemiş bir olağanüstülük yaşanıyor.

Benzer durum sadece büyük şehirlerde değil, üniversitelerin açılmasının kararlaştırılması ve çoğu ilde Kredi Yurtlar Kurumu’nun (KYK) yurtlarının yetersiz olmasından ötürü kiralık ev arayışına giren yüzbinlerce üniversite öğrencisinin de kiralık konut piyasasına katılmasıyla ülke genelinde konut kiralarında hızlı bir yükseliş söz konusu.

Kiralık konut talebinin ulaştığı boyutlardan dolayı, Yargıtay’ın her ay enflasyona endeksli olarak belirlediği kira artış oranları da anlamsız hale gelmiş durumda. Kamu-Sen tarafından yapılan açıklamada da memur maaşlarının yüzde 65’inin kira ve gıda harcamalarına ayrılmak zorunda kalındığı gündeme getirilerek, iktidarın kira ve gıda fiyat artışlarına önlem alması istendi.

- Yaklaşan kış mevsimi nedeniyle çoğu kentte evsizlik sorununun sosyal bir sorun haline geleceği gözlenirken, iktidarın bu konuda bir adım atmaması, ortaya bir çözüm modeli ya da kiralara tavan sınır vb. uygulamasına gidilmemesi kabul edilemez.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, enflasyonla mücadele çerçevesinde marketlerdeki ve Pazar yerlerindeki fahiş fiyatların, etiketlerin yaygın şekilde denetime alınacağını ifade ediyor. 2019 yılında da benzer uygulamalarla, polisiye önlemlerle, fahiş fiyat komiteleriyle, AK Partili belediyelere tanzim satış çadırları kurdurarak, göstermelik adımlar atarak hem üreticileri hem tüketicileri mağdur ettiler!

11.Vergi ve SGK prim borçlarının yapılandırılmasında başvuru ve ilk taksit ödeme süreleri bir ay uzatıldı. 30 milyonu aşkın borçlu mükelleften yapılandırma başvurusunda bulunanların sayısı 2,5-3 milyon dolayında. 400 milyar TL’yi aşan vergi ve 200 milyarı aşan SGK alacaklarında şu ana kadar yapılandırılan tutar 101 milyar TL. Mükelleflerin yapılandırma taksitlerini ödeme güçlerinin olmadığı, başvuruların çok düşük kaldığı anlaşılıyor.

İktidarın 6 ay içinde ikinci kez çıkartmak zorunda kaldığı vergi ve SGK borçlarıyla, kamu alacaklarının yapılandırılmasına ilişkin vergi barışı düzenlemesinde, 31 Ağustos’ta dolan başvuru süresi ve 30 Eylül’de dolacağı belirtilen ilk taksit ödeme süresi Cumhurbaşkanı kararıyla birer ay daha uzatıldı. Böylece yapılandırma başvuru süresi 30 Eylül’e, ilk taksit ödemesi de 31 Ekim’e uzadı.

400 milyar TL’yi aşkın gecikmiş vergi borcu ve 200 milyar TL’yi aşan SGK prim borcu bulunan yaklaşık 30 milyon mükelleften başvuranların sayısı 2,5-3 milyon düzeyinde. Altı ay önceki yapılandırmada da başvurular çok düşük kaldığı ve başvuranların büyük bölümü ilk taksitlerini ödeyemediği için iktidar yeniden yasa çıkartmak zorunda kalmıştı.

O zamanda uyarılarımız ve önerilimiz dikkate alınmadı. Gecikme ve ceza faizlerinin silinmesi, mükellefin beyan edeceği ödeme gücüne göre bir yapılandırma takvimi belirlenmesi en sonuç alıcı ve akılcı yol olmasına karşılık, iktidar bugüne kadarki sonuç alamadığı 12 yapılandırma yasasındaki yanlışta ısrarını sürdürdü. Yİ-ÜFE’ye endeksli faiz, gecikme faizi ve gecikme cezasıyla zaten ödeneme hale gelen, katlanarak artan vergi ve SGK borçlarını aynı yöntemle tahsil etmekte ısrarcı oldu.

Neredeyse 1,5 yılı aşan COVID19 salgını süresince işyerleri kapalı olan, kirası, faturası biriken, kredi borçları ertelenen milyonlarca mükellefin 2-3 ay önce geçilen normalleşmede tüm kayıplarını telafi etmesi, borçlarını ödemesi ve bir de üste yapılandırma taksitlerini ödeme gücüne kavuşmasının olanaksızlığı apaçık ortada. O nedenle iktidar gerçekten vergi-prim alacaklarını tahsil etmek, bütçeye nakit akışı sağlamak istiyorsa, makul, akılcı, mevcut ekonomik koşullara uygun, borcunu kapatmak isteyen mükelleflerin zorluklarına anlayış gösteren bir tutum benimsemelidir. Başvuru sayısı ve yapılandırılan borç tutarı bu yapılandırmanın da fiyaskoyla sonuçlanacağını, süre bir ay uzatılsa da yapılandırma taksitlerinin büyük kısmının en çok 1-2 taksit sonra yine

Nitekim salgının en mağdur kesimlerinden olan küçük esnaf, sanatkâr ve KOBİ’lerin çatı örgütü Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu (TESK) iktidara çağrıda bulunarak, yapılandırma başvurusu süresinin yılsonuna, ilk taksit ödemelerinin de 2022 yılına ertelenmesini talep emiştir.

TESK Başkanı, COVID-19 salgını dolayısıyla 1,5 yıldır iş yeri kapalı olan esnafın borçlarını kapatmasının haziranda başlayan normalleşmeden sonraki birkaç aylık kısa sürede mümkün olmadığını gündeme getirerek ekonomik koşulların dikkate alınmasını istemektedir.

- İşletmelerin tek borcunun vergi ve SGK primleri olmadığını,

- Kapanma döneminde bankalara, tedarikçilere, mal sahiplerine, elektrik-doğalgaz şirketlerine borçların ertelendiği ve şimdi ödenmeye başlandığı, borçlara karşılık verilen çek ve senetlerin ödenemediği,

- Güncel vergi ve SGK ödemelerinin yapılmaya çalışıldığı kaydedilerek, tüm bunların üzerine yapılandırma taksitlerinin gelmesi ve bir taksit ödemesi dahi geciktiğinde yapılandırmanın bozulmasının esnaf, işletmeler ve KOBİ’leri üzerinde ağır baskı yarattığı, vurgulanıyor.

Oldukça haklı bu çağrılar ve talepler iktidar tarafından dikkate alınmalıdır. İktidar salgın süresince doğru düzgün destek vermediği kesimlerin durumunu göz önünde bulundurmalıdır.

- İktidar müteahhitlerinin garanti ödemeleri düzenli olarak ödenirken, milyonlarca dolar-euro tutarındaki kiraları 2024’e ertelenirken, vergi borçları silinirken, milyonlarca kişinin mağdur edilmesi, cezalarla-gecikme faizleriyle, icra-haciz tehditleriyle ekonomik baskı altına alınması çözüm değildir.

Şayet gerçekten çözüm ve sonuç alınmak isteniyorsa,

TBMM açılır açılmaz sosyal medyaya sansür yasaları yerine öncelikle yapılandırma yasası akılcı şekilde birkaç maddeyle süratle yeniden düzenlenmeli, başvuru ve ödeme planları mükelleflerin ödeme güçleri ve ekonomik koşullara uygun biçimde yapılandırılarak 2022 başından itibaren yürürlüğe girecek şekilde olmalıdır.

Aksi halde belirttiğim gibi iktidar, gelecek yılın başında yeni bir vergi barışı, SGK borçları yapılandırması çıkartmak zorunda kalacaktır. Bu ise her koşulda vergisini SGK primini ödemeye çalışan mükellefleri cezalandırmak yanında ödeyemeyenlerin borçlarını daha ödenemez hale getirecektir!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

13 EYLÜL 2021