CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 12 TEMMUZ 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
CUMHURİYET HALK PARTİSİ İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 12 TEMMUZ 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
12 TEMMUZ 2021
İÇ POLİTİKA
- İktidar, Olağanüstü Hal dönemi Kanun Hükmünde Kararnameleri’nin tanıdığı yetkileri ‘terörle mücadele’ bahanesiyle 3 yıl daha uzatıyor!
DIŞ POLİTİKA
- Libya’da seçimlere 6 aydan az bir süre kala, yeni bir kargaşa ve anlaşmazlık ortamı belirdi!
- Mısır, Libya’ya yakın açtığı yeni deniz üssüyle Akdeniz’de askeri güç mücadelesinde var olduğunu gösterdi!
- Kabil Havaalanı’nın TSK tarafından korunması ve yönetilmesi görüşmeleri hızlandırılırken, ABD çekilme tarihini öne aldı!
- Avrupa Parlamentosu iktidarın muhalefete yönelik baskılarını kınayan karar tasarısını kabul etti!
- Venedik Komisyonu, Kitle İmha Silahlarının Yayılması ve Finansmanının Önlenmesi Kanunu için iktidara hukuki ve anayasal uyarıda bulundu!
EKONOMİ
- Merkez Bankası Beklenti Anketi’nin Temmuz ayı sonuçları iktidar güvenilmediğini gösteriyor!
- İktidar, yastık altındaki altın ve dövizlerin bozdurulması çağrılarını yaparken, tasarruf sahipleri en yüksek kazancı döviz yatırımlarından elde etti.
- Türkiye, Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun 2021 Yılı Çalışanların Küresel Haklar Endeksi raporunda, ‘Çalışanlar için dünyadaki en kötü 10 ülke’ arasında yer aldı.
- Haziran ayı enflasyon verileri Tüketici ve Üretici enflasyonları arasındaki makasın çok yüksek düzeye ulaştığını ve farkın 25 puanı aştığını gösterdi!
- Mayıs ayında aylık cari açık 3 milyar doları aşarken yıllık cari açık tutarı 32 milyar dolar dolayında gerçekleşti.
1.İktidar, Olağanüstü Hal dönemi Kanun Hükmünde Kararnameleri’nin tanıdığı yetkileri ‘terörle mücadele’ bahanesiyle tekrar 3 yıl daha uzatmak üzere TBMM’ye gönderdiği torba yasayla gerçek amacını ortaya koydu. 2023 yılına kadar aynı yetkileri kullanmak isteyen CB Erdoğan, zamanında yapılacağını ifade ettiği seçimleri OHAL koşullarında, baskı, sindirme, kitlesel gözaltı ve tutuklama tehditleriyle yapmak istiyor!
İktidar, siyasi fırsatçılık tavrını bir kez daha sergileyerek, 18 kanunda değişiklik yapan 25 maddelik torba kanun teklifinde gerçek amacını ve sindirme planlarını ortaya koydu. 15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü sonrasında ilan edilen OHAL kapsamında çıkartılan çok sayıda KHK ile terörle mücadele ve FETÖ’nün kamu kurumlarından, yargıdan, ordudan, üniversitelerden, iş hayatından ayıklanması gerekçesiyle kendisine sınırsız yetkiler tanıdı. Toplu gözaltılarda gözaltı süresini 12 güne kadar çıkartan, sorgusuz sualsiz tutuklamaların yolunu açan KHK’ların yanı sıra kamudan ihraçlar içinde yargıyı devre dışına çıkarttılar.
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) envanterindeki yaklaşık 800 şirket ve holding, buralardaki 50 bine yaklaşan çalışan sayısı ve 30-50 milyar düzeyine kadar ulaşan cirolarla sadece Türkiye’nin değil dünyanın da sayılı dev holdingleri arasına girdi.
İktidar FETÖ ile mücadelenin bitmediği gerekçesiyle 2018 yılında bu KHK’larla aldığı yetkilerin bazılarında yasa düzenlemesine giderek süreyi 3 yıl daha uzattı. Şimdi bu KHK’ları ve OHAL’i kalıcı hale getiren düzenlemelerin süresini bir kez daha üç yıl uzatmak istiyor. Son dönemde organize suç örgütü elebaşının ortaya attığı iddialar, kara para aklayıcılarının aldıkları siyasi desteklerle gerçekleştirdikleri operasyonlar, ‘mala çökme’ deyimini gündelik dile yerleştirdi. Dava dosyaları her yana saçılan ‘FETÖ Borsası’ olaylarıyla milyarlarca lira ya da doların, şirketlerin, otellerin, tatil köylerinin, sanayi işletmelerinin, rezidansların, arsaların nasıl el değiştirdiği, buralara nasıl çöküldüğü ortaya yayıldı. Terörle mücadele bahanesiyle torba yasanın aralarına serpiştirilen KHK sürelerinin üç yıl uzatılması girişimi, gözaltı sürelerinin üç yıl daha 12 güne uzatılmasına olanak sağlanması teklifi, iktidarın baskı ve otokrat yönetimini Haziran 2023 seçimlerine kadar sürdürme planından öte bir şey değildir.
Bir hafta önce Yargı Reformu ambalajına sarılı yasa değişikliklerini meclise getirip ABD ve AB’ye mesaj vererek şirin görünmeye çalışan iktidar, demokratik ve yasal hak ve talepleri kısıtlayan bu torba teklifle gerçek zihniyetini, demokrasiye bakışı açısını ortaya koydu. Getirilen bu düzenleme tamamıyla toplumsal baskıları artırma, insanları terör örgütüyle ‘iltisaklı’ iddiasıyla yaftalayıp işini aşını elinden almakla tehdit ederek, şantaj uygulayarak sindirme amaçlıdır. Beş yıldır bu yetkileri sınırsızca kullanan iktidarın FETÖ ile mücadele ya da terörle mücadele gerekçesi bir bahaneden ibarettir.
Gerçek niyet zamanında veya erken bir seçimi 2017 Anayasa Referandumu’ndaki mühürsüz oylar gibi, 2018 seçimlerinde muhalefetin sesini kısma çabaları gibi, 2019 yerel seçimlerinde YSK’yı baskı altına alarak seçim iptal ettirmek gibi arka kapı yöntemleriyle hayata geçirmektir. Bu torba yasa düzenlemesi iktidarın artık gideceğini görmüş olmasının, kaybetme endişesinin somut dışa vurumudur. Demokrasi ve sandık korkusunun OHAL ile makyajlanmış, torba halidir.
2.Libya’da seçimlere 6 aydan az bir süre kala, yeni bir kargaşa ve anlaşmazlık ortamı belirdi. Cenevre’de BM gözetiminde geçen hafta yapılan toplantılarda, seçimler konusunda uzlaşma çıkmadı. Uzlaşma sağlanamadığı takdirde iç savaşın yeniden alevlenmesi, Trablus ve Tobruk kamplaşmasının ülkenin bölünmesine kadar varması söz konusu olabilir!
Libya’da Berlin Konferansı’ndan sonra açıklanan mutabakat zaptına karşılık geçen hafta Cenevre’de BM gözetiminde yapılan toplantılarda ülkenin farklı bölgelerini temsilen toplantıya katılan 75 delege bir uzlaşmaya varamadan dağıldı. Birleşmiş Milletler’den (BM) yapılan açıklamada, “LPDF (Libya Siyasi Diyalog Forumu) üyeleri arasında daha önce üzerinde anlaşmaya varılan 24 Aralık seçimlerinin anayasal temeline ilişkin tartışmalı konular üzerinde uzlaşma sağlanamadı.” denildi.
BM öncülüğündeki Libya müzakerelerinde Aralık’da yapılması planlanan seçimler üzerinde bir uzlaşmaya varılamaması durumunda, ülkeyi bölünmenin eşiğine getiren 10 yıllık iç savaşın yeniden patlak vermesi ve çatışmaları tekrar alevlenmesinden kaygı duyulduğu, böyle bir durumun siyasi çözüm için üzerinde anlaşmaya varılan yol haritasının hayata geçirilmesini ciddi ölçüde tehlikeye atabileceği vurgulandı.
Cenevre’de yapılan görüşmelere katılan 75 delege arasında görüş ayrılıklarının derinleşmesi üzerine toplantılar bir gün daha uzatılmasına karşılık yine uzlaşma sağlanamadı. Özellikle seçimler, yeni anayasa, seçimlerin zamanı ve kapsamı konularında ciddi görüş ayrılıklarının yaşandığı tarafların hiç birisinin uzlaşmaya yanaşmadığı dile getiriliyor.
BM'nin Libya misyonu UNSMIL, yaptığı açıklamada, 24 Aralık’ta seçimlerin yapılmasına engel teşkil edecek ya da seçimlerin yapılmasını olanaksız hale getirecek tekliflerin kesinlikle kabul edilmeyeceğini duyurarak, tüm taraflara uyarıda bulundu.
Cenevre’deki görüşmelerde Libya’nın farklı bölgelerindeki aşiret ve kabileleri, değişik siyasi eğilimleri temsil eden 75 delege arasında bir grup seçimlerin 24 Aralık’ta yapılmamasını 2022 sonuna ertelenmesini istiyor. İkinci grup 24 Aralık’ta sadece parlamento seçimlerinin yapılmasını, Cumhurbaşkanı seçiminin 2022’ye bırakılmasını talep ediyor. Üçüncü gruptakiler ise ekim ayındaki ateşkese bağlı kalınmasını, yeni anayasanın süratle hazırlanarak, seçim yasasının çıkartılması ve 24 Aralık’ta Cumhurbaşkanı ve Parlamento seçimlerinin birlikte yapılması yönündeki mutabakatın hayata geçirilmesinden yana tavır koyuyor.
Daha önce üzerinde uzlaşılan yol haritası çerçevesinde LPDF delegelerinin 1 Temmuz'a kadar parlamentonun bir seçim yasasını kabul etmesi için anayasal temelde anlaşmaya varması gerekiyordu. Hazırlanan anayasa ve seçim yasası taslağının Cenevre’deki görüşmelerde birinci ve ikinci grupta yer alan delegeler tarafından sürekli şekilde dile getirilen değişiklik önerileriyle seçimlerin yapılmamasına zemin hazırlanmak istendiği anlaşılıyor.
Libya’ya müdahil olan devletlerin delegasyon üzerinde kendi görüşleri doğrultusunda etkinlik kurarak uzlaşıyı engellemek istediklerini öne süren BM, ülke üzerinde ciddi pazarlıkların ve hegemonya amaçlarının olduğunu, görünürde Libya’da çözüm isteyen devletlerin ülkenin geleceğinde kendileri söz sahibi olmak ve kendi istedikleri yönetimleri başa getirmek istediklerini savunarak bu girişimleri kınadığını bildirdi. Çözüme varılamaması ya da iç savaşın yeniden başlamasından dışarıdan müdahale eden ülkelerin sorumlu olacağını dile getirdi.
BM’nin itham ettiği müdahil ülkelerin Türkiye, Rusya, Mısır, Fransa, İtalya, Almanya, ABD olduğu ve desteklerini Trablus ya da Tobruk yönetimine vererek güç mücadelesi yürüttükleri biliniyor. Geçtiğimiz ay düzenlenen İkinci Berlin Konferansı’nda ülkedeki yabancı silahlı güçlerin derhal çekilmesini içeren maddeye Trablus yönetimiyle Askeri İşbirliği Mutabakatı imzalayan Türkiye, muhalefet şerhi koymuştu. Seçimler için ön koşul olan tüm yabancı güçlerin ülkeden çekilmesi konusunda ilerleme sağlanamadı. Rusya ise Mareşal Halife Hafter’e bağlı Libya Ulusal Ordusu ve Tobruk yönetimine destek veren Wagner Grubu’na bağlı güçlerin özel şirket olduğunu devletle ilgisi olmadığını savunuyor.
Ekim ayındaki ateşkes mutabakatının bozulması, geçici hükümetin ülkeyi seçime götürme görevini yerine getirememesi durumunda ortaya çıkacak gelişmelerin Libya'yı ikiye hatta üçe bölünmeye götürmesi ihtimali bulunuyor. Böyle bir tablo ise iç savaşın uzun yıllar devam etmesi, petrol zengini bu ülkenin ve Akdeniz’in daha da istikrarsızlaşması anlamına geliyor.
3.Mısır Cumhurbaşkanı Abdül Fettah el-Sisi, 3 Temmuz’da ülkesinin Libya’ya en yakın kıyı bölgesinde en modern askeri deniz üssünün açılışını yaptı. Mısır’ın yeni üs açılışında BAE Veliaht Prensi ve Silahlı Kuvvetler Başkomutan Yardımcısı ile Libya Devlet Başkanlığı Konseyi Başkanının yer alması Türkiye’ye verilen mesajdı!
Libya’da Cenevre toplantılarının anlaşmazlıkla sonuçlanması, ülkede iç savaş ve çatışma ihtimalinin yeniden belirmesiyle eş zamanlı olarak Mısır tarafından Libya deniz sınırlarına en yakın bölgede yeni ve Akdeniz’in en büyük askeri deniz üslerinden birisinin açılışı yapıldı. Mısır Akdeniz'de Libya’ya yakın olması yanında Akdeniz’i stratejik olarak kontrol amaçlı bir deniz üssünün açılışını yaparak, bölgede askeri olarak güçlü bir şekilde yer almaya kararlı olduğu mesajını da verdi.
Arap Baharı ile başlayan süreçte devrilen Mısır eski devlet başkanı Hüsnü Mübarek’in ardından 2012’de yapılan ilk serbest seçimlerde Müslüman Kardeşler/İhvan adayı Muhammed Mursi Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, 3 Temmuz 2013’te Mursi’nin kabinesinde Savunma Bakanı olan Genelkurmay Başkanı Abdul Fettah el Sisi tarafından askeri darbeyle devrilerek, tutuklanmıştı.
Libya’nın doğusunu ve Mısır ile olan sınır bölgesini kontrolünde tutan Libya Ulusal Ordusu (LNA-LUO) komutanı Mareşal Halife Hafter, üs açılış töreninde davetli olmasına rağmen törende yer almadı. Mısır, Libya ile olan kara ve deniz sınırlarının güvenliğini özellikle cihatçı-radikal islamcı silahlı gruplara karşı çok önemsiyor. İhvan çizgisindeki Feyiz el Sarrac başkanlığındaki eski Trablus yönetimine karşı Hafter ve Akile Salih başkanlığındaki Tobruk yönetimini destekleyen Sisi, Mart ayındaki geçici yönetim değişikliğinden sonra Trablus’taki geçici mutabakat hükümeti ile ilişkileri güçlendirmeye hız verdi. Trablus elçiliği yeniden açıldı. Dolayısıyla Fransa ve İtalya’dan alınan savaş gemileri, helikopterleri, firkateynler ile Fransa’dan satın alınan helikopter gemilerinin yer aldığı 3 Temmuz üssü Libya ve Akdeniz’deki sıcak gelişmelere süratle askeri müdahale olanağına sahip. Mısır'ın Akdeniz'de üç, Kızıldeniz'de bir deniz üssü daha bulunuyor.
Açılışı yapılan üsse 3 Temmuz Deniz Üssü adının verilmesi Müslüman Kardeşler/İhvan’ı terör örgütü ilan eden Sisi’nin gerek ülkesindeki İhvan yanlılarına gerekse Libya’daki İhvancı-Cihatçılara, örtülü bir mesaj olarak değerlendirmek yanlış olmaz.
4.Kabil havaalanının TSK tarafından korunması ve yönetilmesi görüşmeleri hızlandırılırken, ABD Başkanı Biden bu ülkedeki ABD askerlerinin çekilme tarihini erkene aldığını ve 31 Ağustos’a çektiğini açıkladı. Taliban heyeti Moskova’da görüşmeler yaparken ülkenin yüzde 85’inin kontrolüne geçtiğini ilan etti. Türkiye’nin Kabil görevine karşılık İran’ın Taliban ile Afgan yönetimini Tahran’da bir araya getirmesi iktidarı açığa düşürdü!
Taliban’ın ülkede kontrolü ele geçirmeye yönelik saldırılarını yoğunlaştırması ve hızla ilerlemesi karşısında ABD askerlerinin çekilmesinin erkene alınması kararı nedeniyle Biden’a sert eleştiriler yöneltiliyor. ABD Başkanı ise bu eleştirilere yanıt verirken yaptığı açıklamada ABD’nin en uzun süren savaşını sonlandırmak üzere olduğunu söyledi. Biden; “Amerika'nın daha kaç bin çocuğunu tehlikeye atmaya hazırsınız? Farklı bir sonuç elde etmeye yönelik makul bir beklenti yokken bir nesli daha Afganistan'daki savaşa göndermeyeceğim. Biz Afganistan’a ulus inşası için girmedik. Geleceklerine ve ülkeyi nasıl yöneteceklerine karar vermek Afgan halkının hakkı ve sorumluluğu. Taliban’a güvenmiyorum, Afgan ordusunun kapasitesine güveniyorum” dedi.
ABD Başkanı çekilme kararını ve Amerikan askerlerinin hayatını savunurken, Türkiye’de ise iktidar, Mehmetçiğin Taliban’ın ilerlemesi ve Türk askerini ‘işgalci yabancı güç’ olarak nitelendirip saldırı tehditlerinde bulunmasına rağmen Afganistan’da kalmayı savunuyor. Bunun için Biden yönetiminin taleplerini karşılamak, daha fazla parasal destek kopartmak için pazarlık yapıyor. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar iki günde iki kez ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile görüştükten sonra askerlerimizin Kabil’de kalması görüşmelerinde ilerleme kaydedilmesinden duydukları memnuniyeti açıklıyor.
İktidar, Afganistan’da varlığını meşrulaştırmak için Taliban ve mevcut Afgan hükümetiyle diyalog arayışında ve tarafları bir araya getirmeye çalışıyor. Nisan ayında İstanbul’da yapılacağı Afganistan zirvesi Taliban son anda katılmayı reddedince gerçekleşemedi. Şimdi ise Rusya’nın yanı sıra İran da inisiyatif aldı ve sürpriz bir şekilde Taliban ile Afgan hükümetini Tahran’da bir araya getirdi. Türkiye üstelik çok riskli bir göreve talip iken Taliban tarafından tehdit edilirken süreçten de dışlandı.
Diğer deyişle her iki taraf da ABD ve NATO çıkarlarının bekçiliğine soyunan iktidar ile değil Moskova ve Tahran ile diyalogu seçti. Bu da iktidarın Afganistan politikasının ve Kabil görevi stratejisinin daha en baştan yanlış kurgulandığının göstergesidir.
Başkent Kabil’e doğru hızla ilerleyen Taliban yaptığı son açıklamada ABD askerlerinin ayrılmasından sonra Afganistan topraklarında hiçbir yabancı güce müsamaha gösterilmeyeceğini belirterek Türk askerlerinin de bu kapsamda ‘yabancı işgal gücü’ olarak görüldüğünü açıkça ilan etti. Afganistan’da iç savaş hızla yayılırken iktidar Taliban ile görüşerek müzakere etme, anlaşma ve ateşkes yapabileceği ümidinde olduğunu ifade ediyor. Taliban ise buna karşılık ‘NATO ve ABD ile geldiniz, NATO ve ABD ile gideceksiniz’ tavrında.
İktidar, ABD ve Biden yönetimiyle yakınlaşmak Afganistan’da ABD ve NATO çıkarlarını savunarak olası yaptırımlardan, tecritten sıyrılabilmek için TSK’yı ve Mehmetçiği pazarlık masasına sürüyor. Askerlerimizin canı üzerinden bir siyasal-parasal pazarlık yapılıyor. Taliban’a rağmen bu görevin üstlenilmesinde ısrar edilmesi kanımca çok büyük bir yanılgı, çok riskli bir hata ve askerlerimizin canlarına mal olabilecek bir yanlışlık, aymazlıktır.
5.Avrupa Parlamentosu’nun 2’ye karşı 603 oyla kabul ettiği karar tasarısında Türkiye’de muhalefete yönelik baskılar, muhalif belediyelerin engellenmesi, muhalefet liderlerine getirilmek istenen siyasi kısıtlamalar gündeme alındı. AB ile Türkiye arasında pozitif gündemin insan hakları, hukuk devleti kadın ve çocuk hakları ile yargı bağımsızlığı alanında iyileşme yönünde adım atılması koşuluna bağlanması kabul edildi.
Avrupa Parlamentosu'nun (AP) Genel Kurul Toplantılarında, AP bünyesindeki tüm siyasi grupların katılımıyla ortak bir metne dönüştürülen Türkiye hakkındaki karar tasarısı büyük çoğunlukla kabul edildi. Avrupa Konseyi ve AB Komisyonu’na Türkiye ile ilişkilerde öne sürülmesi istenen koşullara yönelik çağrılar içeren karar tasarısı muhalefet partilerine, liderlerine ve belediyelere yönelik siyasi baskıları kapsıyor.
AP’deki Hristiyan Demokrat, Sosyal Demokrat, Liberal, Yeşiller ve Sol gruplar tarafından ortaklaşa hazırlanan karar metninde iktidarın muhalefet partilerine yönelik olarak “giderek artan baskılara yönelmesi kaygı verici” olarak nitelendirilirken, muhalefet partilerine karşı uygulanan bu baskının “siyasi partilerin haklarını kullanma ve demokratik rollerini gerçekleştirme kapasitelerini kısıtlamayı amaçladığı” kaydedildi.
HDP’ye yönelik olarak açılan kapatma davasının kınandığı belirtilen kararda, halen ikisi eski eş başkan olmak üzere 4 bin dolayında HDP üyesinin tutuklu olduğu, AİHM kararlarının uygulanmadığı, AİHM’nin örgütlenme özgürlüğü konusundaki ilke ve kararlarının açık şekilde ihlal edildiği vurgulandı.
AP’nin ezici çoğunlukla kabul ettiği karar tasarısında muhalefet liderleri ve muhalefet partilerine mensup bazı milletvekilleri hakkında hazırlanan fezlekelere de yer verilerek, bu kapsamda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığının kaldırılması talebi şiddetle kınandı ve Kılıçdaroğlu’na yönelik “giderek artan iktidar baskısının” AP açısından ‘derin kaygı unsuru’ olarak görüldüğü belirtildi.
İYİ Parti Lideri Meral Akşener’e yönelik tehdit, hakaret ve kötü söylemlerin iktidar tarafından sıkça kullanıldığı, siyasi faaliyetlerin fiili saldırılar ve şiddet kullanımıyla engellenmek istendiği tespiti de AP kararında yer aldı.
AP kararında, Türkiye’de son yerel seçimlerde demokratik olarak seçilmiş çok sayıda belediye başkanının görevden alınması ve yerlerine vali veya kayyum atanmasının anti-demokratik ve seçme-seçilme hakkının ortadan kaldırılması anlamına geldiğine dikkat çekilerek kınandığı bildirilirdi. İstanbul, Ankara ve İzmir’de muhalefet tarafından yönetilen belediyelerin çalışmalarının engellenmesi için hükümetin siyasi, yasal ve idari önlemlere başvurduğunun gözlendiği, devletin mali kaynakları ve idari otoritesinin muhalefeti susturmak veya zayıflatmak amacıyla keyfi biçimde kullanılmasının üzücü ve demokrasiye aykırı olduğu ifade edildi. Ayrıca Türkiye’ye hukuk devleti, azınlık hakları ve temel haklar konusunda iyileşme için üyesi olduğu Avrupa Konseyi ile “dört dörtlük işbirliği” çağrısında bulunuldu.
Oturumda Sosyal Demokrat Grup adına konuşan ve aynı zamanda AP Türkiye raportörlüğü görevini yürüten İspanyol parlamenter Nacho Sanchez Amor ise AB Konseyi’nin mevcut koşullarda Ankara’ya pozitif gündem teklifinde bulunmasını eleştirerek “Türk hükümetinin hedefi tüm muhalefeti susturmak. Asıl Türkiye’de yaşanan bu ağır baskıların açıkça söylenmesi pozitif gündemin parçası olmalıdır” dedi.
- Dışişleri Bakanlığı, AP Genel Kurulu’nda kabul edilen Türkiye kararına tepki göstererek ‘ikiyüzlülük’ nitelendirmesinde bulundu.
Ülkemizde muhalefet partilerinin, belediyelerinin, muhalif olan hemen herkesin hemen her gün, her an yaşadığı bu gerçeklerin AP kararına dönüştürülerek kabul edilmesinden iktidar rahatsızlık duyuyor. Karar tasarısında yer alan tespitlere, olaylara, uygulamalara yönelik olarak verecekleri bir yanıt olmadığı için de yine hakaret, ikiyüzlülük suçlamalarıyla gerçekleri örtmeye, savuşturmaya çalışıyorlar.
CHP Lideri hakkında dokunulmazlık fezlekesi düzenlenmesi, İYİ Parti Liderinin Rize’de uğradığı saldırının Cumhurbaşkanı tarafından adeta desteklenip, teşvik edilmesi, ‘Az bile yapmışlar, daha bunlar iyi günleriniz, neler olacak neler’ denilmesinin demokratik siyasetle ilgisi var mı? ‘128 milyar dolar nerede?’ sorusuna karşı sergilenen tahammülsüzlük, savcıların harekete geçirilmesi, il-ilçe binalarına baskınlar, gözaltılar, muhalefete baskı ve siyasi faaliyetlerin kısıtlanması değilse nedir?
6.Avrupa Konseyi’nin Anayasa ve Hukuk konularındaki danışma organı konumunda olan Venedik Komisyonu, geçtiğimiz Aralık ayında iktidarın alelacele çıkarttığı Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının ve Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun’un uluslararası insan hakları standartlarıyla uyuşmadığı ve Sivil Toplum Kuruluşları (STK) açısından ciddi hukuki riskler ve keyfilikler içerdiği yönünde görüş bildirdi.
OECD bünyesindeki Uluslararası Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından kara para trafiğinin, terör finansmanının önlenmesi kapsamında yürütülen çalışmalarda, Türkiye gereken adımları atmadığı, yasal altyapıyı hazırlamadığı için son kez uyarılmış ve kara listenin bir önceki aşaması olan ‘gri listeye’ alınma ihtimalini bildirilmişti.
FATF tarafından iktidara gereken yasal düzenlemeleri yapması için verilen süre geçtiğimiz yılsonunda doluyordu. İktidar gri listeye girmemek için alelacele hazırlattığı yasa teklifini AK Parti Grubu üzerinden TBMM’ye getirerek Aralık ayı sonunda yasalaştırdı. Ancak bunu yaparken, FATF’ın ve yasanın amacıyla ilgisi olmayan pek çok anti demokratik maddeyi, derneklere, STK’lara baskı ve müdahaleyi keyfileştiren düzenlemeyi de yasaya ilave etti.
TBMM’deki görüşmeler sırasında gerek OECD, AB ve gerekse FATF’ın kriterleriyle uyum konusundaki uyarılarımız, önerilerimiz iktidar tarafından dikkate alınmaksızın yasa yürürlüğe konuldu. İçişleri Bakanı’na, Vali ve kaymakamlara, Emniyet birimlerine oldukça geniş yetkiler tanındı.
VK tarafından yasaya yönelik yapılan anayasal ve hukuki değerlendirmeler sonrasında, Türkiye'nin terörün finansmanıyla mücadelesinin anlayışla karşılandığı, ancak bu mücadelenin ‘uluslararası hukukun ülkelere ve hükümetlere getirdiği yükümlülükler çerçevesinde yapılması gerektiği’ görüşüne varıldığı dile getirildi. VK tarafından yapılan anayasa, hukuk ve uluslararası hukuk incelemesi sonucunda, 7262 sayılı kanunla Türk hükümetinin kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanına ilişkin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararlarını ve Mali Eylem Görev Gücü'nün (FATF) konuya ilişkin tavsiyelerini iç hukuka aktarmak istemesine karşılık, çıkartılan kanunun bu amacı aşan hükümler içerdiği vurgulandı.
Söz konusu kanunun, hedef ve faaliyetleri ne olursa olsun tüm dernekleri ve STK’ları kapsadığının tespit edildiğini dile getiren VK, kanun hükümlerinin başta örgütlenme, ifade özgürlüğü ve adil yargılanma olmak üzere temel insan hakları açısından idareye sınırı belirsiz kısıtlamalar ve yetkiler tanıdığı, bunun çok olumsuz sonuçlar doğurabileceğini hükümete bildirdi.
Komisyon, kanunda net ve objektif kriterler olmaksızın yardım toplama girişimlerine hükümet kontrolü ve ceza uygulanması getirildiğini belirterek, bunun STK’ların yasal yardım toplama faaliyetleri üzerinde olumsuz etki yaratacağını, dolayısıyla da örgütlenme özgürlüğü haklarının ihlal edileceği görüşünü vurguladı. Derneklere getirilecek kısıtlamalarda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin örgütlenme özgürlüğüyle ilgili maddelerinin temel alınmasını isteyen VK, 7262 sayılı yasanın STK’lar, dernekler ve hukukçularla da istişare edilip, görüşleri alınarak revize edilmesini istedi.
VK’nın yaptığı hukuk ve anayasal değerlendirme sonrasında hazırladığı rapor ve açıkladığı hukuki görüş ise iktidarın savunduğu tezlerin tam tersini işaret ediyor. Halen Anayasa Mahkemesi önünde ele alınmayı bekleyen 7262 sayılı yasadaki anayasa, hukuk devleti, uluslararası hukuk ve sözleşmelere aykırılıklar şimdiden VK tarafından saptanmış durumda. İktidarın anayasa ve yasa tanımazlığı uluslararası saygın hukukçulardan oluşan VK tarafından da resmi olarak tescil edilip, bildirildi. O nedenle AP Genel Kurulu’nda ezici çoğunlukla kabul edilen Türkiye kararından muhalefete yönelik baskıların, tehditlerin, yargısal kısıtlama girişimlerinin yanı sıra VK’nın da terörle mücadele gerekçesi altında STK’ları, sendikaları, meslek örgütlerini, dernekleri baskı altına almayı hedefleyen bu yasa konusunda Türkiye’yi uyarması, yasada revizyon istemesi, iktidarın hukuk, adalet, temel hak ve özgürlükler konusundaki tutumunun artık uluslararası düzeyde de gözle görülür hale geldiğini sergiliyor.
İktidar ise göstermelik yargı reformu paketleriyle, hem içeride hem de dışarıda algı yaratmaya, kendisi dışında herkesi aldatmaya çabalıyor. Ortaya çıkan tablo ülkemizin uluslararası saygınlığı, hak ve özgürlüklerin kullanılabilmesi önündeki engellerin artması, hukuk devletinin hasara uğratılması açısından kabul edilemez bir görüntüyü gözler önüne seriyor.
7.Merkez Bankası Beklenti Anketi’nin Temmuz ayı sonuçları beklentilerdeki kötüleşmenin ağırlaştığını gösteriyor. Enflasyon ve kur beklentileri sadece yılsonu değil, gelecek 12 ve 24 ay itibarıyla da oldukça negatif ve 2023’te tek haneli enflasyon hedefine inanılmadığını gösteriyor. Ankete katılan sanayi, reel sektör, banka-finans CEO’ları ile akademisyenler, gidişin daha da kötüleşeceğine inanıyor!
MB’nin adını Piyasa Katılımcıları Anketi (PİKA) olarak değiştirdiği Beklenti Anketi’ne katılan 56 katılımcının beklentileri, döviz ve enflasyonda yükselişin süreceği, TL’deki değer kaybının hızlanacağı, 14 Temmuz’daki Para Politikası Kurulu’nda (PPK) halen yüzde 19 olan politika faizinin değişmeyeceği noktalarında yoğunlaştı.
PİKA’da yılsonu dolar kuru beklentisi, haziran ayındaki 8,95 TL seviyesinden 8,99'a yükselirken, enflasyon beklentisi ise yüzde 14,46'dan yüzde 15,64'e çıktı. MB’nin bir ay önce revize ederek yüzde 9,4’ten yüzde 12’ye yükselttiği enflasyon hedefiyle CEO’ların öngörülerinin örtüşmediği, daha yüksek bir enflasyon beklentisinin ağırlıkta olduğu, MB’nin hedefinin inandırıcı bulunmadığı açığa çıkıyor. Reel sektör, finans-bankacılık sektörü CEO’ları ile ekonomi akademisyenlerinden oluşan 56 katılımcının yer aldığı ankette, 12 ay sonrasına dönük enflasyon artışı beklentisi Haziran anketinde yüzde 12,12 iken, Temmuz anketinde yüzde 12,62’ye yükseldi. 2023 Temmuz’una ilişkin 24 ay sonrası TÜFE beklentisi ise Haziran anketinde yüzde 10,16 iken, Temmuz anketinde 10,43’e yükseldi. Diğer deyişle, ekonomi yönetimi ve MB’nin 2023’te yüzde 5’lik tek haneli enflasyon hedefinin sanayi ve finans CEO’ları tarafından gerçekçi ve inandırıcı bulunmadığı görülüyor. Diğer yandan yılsonu Dolar/TL beklentisi de bir önceki aya göre yükselmiş durumda. Haziran anketinde 8,95 TL iken, Temmuz’da 8,99 TL’ye çıkan Dolar/TL kuru beklentisi gelecek 12 aya ilişkin olarak ise Haziran anketinde 9,23 TL iken, Temmuz anketinde 9,34 TL’ye yükseldi.
Dolayısıyla CB Erdoğan’ın Türkiye ekonomisinin Gezi Parkı eylemlerinden bu yana 8 yıldır döviz kurları üzerinden dış saldırı altında olduğu söyleminin gerçekçi ve inandırıcı bulunmadığı, kurlardaki yükselişin iktidarın yanlış ekonomi politikalarından kaynaklandığı görüşünün katılımcı CEO’larda ağırlıkta olduğu açığa çıkıyor.
8.Finansal Yatırım Araçlarının Reel Getirileri Endeksi’ne göre, haziran ayında ve bu yılın ilk altı ayı itibarıyla enflasyon karşısında en yüksek kazanç sağlayan yatırım aracı ABD doları, yıllık olarak da euro oldu. TÜİK’in resmi hesaplamalarıyla TL yatırım araçlarına yatırım yapanlar ağır kayıplara uğradı. İktidar, yastık altındaki altın ve dövizlerin bozdurulması çağrılarını yaparken, tasarruf sahipleri en yüksek kazancı döviz yatırımlarından elde etti.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 'Finansal Yatırım Araçlarının Reel Getiri Oranları-Haziran 2021' verilerini açıkladı.
TÜİK’in duyurduğu verilere göre gerek haziran ayında gerekse bu yılın ocak-Haziran dönemi ilk yarısında enflasyon karşısında en yüksek net getiriyi ABD dolarına yatırım yapan tasarruf sahipleri elde etti. Geçen yılın haziran ayına kıyasla bir yıllık dönemde ise enflasyonun tahribatına karşı en yüksek kazanç euro yatırımcılarının oldu. Türk Lirası ve Borsa İstanbul’da (BİST) hisse senedi, menkul kıymet yatırımcıları ise kaybeden kesim oldu.
CB Erdoğan sürekli şekilde vatandaşları TL’ye yatırım yapmaya, tasarruflarını TL’de değerlendirmeye çağırıyor. Bunun yanı sıra Türkiye’ye döviz kurları üzerinden dış ekonomik saldırılar yapıldığını bunun 8 yıldır devam ettiğini iddia ederek, herkesin yastık altındaki döviz ve altınlarını bozdurmasını, TL’ye güven duymasını istiyor.
İktidara bağlı ve ilişkili kuruluş olarak statüsü değiştirilen TÜİK ise açıkladığı resmi hesaplarla Cumhurbaşkanının bu çağrılarının gerçeği yansıtmadığını rakamlarla ortaya koyarak CB Erdoğan’ı tekzip etti. TL’de ve TL yatırım araçlarında tasarruflarını değerlendirenlerin enflasyona yenik düştükleri paralarının eridiği ortaya çıktı. TÜİK’in açıkladığı reel getiri hesaplamalarına göre Haziran 2021 itibarıyla yatırım araçlarının enflasyon karşısında aylık, 6 aylık ve yıllık getirisiyle, kâr ve zarar hesabı şöyle oldu:
- En yüksek aylık reel getiriyi, tüketici fiyat endeksi (TÜFE), yani açıklanan resmi enflasyon oranı üzerinden indirgendiğinde yüzde 0,95 oranında dolar sağladı. Ancak aynı dönemde yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ile indirgendiğinde ise dolar yüzde 1,06 oranında yatırımcısına kaybettirdi.
- Hatırlanacağı gibi 5 Temmuz’da açıklanan Haziran ayı enflasyon rakamları TÜFE’de yüzde 17,53, Yİ-ÜFE’de ise yüzde 42,89 olmuştu. Yİ-ÜFE ile yapılan kıyaslamada hemen tüm yatırım araçlarında kayıplar söz konusu. Dolayısıyla TL yatırım araçlarının Yİ-ÜFE karşısındaki kayıpları çok daha olağanüstü boyutta.
- Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde; yatırım araçlarından külçe altın yüzde 1,85, euro yüzde 1,86, mevduat faizi yüzde 2,61, Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) yüzde 2,68 ve BIST 100 endeksi yüzde 4,86 oranlarında yatırımcısına kaybettirdi. Rakamlardan da görüleceği gibi CB Erdoğan’ın düşürülmesini istediği faize rağmen Haziran’da TL mevduatı ve Hazine kâğıtlarının (Devlet İç Borçlanma Senetleri-DİBS) faiz getirisi yatırımcısına ağır kayıp yaşatmış.
- Altı aylık değerlendirmeye göre ise dolar; TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 2,98 oranında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağlayan yatırım aracı olarak görünüyor. Aynı dönemde DİBS, ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 19,15, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 9,02 oranıyla yatırımcısına en çok kaybettiren yatırım aracı oldu.
- Finansal yatırım araçlarının yıllık getirilerine bakıldığında euro; TÜFE ile indirgendiğinde yüzde 15,08 oranında yatırımcısına en yüksek reel getiriyi sağlayan yatırım aracı oldu.
- Diğer yatırım araçlarının yıllık değerlendirmesinde ise Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde; külçe altın yüzde 6,52, BIST 100 endeksi yüzde 10,98, dolar yüzde 11,58, mevduat faizi yüzde 24,24 ve DİBS yüzde 30,74 oranlarında yatırımcılara kayıp yaşattı. Yıllık bazda da en büyük kaybın TL mevduatında, Hazine kâğıtlarının getirisinde ve BIST’te olduğu görülüyor.
Bir yandan TL’yi cazip kılmak isteyen iktidar diğer yandan TL’nin döviz ve enflasyon karşısında yegâne cazibesini oluşturan faizi düşürmek için Merkez Bankası’nı baskı altına alıyor, yöneticilerini sıkça değiştirmekle tehdit ediyor. İktidarın ‘dövizin belini kırdık, döviz alanın eli yanar vb.’ söylemlerinin asılsızlığı, kandırma amaçlı olduğu bir kez daha somutlaşmış oldu.
9.Türkiye, Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (ITUC-International Trade Union Confederation) 2021 Yılı Çalışanların Küresel Haklar Endeksi raporunda, ‘Çalışanlar için dünyadaki en kötü 10 ülke’ arasında yer aldı. Çalışanların en kötü ve en ağır koşullarda bulunduğu geri kalmış Afrika ülkeleri ya da otokrat yönetimlerin görevde olduğu ülkelerle birlikte Türkiye’nin ilk 10’da yer alması yüz kızartıcıdır!
Dünyadaki 163 ülkeden İşçi Sendikaları Konfederasyonlarını ve çalışan örgütlerini çatısı altında toplayan, 200 milyonun üzerinde üyeyi temsil eden Uluslararası İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ITUC) tarafından hazırlanan Çalışanların 2021 Yılı Küresel Haklar Endeksi Raporu’nda Türkiye, ‘Çalışanlar için dünyadaki en kötü ilk 10 ülke’ arasında yer aldı.
Rapora göre, grev hakkı, sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı, sendikal faaliyetler ve sivil özgürlükler ile ifade ve toplanma özgürlüğü hakkının baskı altına alınması, çalışanların ücret ve çalışma koşullarının ağırlığı ve emek sömürüsüzünün en geniş şekilde yaygın olduğu bu 10 ülke;
- Türkiye, Bangladeş, Belarus (Beyaz Rusya), Brezilya, Kolombiya, Mısır, Honduras, Myanmar, Filipinler ve Zimbabve.
Listedeki ülkelere bakıldığında büyük kısmının geri kalmış, yoksul, otokrat ya da dikta yönetimlerinin, askeri darbe yönetimlerinin iş başında bulunduğu ülkeler olduğu görülüyor. AK Parti iktidarlarının 19 yıllık sürecin sonunda Türkiye’yi getirdikleri yer ne yazık ki bu yüz kızartıcı listenin ilk sırası.
Kamuda çalışan yaklaşık 1 milyon sendikalı işçinin ve yaklaşık 4 milyon memurun toplu sözleşme müzakerelerinin başlayacağı bir aşamada, rapordaki tespitler, Türkiye’de 10 milyona varan işsizin yanında milyonlarca çalışanın da ağır yoksullaşma, ücret dengesizliği, refahtan pay almadaki haksızlıklar, sosyal, insani ve demokratik hakların baskılanması vb. ağır koşullar altında bulunduğunu sergiliyor.
ITUC raporunda, çalışanların ve sendikalı işçilerin içinde bulunduğu ağır hak ihlalleri sıralanırken, aralarında Türkiye’nin de yar aldığı ülkelerde ise hükümetlerin COVID19 salgınını hak ihlallerinin daha ileri boyutlara taşınması amacıyla gerekçe olarak kullandıkları dile getiriliyor.
2021 ITUC Küresel Haklar Endeksi, hükümetlerin ve işverenlerin, virüsün işyerlerinde yayılması hakkında hayati bilgileri ifşa eden işçileri işten çıkarmak için pandemiyi nasıl kullandığını belgeleyerek, toplu pazarlık haklarının ihlal edildiğini, grev, hak arama eylemleri, konuşma ve toplanma özgürlüklerini kısıtlandığını ya da tümden yasaklandığını vurguluyor.
Honduras, Hindistan, Endonezya, Slovakya ve Uruguay'da hükümetlerin baskıcı yasalar çıkartarak çalışan haklarını sınırladığı, Türkiye’nin de aralarında olduğu pek çok ülkede hükümetlerin ‘sendika karşıtı bir ajandalarının’ öne çıktığı dile getiriliyor.
ITUC Raporu’nda; “COVID-19 salgınında tam aksine çalışan, üreten, her kesimin ihtiyaçlarını karşılamak için büyük özveri sergileyenlerin, işçiler, çalışanlar, her kesimden emekçiler olduğu net şekilde görüldü ve herkes gerçek kahramanların kim olduğunu öğrendi. Her yerde işçiler, gıdadan ulaşıma varana yaşamları pahasına kadar ter döktü. Sağlık emekçileri hastalara baktı. Onlar sayesinde soframıza yiyecek geldi, hastanelerden iyileşerek taburcu olduk. Ekonomi onlar sayesinde ayakta tutulabildi. Ancak tüm bunlara rağmen işçiler daha önce hiç olmadığı kadar hükümetlerin hak gaspı, hak ihlali ve saldırıları altında kaldı.” denildi.
Raporda; 2020'de sendika üyeliğini zorlaştırarak engelleme yoluna giden ülke sayısının 89'dan 109'a çıktığı, ifade ve toplanma özgürlüğünün, grev ve hak arama eylemlerinin engellendiği veya kısıtlandığı ülke sayısının ise 56'dan 64’e yükseldiği kaydedildi. ‘2020-2021 dönemi çalışma hayatı ve ekonomik demokrasinin ağır saldırılarla karşı karşıya kaldı bir dönem oldu’ görüşüne yer verildi.
1 Mayıs’ta DİSK Genel Merkezi’nin güvenlik güçlerince kuşatıldığı ve DİSK Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu ile 25 DİSK üyesinin gözaltına alındığı, Gebze’den Ankara’ya yürüyüş düzenleyen Birleşik Metal İş üyelerine güvenlik güçlerince şiddet uygulandığı ve 109 sendika üyesinin gözaltına alındığı kaydedildi. Ayrıca Diyarbakır’da Eğitim-Sen üyesi 26 öğretmenin evleri basılarak gözaltına alındığı, okullardaki dolaplarının kilitleri kırılarak arandığı Türkiye örnekleri olarak raporda yer aldı.
ITUC Genel Sekreteri Sharan Barrow tarafından uluslararası kamuoyuna açıklanan raporda, ‘ITUC Çalışanlar Küresel Haklar Endeksi-2021’ değerlendirmesine göre, 2021'de çalışanlar için dünyadaki en kötü ilk 10 ülkenin Türkiye, Bangladeş, Beyaz Rusya, Brezilya, Kolombiya, Mısır, Honduras, Myanmar, Filipinler, Zimbabve olduğu ifade edildi.
ITUC raporunda Türkiye ile ilgili olarak çizilen bu tablonun tek sorumlusu 19 yıldır ülkeyi yöneten iktidardır. 301 işçinin yaşamını yitirdiği Soma Faciası’nda, tütün üreticilerinin protestolarında iktidarın işçilere, üreticilere, emekçilere ve ailelerine yönelik tavrı, yargıdan çıkan ve vicdanları sızlatan kararlar ortadadır!
10.Haziran ayı enflasyon verileri Tüketici ve Üretici enflasyonları arasındaki makasın çok yüksek düzeye ulaştığını ve farkın 25 puanı aştığını gösterdi. Vahim olan, TÜİK’in enflasyon sepetinde kapsanan 300’ü aşkın mal, ürün ve hizmetin yıllık fiyat artışlarının açıklanan resmi enflasyonun 4-5 katı düzeyine ulaşmış olmasıdır. Bu veriler ‘hiper enflasyon’ sürecine girildiğini gösteriyor. İktidar ve ekonomi yönetimi olanları çaresizce seyrediyor!
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı Haziran ayı enflasyon verileri Haziran ayının son günü yapılan yüzde 15’lik elektrik ve yüzde 12-20 arasındaki doğal gaz zamlarının yansımamasına karşılık oldukça ciddi bir yükseliş eğilimine girildiğini gösterdi.
- Resmi rakamlarla Tüketici Enflasyonu (TÜFE) aylık yüzde 1,94, yıllık 17,53 oldu. Ocak-Haziran dönemi 6 aylık enflasyon toplamı da yüzde 8,45 olarak gerçekleşti.
Verilere göre, yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) aylık yüzde 4,01, yıllık yüzde 42,89, Yİ-ÜFE’deki aylık artış TÜFE’nin iki katını aştı. Ocak-Haziran dönemi 6 aylık Yİ-ÜFE yüzde 22,04 olurken, TÜFE/Yİ-ÜFE makası 25,3 puana yükseldi.
3 Ağustos’ta açıklanacak Temmuz ayı enflasyon veriler açısından elektrik-doğalgaz zamlarından kaynaklı en az 1 puanlık enflasyon artışı bugünden hazır. Enerji zamlarının diğer mal ve hizmet fiyatlarında zincirleme zam dalgası yaratması kaçınılmaz.
En iyimser yaklaşımla yeni zamların da enflasyonu en az 1 puan daha yükselteceğini göz önünde tuttuğumuzda şimdiden Temmuz’da aylık enflasyonun 2 puan ve üzerinde gerçekleşmesi yıllık enflasyonun ise yüzde 19’u bulması şaşırtıcı olmayacaktır.
Bunun anlamı yüzde 19 oranındaki Merkez Bankası (MB) politika faizi ile enflasyonun başa baş noktaya gelmesi ve CB Erdoğan’ın karşı çıkmasına rağmen MB’nin yeni bir faiz artışına gitmeye mecbur kalmasıdır.
Temmuz-Ağustos aylarında faiz indirimi beklediğini daha önce açıklayarak MB yönetimi üzerinde baskı kuran CB Erdoğan ile gerçekleşen enflasyon arasında sıkışmış durumdaki MB Başkanının görevden alınmamak için hangi adımı atacağı enflasyon, faiz ve kurların seyri açısından belirleyici olacaktır.
Gerek 25 puanı aşan tüketici-üretici enflasyon farkı gerekse MB politika faizi açısından belirleyici olan çekirdek enflasyonun da henüz elektrik-doğal gaz zamlarının hesaplamalara dahil olmadığı haziranda yüzde 2,5 artması, TÜFE’nin önümüzdeki aylarda daha sert yükseleceğini işaret etmektedir.
TÜİK’in enflasyon sepetinde farklı ağırlıklarla yer alan 415 kalemden 306’sının fiyatında Haziran ayında artış gerçekleşti.
Aylık TÜFE’nin yüzde 1,94 olmasına karşılık, bazı temel mal, ürün ve hizmetlerdeki aylık enflasyon bunun oldukça üzerinde. Örneğin geçen ay, giyimde yüzde 2,4, ev eşyasında yüzde 4,5, ulaştırmada yüzde 2,8, eğlence-kültürde yüzde 4,5, eğitimde yüzde 2,21, lokanta/otellerde yüzde 3,8 ve çeşitli mal-hizmetlerde yüzde 2,7 gibi oldukça yüksek oranlarda enflasyon ve fiyat artışları söz konusu.
Enflasyon sepetinde kapsanan bazı kalemlerde ise yıllık enflasyon TÜİK’in açıkladığı yüzde 17,53’ün çok üstünde. TÜİK’in derlediği veriler, zeytinyağında yüzde 38, sütte yüzde 25, ekmekte yüzde 22,5, bakliyatta yüzde 28, tavuk etinde yüzde 36, dana etinde yüzde 21, pirinçte yüzde 20, margarinde yüzde 50, ayçiçek yağında yüzde 57, mısırözü yağında yüzde 51, yumurtada yüzde 44 yıllık fiyat artışı gerçekleştiğini gösteriyor. Yaz ortasına gelinmesine ve tarla domatesinin de marketlere, pazarlara inmesine karşılık domatesteki fiyat artışı yüzde 27!
Dayanıklı tüketim mallarında yüzde 25-73 arasında gerçekleşen yıllık enflasyon artışı, benzinli otomobilde yüzde 107, dizel otomobilde ise yüzde 71 olarak TÜİK verilerinde yer alıyor!
- Gerek TÜFE-ÜFE makasının tarihi düzeyde açılmış olması gerekse kapsanan 415 kalemden 306’sında aylık ve yıllık bazda açıklanan resmi enflasyonun kat kat üzerinde fiyat artışlarının gerçekleşmesi, önümüzdeki ayları çok daha kritik hale getiriyor.
İktidar ve ekonomi yönetimi cephesinde ise yaklaşan hiper enflasyon tehdidine karşı tam anlamıyla bir eylemsizlik ve ne yapacağını bilmezlik hali gözleniyor.
- CB Erdoğan yüksek enflasyonla mücadele için takım oyunu gerektiğini söylerken, kendi getirdikleri ‘tek adam’ yönetim sisteminin çaresizliğini, ortada ne mücadele edecek bir ekonomi ya da bürokrasi takımı ne de doğru düzgün bir kurumsal yapı bırakmadıklarını itiraf ediyor.
Kaldı ki, MB’nin bağımsızlığını tanımayan, TÜİK’in verilerini güvenilmez hale getiren, kamu bankalarını siyasi talimatlı kredi baskısıyla tarihlerinin en ağır zararı ile karşı karşıya bırakan bir tek adam yönetiminin yanlış kararlarına itiraz edecek, yanlışları ortaya koyabilecek, hukuksuz, akıl ve bilim dışı temelsiz talimatlara direnecek bir takım yok.
MB’nin asli yasal görevi fiyat istikrarının sağlanması iken, CB kararıyla ‘paralel MB’ konumunda Fiyat İstikrar Komitesi’ni (FİK) kuran da kendisi. Kendisine bağlı Ekonomi Politikaları Kurulu (EPK) ve yasayla kurulmuş Ekonomik-Sosyal Konsey (ESK) mevcut iken üste bir de Ekonomi Korordinasyon Kurulu’nu (EKK) kuran da kendisi.
Diğer deyişle bir yandan enflasyonla mücadelenin takım oyunu olduğunu söyleyip diğer yandan takımı bozan, dağıtan, her gün yeni bir takım kurup-yıkan-ortadan kaldıran da bizzat iktidarın başı.
Açıklanan son enflasyon verileri ve bunun karşısında iktidarın sergilediği tavır, apaçık gözlenen iş bilmezlik ve politikasızlık Türkiye ekonomisini hızla enflasyon canavarının ellerine teslim etmek üzere. Acilen enflasyonla mücadele amaçlı bir ekonomik program ve eylem planı hayata geçirilmelidir!
11.Mayıs ayında aylık cari açık 3 milyar doları aşarken yıllık cari açık tutarı 32 milyar dolar dolayında gerçekleşti. Dış ticaret açığı 125 milyon dolar artarak 2,8 milyar dolara çıktı. Döviz rezervlerinin sıkıntılı bir tablo sergilediği süreçte cari açıktaki bu gelişmeler özellikle petrol fiyatlarının yeniden yükselişe geçtiği ve varil fiyatının 100 dolara doğru tırmandığı bir süreçte oldukça kritik görünüyor!
Merkez Bankası’nın açıkladığı verilerle mayıs ayı ödemeler dengesi bilançosu cari işlemler açığı, yıllık bazda geçen yılın Mayıs ayına göre 919 milyon ABD doları azalarak 3 milyar 81 milyon ABD doları oldu. Beklentiler mayıs ayı cari açığının 2,9 milyar dolar olacağı yönündeydi. Böylece beklentilerin 100 milyon dolar üzerinde bir cari açık gerçekleşmiş oldu. Bunun sonucunda yıllık cari açık toplamı ise 12 ayın sonunda 31 milyar 858 milyon doları buldu. Bu gelişmede, geçen yılın Mayıs ayında 170 milyon dolar açık veren hizmetler dengesi kaleminin bu yılın aynı ayında 939 milyon dolar net fazla vermesi etkili oldu. Ödemeler dengesi tanımlı dış ticaret açığı ise geçen yılın aynı ayına göre 125 milyon dolar artarak 2 milyar 869 milyon dolara yükseldi. Altın ve enerji hariç cari işlemler hesabı, bir önceki yılın Mayıs ayında 2 milyar 83 milyon dolar açık vermişken, bu yılın mayıs ayındaki açık tutarı 774 milyon dolar düzeyinde gerçekleşti. Hizmetler dengesi altında seyahat kaleminden kaynaklanan net gelirler turizmdeki nispi canlanmayla beraber 665 milyon dolar oldu. Doğrudan yatırımlardan kaynaklanan net girişler mayıs ayında 304 milyon dolar olurken, portföy yatırımlarında da 836 milyon dolar tutarında net giriş kaydedildi. Alt kalemler itibarıyla bakıldığında yabancı yatırımcılar mayıs ayında 99 milyon dolarlık hisse senedi, ve 349 milyon dolarlık da hazine kâğıdı satın aldılar. Resmi rezervlerde ise mayıs ayında 1 milyar 281 milyon dolar net artış gerçekleşti.
MB rezervlerinin büyük ölçüde tüketildiği bir süreçte mayıs ayı cari açığının 3 milyar doları aşması, cari açığın finansmanının MB rezervlerinden karşılanması riskini büyütüyor. Diğer yandan uluslararası enerji piyasalarında petrol üreticisi ülkelerin üretim kısıtlaması konusunda anlaşamamalarıyla birlikte petrolün varil fiyatının yeniden 100 dolar ve üzerine doğru tırmanışa geçmesi, enerji ithalatına yüklü döviz ödemeleri yapmak zorunda olan Türkiye ekonomisi açısından gelecek aylarda döviz ihtiyacının ve buna bağlı risklerin artacağının işaretlerini veriyor!
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
12 TEMMUZ 2021
Yeni Soluk
Yorum Yap