CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 07 HAZİRAN 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ERDOĞAN TOPRAK’IN 07 HAZİRAN 2021 TARİHLİ HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ
07 HAZİRAN 2021
İÇ POLİTİKA
1.İktidar, yeni sivil anayasa tartışmalarıyla siyasi sıkışmışlığının üzerini örtüyor!
DIŞ POLİTİKA
2.Biden ile CB Erdoğan’ın 14 Haziran randevusu öncesinde iktidardan ödün mesajları verilmeye başlandı!
3.Putin, Cenevre Zirvesi öncesi ABD ile gerekirse ekonomik savaş işareti verdi!
4.İsrail’de 12 yıllık Netanyahu dönemini sona erdirecek 8 partili koalisyon için anlaşmaya varıldı!
5.AB, Türkiye’yi riskli ülkeler grubunda tutarak 1 Temmuz’a kadar seyahat kısıtlamalarını devam ettirirken, İngiltere de Türkiye’yi ‘kırmızı listede’ tutmaya karar verdi!
EKONOMİ
6.Döviz kurları ve faizlerle ekonomide deprem yaratanların ‘dış güçler’ değil ‘iç güçler’ olduğu TRT yayınında CB Erdoğan tarafından teyit edildi.
7.Geçen yılın ilk çeyreğinde yüzde 4,5 olan büyüme hızı bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 7 olarak açıklandı.
8.TÜİK mayıs ayında tüketici enflasyonunun (TÜFE) yüzde 0,89 arttığını ve yıllık tüketici enflasyonunun yüzde 16,59’a gerilediğini açıkladı.
9.Aylardır hız kesmeyen Yurt İçi Üretici Enflasyon Endeksi (Yİ-ÜFE) mayıs ayında aylık yüzde 3,92 artarken yıllık yüzde 38,33’e yükseldi.
10.İktidarın ‘19 yılda 10 kez Varlık Barışı-Servet Affı’ yasası çıkartarak, kaynağı belirsiz yurt dışı servetleri sorgusuz, kayıtsız, vergisiz aklama güvencesi verdiği sorusunun yanıtlanması gerekiyor!
11.Mayıs ayı dış ticaret verilerine göre ihracat, yüzde 65,5 artışla 16,5 milyar dolar olurken; ithalat yüzde 50,4 artışla 20,6 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti.
1.Yeni sivil anayasa tartışmalarıyla siyasi sıkışmışlığının üzerini örten iktidar ittifakı, yerli-milli anayasa nitelemesiyle kendileri dışındaki partiler ve toplumsal kesimleri ‘gayri milli’ olarak tasnif edip, samimiyetsizliğini açığa çıkarttı. Mecliste anayasayı referanduma götürecek sayısal güce sahip olmayan iktidar ortakları, uzlaşı arayışı yerine bu yeni gündem ile kendileri için bir ‘siyasi nefes’ arayışıyla tükenişlerini yavaşlatma planı yapıyor.
CB Erdoğan 128 maddelik yeni sivil anayasa taslağının hazır olduğunu belirterek, iktidar ittifakının ortağı MHP’nin 100 madde olduğu açıklanan ancak içeriği meçhul taslağını da dikkate alarak ortak bir anayasa metni çıkartmak istediklerini ifade etti. Türkiye’nin koalisyonlarla idare edilemediğini öne süren Erdoğan, Türkiye’nin çok partili sistemde ‘huzur bulamadığını’ belirterek tek partili tek adam sistemi özlemini ve parti devleti planını itiraf etti.
- Yönetimde sürat ve istikrar vaadiyle yaptıkları anayasa değişikliği sonrasında geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin (CHS) hızla çöküşüne bizzat kendisi tanık olurken, çok yakındığı koalisyon hükümeti de fiilen yürürlükte!
- Üstelik MHP desteği olmaksızın adım atamayan, hiçbir yasayı geçirme olanağı olmayan iktidar, iki partili de değil, BBP ve TBMM dışından da Vatan partisi ile birlikte dört partili bir koalisyon!
CHS etiketli bu koalisyonun ülkeyi yönetme becerisini hızla yitirdiği, dinamizmini kaybettiği, dörtlü koalisyon içi pazarlıklarla bir ileri-iki geri gittiği ortada iken şimdi tüm bu açmazların üzerini örtebilmek için yeni sivil anayasa önerisiyle acizliğin gizlenmesine çalışılıyor. Nitekim yeni sivil anayasa konusunda bu güç kaybı ve MHP frenini aşmaktaki zafiyet daha da belirginleşti. MHP Lideri 100 maddelik içeriği belirsiz anayasa taslağının ana planını ve temel ilkelerini peşinen açıklayarak AK Parti’ye ve CB Erdoğan’a yön verip, yolu çizerek sınırları belirledi ve kendisine mahkûm konuma getirdi. Öne çıkan bir başka detay ise CB Erdoğan’ın yeni sivil anayasa tarifine bir de ‘yerli ve milli anayasa’ nitelemesini ilave etmesi ve yerli-milli olmayanlarla anayasa taslağı pazarlığı yapmayacaklarını söylemesi!
Koalisyonlardan yakınırken kendi yaptıkları anayasa değişikliğiyle ‘dört benzemez’ koalisyonuna mecbur kalan CB Erdoğan, çok partili parlamenter sistemden de şikâyetçi. Tek parti devletinde tek muktedir olma özleminde. Parlamenter sistemin mazi olduğunu söylüyor. O zaman yeni sivil anayasa diyerek ülkenin gerçek gündemini örtmeye çalışarak, milleti oyalamasınlar!
2.Biden ile CB Erdoğan’ın 14 Haziran randevusu öncesinde iktidardan ödün mesajları verilmeye başlandı. Mevlüt Çavuşoğlu, Türkiye’deki Rus askeri uzmanların geri gönderileceğini açıkladı. Rusya’dan yapılan açıklamalarda Bakan Çavuşoğlu tekzip edilirken, Rus askeri uzmanların Türkiye’de görevde olduğu duyuruldu. Rusya seyahat yasağını uzattı ve iktidara ABD ile pazarlıkta Rusya’yı koz olarak kullanmaması mesajı verildi!
14 Haziran’daki NATO zirvesinde CB Erdoğan ile ABD Başkanı Biden’ın bir görüşme gerçekleştireceği Beyaz Saray tarafından yapılan resmi açıklama ile teyit edildi. Anlaşıldığı kadarıyla ABD ile ilişkileri düzeltme, Biden yönetimi ile yakınlaşma umudunu bu randevuya bağlamış olan iktidar, içinde bulunduğu sıkışıklık tablosu içinde bazı tavizleri vermeye hazır görünüyor.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 31 Mayıs’taki Atina ziyareti ardından düzenlediği basın toplantısında S-400 konusunda yaptığı açıklamalar, tüm dünyada ‘Biden yönetimiyle yakınlaşma, yumuşama ve taviz pazarlığının sinyali’ olarak algılandı. Çavuşoğlu, S-400’lerin konuşlandırılması, montajı, işletilmesi ve Türk askeri personelin eğitimi çerçevesinde Türkiye’de bulunan Rus askeri uzmanların tümünün gönderileceğini, Türkiye’de Rus askeri uzman ve teknisyen bulunmayacağını, Rusya’ya eğitim amaçlı gönderilen Türk askeri personelinin sistemi işleteceğini ve tüm kontrolün yüzde 100 Türkiye’de olacağını açıkladı.
- Bu ifadeler 14 Haziran randevusu öncesinde iktidarın Biden’a ‘Rusları Türkiye’den gönderdik’, S-400 sisteminin NATO üyesi olarak tamamıyla bizim kontrolümüzde olacağını taahhüt ediyoruz’ mesajı ile ABD’ye güvence anlamına geliyor.
Ancak Dışişleri Bakanının bu açıklaması hemen ertesi gün Rusya tarafından en üst düzeyde tekzip edilerek yalanlandı. Rusya Devlet Başkanı Putin’in Sözcüsü Dmitriy Peskov, Türkiye’deki Rus askeri personelinin S-400 anlaşması kapsamında belirlenmiş bir takvim çerçevesinde hareket edeceğini, bunun anlaşmada planlanmış olduğunu açıkladı. S-400 anlaşmasının Rusya’daki asıl resmi, teknik ve askeri muhatabı Rusya Federal Askeri ve Teknik İşbirliği Servisi (FSVTS) Başkanı Dmitri Şugayev, “Türkiye’deki Rus askeri personelinin tümüyle geri gönderilmesinin ve çekilmesinin söz konusu olmadığını, hâlâ yeterli sayıda Rus S-400 askeri ve teknik uzmanının Türkiye’de bulunduğunu” belirterek, Bakan Çavuşoğlu'nu yalanladı!
Rus askeri uzmanların ‘zamanı gelince döneceklerini’ vurgulayan FSVTS Başkanı, aksine Türkiye’ye ikinci parti S-400 satışı müzakerelerinin belirli plan dâhilinde devam ettiğini, önemli ilerleme kat edildiğini ifade etti.
- Rusya Resmi Devlet Haber Ajansı Interfax’a açıklamada bulunan Şugayev’in bu sözlerinin doğrudan Rusya’nın devlet politikasını ve Putin yönetiminin tavrını sergilediğini, iktidara da ABD ile yakınlaşma çabasında bulunurken, Rusya’nın göz ardı edilmemesi gerektiği mesajının verildiğini söyleyebilirim.
Daha da önemlisi Rusya yönetiminin en üst düzey iki resmi yetkilisi tarafından verilen bu karşılığın hemen sonrasında, Rusya’nın Türkiye’ye uyguladığı seyahat yasaklarının süresini 21 Haziran’a kadar uzattığının duyurulması, yalanlamanın yanı sıra ilave olarak örtülü yaptırımların genişleyebileceğinin de sinyali.
İktidar 14 Haziran zirvesinden içeride kullanabileceği bir siyasi sonuç çıkartabilmenin hesaplarını yaparken panik ve şaşkın halde bir tutum sergiliyor. Bir yandan Dışişleri Bakanı Rus uzmanların gönderileceğini söylerken Rusya’dan anında yalanlama geliyor. Diğer yanda iktidar medyası bu kez S-400’lerin Katar’daki TSK üssüne konuşlandırılacağı haberlerine yer vererek, sistemin bir başka ülkeye gönderilmesiyle sorunun çözüleceği, yaptırımların kalkacağı algısına zemin hazırlamaya, kamuoyu oluşturmaya çabalıyor.
- Şayet böyle bir plan söz konusu ise ‘Türkiye S-400’leri almak için kendi halkının sırtından yaklaşık 3 milyar doları Katar’ı savunmak için mi ödedi?’ sorusunun yanıtlanması ve izahı gerekiyor.
Bir başka çözüm seçeneği olarak ortaya atılan KKTC’de SİHA üssü kurulacağı ve S-400’lerin de burada konuşlandırılacağı yönündeki iddialar ise tamamıyla akıl dışı ve gerçeklikten yoksun.
Öncelikle KKTC’de bir SİHA üssü kurulması, Doğu Akdeniz’deki gerilimi hızla tırmandıracak, olası bir sıcak çatışmaya kadar varabilecek ihtimalleri gündeme getirecektir. Üste bir de bu üsse S-400’leri konuşlandırmak düşüncesi şayet gerçekten söz konusu ise diplomatik, siyasi ve askeri açıdan böyle bir adım, Türkiye karşıtı cepheyi ve ittifakları genişletecek, Türkiye’nin iyice yalnızlaşmasını, kuşatılmasını beraberinde getirecektir. Anlaşıldığı kadarıyla iktidar Rus teknisyenleri gönderme gibi bazı jestler ve yumuşama tavırları sergileyerek, ABD ile S-400 ve diğer sorunlarda Türkiye’nin NATO üyeliğini, coğrafi ve stratejik konumunu öne çıkartan bir pazarlık yapmayı amaçlıyor.
Son dönemdeki bazı gelişmeler ışığında ABD’nin gerek kendi politikaları gerekse NATO açısından Türkiye’yi güvenilmez bulduğu için alternatifler oluşturmaya hız verdiğini söylemek yanlış olmaz.
Bu alternatif oluşturma planında ağırlığın Yunanistan’a verildiğini ve ABD’nin Yunanistan’da deniz ve hava üsleri kurduğunu, Güney Kıbrıs’a silah satış yasağını kaldırdığını ve askeri işbirliğine hız verdiğini görüyoruz. İktidarın ABD-Rusya arasında sıkışıp kaldığı net biçimde görülüyor!
3.Biden - Putin arasında 16 Haziran’da Cenevre’de gerçekleşecek görüşme öncesinde ABD Başkanı Rusya’ya yeni yaptırım tehditleri dillendirirken, Putin ise Rusya’nın enerji, petrol, doğalgaz ve diğer işlemlerde Euro ve Yuan’a geçebileceğini açıkladı. Rusya Ulusal Varlık Fonu, dolar rezervlerini sıfırlayacağını duyurdu. Putin, Cenevre zirvesi öncesi ABD ile gerekirse ekonomik savaş işareti verdi!
Ukrayna krizi sırasında Biden Rusya’ya yeni yaptırım kararlarını devreye sokarken, Almanya’ya ve Orta Avrupa’ya doğal gaz taşıyacak Kuzey Akım Projesi yaptırım kapsamına alınmıştı. Daha sonra bu yaptırımlar kısmen gevşetildi. ABD, özellikle Rusya’da muhalefetin baskı altına alınması, Putin’in muhaliflerinden Navalny’nin önce zehirlenmesi ardından da Almanya’da tedavi görüp Rusya’ya döndükten sonra tutuklanarak cezaevine konulması yeni yaptırım tehditlerini gündeme taşıdı. AB ve ABD Navalny’nin serbest bırakılması çağrılarını yinelerken yaptırım tehditlerini de duyurdular. Putin ise tam aksine geçtiğimiz hafta ülkede muhaliflere ‘siyaset yasağı, adaylık yasağı’ getiren yasayı onayladı. Oldukça gerilimli bir atmosferde gerçekleşeceği anlaşılan Cenevre zirvesi öncesinde Putin’in muhaliflerine ‘terör, terör örgütü üyeliği’ gerekçesiyle siyaset yasağı getirmesi zemini daha da kayganlaştırdı.
Putin’in onayıyla yürürlüğe giren yasa Rusya seçim kuruluna “aşırı ve terörist” örgütlerle iş birliği yapan adayları seçimlere sokmama hakkı tanıyor. Savcılık daha önce, Navalni'yi destekleyen grupların “aşırı” örgütler kategorisinde değerlendirilmesi için mahkemeye başvurmuş ve yasaklanmalarını istemişti. Halen devam eden bu davanın sonuçlanmasından önce çıkartılan ve uygulamaya konulan bu yasa sadece Navalny’yi değil diğer yerel muhalif grupları, dernekleri de “aşırı” tanımı kapsamına sokarak siyasi yasak getiriyor. Dolayısıyla bu derneklere üye olan, bağışta bulunan on binlerce kişinin de yürürlüğe giren yasa sonrası siyaset yasağı kapsamına alınması söz konusu olacak.
Putin’in bu hamlesi Rusya’da muhalefeti tamamıyla susturmak, hapis ya da terörist suçlamasıyla tüm muhalefetin faaliyetinin engellenmesi amacı olarak değerlendiriliyor. Biden-Putin zirvesinden hemen önce yürürlüğe giren bu yasa, muhtemelen Cenevre’deki buluşmada, görüşmelerin önemli kriz başlıklarından birisini oluşturacak. Çin ile ekonomik ve ticaret savaşları yürüten ABD, benzer tavrı yaptırımlar ve bunları genişletme tehdidiyle Rusya’ya karşı da giderek artan düzeyde devreye sokma düşüncesinde.
- Putin’in zirve öncesi ABD dolarını terk etme planını dile getirmesi, ABD’ye karşı ticari ve ekonomik misilleme amaçlı bir karşı hamle anlamına geliyor.
Putin, ABD’yi doları ekonomik ve siyasi savaş aracı olarak kullanmakla suçlarken alacakları bazı kararların ABD dolarına ciddi darbe indireceğini söyledi. Davos Zirvesi’ne alternatif olarak da değerlendirilen St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu'nun açılışında konuşan Putin, Rusya'nın petrol ve gaz işlemlerini diğer ulusal para birimleri ve euro ile gerçekleştirmeyi düşünebileceğini, bu konuda çalışmalar başlattıklarını dile getirdi. Bu tür bir kararın ABD Doları'na ciddi bir darbe indireceğini belirten Rusya devlet başkanı, çok zorunlu kalmadıkça bu yönde bir adım atmak istemediklerini ancak ABD’nin tavrını ve yaklaşımını gözleyeceklerini, gerekirse bu adımı da atmaktan çekinmeyeceklerini ifade etti.
Putin’in bu açıklamasından bir gün önce de Rusya Maliye Bakan Yardımcısı Vladimir Kolychev, batılı ülkelerin uyguladığı yaptırımlardan daha az etkilenmek için Rusya Ulusal Varlık Fonu’ndaki dolar rezervlerinin sıfırlanacağını ve fondaki dolar rezervlerinin euro, yuan ve altına çevrileceğini açıkladı.
- 2019 sonu itibarıyla 125 milyar dolarlık rezerve sahip olan fonun güncel varlıklarının ve kasasındaki dolar rezervinin 220 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor.
Rusya’nın bir yandan petrol ve doğalgaz ticaretinde ulusal paralar ile Euro ve Yuan’a geçmesi diğer yandan da Ulusal Varlık Fonu dolar rezervlerini sıfırlayarak Euro, Yuan, Altına geçmesi yaklaşık 1 trilyon doların ilave olarak piyasaya akması anlamına geliyor.
- Böyle bir girişimin ABD dolarının değerini küresel piyasalarda kısmen aşağı yönlü etkilemesi söz konusu olabilir.
Çin Merkez Bankası’nın da 3 trilyon dolar tutarında ABD hazine tahvili ve dolar rezervine sahip olduğu düşünüldüğünde, şayet Rusya’nın bu hamlesine Çin de destek vererek dolar rezervlerini sıfırlama, ABD tahvillerini elden çıkartmaya yönelirse bu kez ABD doları ve ABD ekonomisine verilecek finansal hasarın boyutları biraz daha büyüyebilir.
- Biden’ın Kongre’ye sunduğu 2022 bütçesinin 6 trilyon dolar olduğu göz önünde tutulduğunda, Putin’in dolar rezervlerini sıfırlama tehdidi, kanımca sınırlı etki yaratabilecek bir hamle olarak görülmeli.
Yine de Rusya’nın böyle bir adım atması, beraberinde yakın ilişki içinde olduğu Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkelerinin de benzer yönde tutum almaları halinde, küresel ekonomi ve piyasalarda daha yaygın ve geniş bir etkiyle karşı karşıya kalınabilir.
ABD-Çin’in ardından ABD-Rusya arasındaki gerilimin ekonomik savaşa dönüşmesi sadece bu ülkeleri değil, küresel ekonomiyi de etkileyecek ‘ekonomik soğuk savaşı’ tetikleyecektir. Türkiye gibi her iki ülke ile de yakın ekonomik ve siyasi bağları olan ülkelerin, olası bir ABD-Rusya Ekonomik Soğuk Savaş sürecinden en ağır hasarı görmesi kaçınılmaz olacaktır.
O nedenle Cenevre’de sürecin bu aşamaya varmayacağını, ortak bazı uzlaşı noktalarının aranması yönünde bir müzakere zemininin oluşturulmaya çalışılacağını öngörmekteyim. ABD Başkanı Biden hatırlanacağı gibi geçtiğimiz mart ayında Rusya Devlet Başkanı Putin’i ABD seçimlerine müdahale etmekle suçlayarak, ‘katil’ demiş ve ‘bedel ödeyeceğini’ söylemişti. Putin ise bu iddiaları reddederek, Cenevre zirvesinde ‘ABD ile derinden zarar görmüş ilişkileri iyileştirmeyi umduğunu’ açıkladı. Cenevre’deki ilk buluşmanın gündeminde çok sayıda kriz konusu yer alıyor. Bunlar arasında, seçimlere müdahale iddiaları, bilgisayar korsanlığı, siber saldırı tehditleri, insan hakları ve özgürlükler, diplomatik casusluk iddiaları, Ukrayna, Suriye, Libya, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Avrupa, Doğu Akdeniz ve diğer sorunlu bölgelerle, ABD ve AB’nin ambargo ve yaptırım tehditleri, iki ülke arasındaki diğer kriz başlıkları bulunuyor. Biden-Putin görüşmesinin olası sonuçları Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.
Özellikle Kuzey Suriye ve Suriye Kürtleri ile ilgili olarak zaman zaman ortak hareket eden ABD ve Rusya bu konuda tam işbirliği kararı alır ve Kuzey Suriye’de bir özerk Kürt Federasyonu’na birlikte olumlu yaklaşım sergilerse, böyle bir ihtimalin Türkiye’yi ve Türkiye’nin her iki ülkeyle ilişkilerini etkilemesi kaçınılmaz hale gelecektir.
4.İsrail’de 12 yıllık Netanyahu dönemini sona erdirecek 8 partili koalisyon için anlaşmaya varıldı. İsrail vatandaşı Filistinli Müslüman Arapların partisi Ra’am’ın, Siyonistlerin, aşırı dinci Ortodoks Yahudilerin, Liberal ve Sosyal Demokratların bir araya geldiği koalisyon için güven oylaması 14 Haziran’da yapılacak. İktidar gücüyle muhaliflerine ağır baskılar uygulayan Netanyahu’ya karşı kabaran tepkiler, apayrı çizgideki 8 partiyi bir araya getirdi!
Bugüne kadar hemen hiçbir ülkede görülmedik şekilde protokole bağlanan 8 partili koalisyonda Siyonist, Filistinli Müslüman Arap, Ortodoks Yahudi, liberal, merkez sağ, sol sosyalist ve sosyal demokrat çizgilerde, olağan koşullarda bir araya gelmeleri olanaksız partiler ve liderleri birlikte hükümet kurma kararı aldı. Son erken seçimin ardından Likud Partisi lideri ve mevcut Başbakan Binyamin Netanyahu hükümeti kurmakla görevlendirilmişti. Netanyahu yasal süre içersinde 120 üyeli İsrail parlamentosu Knesset’te 61 oyla güvenoyu alabilecek bir koalisyon kurmayı başaramayınca Yesh Atid (Gelecek Var) Partisi Lideri Yair Lapid hükümeti kurmakla görevlendirildi. Radikal dinci Siyonist Parti lideri Naftali Benet ile Yair Lapid 2’şer yıl süreyle ‘dönüşümlü başbakanlık’ için anlaştı. Ortaya çıkan 8 partili koalisyonun Knesset’teki sandalye sayısı 62’yi buluyor. İsrail’de hemen tüm kesimleri ve çağdaş toplumun tüm renkleri ile taraflarını temsil ettiği için büyük heyecanla karşılanan koalisyon ‘Değişim Hükümeti’ olarak nitelendiriliyor.
Görev süresinde hakkındaki yolsuzluk iddiaları, açılan çok sayıda davanın yanı sıra ailesi ve yakın çevresine sağladığı devlet imkânlarıyla da her gün hakkında farklı bir iddianın dile getirildiği Netanyahu, 12 yıllık başbakanlığı süresinde aktardığı kamu kaynaklarıyla medyayı da büyük ölçüde kontrolüne aldı ve kendi medyasını oluşturdu.
Başbakanlığı kaybetmesi durumunda Netanyahu’nun devam eden davaların bazılarından hüküm giymesi, hapse girmesi de ciddi biçimde gündemde. Görevi bırakmamak için her yöntemi deneyen Netanyahu son olarak geçtiğimiz ay Kadir gecesi Mescid-i Aksa’da ibadet eden Müslüman Filistinlilerin üzerine polis ve askerleri göndererek başlattığı çatışmaları Gazze’ye saldırıya dönüştürdü. ‘İsrail’in bekası’ söylemiyle çatışmaları siyasi güç hesabı için kullanarak, koalisyon görüşmelerini başarısızlığa uğratmayı hedefleyen Netanyahu’nun planı başarıya ulaşamadı. Şimdi kurulan koalisyonu güvenoylamasına kadar dağıtabilmek için strateji izlemeye başladı.
Netanyahu ve oğlunun koalisyonda yer alan partilerden özellikle Siyonist parti ve ortodoks Yahudi bazı vekiller üzerinde baskı kurarak güvenoylamasını bozmaya, koalisyondaki vekil sayısını aşağı çekmeye çalıştığı belirtiliyor. Koalisyonu oluşturan partilerin liderleri Netanyahu’nun her yol ve yöntemi deneyebileceğini içeren açıklamalarla partili milletvekillerini bir arada tutmaya çalışıyor.
- Çok farklı çizgilerdeki 8 partinin bir araya gelmesinin en temel nedeni Netanyahu’nun İsrail’de toplumsal barış ve huzuru sürekli gerilimler ve ayrıştırmalarla bozan söylemlerinin yarattığı toplumsal kin ve nefretin tehlikeli biçimde yükselmesi. Netanyahu karşıtlığı ve yolsuzluklarla yozlaşan devletin başından uzaklaştırılması yönünde yükselen talepler bu koalisyonu bir araya getirmiş görünüyor.
Özellikle son erken seçim sonuçları belli olduktan sonra parlamentoda oluşan sandalye dağılımında İsrailli Filistinli Müslüman Arapların partisi Ra’am’ın kilit konuma geldiğini, koalisyon müzakerelerinde belirleyici olabileceğini daha önce ifade etmiştim. Kendisini İsrail vatandaşı Arap ve Müslüman olarak tanımlayan Ra’am lideri Mansur Abbas 8 partili koalisyonun kurulması müzakerelerinde pozitif anlamda ciddi rol üstlendi ve İsrail tarihinde ilk kez Müslüman Araplara iktidar ortağı olma yolunu açtı.
- Bu tablonun aynı zamanda İsrail’de Yahudi-Müslüman geriliminin azalması, toplumsal barış ve birlikte yaşama arzusunun yaygınlaşması açısından da önemli bir fırsat olduğu kanısındayım.
Koalisyonda en uç iki parti ve liderleri Filistinlilerin Birleşik Arap Listesi’nin (Ra’am) lideri Mansur Abbas ve Siyonist parti Yamina’nın lideri Naftali Bennett. Abbas Filistin’in Bağımsızlığı’ndan yana tavır koyarken Siyonist Naftali Bennett bağımsız bir Filistin devletine karşı ve işgal altındaki Batı Şeria’nın büyük bir kısmının ilhak edilerek İsrail’e katılmasını savunuyor.
Eğer hükümet dört yıl boyunca dağılmadan görevini sürdürebilirse Naftali Bennett 2023’e kadar Başbakanlığı üstlenecek. 2023-25 arasında da eski bir televizyon sunucusu ve gazeteci olan, daha önce Netanyahu hükümetinde Maliye Bakanlığı görevi yürüten Yair Lapid Başbakanlık görevini devralacak.
Koalisyonun güvenoyu almasına kadar görevini sürdürecek olan Başbakan Netanyahu özellikle radikal dinci, Siyonist ve sağcı seçmenlere seslenerek sokağa dökülmeye koalisyona karşı çıkmaya çağıran açıklamalar yaparak, koalisyonu parçalamaya, seçmen tabanıyla karşı karşıya getirmeye çabalıyor.
İsrail’de kritik tarih 14 Haziran. Koalisyon bu tarihe kadar bir arada durmaya ve güvenoyu alarak iktidarı Netanyahu’dan devralmaya, Netanyahu ise bu sürede koalisyonu dağıtabilmek, bazı sağcı-radikal Yahudi-siyonist vekilleri koalisyondan ve partilerinden kopartmaya odaklanacak.
Ülkemizdeki güncel durumla İsrail’deki mevcut süreç arasında gözlenen büyük benzerlikler de dikkate alındığında, İsrail’deki siyasi tablo, Netanyahu iktidarının hesap verme ve yargılanma kaygısıyla gitmemek için kitleleri karşı karşıya getirmek, çatıştırmak, karşı tarafı hain ilan etmek, devlet kaynaklarını yandaşları için seferber etmek de dahil her yolu mubah görmesi, kontrolündeki medyayı devreye sokmasının sonuçlarının ne olacağı, hangi noktaya varacağı, kanımca yakından izlenmesi gereken bir siyaset laboratuvarı niteliğindedir.
5.AB, Türkiye’yi riskli ülkeler grubunda tutarak 1 Temmuz’a kadar seyahat kısıtlamalarını devam ettirirken, İngiltere de Türkiye’yi ‘kırmızı listede’ tutmaya karar verdi. Rusya, seyahat kısıtlamalarını 21 Haziran’a kadar uzattı. Art arda alınan bu kararlar turist konusunda yurt dışında Türkiye algısının negatif olmaya devam ettiğini, iktidarın heyetler göndererek gerçekleştirdiği ‘turizm diplomasisinin’ sonuçsuz kaldığını gösterdi!
Geçtiğimiz yılın yabancı ziyaretçi tablosundaki ağır sonuçların yarattığı ekonomik kayıplar bu yıl daha da ağırlaşarak devam ediyor. İktidar 2020’de 1 Haziran’dan itibaren normalleşme kararı alarak kapıları turizme açmıştı. Buna rağmen turist sayısında ve turizm gelirinde yüzde 70’e yaklaşan çok sert bir düşüş yaşandı.
Bu yıl ise iktidarın gerek aşı politikası konusunda yürüttüğü tek kaynağa bağımlı aşı temini stratejisi gerekse salgınla mücadeledeki başarısızlık Türkiye’nin yurt dışı algısındaki negatif yaklaşımın ön planda olmaya devam ettiğini açık şekilde ortaya koydu. Pek çok Avrupa ülkesi maskesiz normal yaşama aşamalı şekilde geçme sürecine girerken, iktidarın amacı ve bilimsel temeli belirsiz yasakları, önlemleri, hem sonuç vermedi hem de salgının yayılmasını önlemede başarısız oldu. Bunun da siyasi ve ekonomik faturasının ağırlığı uzun süre devam edecek gibi görünüyor. İktidar en çok turist gönderen Almanya ve Rusya’ya bakan düzeyinde heyetler göndererek ikna girişimlerinde bulunsa da her iki ülkeye giden heyetler de eli boş döndü. Rusya 15 Nisan’da başlattığı ve 1 Haziran’a kadar uygulanacağını ilan ettiği seyahat kısıtlaması ve Türkiye tur paketleri satışı yasağını geçtiğimiz hafta 21 Haziran’a uzattı.
21 Haziran’da durumu tekrar gözden geçirerek değerlendireceğini ilan etmesine karşılık en azından bu aşamada Temmuz ayından önce Rus turist gelmeyeceğini öngörmek yanlış olmaz.
Rusya’nın tavrında salgının yüksekliği gerekçesi yanında daha önce de vurguladığım şekilde Ukrayna, Suriye, Libya, S-400 politikalarında iktidarın izlediği tavra misillemenin de söz konusu olduğunu söylemek durumundayım.
Başta Almanya ve İngiltere olmak üzere Rusya’dan sonra en çok turist gönderen iki Avrupa ülkesinin tavrı ve Türkiye’ye seyahat konusundaki yaklaşımlarında da aynı katılık devam ediyor. AB’nin lider ülkesi Almanya ile ‘güvenli turizm’ konusunda varılmak istenen mutabakat sonuçsuz kalırken, AB üyesi ülkelerin Brüksel Büyükelçilerinin düzenli olarak her ay yaptıkları toplantıların sonuncusunda da Türkiye ‘Riskli ülkeleri’ simgeleyen ‘turuncu’ gruptan çıkamadı. Bu gruptaki ülkelere AB üyesi ülkelerin vatandaşlarının çok zorunlu olmadıkça seyahat etmemeleri isteniyor.
- Alınan bu kararla, Türkiye riskli ülkeler listesinde kaldı ve 1 Temmuz’a kadar AB ülkelerinden turist gelmesi umudu gelecek ay yapılacak yeni değerlendirmeye kadar ertelendi.
Bu ay sonunda Temmuz ayı için yapılacak değerlendirmede Türkiye listeden çıkmayı başarabilirse, temmuz ayında seyahat söz konusu olabilecek. Riskli ülkeler listesinde Türkiye lehine bir değişiklik olmazsa bu kez Ağustos ayındaki değerlendirmeyi beklemek zorunda kalacağız.
- Tabii böyle bir durumda turizm sezonunun üçte ikilik bölümü geride kalmış olacak ve sonrasında seyahatlerin açılması durumunda bile 2021 yılı için iktidarın ilan ettiği 34 milyon turist ve 23 milyar dolar turizm geliri hedefi sadece kâğıt üzerinde kalacak. Kanımca 10 milyon turist ve 9-10 milyar dolar turizm geliri bile elde edilebilirse başarı olarak görülmeli.
AB ayrıca 1 Temmuz’dan itibaren Covid seyahat sertifikasını yürürlüğe koyacak. Böylece Avrupa İlaç Ajansı (EMA) ya da Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından tanınan aşıların iki dozunu da yaptırmış, son 6 ayda Covid geçirmiş ya da son 48 saat içinde alınmış negatif test sonucu gösteren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da ülkedeki vaka sayısına bakılmaksızın AB ülkelerine seyahat edebilecek. Döviz kurlarındaki olağanüstü yükseliş göz önünde tutulduğunda TC vatandaşlarının yurt dışına seyahat edebilmeleri güç görünüyor.
6.Döviz kurları ve faizlerle ekonomide deprem yaratanların ‘dış güçler’ değil ‘iç güçler’ olduğu TRT yayınında CB Erdoğan tarafından teyit edildi. Cumhurbaşkanının MB başkanıyla görüşüp faizlerin indirilmesi gerektiğini söylediğini açıklamasıyla birlikte, döviz kurları yönünü yukarı çevirdi. Böylece dövizi, faizi yükselten, Türkiye ekonomisine hasar vermek isteyen ‘dış güçler’ tezini iktidarın kendisi yalanladı!
Merkez Bankası’nın 17 Haziran’daki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısı öncesinde döviz kurları yeniden yukarı yönlü hareketlenirken, bu süreci başlatan doğrudan CB Erdoğan’ın açıklamaları oldu. Katıldığı TRT yayınında Merkez Bankası Başkanı ile görüştüğünü ve faizlerin indirilmesi gerektiğini söylediğini aktaran Cumhurbaşkanı, indirim için takvim de vererek Temmuz ve Ağustos aylarını işaret etti.
Piyasaların ve düzenleyici özerk kurulların serbestçe ve düzgün işlediği, siyasi müdahalelerin olmadığı demokratik bir ülkede MB’ye faiz indirimi için siyasi talimat iletildiğinin açık şekilde dile getirilmesi üzerine, ilgili özerk kurullar ‘manipülasyon’ incelemesi başlatırdı.
MB bağımsızlığının sıfırlandığı bir ekonomik sistemde, özerklikleri de sadece kâğıt üzerinde kalan Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), Rekabet Kurulu (RK) gibi kurullar işlevsiz konumda. Birilerinin çok ciddi kazançlar elde etmesine, birilerinin ise ağır kayıplara uğramasına yol açan böyle bir siyasi talimatın açıkça dile getirilmesinin bu özerk kurullarca inceleme konusu yapması düşünülemez hale geldi.
Son 1,5 yılda değiştirilen üç MB başkanından Murat Çetinkaya, Cumhurbaşkanı tarafından ‘söz dinlemiyor’ gerekçesiyle görevden alınmıştı. Yerine getirilen Murat Uysal ise söz dinleyip politika faizini yüzde 8,25’e kadar indirdiği halde görevden alındı. Eski Maliye Bakanı ve Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığından MB Başkanlığı görevine atanan Naci Ağbal ise sadece 4,5 ay görevde kalabildi. Mart sonunda atanan mevcut Başkan Şahap Kavcıoğlu için de Cumhurbaşkanının açıklamaları ve faizi indirin talimatı aksi halde görevden alınacağının ön işaretidir. Cumhurbaşkanının bu açıklamaları yaptığının ertesi günü video konferans ile yatırımcılarla toplantı programı bulunan MB Başkanı, muhatapları karşısında, yetkisiz-etkisiz-bağımsızlığı sıfırlanmış bir konuma düşürülmüş, zaten iyice yok edilen MB başkanının ve MB’nin itibarı tümden sıfırlanmıştır.
Enflasyonla mücadele ve fiyat istikrarı önceliğinin sürdüğünü, sıkı para politikasından ödün verilmeyeceğini açıklayan MB Başkanı, enflasyonda yüzde 5’lik hedefin korunduğunu belirterek, kalıcı bir enflasyon düşüşü sağlanmadan faiz indirimi ve parasal sıkılaştırmada hemen gevşeme beklenmemesi gerektiğini dile getirdi. CB Erdoğan’ın talimatından sonra MB Başkanının bu sözleri karşılık bulmadı.
- Son bir yılda TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 30, Euro karşısında ise yüzde 40 düzeyine ulaştı. Dolar, Euro TL karşısında değer kazanmaya devam ediyor.
- Döviz piyasalarındaki hareketlilik özel sektör döviz borçları ve kamunun dış borçlarında kur artışından kaynaklı TL karşılıklarında 90-100 milyar TL arasında bir ek faturayı ülke ekonomisinin önüne koydu.
Muhtemelen MB-PPK’nın 17 Haziran’daki toplantısında bir kez daha yürürlükteki yüzde 19 oranındaki politika faizi sabit tutulacak. Sırf piyasalara siyasi talimatla hareket edildiği izlenimi vermemek için sergilenecek bu yaklaşımın sonrasında, CB Erdoğan’ın işaret ettiği Temmuz ya da Ağustos ayında faiz indirimi kararı alınırsa, bu kez kurlardaki yükselişin önüne geçilmesi, frenlenmesi tümüyle olanaksız hale gelecek!
7.Geçen yılın ilk çeyreğinde yüzde 4,5 olan büyüme hızı bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 7 olarak açıklandı. İkinci çeyrekte geçen yılın aynı döneminde eksi yüzde 10’a varan negatif büyümenin baz etkisiyle, yüzde 15-20 arasında bir büyüme hızı açıklanabilir. Ancak asıl önemlisi büyümenin gerçekliği. Yoksullaşma artarken, ücretlilerin milli gelirden aldığı pay düşerken, işsiz sayısı 10 milyona ulaşırken, bu büyüme ne işe yaramış?
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 yılı ilk çeyrek büyüme hızını yüzde 7 olarak açıkladı. Geçen yılın aynı döneminde bu oran yüzde 4,5 idi. Yine geçen yılın son çeyreğine göre bu yılın ilk çeyreğindeki büyüme ise yüzde 1,7 olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemiyle baz etkisi olmadığı için ilk çeyrek büyümesi olumlu sayılabilir. Büyümeyi besleyen unsurlara bakıldığında dağıtılan ucuz kredilerle yapılan harcamalar, kredi kartlı tüketim ilk göze çarpanlar. Yani borçla yapılan tüketim harcamaları ön planda. Bunun yanında, sanayi üretiminde yüzde 11’e varan artış büyümeyi besleyen diğer unsur olarak görünüyor. Sanayi üretiminin satışa mı stoka mı yönelik olduğu burada belirleyici etken… Her dönemde büyümede etkili olan kamu harcamaları ise gerilemiş.
Dolayısıyla salgına rağmen kamunun yeterli harcamayı yapmadığı, tüm çağrılara rağmen hibe, karşılıksız destek yerine krediye yönlendiren politikalar anımsandığında, büyüme verisi de kamu harcamalarının ve desteklerin aksine kısıldığını gösteriyor.
Ocak-Mart döneminde salgın kısıtlamalarının sınırlı tutulduğunu, özellikle AK Parti ve MHP Kongrelerinin yapıldığı Mart ayında salgının patlaması pahasına tam açılma ve normalleşmeye geçildiğini göz ardı etmemek gerek. Restoranlar, kafeler, AVM’ler, lokantalar, seyahatler açıldı, hizmet sektörü uzun bir aradan sonra canlandı ve bu da ilk çeyrek büyümesinde önemli bir belirleyici. Büyümenin sektörel dağılımında da, sanayi üretimi ilk sırada, tarım ikinci sırada, yatırım artışlarında ise makine-teçhizat ön planda.
Yüzde 7’lik büyümeye rağmen izaha muhtaç, verilerin sorgulanmasını gerektiren kritik unsurlar söz konusu!
En başta böylesi büyüme karşılığında Mart ayı işsizlik oranı yüzde 13,1, TÜİK’in ‘Atıl İşgücü’ dediği geniş tanımlı işsizlik ise yüzde 25,8 düzeyinde. Diğer deyişle Çin’den sonra dünyada ikinci en yüksek büyüme hızına ulaşılmasına karşılık istihdam değil işsizlik artmış. Büyüme yeni iş yaratmamış, işsiz sayısı 10 milyon kişiye ulaşmış. Yine mart ayı enflasyonu yüzde 16,2 ve üretici enflasyonu da yüzde 31,20 seviyesinde. TÜİK büyüme verilerine ne hikmetse böylesine yüksek işsizlik ve işsiz sayısı, yüksek enflasyon hiç yansımamış. Bu da soru işaretlerini daha da artırıyor. Aynı dönemde batık krediler gizlenmeye devam edilirken, kamu harcamalarının azalmasına karşılık kamu borç stoku da katlanarak artmış. O zaman ucuz krediyle, kredi kartıyla yapılan harcama ve tüketimden, istihdam yaratmayan sanayi üretim artışından ve ikinci sırada büyüyen tarımdan sağlanan büyüme, nasıl olmuşsa kötüleşen makroekonomik tablodan (işsizlik, enflasyon, yüksek faiz, yüksek kur) hiç etkilenmemiş.
İlk çeyrek sonunda MB’de başkan değişikliğiyle her şey adeta alt üst oldu. İkinci çeyreğe girilirken kurlar ve enflasyon fırladı, ekonomi yönetimine güven ağır hasar aldı. TL’deki değer kaybı hızlandı ve dolarizasyonla birlikte bankalarda döviz mevduatları her hafta yeni bir rekor kırdı. Buna ilave olarak MB’nin 128 milyar dolarlık rezervinin de tüketildiği açığa çıktı. Döviz geliri açısından umut edilen gelişmeler de yaşanamadı. Rusya, Almanya, İngiltere ve AB’nin seyahat yasakları turistlerin en erken temmuz ayında gelebileceğini gösteriyor. Böylece ikinci çeyrek tablosu daha ağırlaşırken, büyüme hızı ise baz etkisiyle çift haneli rakamlara ulaşabilecek.
İlk çeyrekte sanayiden sonra en yüksek üretim artışı ve büyümeyi gerçekleştirdiği açıklanan tarım sektöründe de veriler sorgulanmayı gerektiriyor. Özellikle ikinci çeyrekte kuraklık nedeniyle üretimin ağır hasar aldığı il sayısının 41’e yükseldiğini Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar açıkladı. İkinci çeyrekte tarımdan da büyümeye katkı umudu azalmış durumda.
İktidar Nisan-Haziran dönemi büyüme hızı açıklandığında yine geçen yılın ikinci çeyreğindeki eksi yüzde 10,3 oranındaki küçülmenin baz etkisiyle oldukça yüksek oranlı ve çift haneli büyüme hızıyla övünüp, ‘dünyaya örnek olduk’ diyecek. Gerçeğe baktığımızda ise işsizlik, enflasyon, döviz kıtlığı, yoksullaşma, üretim düşüşü, batık kredilerin boyutu daha ağırlaşmış hale gelecek.
Sonuç olarak 2021 yılı ilk çeyrek büyümesi bundan sonraki çeyrekler için somut bir örnek değil. 2021 için asıl belirleyici olacak süreçler, özellikle Haziran sonuna kadar içeride, dışarıda, ekonomide ortaya çıkacak sonuçlar ve bunların yılın ikinci yarısına yansımalarıyla öngörülebilir hale gelecek.
8.Mayıs ayında 17 günlük kapanmanın etkisiyle nispi bir düşüş sergileyen enflasyonun, haziran ayında yükselişe devam edeceği ‘sehven’ açıklanan diğer enflasyon verisiyle açığa çıktı. Ekonomi yönetimindeki dağınıklığın sonucu olarak TÜİK mayıs ayına ait iki farklı rakam duyurdu. Daha yüksek olan ikinci rakamın veri tabanına yanlış işlendiği ve sehven açıklandığı belirtilerek idari soruşturma başlatıldı. TÜİK’in itibarı ve güvenilirliği tükendi!
TÜİK mayıs ayında tüketici enflasyonunun (TÜFE) yüzde 0,89 arttığını ve yıllık tüketici enflasyonunun yüzde 16,59’a gerilediğini açıkladı. Mayıs’ta 18 günlük ‘tam kapanmanın’ etkisiyle fiyat artışlarının enflasyona tam yansımadığı gözlenirken haziranda açılmanın etkisiyle ertelenen yükselişin hızlı şekilde devreye girmesi söz konusu olacak.
Nisanda yıllık enflasyon yüzde 17,14 seviyesindeydi. Mayısta tam kapanma önlemleri fiyat artışlarının tam olarak rakamlara yansımasını engelledi. TÜİK mayıs ayına ilişkin olarak aynı gün bir başka enflasyon verisi daha açıkladı. Buna göre TÜFE’de aylık artışın yüzde 1,44, yıllık artışın ise yüzde 17,22 olduğu kaydedildi. Daha sonra TÜİK bu ikinci bültenin veri tabanında sehven yapılan bir yanlıştan kaynaklandığını belirterek, söz konusu verinin mayısın son haftasında hazirana devredecek enflasyona ilişkin kurum içi bir hesap öngörüsünün yanlışlıkla kamuoyuna açıklanmasından kaynaklandığını ve soruşturma açıldığını duyurdu.
Ekonomi yönetimindeki dağınıklık, kaos ve karmaşanın en son örneği olan aynı aya ait iki enflasyon bülteni ve iki farklı oran aynı zamanda TÜİK’in zaten dibe vuran itibar kaybını ve güvenilirlik sorununu daha da pekiştirdi.
Kaldı ki, TÜİK enflasyonunun piyasa ve Pazar gerçeklerini yansıtmadığı artık neredeyse tüm toplumda genel kabul görmüş durumda. Kamuoyu araştırmaları TÜİK’in enflasyon rakamlarını doğruluğuna inananların oranının sadece yüzde 6 olduğunu, toplumun yüzde 94’ünün TÜİK enflasyonuna inanmadığını, güvenmediğini ortaya koyuyor.
Yılbaşından bu yana artık rutine bindirilen ve her ayın başında yürürlüğe konulan yüzde 1 oranındaki doğalgaz zammı 6 aydır kesintisiz devam ediyor. Bu bile TÜİK’in enflasyon verilerinin güvenilirliğinin sorgulanması için yeterli.
Bu ‘sehven’ yapılan yanlışın bizlere gösterdiği en önemli gösterge ise haziran ayına, aylık bazda en az yüzde 1,44’lük bir enflasyonun devrettiği bilgisi oldu. Muhtemelen 3 Temmuz’da açıklanacak haziran enflasyonunda aylık artış en az yüzde 1,44 veya üzerinde olacak.
9.Aylardır hız kesmeyen Yurt İçi Üretici Enflasyon Endeksi (Yİ-ÜFE) mayıs ayında aylık yüzde 3,92 artarken yıllık yüzde 38,33’e yükseldi. Bu oran Kasım 2018’den bu yana görülen en yüksek yıllık üretici enflasyonu. Böylece mayıs ayında TÜFE/Yİ-ÜFE makası açılmaya devam ederek 21,74 puana yükseldi. Bu makasın yarısı bile tüketici enflasyonuna yansıtılsa önümüzdeki aylarda enflasyonda yeni rekorlar kırılacağını gösteriyor!
Merkez Bankası politika faizinin yüzde 19 olmasından ötürü, mayıs ayında yüzde 16,59’a inen yıllık enflasyon her ne kadar faiz indirimi için 2 puanın üzerinde bir marj sağlasa da PPK’nın politika faizini yine yüzde 19’da tutmaya devam edeceğini öngörüyorum. Çünkü, haziran ayında enflasyonun yükselişini sürdüreceği TÜİK’in sehven açıkladığı hesaplamadan da net şekilde anlaşılıyor. Özellikle üretici enflasyonunun seyri artık enflasyonun dizginlerinin tutulamadığının sinyallerini veriyor. Üretici enflasyonu 5 ayda yüzde 17,34’e ulaştı. Bu oran TÜFE’nin yüzde 16,59 olan yıllık enflasyonunun da üzerinde. TÜFE/Yİ-ÜFE arasında açılan makas TÜFE’de düşüş beklentilerini de olanaksız hale getiriyor.
Daha da önemlisi aradaki bu kadar farka rağmen, üretici enflasyonunun hâlâ TÜFE’ye yansıtılamaması üretim cephesinde de ciddi ve ağır sıkıntıların olduğunu, bunun her an büyük çöküşe dönüşebileceğini işaret ediyor!
10.Bir organize suç örgütü liderinin öne sürdüğü milyarlarca dolarlık uyuşturucu, silah kaçakçılığı, kumarhane işletmeciliği, sanal bahis, arsa-arazi rantı, yurt dışı off shore cennetlerinde tutulan kayıt dışı finansal varlıklar, kara paralar çok ciddi siyaset-mafya işbirliği organizasyonlarını işaret ediyor. Bu durumda iktidarın neden ‘19 yılda 10 kez Varlık Barışı-Servet Affı’ yasası çıkartarak, kaynağı belirsiz yurt dışı servetleri sorgusuz, kayıtsız, vergisiz aklama güvencesi verdiği sorusunun yanıtlanması gerekiyor!
Geçtiğimiz yılsonunda Vergi Barışı ile birlikte gerçekte kayıt dışı servet affı olan Varlık Barışı adı altında da 19 yılda 10’uncu kez düzenlemeye giden iktidar, yurt dışındaki para, döviz, menkul kıymet, mücevher vb. varlıkları sorgusu-sualsiz-vergisiz-kayıtsız yurda getirilmesine olanak sağladı. Süresi bu ay sonunda dolacak servet affında yurt dışında bulunan varlıklar herhangi bir vergi ödenmeksizin, kaynağı beyan edilmeksizin, gerçek sahibi dışındaki ikinci üçüncü şahıslar üzerinden de yurda getirilerek aklanabilecek.
İktidar ilki 2008’de olmak üzere 13 yıldan bu yana 10 kez benzer yasalar çıkartarak servet aflarına olanak sağladı. Daha önceki düzenlemelerde bankalar üzerinden getirilmesi, maliyeye bildirilerek kayda geçirilmesi ve sembolik de olsa bir vergi ödenmesi söz konusu iken son düzenlemede herhangi bir vergi söz konusu değil. Ayrıca servet sahibinin kimliğini açıklaması mecburiyeti yok. Bir vekil üzerinden de servetini kaynağını belirtmeksizin getirebilecek aklayabilecek. Son düzenlemedeki daha da önemli bir farklı ayrıntı, servetin, kayıt dışı varlığın doğrudan fiziki olarak bavulla, kasayla, konteynerle gümrüklerden de geçirilebilmesine ve herhangi bir sorguya, vergiye muhatap olunmamasına olanak sağlanması.
Son bir ayı aşan süreden bu yana ortaya çıkan bir organize suç örgütü liderinin peş peşe yayınladığı videolarda;
İçişleri Bakanına, iktidardaki bazı isimlere, bazı iktidar vekillerine, ithamlarda bulunarak, kokain ticaretinden, silah kaçakçılığına, KKTC’de kumarhanelerin kontrolünden milyarlarca dolarlık sanal bahis iddialarını öne sürmesi, bu organizasyonlarla işbirliği isnadında bulunması, iktidarın bu servet affı düzenlemelerinde ısrarlı olmasının amacının sorgulanmasını zorunlu kılıyor. Ortaya atılan isimler, bağlantılar, vahim iddialar karşısında iktidarın suskunluğa bürünmesi yanında Cumhuriyet Savcılarının yetkileri olduğu halde resen harekete geçmemesi, soruşturma açmaması en azından ifade alma yoluna gitmemesi dikkat çekiyor.
Birleşmiş Milletler 2020 Uyuşturucu Raporu’nda yer alan bilgiler ve rakamlar da ortaya atılan iddiaları doğrular nitelikte ve Türkiye’nin uyuşturucu, insan kaçakçılığı, silah kaçakçılığı, akaryakıt kaçakçılığı trafiğinin en önemli kavşak ülkesi haline geldiğini içeriyor. Ağırlıkla Malta, Man Adası gibi off shore ada ülkelerinde yoğunlaşan bu kara para trafiğinin, kayıt dışı servetlerin milyar dolarlarla ifade edildiği belirtiliyor.
Bu güncel gelişmeler ve iddialarla birlikte iktidarın 10’uncu kez yasalaştırdığı yurt dışındaki Servetlerin, kayıt dışı varlıkların affına yönelik ısrarın gerekçesinin araştırılmasını, sorgulanmasını gerektiriyor.
2008’de ilki çıkartılan Servet Affı ya da iktidarın tercih ettiği Varlık Barışı nitelemesiyle yürürlüğe konulan uygulama sonrası, Türkiye’ye getirilerek beyan edilen, vergisi ödenerek aklanan yurt dışı servetin tutarı açıklanıyordu. Ancak son düzenlemelerin hiç birisinde bu yasadan yararlanarak aklanan, legalleştirilen servetlerin, ülkeye getirilen döviz, altın, mücevher vb. varlıkları tutarı artık açıklanmıyor.
Son olarak, 2016 ve 2018’de çıkartılan servet aflarının süresi sürekli şekilde 6’şar aylık dönemler halinde uzatıldı. En son geçen yıl 17 Kasım 2020’de yeni bir servet affı daha çıkartıldı. Bu düzenleme ile yurt dışı varlıkları bavullarla, kargoyla ülkeye getirmek, hiçbir beyanda bulunmaksızın ve hesap vermeksizin gümrükten yurda sokmak olanaklı hale getirildi.
OECD bünyesindeki Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesi ve Terörizmle Mücadeleye İlişkin Mali Çalışma Grubu (FATF), Kara Para, Rüşvet ve Kayıt Dışı Servetlerin Aklanmasıyla mücadele grubu (GRECO) Türkiye’yi bu konuda sürekli uyarıyor, kara listeye almakla tehdit ediyor. Türkiye’nin kara para, rüşvet, yolsuzluk, kayıt dışı varlıklarla mücadelede taahhütlerini yerine getirmediğini, bundan kaçındığını raporlarında bildiriyor. İktidar tüm bunlara rağmen ısrarla her yıl yeni bir servet affı, yurt dışı kayıt dışı varlıkları aklama yasası çıkartıyor, neden? Kayıt dışı varlığını getirene asla dokunulmayacağı, vergi alınmayacağı güvencesi veriliyor, neden?
Mafya elebaşının ortaya attığı iddialara karşı iktidar en azından süresi 30 Haziran’da dolacak son servet affıyla ülkeye ne kadar kayıt dışı servet getirilerek aklandığını, bu servetlerin sahiplerinin kimler olduğunu kamuoyuna açıklayarak, şeffaflığın gereğini yerine getirmelidir. Aksi halde kara paracılara, kayıt dışı varlıklara sürekli şekilde yasal kılıf hazırlayan bir iktidar olmanın gölgesini üzerinde taşıyacaktır.
11.Mayıs ayı dış ticaret verilerine göre ihracat, yüzde 65,5 artışla 16,5 milyar dolar olurken; ithalat ise yüzde 50,4 artışla 20,6 milyar dolar düzeyinde gerçekleşti. Aylık dış ticaret açığı 4,2 milyar dolar oldu. Ocak-Mayıs döneminde beş aylık ihracat toplamı 85 milyar dolara ulaşırken, kurlardaki dalgalanmalar dış ticarette de yansımalarını gösteriyor!
Geçen yılın aynı ayında dış ticaret açığı 3,4 milyar dolar iken pandemi öncesi 2019 yılının mayıs ayında ise 1,8 milyar dolar düzeyindeydi.
Mayıs ayında dış ticaret hacmi, yüzde 58,92 artarak 37 milyar 109 milyon dolar olurken ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 79,9 oldu. Altın hariç ihracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 79,5 seviyesinde gerçekleşti.
- Bu yılın ilk 5 ayında ihracat geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 38,3’lük artışla 85,2 milyar dolar seviyesine ulaştı.
Türkiye’nin dış ticaretinde ithalat ve ihracatın ilk sırasında yer alan ülkeler mayıs ayında da değişmedi.
Mayıs ayında en fazla ihracat yapılan ülke;
- Almanya (1 milyar 405 milyon dolar)
- ABD (1 milyar 149 milyon dolar)
- İngiltere (1 milyar 105 milyon dolar)
En fazla ithalat yapılan ülke;
- Çin (2 milyar 632 milyon dolar)
- Rusya Federasyonu (2 milyar 74 milyon dolar)
- Almanya (1 milyar 785 milyon dolar)
TL’deki değer kaybı nedeniyle Türk ihraç ürünlerinin fiyatlarının cazip hale gelmesine karşılık ihracatta umulan artış hızının yakalanamaması yanında, ithalatta ise kurlardaki yükselişin negatif etkisi kendisini gösteriyor.
Özellikle imalat sanayii, otomotiv başta olmak üzere Türkiye ihracatının ağırlıklı bölümü aynı zamanda ithal girdi, hammadde, ara malına dayalı olduğu için ithal girdilerdeki maliyet artışı ihracattaki artışın hızını da frenliyor. Yılın yarısına girilirken dış ticaretteki tablo bu yıl için 193 milyar dolar olarak hedeflenen ihracat tutarı yakalansa da dış ticaret açığındaki makasın büyüyeceğini, kur artışlarının ithal maliyetini ve buna bağlı olarak da ihraç ürünlerinin fiyatını, rekabet gücünü olumsuz etkileyeceğini gösteriyor!
ERDOĞAN TOPRAK
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ
HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU
07 HAZİRAN 202
Yeni Soluk
Yorum Yap