CHP Genel Başkan Başdanışmanı ve Genel Koordinatör Erdoğan Toprak 'Haftalık Değerlendirme Raporu'

TÜRKİYE VE DÜNYA GÜNDEMİ

24 MAYIS 2021

İÇ POLİTİKA

  1. 3Y ile iktidara gelenlerin, 3Y tablosu ile iktidarı terk etmeye mecbur kalacakları bir dönem başlıyor!

DIŞ POLİTİKA

  1. Rusya’nın Türkiye’ye yönelik seyahat yasağı sürerken, Türk Heyeti’nin Moskova ziyaretinden sonuç çıkmadı!
  2. Rusya, Kırım Tatarlarının sürgüne gönderilişlerinin 77’inci yıldönümünde Türkiye’nin resmi açıklamalarına, sert tepki gösterdi!
  3. İsrail ile Filistin arasındaki çatışmalarda, Mısır’ın arabuluculuğu ile ateşkes anlaşmasına varıldı.
  4. ABD yönetiminden ilk üst düzey resmi ziyaret bu hafta gerçekleşecek. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman Ankara’ya geliyor.
  5. İsrail’i destekleyenlere tepki gösteren iktidar, Aliyev ve Azerbaycan’ın Filistin suskunluğuna aynı tavrı sergileyemedi!
  6. Avrupa Parlamentosu’nda daha önce tartışmaya açılan ve içeriği yeniden değiştirilen Türkiye Raporu kabul edildi!
  7. Avrupa Parlamentosu’nda oy çoğunluğuyla kabul edilen Türkiye Raporu’nda öne çıkan maddeler, iktidar açısından “işaret” niteliğindedir!

EKONOMİ

  1. TÜİK’in 2020 Gençlik Araştırması, AK Parti iktidarında ülke gençliğinin endişe verici tablosunu açığa çıkardı!
  2. İktidar esnafı da ayrıştırıyor. Bir grup esnafa 5 bin, diğerine 3 bin TL ödeme yapılması haksız bir uygulamadır!
  3. Milyonlarca mükellefin ödenemeyen taksitler yüzünden yapılandırmaları bozulunca, vergi barışında aynı yanlış, yedinci kez tekrarlanıyor!
  4. TBB Risk Merkezi’nin yayınladığı Mart 2021 Aylık Risk Bülteni verileri, milyonlarca insanın bankalara borçlandığını gösteriyor!
  5. TÜGE’de iktidarın ekonomi politikalarına yönelik olarak 2009 krizinden bu yana en düşük ikinci güven depremi resmi verilere yansıdı!

1.İktidar ve ittifak ortağı, ortalığa saçılan son skandallarla suçluluk telaşı içinde çözülme sürecine girdi. Sadece kendi içlerinde değil kurdukları ve el değiştirmesine her türlü zemini hazırladıkları medya yapılanmasındaki yandaşlığın da artık toplumu etkilemekte hiçbir fonksiyonunun kalmadığı, 2002’de 3Y ile iktidara gelenlerin sonunda çok daha ağır bir 3Y tablosu ile iktidarı terk etmeye mecbur kalacakları bir dönem başlıyor!

CB Erdoğan’ın sürekli yinelediği ‘Manşetlerle vuruşa vuruşa geldik’ ifadesiyle başlattığı iktidar medyası oluşturma projesi, farklı yöntemlerle hayata geçirdikleri el değiştirme, el koyma, kamu kaynaklarını aktarma gibi hamlelerle kendileri açısından büyük ölçüde başarıya ulaştı. Ancak Yüzde 90’ından fazlasını kontrol eder hale geldikleri medya, ağır bir yandaşlığın çürümüşlüğüyle kendilerini vurur hale geldi. Okunmayan gazeteler, tek merkezden talimatla atılan manşetler, iktidarın tescil ve denetiminden geçirilen kadrolu isimlerin ezberletilmiş söylemleriyle dolu ekranların artık hiçbir toplumsal karşılığı yok.

Suç organizatörlerine akıl satan, danışmanlık yapan, en az üç-dört ekranda program yapıp, köşeleri parselleyen gazetecilerin başta İçişleri Bakanı olmak üzere iktidarın bakanları, bürokratları ile ‘Yıllardır birlikte çok yakın teşriki mesai içinde oldukları’ yine kabinenin bakanlarınca devlet televizyonunun ekranlarında dile getirildi. Suç organizasyonu lideriyle yakın muhabbet içindeki bir gazeteciyle bir İçişleri Bakanı’nın nasıl bir işbirliği ya da çalışması olabilir?

İktidar vekilinin talimatıyla suç organizatörlerinin karakolda milletvekili dövdürdüğü, gazetelere baskın yaptığı ve bu baskınlarla, tehditlerle medyada milyar dolarlık el değiştirmelerin hayata geçirildiği açığa çıktı. İktidar vekilinin suç organizasyonları tarafından dolara endeksli aylığa bağlandığını bizzat İçişleri Bakanı ekranlarda itiraf ederken ne iktidar partisinin genel başkanından ne de ortağından çıt çıkmadı.

AK Parti Kurucusu, eski Adalet Bakanı, Meclis Başkanı ve şimdi Cumhurbaşkanı Yüksek İstişare Kurulu üyesi ‘bunların binde biri bile doğruysa felaket!’ derken Yüksek İstişare Kurulu’nun Başkanı ve CB Erdoğan hiçbir şeyi görmüyor duymuyor. Yine bir başka AK Parti Kurucusu, eski Meclis Başkanı, Başbakan Yardımcısı ‘Yargı şerefli görevini yapmalıdır’ diyor, ne Adalet Bakanından ne yargıdan ses seda yok. Salgın kısıtlamalarının, getirilen yasakların ve uygulamaya konulan genelgelerin Anayasa ve yasalara aykırı, hukuken geçersiz olduğu gerekçesiyle soruşturma başlatan Viranşehir Cumhuriyet Savcısı ise anında açığa alınıyor, hakkında soruşturma açılıyor.

Böylesi bir çürüme bugüne kadar hiçbir partide, iktidarda, koalisyonda, ittifakta görülmedi. İktidar partisinden seçilip rüşvetin, yolsuzluğun önünü kesince istifa ettirilen Nevşehir Belediye Başkanı partilileri ve meclis üyelerini mal varlıklarını, banka hesaplarını, yedikleri haram lokmaları açıklamaya çağırıyor ne iktidar vekillerinden ne de medyasından çıt çıkmıyor.

Son birkaç haftada yaşanan bu olanların hiç birisi iktidar medyasında tek satır haber bile olmadı ama iktidar sarsıldı, çözülme ve yanıt yetiştirme yarışı hızlandı. İktidar medyasının amiral gemilerinin hükümet talimatıyla attırılan manşetlerin hiçbir hükmü yok. İktidarın büyük ortağı bir suç organizatörünün videolarına yanıt yetiştirmeye çabalarken, küçük ortağı bir diğer suç organizatörünün dava arkadaşlığını sahiplenmenin gölgesinden çıkamıyor!

Tek servetinin elindeki alyansı olduğunu söyleyip ‘Eğer bir gün duyarsanız ki Tayyip Erdoğan zengin olmuş bilin ki haram yemiştir’ diyerek ve 3Y ile (Yolsuzluk, Yoksulluk, Yasaklar) mücadele vaat ederek 19 yıl önce iktidara gelenler şimdi 3Y depremi ile sallanıyor. 3Y ile gelenlere siyasetin ve kaderin cilvesi 3Y ile gidişin yollarını döşüyor!

2.Rusya’nın Türkiye’ye yönelik seyahat yasağı sürerken, Turizm Bakanı, Sağlık Bakan Yardımcısı ve Cumhurbaşkanı Sözcüsünün Moskova ziyaretinden sonuç çıkmadı. Rusya, en erken 15 Haziran’da ya da Haziran sonunda konuyu gözden geçireceğini, bildirdi. 14 Haziran’daki Erdoğan-Biden görüşmesi ve Türkiye’nin tavrını görmek isteyecekler.

Karadeniz’de Rusya-Ukrayna gerilimi tırmanırken, Ukrayna’dan yana tutum takınan ve bu ülkeye İHA-SİHA satışları yapan Türkiye’ye doğrudan tepki göstermek yerine 15 Nisan’da salgın gerekçesiyle seyahat yasağı başlatan Rusya’nın bu adımının ‘örtülü yaptırım’ olduğunu ifade etmiştim. Her ne kadar salgının artışı Rusya’nın bu kararına nispeten haklılık kazandırıyor gibi görünse de Mısır’a uçuşların yeniden başlatılması, geçen hafta da Yunanistan, Bulgaristan, Birleşik Arap Emirlikleri, Tanzanya’ya seyahatin serbest bırakılması Türkiye’ye örtülü yaptırım tespitini teyit eder nitelikte.

Geçen hafta iktidar, seyahat kısıtlamalarının Haziran yerine daha erken kaldırılması talebiyle Kültür ve Turizm Bakanı, Cumhurbaşkanı Sözcüsü ve Sağlık Bakan Yardımcısı’ndan oluşan bir heyeti Moskova’ya gönderdi. Heyet Moskova’ya iner inmez Rus devlet medyasında Türkiye’ye seyahat yasağının Haziran sonuna uzatıldığı, Rus resmi havayolu Aeroflot’un haziran sonuna kadar Türkiye varışlı tüm uçuşlarının iptal edildiği, haberleri yer aldı.

Rusya’nın en büyük özel charter havayolu şirketi ve Antalya başta olmak üzere Rus turistleri turizm bölgelerine taşıyan S7 Havayolu Şirketi yılsonuna kadar Türkiye uçuşlarının iptal edildiğini, rezervasyon yapılmayacağını duyurdu. Heyetin gidişinden iki gün önce ise CB Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüşmüş, Rusya’dan 50 milyon doz SputnikV aşısı alımı ve aşının Türkiye’de de ortak üretimi için anlaşmaya varıldığı açıklanmıştı.

- Bir anlamda iktidar Rusya’ya ‘biz sizden aşı alalım, aşılanalım siz de hemen bize turist gönderin’ mesajı verirken, Moskova’ya bunun için heyet gönderilirken, Rusya’nın tavrı ise aynı anda ‘Moskova’ya boşuna geldiniz’ mesajıyla karşılık vermek oldu.

Kanımca Rusya, seyahat yasağı ve turist gönderme konusunu Türkiye’nin ABD, Suriye, Libya, Ukrayna politikalarına karşı koz olarak kullanıyor ve iktidarın izleyeceği politikayı görmek istiyor. Moskova’daki görüşmelerde Türk heyetine en erken 15 Haziran’da ya da 30 Haziran’da durumun gözden geçirilebileceğinin iletilmesi ve Rusya’dan bir heyetin Türkiye’ye gelerek turizm bölgelerinde alınan önlemleri denetleyeceği, yapılacak değerlendirmeye göre karar verileceğinin bildirilmesi, bu yöndeki tutumun işareti.

ABD Başkanı Biden’ın S-400’lerden vazgeçilmesi, ABD savaş gemilerinin Karadeniz’e çıkışında Montrö kısıtlarının gevşetilmesi, Ukrayna politikasında ABD ve NATO’nun desteklenmesi taleplerinde bulunacağı biliniyor. Demokrasi, insan hakları, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti, bağımsız yargı vb. konularda da uyarılarda ve taleplerde bulunması söz konusu olacaktır.

Biden’ın Ermeni soykırımı iddialarını tanıma kararına CB Erdoğan’ın üç gün sonra ve alttan alan bir üslupla yanıt vermesi, Haziran randevusunun iptal edilmemesi, herhangi bir karşı adım atılmaması bugünden 14 Haziran zirvesinde bazı tavizlere hazırlanıldığını sergiliyor. Rusya, 14 Haziran’daki NATO Zirvesi ve zirvede bir araya gelmeleri beklenen CB Erdoğan ile Joe Biden görüşmesinden çıkacak sonuçları görmek istiyor. Biden büyük ihtimalle, Rusya ile ilişkilere mesafe konulmasını, Suriye ve Libya’da Rusya ve İran ile işbirliğinin gevşetilmesini, Kuzey Suriye’de PYD-YPG-SDG ile çatışmadan kaçınılması taleplerini de masaya getirecek. Rusya’ya enerji bağımlılığının azaltılmasını, ABD’den daha ucuza sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) alınmasını isteyecek.

- İktidarın ABD ve Rusya’yı aynı anda idare etme politikasının sonuna gelindiği, fazla manevra alanının kalmadığını öteden beri vurguluyorum.

Gelinen aşamada ABD’deki yönetim değişikliği ve Biden’ın farklı yaklaşımları, Rusya ve Çin’i ana hedef tahtasına oturtması, Putin’in Türkiye üzerinden NATO’yu ve ABD-AB’yi perdeleme planları iktidara manevra alanı bırakmıyor.

Montrö’nün tartışmaya açılmasından rahatsızlığını ve bu anlaşmanın öncelikli güvenlik çizgisi olduğunu birinci elden Türkiye’ye ileten RUSYA, Türkiye’nin bu açıdan tarafsızlığını muhafaza etmesi, Karadeniz’e ve boğazlara sahip çıkması, Ukrayna konusunda taraf olmaması, silah satışlarına son vermesi beklentilerini sıkça dile getirdi. Şimdi, Türkiye’ye seyahat kısıtlaması başta olmak üzere diğer konuları da ‘bekleme odasına’ alarak, iktidarın tavrını beklemeye yöneldi!

3.Türkiye’nin Kırım’ın ilhakını tanımama tavrına tepki göstermeyen Rusya, Kırım Tatarlarının Stalin tarafından sürgüne gönderilişlerinin 77. Yıldönümünde Türkiye’nin resmi açıklamalarına, oldukça sert tepki gösterdi. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova’nın verdiği yanıt ve Türkiye tutum değiştirmezse etnik sorunların üzerine gidileceği uyarısı dikkat çekici!

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Büyükelçi Tanju Bilgiç, yaptığı açıklamada; “1944 yılının 18 Mayıs gecesi, 250 bin Kırım Tatar Türkü soydaşımız insanlık dışı koşullarda sürgün edilerek anavatanlarından koparılmışlardır. Bu elim hadisede Kırım Tatar Türklerinin büyük kısmı hayatlarını kaybederken, sağ kalanlar anavatan hasretiyle yaşamaya mecbur bırakılmışlardır. Türkiye, sürgünden 77 yıl sonra Kırım’ın yasadışı ilhakından doğan zorluklarla sınanmaya devam eden Kırım Tatarlarının mağduriyetlerinin giderilmesi, refah ve esenliklerinin sağlanması için soydaşlarının yanında olmayı sürdürecektir” demişti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharovai buna karşılık yaptığı açıklamada, “2014 yılına kadar uluslararası kuruluşların Kırım Tatarlarının etnik ve kültürel haklarının uygulanması konusunda Ukrayna'ya yönelttiği çok sayıdaki şikâyeti ısrarla görmezden gelen Türk hükümetinin günümüzde Kırım Tatarlarının durumu hakkında endişe duyduğunu göstermesi, bunun konjonktürel nitelik taşıdığını doğruluyor” dedi.

Türkiye'nin etnik azınlıkların savunucusu rolüne bürünmesi ve bu rolü oynamaya kalkışmasının 'çok şüpheli' olduğunu öne süren Zaharova; “Türkiye'de etnik, dilsel ve dini nitelikli çözülmemiş oldukça ciddi sorunlar var. Ankara'yla etkileşim kurabileceğimiz ve ortak çabalar sergileyebileceğimiz çok sayıda konu, sorun ve alan mevcut. Bu tür etkileşimde deneyim sahibiyiz, gelin bunu kullanalım ve bu tür şeylerle uğraşmayalım.

Ankara'nın bu tür söylemlere devam etmesi halinde Rusya da Türkiye'deki benzer sorunlara dikkat çekmek durumunda kalacaktır. Biz bunu yapmak istemiyoruz, bu nedenle Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın bizi duyacağını umuyorum. Türk siyasetçilerin, etnik faktörü, en başta etnik grupların çıkarlarına darbe vuran jeopolitik oyun aracı olarak kullanmaktan vazgeçme zamanı çoktan geldi. Vazgeçmezlerse karşılığı verilir” ifadelerini kullandı.

Rusya Dışişleri Sözcüsü; Türkiye’de etnik, dilsel, dini nitelikli çözülmemiş ciddi sorunlar olduğunu ifade ederek, örtülü şekilde Kürt sorunu, ana dilde eğitim talepleri, Aleviler, gayri Müslim azınlıklar, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin ekümeniklik iddiaları, Süryanilerle ilgili süreçleri dolaylı yoldan gündeme getiriyor. Rusya’nın içişlerine karışılmaması, etnik konular üzerinden politika izlenmemesi uyarısında bulunuyor. İktidara da bu konulardaki yaklaşımın terk edilmesi, bu olmadığı takdirde Rusya’nın da Türkiye’deki etnik ve dini kesimlere, içe dönük bazı hamlelerde bulunabileceğini vurgulamak istiyor.

ERDOĞAN-BİDEN arasında NATO ZİRVESİ’NDE gerçekleştirilmesi planlanan görüşmenin RUSYA tarafından yakından mercek altına alındığını, olası sonuçların Türkiye-Rusya ilişkilerinde de yansımalarının olabileceğini, bugünden öngörmekteyim.

4.İsrail ile Filistin arasındaki çatışmalarda, Mısır’ın arabuluculuğu ile Hamas-İsrail hükümeti arasında ateşkes anlaşmasına varıldı. Her iki tarafla diyalogu bulunan Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın devreye girerek etkinliğini artırması, Türkiye’yi süreçten dışladı. Ateşkesin kalıcı hale getirilmesi için Mısır’ın temasları devam ederken, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken bölgeye giderek, İsrail ve Filistin yönetimleriyle bir araya gelecek.

Mescid-i Aksa’ya İsrail polisi tarafından gerçekleştirilen saldırı sonrasında iki hafta önce İsrail ile Gazze’deki Hamas arasında başlayan çatışmalar geçtiğimiz hafta varılan ateşkes anlaşmasıyla kesildi. Ateşkesin kalıcı hale getirilmesi için arabuluculuk müzakerelerini yürüten Mısır’ın ardından ABD de devreye girdi ve Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in bölgeye bir ziyaret gerçekleştireceği açıklandı. Blinken İsrail hükümeti ve Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas ile görüşecek. Gazze’ye gitmeyecek Hamas ile de bir araya gelmeyecek. Çatışmalarda Fransa, Mısır ve Ürdün önce birlikte devreye girdiler. Hamas ateşkes çağrılarını reddetti ancak sonrasında Mısır temaslara çift taraflı olarak hız verdi ve ABD ile de diyalog kurularak ateşkes anlaşmasına varılması sağlandı.

Mısır, bir kez daha bölgedeki sorunlar, çözüm müzakereleri ve Araplar arasında siyasi ağırlık açısından konumunu kabul ettirdi. Mısır’dan önce Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias’ın İsrail ve Filistin’e giderek AB adına arabuluculuk girişimi başlatması, ardından Mısır’a geçerek temaslarda bulunması bu açıdan dikkat çeken bir inisiyatif.

- Filistin konusunda en sert ve en ağır tepkiyi gösteren, İsrail’e en ağır suçlamaları yönelten CB Erdoğan ve Türkiye, barış ve ateşkes masasının dışında kalarak inisiyatifi Yunanistan ve Mısır’a kaptırdı.

CB Erdoğan’ın açıklamaları ABD tarafından ‘antisemitizm’ olarak nitelendirildi ve oldukça sert ifadeler içeren bir yazılı açıklamayla eleştirildi. İktidar, ‘Yahudi düşmanlığı’ suçlamalarına sert karşılık verdi, Cumhurbaşkanının sözlerinin amacından saptırıldığını, kast edilenin Yahudi karşıtlığı değil, kadınları ve çocukları bombalamakta sakınca görmeyen İsrail yönetimi olduğu dile getirildi.

Kaldı ki, CB Erdoğan’ın yürüttüğü telefon diplomasisine, bazı ülke liderleriyle görüşmeleri ve İsrail’in kınanması çağrılarına aynı tonda destek veren ülke olmadı. Türkiye’nin bir araya gelme isteğine karşılık, Suudi Arabistan’ın talebiyle video konferans yoluyla gerçekleşen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) toplantısından da Türkiye’nin arzuladığı sonuç yerine cılız bir kınama mesajı dışında bir tepki çıkmadı.

ABD Başkanı Joe Biden, Hamas'ın silah elde etmesini engelleyecek önlemler alınarak, bölgeye insani yardım yapılması için ABD'nin Birleşmiş Milletler ile çalıştığını söyledi. Ateşkesin ardından ilk insani yardım konvoyları da birkaç saat içinde Gazze'ye ulaştı. Çatışmalar nedeniyle Gazze'deki evlerinden kaçan 100 binden fazla Filistinli, ateşkesin ardından geri dönmeye başladı. Hamas ve Filistin yönetimleri, yıkılan binaların yeniden inşası ve Gazze'nin hava saldırıları öncesine dönmesinin milyonlarca dolara mal olacağını ve yıllar alabileceğini açıkladılar. Filistinli mültecilere yardım eden BM kuruluşları, yerlerinden edilen on binlerce kişiye destek ve yardım için ilk etapta acil olarak 38 milyon dolarlık kaynağa ihtiyaç duyulduğunu açıkladı. Mısır Devlet Başkanı Abdulfettah el Sisi, Gazze’nin imarı için Mısır’ın 500 milyon dolar vereceğini açıkladı.

ABD ve Mısır’ın devreye girmesiyle sağlanan ateşkes sonrasında yeni çatışmaları yaşanmaması için müzakereler sürdürülecek. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ‘Ümmet bizden liderlik etmemizi istiyor’ sözlerinin karşılık bulmadığı ve boşlukta kaldığı ortaya çıkarken, BM’ye yapılacağı açıklanan ‘koruma gücü’ başvurusundan sonuç alınması güç görünüyor!

5.ABD yönetiminden ilk üst düzey resmi ziyaret bu hafta gerçekleşecek. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman, hükümet yetkilileri ve STK temsilcileriyle bir araya gelecek. ABD’li Bakan Yardımcısı’nın Türkiye’den önce Brüksel’de NATO ve AB yöneticileriyle buluşacak olması ABD-AB Ortak Türkiye Stratejisi’nin mesajı olarak görülmelidir.

ABD Dışişleri Bakanlığı, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman’ın, Brüksel’de 25 Mayıs’ta başlayacak ziyaret programının ardından Ankara’ya geleceği ve ikili ilişkilerin gözden geçirilmesi, işbirliği alanlarının netleştirilmesi konularında görüşmelerde bulunacağını açıkladı. Biden yönetimi döneminde Türkiye’ye planlanan bu ilk resmi temasta Bakan Yardımcısı Sherman’ın ikili ilişkilerin önemine vurgu yapacağı açıklamada dile getirildi.

Brüksel’den Ankara’ya geçecek olan ABD’li Bakan Yardımcısının hükümet yetkilileri ve sivil toplum temsilcileri ve bazı sivil toplum örgütlerinin yöneticileriyle görüşmeler gerçekleştireceği ifade ediliyor. ABD Dışişlerinin açıklamasında, ‘’Bakan Yardımcısı Sherman, ortak sorunlarla mücadele ve sorunlu konuları görüşmek için NATO müttefikimizle birlikte çalışırken ABD-Türkiye ilişkilerinin öneminin altını çizecek” denildi.

Sherman’ın Ankara ziyareti öncesinde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile telefonda görüşen ABD Dışişleri Bakanı Blinken resmi twitter hesabından yaptığı paylaşımda; “Mevlüt Çavuşoğlu ile tam zamanında konuşma fırsatı buldum. Ortak öncelikler konusunda NATO müttefikimiz Türkiye ile iş birliğinin sürdürülmesi büyük önem taşımaktadır. Yunanistan ile yapıcı görüşmelere desteğimizi dile getirdim. Demokrasi ve insan haklarının önemini vurguladım” dedi. ABD tarafı beklentilerini ve önceliklerini Türkiye’ye ileterek Erdoğan-Biden buluşmasının sonuçsuz kalmaması, beklentileri karşılayacak bazı somut adımların sağlanması için iktidarın nabzını tutmaya, tavrını gözlemlemeye ve taleplerini iletmeye yönelik zemin oluşturma çabasında. Bakan Yardımcısı Sherman’ın Ankara’ya gelmeden hemen önce Brüksel’de NATO ve AB temsilcileriyle bir araya gelecek olması aynı zamanda Biden’ın göreve başlamasından sonra ABD ile AB arasında kararlaştırılan ‘Türkiye’ye karşı ortak strateji, ortak politika’ yaklaşımının mesajı niteliğinde.

Gerek iki ülke Dışişleri Bakanlarının telefon görüşmesi gerekse ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı'nın Ankara ziyareti, 14 Haziran'da Brüksel'de düzenlenecek NATO Liderler Zirvesi öncesinde Erdoğan-Biden görüşmesinin gündemini ve resmi altyapısını hazırlamaya yönelik olduğunu gösteriyor.

6.CB Erdoğan, İsrail-Filistin geriliminde Hamas ve Filistin için seferberlik ilan ederken, ‘kardeşim’ dediği Aliyev’den ve Azerbaycan’dan hiçbir açıklama gelmedi. Azerbaycan İsrail’e kınama imasında dahi bulunmadı. Azerbaycan-İsrail ilişkilerinin ticari, askeri, istihbarat ve İran boyutu somut şekilde sergilendi. İsrail’i destekleyenlere tepki gösteren iktidar, Aliyev ve Azerbaycan karşısında aynı tavrı sergileyemedi!

İran’a karşı İsrail ile yakın ve derin ilişkileri bulunan Azerbaycan daha önce olduğu gibi bu kez de İsrail’e yakın durdu, Filistin’e destekten kaçındı. İsrail’e destek veren çoğu ülke liderine şiddetli tepkiler gösteren, hatta 14 Haziran’da bir araya gelebilmek için aylarca telefonda randevu beklediği ABD Başkanı Joe Biden’a ‘ellerin kanlı’ diyen CB Erdoğan, Aliyev’in suskunluğuna ve Filistin’in yanında değil İsrail’in yanında durmasına hiçbir tepki göstermedi.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 1991’de bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’ı ilk tanıyan devletlerden birisi İsrail idi. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun bağımsızlığın hemen ardından 1997’de Bakü’ye yaptığı ziyaretin yanı sıra, 2009’da dönemin Başbakanı Şimon Peres, İsrail Dışişleri Bakanı Avigador Lieberman’ın sık sık ziyaret ettikleri başkentlerden birisi Bakü oldu.

- Azerbaycan-İsrail yakınlaşmasının temel nedenlerinden birisi petrol, ekonomik ilişkiler, silah ticareti, diğer de İran’a karşı ortak tavır içinde olmaları.

İran ile sınırı bulunan Azerbaycan, İran’da yaşayan yaklaşık 20 milyon Azeri’nin baskı gördüğü gerekçesiyle İran ile gerilimler yaşıyor. İran, Bakü yönetimini içişlerine karışmak, İran’ı istikrarsızlaştırmaya çalışmakla suçluyor. İsrail Dış İstihbarat servisi Mossad ile Azerbaycan İstihbarat ve Karşı İstihbarat kuruluşu arasında İran’ın faaliyetlerinin izlenmesi, gözlenmesi konusunda yakın işbirliği anlaşmaları yapılmış durumda. Dağlık Karabağ konusunda İsrail bir yandan Ermenistan ile ilişkilerini normal düzeyde tutmaya özen gösterirken diğer yandan silah ve teknoloji, İHA ve SİHA’larla Azerbaycan ordusuna yakın destek, eğitim desteği sağladı. Ayrıca İsrail sermayesi telekomünikasyon, bilişim teknolojileri ve savunma sanayii alanlarında Azerbaycan’da önemli yatırımlar gerçekleştirirken, Azerbaycan’daki en büyük iki telekomünikasyon şirketinde de İsrail ile ortaklıkları söz konusu. Azerbaycan’ın Hazar petrollerinin en büyük alıcılarından birisi İsrail… İsrail petrol ihtiyacının yüzde 50’sine yakın kısmını tek başına Azerbaycan’dan temin ediyor.

Bu yakın ilişkinin yansıması olarak Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ve eşi Mihriban Aliyeva’nın milyonlarca dolara İsrail sayfiyesinde villa satın aldıklarına ilişkin haberler İsrail medyasında yer aldı. Azerbaycan’ın Müslüman nüfusu nedeniyle Başkan Aliyev doğrudan İsrail yanlısı açıktan politika izlemek yerine son İsrail-Filistin çatışmasında olduğu gibi sessizlik stratejisi izliyor. Zaman zaman da İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) içinde bazı İsrail karşıtı karar tasarılarına kabul ya da çekimser oy kullanıyor. Bu politika İsrail açısından sorun teşkil etmediği gibi Başbakan Netanyahu her platformda Azerbaycan gibi Müslüman bir ülkeyle yıllardır çok yakın ilişkilerini diğer Müslüman ülkeler açısından örnek olarak ifade ediyor. İbrahim Anlaşmaları ile hayata geçirilen normalleşme sürecinin perde gerisinde Azerbaycan’ın katkısının olduğu, Azerbaycan-İsrail ilişkilerindeki güçlü altyapının yeni normalleşme anlaşmalarının hayata geçirilmesinde cesaretlendirici rol oynadığı anlaşılıyor.

Filistin davasında herkesi ayağa kaldırmaya çalışan, Türkiye’de protestoların sokağa çıkma yasağına rağmen gösterilere dönüşmesine izin veren Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İktidarın; Dağlık Karabağ’da her türlü askeri, siyasi, İHA-SİHA desteğiyle yanında olduğu Aliyev ve Azerbaycan’ı Filistin konusunda yanına alamaması, düşündürücü ve dikkat çekici!

7.Avrupa Parlamentosu’nda (AP) daha önce tartışmaya açılan ve içeriği yeniden değiştirilen Türkiye Raporu kabul edildi. [480 Evet, 64 Hayır, 150 Çekimser Oy] Onaylanan raporda AP, Avrupa Birliği’nin Türkiye ile tam üyelik müzakerelerini askıya alması, mali yardımların kesilmesi, insan hakları ve demokratikleşme alanlarındaki gerileme konusunda Türkiye’nin uyarılması, gerekirse yaptırım uygulanması çağrısında bulundu.

Raporun müzakereleri sırasında çok sayıda AP'li parlamenter Türkiye ile üyelik müzakerelerinin kesilmesini ya da üyelik dışında farklı bir statü önerisi getirilmesini istemişti. Parlamenterler, ayrıca Türkiye’de demokrasi ve insan hakları alanında ilerleme sağlanmadıkça Türkiye ile AB arasındaki ‘pozitif gündem’ ajandasının askıya alınması görüşünü savunmuştu. Büyük çoğunluğun bu talep ve önerileri Türkiye Raporu’na ve ekindeki karar tasarılarına yansıdı ve oylamada kabul edildi. Bu çerçevede AP tarafından AB’ye çağrıda bulunularak Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin kesilmesi istendi. Dışişleri Bakanlığı, raporun ezici çoğunlukla kabul edilmesi ardından yaptığı açıklamada, AP’ye tepki göstererek kararın tek yanlı ve objektiflikten uzak olduğunu savundu, söz konusu tavsiye kararının kabul edilmesinin mümkün olmadığını, belirtti.

AP’nin tam üyelik müzakerelerinin askıya alınması çağrısı statüsü gereği tavsiye niteliğinde olduğundan bu aşamada somut bir sonuç doğurması söz konusu değil.

- Şayet bu çağrı AB komisyonu ve AB Liderler Zirvesi’nde gündeme alınarak kabul edilirse üyelik müzakerelerinin kesilmesi ya da tümden sonlandırılması mümkün olabilir.

AP’nin Genel Kurulda büyük çoğunlukla kabul ettiği Türkiye Raporu ve ekindeki karar tasarıları, AP parlamenterlerinin kendi ülkelerindeki partilerinde ve seçmenlerinde yansıma bulacaktır. Avrupa kamuoyunun Türkiye karşıtlığının güçlenmesinde etkili olabilecektir.

8.Avrupa Parlamentosu’nda oy çoğunluğuyla kabul edilen Türkiye Raporu’nda öne çıkan maddeler arasında ivedi olarak yapılması gerekenler, atılacak adımlar açısından işaret niteliğindedir. İktidarın bu yönde bir samimiyet ve zihniyet değişikliği göstermesi, inandırıcı, güven verici, tutumlar sergilemesiyle bu engeller aşılabilir.

Raporda öne çıkan maddeler ve dikkat çekilen hususlar;

- Türkiye'nin AB değerleri ve standartlarıyla arasına mesafe koyması ilişkilerde tarihi bir dibin görülmesine neden oldu.

Öyle ki, bu durum her iki tarafın da var olan ilişki çerçevesini gözden geçirmesini şart koşmaktadır.

- Türkiye'nin reform konusundaki isteksizliği daha derinlikli bir ilişki biçiminin önünde engel olmuş ve ilişkiler daha ziyade gündelik ve dönemsel gelişmeler üzerinden pazarlıkla yürütülen bir hale gelmiştir.

- Üç ana alanda Türkiye'de yaşanan gerileme derin endişe kaynağı halini almıştır:

*Hukukun üstünlüğü ve temel haklarda yaşanan gerileme,

*Tersine işletilen kurumsal reformlar,

*Çatışmacı dış politika ile açık bir AB karşıtlığı söylemi.

Bu aşamada Türkiye'yi AB vizyonu konusundaki samimiyetini ve bağlılığını sorgulamaya çağırıyoruz.

- Avrupa Parlamentosu olarak bu aşamada AB'den gelecek hiçbir yeni teşvikin veya cesaretlendirme gayretinin Türkiye'de olgun bir demokrasi inşa etme yönünde siyasi irade sahibi olmak kadar etkili olmayacağının, çok ihtiyaç duyulan bu irade şeklinin yerini alamayacağının önemle altını çiziyoruz.

Yukarıda sıraladığım ve raporda öne çıkan maddelerin herhangi birisi için gerçek dışı, Türkiye’ye haksızlık ya da art niyetli denilebilir mi?

İktidar anti demokratik uygulamalarını yaygınlaştırırken, AB zoruyla Yargı Reformu Strateji Belgesi ilan etmek zorunda kaldı ama 2 yıldan bu yana somut bir adım yok.

İnsan Hakları Eylem Planı açıklandı üç yıla yayılacak. Her gün yargıdan bir siyasi karar, haksız tutuklamalar, gözaltılarla karşılaşılıyor.

Cezaevlerinde siyasi tutuklular, gazeteciler, akademisyenler yatarken, mafya liderleri, suç organizatörleri, siyasetçilere, gazetecilere saldıranlar, tehdit savuranlar serbestçe dolaşıyor, iktidar ortaklarından ‘dava arkadaşı’ olarak itibar görüyor.

Artık sıradan hale gelen yolsuzluklar, usulsüzlükler, haksızlıklar, vurgunlar karşısında savcılıkların resen bir dava açmaları, soruşturma başlatmaları akla bile gelmez iken, iki satırlık sosyal medya paylaşımları için yıllarca hapis talebiyle peş peşe davalar açılıyor.

Muhalif siyasetçilere, liderlere, medya mensuplarına, akademisyenlere sözlü ve fiziki saldırılar cezasız kalırken, İBB Başkanına ellerini arkada bağladığı için isimsiz ihbarlarla cumhuriyet savcılıkları hemen harekete geçip, İçişleri Bakanlığı’na soruşturma başvurusunda bulunuyor.

Duruşma salonlarına savunma avukatlarının alınmadığı, salonlarda avukatlardan fazla silahlı polis ve jandarmaların yer aldığı mahkemelerde aylardır tutuklu olanlar için bile hâlâ doğru dürüst bir iddianame hazırlanmıyor.

Bu örnekleri daha da çoğaltmak olanaklı…

AB’ye, AP’ye kızıp öfkelenmek ve raporları reddetmek çözüm değildir. Türkiye önce kimsenin laf söyleyemeyeceği şekilde demokratik reformlarını hızla yapıp hayata geçirmelidir. Aksi halde önümüzdeki yıl hazırlanacak Türkiye Raporu bugünkünden farklı olmayacak belki de daha ağır ithamlar içeren raporlar yazılacak.

9.TÜİK’in 2020 Gençlik Araştırması 19 yıllık AK Parti iktidarları döneminde ülke gençliğinin hangi konuma getirildiği konusunda endişe verici bir tabloyu ortaya koyuyor. Gençlerimizin yüzde 60’ı günde bir kez bile bir meyve tüketemiyor, erişemiyor. Gençlerin eğitim, yaşam, gelecek beklentisi, sosyal yaşam koşullarının vahim derecede kötüleştiği, genç kadınların konumundaki kötüleşmenin ürkütücü boyutlarda olduğu resmi rakamlara yansıyor!

 

15-24 yaş grubu olarak tanımlanan gençlik ifadesi kapsamındaki nüfusun toplam nüfus içindeki payı yüzde 15,4 ve bu yaş grubundaki gençlerimizin sayısı 12 milyon 893 bin kişi.

Aynı şekilde 15-24 yaş arası gençlik tanımı kapsamındaki nüfus içinde 20-22 yaş aralığında olanların toplam nüfusa oranı yüzde 31,3, 15-17 yaş aralığında olanların oranı ise yüzde 28,6 olarak yer alıyor.

TÜİK’in verileri 18 yaş altı nüfusu göstermiyor. Ancak 15-24 yaş aralığındaki nüfus ile ilgili verileri gündeme getirirken özellikle bu yaş grubunda evli olan genç kadınların oranının erkeklerin dört katı olması çarpıcı bir durum.

- Bu, ülkemizdeki genç kadın nüfusun büyük bölümünün genç yaşta evlenerek aile ve çocuklarıyla sosyal ve ekonomik yaşamdan uzaklaştığını gösteriyor.

Kaldı ki resmi veriler sadece resmi nikâh rakamlarını yansıttığı için özellikle ülkemizin bazı bölgelerinde yaygın olan imam nikâhlı evlilikler ve 18 yaş altı nüfus verileri TÜİK araştırmasında yer almadığı için de 18 yaş altı çocuk genç kız evlilikleri de resmi rakamlarda görünmüyor.

Verilere bakıldığında genç erkek nüfusun 2020 yılında yüzde 96,1'inin hiç evlenmemiş, yüzde 3,8'inin resmi nikahla evli, yüzde 0,1'inin boşanmış olduğu görülürken, genç kadın nüfusun ise yüzde 84,1'inin hiç evlenmemiş, yüzde 15,5'inin resmi nikahla evli, yüzde 0,4'ünün ise boşanmış olduğu görülüyor. Evli genç kadınların yüzde 15,1'inin eğitim seviyeleri eşlerinden yüksek. Eğitim seviyeleri aynı olan genç çiftlerin oranı ise yüzde 42,9.

Bu arada 15-24 yaş grubundaki genç nüfusun toplam nüfus içindeki oranının da hızlı bir gerileme içinde olduğu açığa çıkıyor. 2007 yılında yüzde 17,6 olan bu oran, 2020’de 15,4’e inerken yapılan nüfus projeksiyonlarına göre 2025 yılında yüzde 14,3’e, 2023 yılında ise yüzde 14’e inecek.

Yaşam süresi ve yaşama beklentisi artarken, genç nüfus oranının gerilemesi ve genç nüfus içinde genç kadın evliliklerinin erkeklerin dört katı düzeye ulaşması, gerek sosyolojik gerekse toplumsal ilerleme ve ülke nüfusunun yarısını oluşturan kadınların toplumsal konumu açısından çok ciddi şekilde üzerinde durulması gereken düşündürücü bir gösterge.

15-24 yaş arası 12,9 milyonluk genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 25,3 olarak araştırmada yer alırken, en vahim olan genç nüfusun yüzde 28,3’ünün yani 2,9 milyonunun hem eğitim görmediği hem de çalışmadığı. Yani ne eğitimde ne işte (NENİ) olarak tanımlanan gençlerin sayısı hemen hemen 3 milyon.

- Genç erkekler ve kadınlar açısından bakıldığında ise NENİ oranı erkeklerde yüzde 21,2, kadınlarda ise bunun iki katından fazla ve yüzde 35,7 düzeyinde.

15-24 yaş grubundaki genç nüfusun 1,3 milyonu üniversite mezunu, 464 bini ise işsiz. Yani üniversite mezunu genç nüfusun işsizlik oranı yüzde 37 ve bunun anlamı üniversiteyi bitirmiş her 100 gençten 37’si işsiz, geleceksiz.

İktidar 2002’de 76 olan üniversite sayısını 207’ye çıkartmakla, 81 ilde üniversite açmakla, 8,4 milyon gencin halen üniversite öğrencisi olmasıyla övünüyor. TÜİK’in 2020 Gençlik Araştırması’nın gösterdiği gibi 207 üniversite her yıl işsiz kalacak gençleri mezun ederken, iktidar gerçek genç işsizliğini örtmek için 8 milyonu aşan üniversite öğrencisi sayısını kullanıyor.

Gençlerin yaşam koşullarının zorlaşmasının, yoksullaşmasının bir başka göstergesi ise günde en az bir kez meyve tüketebilen gençlerin oranındaki gerileme. 2016 araştırmasında günde bir kez meyve yiyebilen gençlerin oranı yüzde 48,5 iken son araştırmada bu oran yüzde 42,7’ye gerilemiş. Meyve yiyebilen, günde bir kez meyveye erişebilen gençler azalmış.

Aynı şekilde günde bir kez sebze ya da salata tüketebilen gençlerin oranı ise yüzde 59’dan 52’ye gerilemiş. 19 yıllık AK Parti iktidarının mucizesi, bu ülkenin gençlerinin yüzde 60’ı artık günde bir elma, bir portakal, bir muz ya da salatalık yiyemez hale gelmiş. Gençlerine meyve bile yediremeyen, onları işsiz, eğitimsiz, yoksul hale getiren bir iktidar 19 yıldır ülkeyi yönetiyor. Göreve geldiklerinde doğan ve şimdi 19 yaşında olan milyonlarca genç bir meyveye hasret!

2019 araştırmasında mutlu olduğunu ifade eden gençlerin oranı yüzde 57 iken 2020 araştırmasında bu oran 10 puan birden düşerek yüzde 47’ye inmiş.

İlginç olan ise aynı araştırma içinde birbirine taban tabana zıt sonuçların dikkat çekmesi. Genç işsizliğin, üniversiteli işsizliğinin, NENİ oranının yüksekliğine karşın, günde bir kez bile meyve tüketemeye gücü yetmeyenlerin yüzde 60’ı bulmasına rağmen, çalıştığı işten memnun olan gençlerin oranının yüzde 77,1, aldığı eğitimden memnun olanların ise yüzde 59,5 düzeyinde olması.

Genç nüfusun içinde bulunduğu eğitim, iş hayatı, sosyal koşullar, gelecek umudu ve beklentiler açısından bakıldığında bu iktidarın uyguladığı politikalar ile ülke gençliğinin ve ülkenin geleceğinin çok ağır bir tabloyla ve olağanüstü risklerle karşı kaşıya olduğunu öngörmekteyim.

10.İktidarın küçük esnafa destek için bir defaya mahsus olmak kaydıyla açıkladığı hibede ödenecek tutarlar arasındaki 2 bin TL’lik farkın gerekçesi nedir? Salgının üzerinden geçen 14 aydan sonra iktidarın esnaf ve sanatkârı hatırlaması ancak bunu yaparken de bir grup esnafa 5 bin, diğerine 3 bin TL ödeme yapılması haksız ve adaletsizdir.

İktidar 14 ayı bulan COVID19 salgını sürecinde işyerlerini kapattırdığı, faaliyetlerini durdurduğu, kredi borçlarını faiziyle ertelemek ya da kredilerini daha yüksek faizle yapılandırmak dışında bir destek vermediği milyonlarca esnafı sonunda zar zor hatırladı. Ancak bu defa da haksız, adaletsiz, esnaf arasında ayrımcılık yapan bir uygulamayı devreye koydu.

Tek seferlik hibe desteğinden yararlanacak 1,4 milyon kişilik esnafların 5 bin TL ödenecek ilk grubunu kahvehane, kafe, çay bahçesi, okul ve personel servisleri, düğün salonları, öğrenci yurtları, kantinler, kırtasiyeler, internet kafeler, hamamlar, lunaparklar gibi 235 bin işletme sahibi oluşturuyor.

Bir defaya mahsus hibe çerçevesinde 3 bin TL ödenecek esnaf işyerleri ise bakım, onarım, tamirat, kaporta işleri ile uğraşanlar, seyyar satıcılar, sıhhi tesisatçılar, hırdavatçılar, müzisyenler, oto yıkamacılar, kuru temizlemeciler, oyuncak, kozmetik ve hediyelik eşya satıcıları, camcılar, çilingirler, bakırcılar, kalaycılar, ayakkabıcılar, konfeksiyoncular, tuhafiyeciler, zücaciyeler ve kurs işletmecileri. Ayrıca daha önceki destek ödemelerinden faydalanan lokantalar, pastaneler, dondurmacılar, terziler, berberler, taksici, minibüsçü, otobüsçü ve pazarcılar da 3 bin TL’lik bu destek kapsamında.

Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK) bir yandan bu geç kalmış desteğe teşekkür ederken diğer yandan da bunun yetersiz olduğunu, esnafın tüm ödemelerinin yılsonuna kadar ertelenmesini talep etti.

TESK’in açıkladığı rakamlara göre 2021’in ilk çeyreğinde işyerini kapatan esnaf sayısı yüzde 11 artarak 29 bin olurken, geçen yıl pandeminin başlamasından itibaren yılsonuna kadar kapanan esnaf işyeri sayısının ise 100 bin olduğu duyuruldu. Yılbaşından bu yana 4 ayda 434 esnafın ekonomik sıkıntılar, biriken borçlar ve ödemeler nedeniyle intihar ettiği dile getirilirken, icra dairelerine ve muhtarlıklara iletilen günlük icra davası tebligatı sayısının mayıs ayında ortalama 1100-1300 arasına yükseldiği kaydedildi.

TESK’in ortaya koyduğu bu verilerle milyonlarca esnafın içinde bulunduğu ağır ekonomik koşullara karşılık Cumhurbaşkanı ‘bir defaya mahsus’ olduğunu defalarca vurgulayarak açıkladığı hibede 3-5 bin TL verileceğini ifade etti. Dolayısıyla 1,4 milyon esnaf ve küçük işletmeye yapılacak hibe desteği 4 milyar 625 milyon TL.

Dolar bazında hesapladığımız zaman verilecek 3 bin TL’lik hibe 360, 5 bin TL’lik hibe ise 600 dolara karşılık gelirken, toplam destek tutarı 555 milyon dolara karşılık geliyor. TÜİK’in son açıkladığı verilerle Türkiye’nin milli geliri dolar bazında 720 milyar dolar. Yaklaşık 1,5 milyon esnafa yapılacak desteğin toplamı ise bunun yüzde 1’i bile değil! Oysa iktidarın bir elin parmakları kadar müteahhide yolcu ve araç garantili köprü, otoyollar, havaalanları, hastaneler için 2021 bütçesinde ayırdığı garanti ödemelerinin tutarı 31 milyar TL. Dolar karşılığı 3,7 milyar dolar. Yani milyonlarca esnafa müjde olarak sunulan bir defalık desteğin yaklaşık 8 katı!

Ticaret Bakanlığı’nın açıklamasına göre, 34 işkolunda faaliyet gösteren esnafa 5 bin, 304 işkolunda faaliyet gösteren esnafa ise 3 bin TL ödenecek. Esnafın en ağırlıklı kesimine, en fazla işkolunda faaliyet gösterenlere 2 bin TL daha aza ödeme yapılmasının insani, ekonomik gerekçesi nedir? İktidarın 14 aydır kendi kaderine terk ettiği bu kesime müjde olarak sunulan bu ödemeler kiraya mı, birikmiş borçlara mı, yanında çalıştırdığı kişinin aylığına mı, ödenememiş elektrik-su vb. faturalara mı yetecek?

25 Mayıs’tan itibaren başlayacağı açıklanan bu hibelere başvurular konusunda süratle yeni bir Cumhurbaşkanı kararıyla yapılacak değişiklikle tüm işkollarındaki esnafa ödenecek tutar 5 bin TL olarak belirlenmeli ayrıca destek ödemesi en az 6 ay süreyle devam ettirilmelidir. En azından 14 ayda bir kez de olsa sosyal devlet ilkesi doğrultusunda, 3-5 müteahhidin değil, halkın, esnafın, zor durumdaki işyerlerinin yanında olunmalıdır.

11.Geçtiğimiz yılsonu torba yasayla yılbaşından itibaren uygulamaya konulan vergi ve SGK borçlarına yönelik yapılandırma başarısızlıkla sonuçlandı. Zaten salgın koşullarında ödeme gücünden yoksun mükelleflerin yapılandırma taksitlerini ödeyemeyecekleri belliydi. Milyonlarca mükellefin ödenemeyen taksitler yüzünden yapılandırmaları bozulunca, beş ayda aynı yanlış yöntem yine tekrarlanıyor!

TBMM’ye gelen yeni bir torba yasa teklifiyle iktidar beş ay geçmeden vergi ve SGK borçlarında yeni bir yapılandırmaya daha gidiyor. Hazinenin, bütçenin ve ekonominin içinde bulunduğu durum nedeniyle elzem haline gelen vergi, SGK vb. yüz milyarlarca liralık gecikmiş kamu alacağının tahsili için sürekli yinelenen yöntemin yanlışlığını vurgulamamıza karşılık yine aynı yanlışlarla yeni bir yapılandırma düzenlemesi TBMM önünde. Bugüne kadar defalarca çıkartılan ve her seferinde başarısız olarak, işletilen yüklü faizlerle daha da kabaran birikmiş vergi ve SGK borçları aynı yöntem ve mantıkla bir kez daha yapılandırılacak.

Oysa o zaman da ısrarla vurguladığım gibi, COVID-19 salgını koşullarında aylardan beri kapalı olan ya da kısıtlı sürede faaliyet gösteren işyerleri zaten darboğazda iken, birikmiş vergi ve SGK borçlarını yapılandırsalar bile taksitleri ödemeleri olanaksızdı.

- Nitekim ekonominin yaşamsal gerçekleri söylediklerimi teyit etti. Hem yapılandırma başvurusunda bulunanların sayısı çok düşük kaldı hem de yapılandırılan borç taksitleri daha ilk taksitten başlayarak ödenemedi.

 

Pek çok mükellef hem yapılandırma taksitini hem de salgında ertelenen güncel vergi ve diğer ödemeleri aynı anda çakışınca ödemelerini yapamadı. Milyonlarca mükellefin yapılandırmaları bozuldu. Bazıları sadece bir taksit ödeyebildi. Sonrasında Mart ayında iktidarın lebalep kongreleriyle salgın tekrar pik noktasına çıkıp günlük vaka sayısı 60 bini aşınca yeniden önce iki haftalık kısmi kapanma, ardından 18 günlük tam kapanmaya geçildi ve yüz binlerce işyeri, işletme tekrar kapandı.

İktidar anlaşılan yanlışlarından ve öngörüsüzlüklerinden ders çıkartma niyetinde değil. Ortak akla önem vermediği gibi, iyi niyetle yapılan uyarılara da kulaklarını tıkamış vaziyette. Şimdi stok beyanı, matrah artırımı, sicil affı vb. düzenlemelerle birlikte 30 Nisan 2021’e kadar olan vergi ve SGK borçları için aynı yapılandırma mantığıyla yeni torba yasa çıkartmak istiyorlar.

15 maddelik torba yasada yer alan matrah artırımı, işletme kayıtları ve defterlerin düzeltilmesi olanağı, şirket aktifinde kayıtlı taşınmazların değerlerinin güncellenmesi ve yükseltilmesi düzenlemeleri tamamıyla şirket bilançolarının yeniden düzenlenip bir anlamda makyajlanması yoluyla şirketlere, işletmelere daha fazla borçlanma ya da taze kredi çekebilme olanağı yaratılmasını amaçlıyor. Bunun yanı sıra tasfiye noktasına gelmiş alacaklar yeniden yüzdürülüp yaşatılır hale getirilerek bütçe için kâğıt üzerinde fiktif gelir yaratılıyor. Oysa daha kısa süre önce yine bir torba yasayla kurumlar vergisi oranları 5 puan artırıldı.

Yapılandırma başvuruları 31 Ağustos’a kadar yapılacak ve ilk taksit 31 Ekim’e kadar ödenecek. 30 Nisan 2021 tarihinden önceki döneme ilişkin beyana dayalı vergiler, vergi cezaları, gecikme faizi ve gecikme zamları yapılandırma kapsamında olacak. Yine 6 ya da iki ayda bir azami 18 eşit taksitte ödenmek üzere borçlar 36 aya kadar yapılandırılacak. Yapılandırılan vergi, SGK primi, idari para cezaları, trafik cezaları vs. için işletilen gecikme cezaları silinip yerine Yurt İçi Üretici Fiyatları Endeksi’ndeki (Yİ-ÜFE) aylık artış esas alınarak faiz işletilecek. Borcun tamamının peşin ödenmesi durumunda ise Yİ-ÜFE’deki aylık artışa endeksli olarak hesaplanan faizin yüzde 90’ından vazgeçilecek.

Bugüne kadar 6 kez yapılan ve şimdi yedincisi meclise getirilen benzer yapılandırmaların hemen hiç birisinden sonuç alınamadı. Nedeni de apaçık ortada. Geciken alacaklara işletilen yüksek gecikme faizi, gecikme cezası, temerrüt faizi vb. ile anapara borcundan daha fazla katlanan faizlerle bu borçlar hiçbir şekilde ödenemez hale geldi.

Şimdi de Yİ-ÜFE ile TÜFE arasındaki makas 18 puana çıkmış iken, Yİ-ÜFE nisan itibarıyla aylık yüzde 5’e yaklaşırken, yıllık yüzde 35’in üzerine çıkarken yapılandırma tutarlarına Yİ-ÜFE’deki aylık artışa endeksli faiz işletilecek. Esnafın kredi taksitlerini faiziyle Haziran sonuna erteleyerek aynı yanlışı sergileyen iktidar doğru sonuç almayı umuyor. Yıllardır işletilen faizlerle tamamıyla ödenemez hale gelen 700-800 milyar TL’ye varan kamu alacağı yapılandırma adı altında sözde taksitlendirilip yapılandırılarak bütçe için geleceğe dönük kâğıt üzerinde sanal gelir yaratılıyor. Aylardır işyeri, işletmesi kapalı olan, büyük bölümü bu dönemde işyerini temelli kapatan ya da iflasın eşiğine gelen, salgın sürecinde biriken ödemeler, borçlar, işletilen faizlerle altından kalkamayacağı bir ekonomik darboğaza giren mükelleflere şimdi ‘gel geriye dönük borçlarını 18 taksitle ve Yİ-ÜFE oranında faizle yapılandır ve öde’ deniliyor.

Şayet salgının etkisi hafifler de ülke olarak normalleşme dönemine geçebilirsek ilk taksitin ödeneceği ekim ayına kadar olan 4 ayda hangi mükellef 14 aylık kayıplarını telafi edecek bir kazanç elde ederek, birikmiş borçlarını ödeyecek, güncel vadesi gelen vergi, prim, kredi taksitlerini ödeyip bir de yapılandırma taksitini ödeyebilecek?

Peşinen vurgulamak gerekirse, bu vergi ve SGK borç yapılandırması da aynı akıbete uğrayacaktır. Ödenemeyen taksitler nedeniyle yapılandırmaların büyük bölümü tekrar bozularak, cezalı hale gelecektir. Belki çok az sayıda mükellef yapılandırmanın ilk taksitini ödeyecek, sonrasında onlar da ödeyemez hale gelince aynı kısır döngü devam edecek.

- Hep yinelediğim gibi asıl yapılması gereken geciken anapara alacağına faiz işleterek taksitlendirip 18 taksite bölmek değil, tüm faiz, ceza, gecikme faizinin faizi, cezanın faizi vb. uygulamalarla anapara borcunu alabildiğine kabartmak yerine, mükellefin kendi beyan edeceği ödeme gücü ve sunacağı ödeme takvimine öncelik verilip bu doğrultuda bir yapılandırma takvimi belirlenmesidir.

- Yapılandırmada ceza, gecikme, temerrüt faizi gibi her ay katlanarak ana borca eklenen ve tahsilatı olanaksız kılan tutarlar tümüyle sıfırlanmalı anapara borcu esas alınarak yapılandırılmalıdır. Aylık Yİ-ÜFE artışına endeksli faiz uygulanması ödemeyi zorlaştıracaktır. Kaldı ki böyle bir uygulama adil değildir.

- Gerekirse iki yıla yaklaşan salgın koşulları, 2018’den bu yana süregelen ekonomik kriz, döviz krizi vb. süreçler göz önünde tutularak anapara borcu üzerinden de indirime gidilmeli tüm geçmiş, gecikmiş kamu alacaklarının temizlenmesine zemin yaratılmalıdır.

- Henüz atlatılamayan salgın süreciyle ilgili belirsizlik ve normalleşmenin zamanlaması da göz önünde bulundurularak, yapılandırmaya tabi borçlar 30 Nisan 2021’e kadar olanları değil yılsonuna kadar olan borçları kapsayacak şekilde genişletilmeli, bu doğrultuda başvuru süresi 31 Aralık’a kadar uzatılmalı, ilk taksit ödemesi de 2022 yılı Mart ayından itibaren başlatılmalıdır.

Bu torba yasayı da, geçmişte başarısızlıkla sonuçlanan 12 yapılandırma yasasından ‘kopyala-yapıştır’ yöntemiyle sadece ayları ve tarihleri değiştirip, meclisin, milletin, mükellefin önüne getirenler, hiç mi önceki yanlışlardan, hatalardan, ortada duran sonuçtan ders çıkartmıyorlar? İktidar iş dünyasıyla, TÜRMOB, Vergi Konseyi gibi, sorunun taraflarıyla bir araya gelerek görüş almalı, ortak aklı esas kılmalı, kalıcı bir vergi barışının yolu açılmalıdır.

12.TBB Risk Merkezi’nin yayınladığı Mart 2021 Aylık Risk Bülteni verileri milyonlarca insanın bankalara borçlandığını gösteriyor. Bir yılda 2,3 milyon kişinin daha ilk kez kredi çekmesiyle, bankalara borçlu olanların sayısı 34,5 milyon kişiye, borçlu başına kredi riski 26 bin liraya ulaştı. Banka hesabında parası olmayan yüzbinlerce kişi, bankaların yüksek faizle sağladığı kredili mevduat hesaplarını ilk kez kullanmak zorunda kaldı!

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin yayınladığı son verilerle, Mart 2021 itibarıyla bankalara kredi borçlusu olanların sayısı 34,5 milyon kişiye yükselirken, kişi başına kredi riski tutarı ise 26 bin liraya ulaştı. Geçen yıl mart ayında kredi borçlularının sayısı 32,2 milyon kişi iken bir yılda yeni borç alanlar ve kredi kullananların 2,3 milyon kişi daha artmış. Kişi başına kredi riski tutarı 20 bin 501 TL iken şimdi 26 bin TL’ye yükselmiş. Bu veriler bireysel kredi riskinde yüzde 30’a yaklaşan bir artışı işaret ediyor.

TBB Risk Raporu’nun ortaya çıkarttığı gerçek, iktidarın geçtiğimiz yıl Mart ayında başlayan salgından bu yana geçen sürede, ciddi sıkıntıya düşen halka doğru düzgün destek vermemesi, milyonlarca kişinin yüksek faizlerle borç ve kredi bataklığına saplandığını gözler önüne seriyor.

- Geçen yılın mart ayından bu yılın mart ayına kadar olan bir yılda bankalar ve banka dışı finansal kuruluşlardan kullanılan bireysel krediler yüzde 36 artarken, bireysel kredi borcu tutarı da 899 milyar TL’ye yükselerek 1 trilyona yaklaştı.

Muhtemelen salgının ve vaka sayısının mart ayında zirveye çıkmasından ötürü nisan ayında insanların hiçbir ekonomik destek verilmeksizin kısmi kapanmaya ve ardından da mayıs ayında 18 günlük tam kapanmaya zorunlu kılınması, TBB’nin nisan ve mayıs ayı risk raporlarında hem borçlu sayısının hem de kişi başına kredi riski tutarının daha da arttığını ortaya koyacak.

Tutarı 899 milyar TL’ye yükselen bireysel kredilerin yüzde 46’sının, diğer deyişle yarısına yakının ihtiyaç kredisi olması, yüzde 17’sinin de kredi kartı kullanımından kaynaklanması dikkate alındığında söz konusu tutarın yüzde 63’ünü ihtiyaç kredileri ve kredi kartı harcamaları oluşturuyor.

Bu da iktidarın salgın süresince desteksiz bıraktığı, hiçbir nakdi katkı sağlamadığı milyonlarca kişinin, hayatını ihtiyaç kredisi çekerek, kredi kartıyla olmayan gelirini, geleceğini borçlanarak sürdürdüğünü, kirasını, faturasını, yeme-içme ihtiyacını faizli borçla gidermeye çalıştığını işaret ediyor.

Sadece mart ayında 151 bin kişi ilk defa kredi kartı kullanırken, 98 bin kişi de ilk kez bankalardan ihtiyaç kredisi çekmiş. Aynı şekilde mart ayında hesabında parası olmadığı ya da kredi çekme olanağı ve geri ödeme gücü bulunmadığı için, ek hesap ya da kredili mevduat hesabı (KMH) olarak adlandırılan borçlanma yöntemini kullanarak günlük harcamalarını karşılamak amacıyla yüksek faizle bankalardan nakit para kullananların sayısı ise 104 bin kişi olmuş.

Bankaların kullandırdığı nakdi kredilerin tutarı geçen yılın aynı ayına kıyasla yüzde 31 artarak bu yılın mart ayında 3 trilyon 954 milyar liraya ulaştı. Bu tutarın yüzde 77’si yani 3 trilyon 55 milyar lirası ticari krediler. Aynı dönem itibarıyla tasfiye olunacak batık alacak tutarı ise 176 milyar TL.

- Sektörel düzeyde bakıldığında tasfiyeye düşen kredilerdeki en yüksek pay yüzde 9,7 ile inşaat-konut sektörüne ait. Bu sektörü yüzde 5,9 ile enerji, yüzde 5,6 ile turizm sektörü kredilerindeki tasfiyeye düşmüş krediler izliyor.

Kanımca önümüzdeki aylarda tasfiye olunacak krediler içerisinde turizm sektörünün payı hızla artacaktır. Bankaların resmi web sayfalarında borcu nedeniyle bankaya geçen, satışa çıkartılan konut projeleri ve turizm tesislerinin ilanlarının yer alması mevcut koşullarda sürpriz sayılmamalı! 84 milyonluk ülkede 18 yaş altında, kredi çekme olanağı bulunmayanları dışarıda tuttuğumuz zaman 34,5 milyon kişi kredi borçlusu durumunda. Diğer deyişle çocukları, 18 yaş altı nüfusu ve 8,5 milyona varan üniversite öğrencilerini düştüğünüzde ülke ekonomisini ayakta tutan nüfusun üçte ikisine yakın kesimi borçlu ve yaşamını borçla, gelecekteki gelirlerini bugünden tüketerek idame ettiriyor. Sektörler ve işletmeler açısından da tablo çok farklı değil. Pek çok sektörde şirketler, işletmeler kredi ve borçla ayakta duruyor. Krediler yapılandırılarak, yeni çekilen kredilerle önceki kredi kapatılarak, kredi kartı borçları ihtiyaç kredisi çekilip ödenerek bireyler yaşamaya, işletmeler kendilerini yüzdürmeye çabalıyor.

Şimdi iktidar, yeniden Kredi Garanti Fonu (KGF) kefaleti ve hazine garantisiyle, devreye sokarak, kamu bankaları üzerinden tekrar kredi-borçlandırma planına geçiyor. Bugüne kadar sorunlara çözüm olmayan, pek işletmeyi, şirketi kredi borcu batağına sürükleyen bu yöntemle iktidar birkaç ay daha ekonomiyi ayakta tutmaya, suni teneffüs yaptırmaya yöneliyor. Ülke ekonomisi ve toplumun geniş kesimleri için topyekûn bir çöküşün, ağır bir krize girişin sinyalleri belirginleşiyor.

 

 

13.Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) geriledi! 2009 krizinden bu yana en düşük ikinci güven depremi resmi verilere yansıdı! Ekonomi politikalarının güvenilirlik ve inandırıcılığının, gelecek 12 aya ilişkin düzelme beklentilerinin en kritik göstergesi olan toplumun, hanelerin, bireylerin, işletmelerin güvenine yönelik göstergelerde İKTİDARA KARŞI OLAN GÜVENSİZLİK hızla yükselişe geçti!

Mart ayında ekonomi yönetimi ve Merkez Bankası’nda yapılan atama-azletme operasyonuyla toparlanmaya çalışan güven altyapısını ortadan kaldıran iktidarın politikalarının sorgulanması süreci hızlandı.

Nitekim ilk işaretin nisan ayındaki hemen tüm güven endekslerinde belirtilerini göstermeye başlaması üzerine yaptığım önceki değerlendirmelerimde, mayıs ayında güven erozyonunun daha da hızlanacağını, çöküşe geçeceğini, iktidarın gerçek dışı söylemlerle inşa etmeye çalıştığı ‘temelsiz yeni güven duvarının yıkılacağını’ ifade etmiştim.

Açıklanan Tüketici Güven Endeksi (TÜGE) Mayıs ayı verileri, iktidarın mart ayında kendi çıkarttığı kararlarla yarattığı ekonomik depremin etkilerinin dalga dalga yayıldığını ortaya koydu.

Mart ayında 86,7 puan düzeyindeki tüketici güveni, nisan ayının ardından mayıs ayında da serbest düşüşe geçerek geriledi. 2019 yılı mayıs ayından bu yana en düşük seviyeyi gören tüketici güveni, son 12 yılın en kötü ikinci seviyesine işaret etti.

- Nisan ayında yüzde 7,5 gerileyerek 80,2 puan düzeyine inen TÜGE, mayıs ayında yüzde 3,6 daha azalarak 77,3 puana düştü. İki aydaki güven kaybı yüzde 11,1 oldu.

TÜGE’nin alt endekslerindeki veriler ise gelecek 12 aylık döneme ilişkin beklentilerin, daha da kötüleştiğini işaret ediyor.

Geçen 12 aylık döneme göre;

- Hanenin maddi durumu endeksi Nisan ayında 64 iken, Mayıs ayında yüzde 3,8 oranında azalarak 61,5 oldu.

- Gelecek 12 aylık döneme ilişkin hanenin maddi durum beklentisi endeksi ise Nisan ayında 81 iken, Mayıs ayında yüzde 5,5 oranında azalarak 76,6’ya indi.

 

En sert gerilemenin görüldüğü diğer alt endeks gelecek 12 aylık döneme ilişkin genel ekonomik durum beklentisi endeksi.

- Nisan ayında 82,9 olan bu endeksteki beklenti Mayıs ayında yüzde 4,9 oranında düşüşle 78,8 olarak açıklandı.

- Dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi endeksi, Nisan ayında 92,8 iken, Mayıs ayında yüzde 0,7 oranında azalarak 92,2 oldu.

TÜİK’in yılbaşında hesaplama yönteminde değişikliğe giderek alt endeksler arasından çıkarttığı ancak eski yöntemle hesaplamaya devam ettiği gelecek 12 ayda işsiz sayısında artış beklentisi endeksi ile tüketici fiyatlarında artış beklentisi endekslerinde de çok ciddi kötüleşmeler söz konusu.

- Muhtemelen bu hafta açıklanacak reel kesim güven endeksi, sektörel güven endeksi, perakende ticaret güven endeksi, finansal kesim güven endeksi ve ekonomik güven endeksinde de TÜGE’ye paralel şekilde sert gerilemelerin yaşanacağını, öngörmekteyim.

Güven endekslerindeki bu erime aslında iktidara, politikalarına ve söylemlerine güvenin hızla yok olduğunun göstergesidir.

Sosyal ve toplumsal alandaki göstergelerde, uluslararası kuruluşların yayınladığı hukuk, adalet, basın özgürlüğü, insan hakları, yargı bağımsızlığı vb. endekslerde en dip noktalara gerileyen Türkiye’nin getirildiği bu nokta, artık yurt içinde de iktidarın kendisine bağlı kurumların resmi verilerinde gizlenemez haldedir.

Daha da vahim olan gelecek 12 aya yönelik beklentilerdeki hızlı kötüleşme ve artan kaygılardır. Gençlik Araştırması göstergelerindeki ekonomik ve sosyal yansımalar, güven endekslerinde ortaya çıkan sonuçlarla geleceğe dönük kaygı ve endişelerin yalnız genç nüfusta değil toplumun tüm kesiminde, hanelerde, ailelerde de var olduğunu artık gelecek endişesinin tüm toplumun ortak paydası haline geldiğini göstermektedir!

ERDOĞAN TOPRAK

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ

HAFTALIK DEĞERLENDİRME RAPORU

24 MAYIS 2021