MFatih Güçlü

Buzdağı Altı Sohbetleri

mfatihguclu@yenisoluk.com

10 yıldan fazla oldu tam hatırlayamıyorum, bir kitabevinde dolaşıyorum, bir baktım bir köşede toplum bilimci Sayın Emre Kongar’ın kitapları sergileniyor, daha ziyade o döneme kadar da kişisel gelişim ve psikoloji kitapları ile haşir neşir olmuşum, önce kendimi sonra toplumu sorgular bir hale gelmişim. Sayın Kongar’ın kitapları sanki o gün bana “Sende bir halka eksik, bunu tamamlamak için buradayız.” dermiş gibi karşıma duruyorlar. Hemen elime bir tane aldım ve incelemeye başladım; “12 Eylül Kültürü”, ardından “Demokrasi ve Kültür” ardından “Demokrasi ve Laiklik”… O gün üç dört kitabını birden aldım ve okumaya başladım. Bilgisi ve olaylara objektif yaklaşımı beni kendisine hayran bıraktı ve bu sayede devam kitaplarını da aldım. Şahsına karşı olan merakım arttı, internet sitesinden araştırdım, kendisi ile yazıştık ve hatta yüz yüze de tanıştık. Sayın Kongar benim için önemlidir, çünkü gerçek demokrasi bilincini anlamamı sağlayan ve bana aşılayan kendisidir, bazı öğretmenler hiç derslerine öğrencisi olarak katılamasanız da manen sizin öğretmeniniz olurlar, Sayın Kongar benim için öyledir, öğretmenimdir.

Emre Kongar’ın güzel bir alışkanlığı da yıllar içinde sahip olduğu bilgi birikimini yaptığı halk söyleşileri ile halka yaymasıdır. Bunlardan yaşadığım şehirde olanları takip eder, kaçırmamaya dikkat ederim. İşin, görünür yüzünden ziyade derinine inerek sorgulayan Kongar benim “Buz Dağı Altı Yazarları” olarak tabir ettiğim yazarlar arasındadır, “Bir hastanın hastalığını iyi anlamak için yüzeyde görülenlere değil derindeki sebeplere bakmak gerekir.” diye söyler hep. Yaptığı bu söyleşilerinde aynen dile getirdiği gibi derine iner ama sorunu ve çözümü o kadar net ve özet bir biçimde size verir ki bir aydınlanma yaşarsınız. Bu yıl da üç söyleşisine katıldım. İkisi 15 Temmuz’dan önce bir diğeri ise 15 Temmuz’dan sonraydı. 15 Temmuz’dan önce 08 Mart günü yaptığı söyleşide benim Hasta Toplumlar -2 yazımdaki dünyanın tarihsel ve sosyolojik anlamda gelişimine ve Türkiye’ye etkilerine değindi, 15 Temmuz’dan sonra yaptığında ise haliyle Türkiye’nin darbeler tarihini derinine inerek ve çok önemli tespitlerde bulunarak anlattı.

Sayın Kongar’ın bu anlatılarından ve kitaplarından çok özet de olsa ülkemiz hakkında -içinde benim de kısa bazı kanaatlerimin olduğu- şu önemli noktaları bilmek bizler için önem taşımaktadır;

Osmanlı devleti bir din – tarım toplumudur ve yıkılış sebeplerinden en önemlisi endüstri devrimini kaçırmış olmasıdır. “Hasta Toplumlar – 2” yazımda da paylaşmış olduğum üzere insanlık tarihinde üç büyük devrim vardır, Tarım Devrimi, Endüstri Devrimi ve şu an başlangıcında olduğumuz İletişim / Bilgi devrimi. Önceden avcı toplayıcı olan toplumlar tarım devrimi ile yerleşik düzene geçmişler, dinlerin ortaya çıkışı ile de din – tarım toplumları oluşmuştur. Bu toplumlarda din ya da mezhepler bugünkü partilerin siyasi kişiliği gibidir, her yeni din ya da mezhep iktidara karşı bir tehdit oluşturmaktadır. Aslında tek tanrılı dinlerin “şeriat” dönemi de feodal nitelikli olduğu yani “ağalığa” dayalı olduğu için, “aşiret döneminden” gelen ve “aşiret reisine bağlılık” üzerine kurulu töre, cemaat yaşamının pek çok alanında, tek tanrılı dinlerin şeriatı ile çatışmaz, çelişmez, tam tersine ona destek verir. (Bkz.  http://yenisoluk.com/hasta-toplumlar-2-ego/ ) Bu siyasi ve toplumsal yapı altında teknolojiden ve bilimsel gelişmeden geri kalan Osmanlı Devleti, planları çok önceden Batı devletleri tarafından yapılan bir paylaşımın konusu haline gelmiştir. Diğer din – tarım toplumları gibi şeri düzeni siyasete yansıtan Osmanlı Devleti’nin tebaası Batı’dakinin aksine bilimsel düşünce ve endüstrileşmenin gelişememesi nedeniyle iktidar karşısında bir güç yaratamamış, demokrasinin olmazsa olmazı sayılan burjuva (Sermaye) ve işçi sınıfı oluşamamıştır. Bu nedenle geneli yozlaşmış bir din anlayışı içinde yoğrulmuş, (Okumuş kesimin savaşlarda kayıplarının da etkisi ile) cahil kalmış, yetkinin, gücün ve sosyal rollerin önemli olduğu, biat eden (psikolojik anlamda sen-ben bilincine haiz) bir toplum yapısı oluşmuştur.

Birçok olumsuz şarta rağmen içine girilen kurtuluş savaşı ile dünyada eşi benzeri olmaksızın kazanılan mucizevi zaferden sonra Atatürk, Osmanlı’nın yıkılışındaki asıl nedenin endüstri devriminin kaçırılması olduğunun farkına vararak henüz çağdaş bir toplumun alt yapısı oluşmadan sanki varmış gibi bir ulus devlet kurmuştur. Batı’ya bakıldığında demokrasinin gelişiminin endüstri devrimi sayesinde iktidar karşısında bir güç olan sermaye sınıfının halkı yanına alması ile genişlediği ve geliştiği gözlenir. Oysa bizim geçmişimizde böyle tabandan gelen bir demokrasi hareketi olmamıştır, dolayısıyla da yine tabandan gelen bir demokrasi kültürü oluşamamıştır. Toplum, o dönem bir ümmet bir köylü toplum kıvamındadır. Ulus, millet bilinci henüz oluşmamıştır. Süjeleri ve şatları oluşmadan kurulan böyle bir demokratik model sadece bizim ülkemize mahsustur ve dünyada tektir. Atatürk, çağdaş toplum alt yapısı, millet bilinci olmadan ulus devleti kurar fakat bunu, demokrasi bilinci ile yönetilen bir topluma dönüştürmeye ömrü yetmez, kendisi de bunun bilincindedir. Demokrasinin koruyuculuğunu genç nesillere bırakmasının en önemli sebebi de budur.

Atatürk’ten sonra İsmet İnönü tüm yetkiler kendisinde iken, yani kısaca tek adam iken Atatürk’ün demokrasi hayali ve isteğini aynen benimseyerek henüz demokrasinin olmazsa olmazı sermaye ve işçi sınıfı tam oluşamamışken yine dünyada bir ilk olmak üzere çok partili demokrasiye geçmiş ve tüm yetkilerini bir nevi devretmiştir. CHP karşısında seçime giren Demokrat Parti, toprak ağaları tarafından o yıllarda gerçekleştirilmesi düşünülen toprak reformuna karşı kurulan bir partidir ve bu nedenle demokrasi bilincine sahip olabilmesi mümkün değildir. Çünkü kuruluş amacı ağalık sistemini yani feodal sistemi savunmaktır, yukarıda da değinildiği gibi ağalık, derebeylik feodal sistemin birer ürünüdür. İkinci Dünya Savaşının bitimini müteakip Rusya’nın Türkiye’den olan toprak talepleri ve boğazlarda ortak savunmaya isteği İsmet İnönü’yü çıkmaza iter ve A.B.D. ile yakınlaşmaya götürür. Bu yakınlaşma Kore savaşından sonra N.A.T.O.’ya üye olmamıza ve Marshall yardımlarına yol açar. Bir tarafta A.B.D. ve müttefikleri diğer tarafta Rusya ve müttefikleri olmak üzere kutuplaşan dünyada soğuk savaş yaşanır ve A.B.D.’nin Rusya’ya karşı yürüttüğü stratejilerin başında komünizme karşı aşırı milliyetçiliğe ve dinciliğe verdiği destek vardır. Ülkemiz de bundan nasibini alır. Zaten demokratik bir alt yapıya ve bilince sahip olmayan Demokrat Parti dinciliğe oynar, din – tarım toplumu kültürünü içinden atamamış toplumun çoğunluğunu arkasına alarak iktidar olur. Demokrasiyi iktidara gelme aracı olarak kullanır, işçilerin haklarını vermez, basını susturmaya, muhalefeti yok etmeye çalışır. Uygulamış olduğu sistem demokrasi değil çoğunluğun diktatörlüğüdür. Bunu yapması da normaldir, çünkü bu partinin üyeleri kendi doğrularını yani ait oldukları feodal sistemin gereklerini yapmaktadırlar. Kongar’a göre burada bir sorumlu aranacaksa bu sorumluluk; 1-Çağdaş Ulus Devlet alt yapısı olmadan sanki varmış gibi köylü bir toplumdan demokratik bir ulus devlet modeli kuran Atatürk’ün ve 2- demokrasinin olmazsa olmazı sermaye ve işçi sınıfının yokluğunda çok partili sisteme geçen İnönü’nündür. Demokrat partinin bu baskıcı tutumunun sebep olduğu 1960 Darbesi hariç diğer tüm darbeler ordunun içindeki sağ eğilimli komutanlar ile A.B.D. ve müttefiklerinin desteği sonucu yapılmıştır.

Sayın Kongar’ın yukarıda açıklamaya çalıştığım açıklamalarından sonra vardığı sonuç şudur ki; “Türkiye’de demokrasi adı altında yutturulan rejim; askeri darbeler ve çoğunluk baskısını milli irade diye empoze eden sağ iktidarlar tarafından oluşturulmuştur.”

Aynı rejim işbu vasfını bugün de aynen devam ettirmektedir. Kısaca özetlemek gerekirse; geçmişten gelen din tarım toplumu kaynaklı feodal değerleri üzerinden halen tam anlamıyla atamamış, soğuk savaşın da etkisi ile aşırı milliyetçilik ve dincilik akımları ile sıkıştırılmış, henüz demokrasi bilincini maalesef içine sindirememiş bir ülkeyiz. Çocukken bazı büyüklerim “Zaten bu ülkede demokrasi yok ki…” diyerek serzenişte bulunurlardı, demokrasi ile yönetilen bir ülke olduğumuz öğretildiğinden bu serzenişi anlayamazdım. Sayın Kongar’ın bu önemli açıklamaları karşısında şimdi bu serzenişi çok daha iyi anlayabiliyorum. Şunu belirtmek isterim ki; gerek Atatürk ve gerekse İsmet İnönü, şartları o dönem henüz gelişmemiş olsa da bu ülkenin geleceği için en doğru bildikleri, en fazla fayda sağlayacağını düşündükleri rejimi getirerek, çağdaş ülkelerdeki hak ve özgürlükleri bizlere bahşetmişlerdir. Bu, biz değerini henüz anlayamasak da bizlere bahşedilen çok değerli bir hediyedir. Sayın Kongar 10.11.2016 tarihli yazısında bu durumu şu şekilde yorumluyor; “Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının hedefi, gerçek bir “Demokrasi” idi… Büyük harfle yazılan, özel isim gibi “Demokrasi”: Çağdaş, özgür bireyin, çağdaş, özgürlükçü bir devletin vatandaşı olduğu bir rejim: “Demokrasi!” Kısaca “Atatürk Devrimleri” denilen reformlar, bu feodal yapıyı, kentsel-endüstriyel çağdaş bir yapıya dönüştürmek için yapılmıştı. Çünkü çağdaş insanın, bağımsız ve özgür birey kimliğiyle içinde yaşayacağı çağdaş devlet, ancak toplumsal ve ekonomik gelişmeyle, sermaye ve işçi sınıflarının oluşmasıyla gerçekleştirilebilirdi.”  Önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi bir insanın içindeki ego duvarını aşarak gelişimi çok zor ve zaman alan bir süreç iken, toplumun genelinin demokrasi gelişiminin bir o kadar zor, uzun ve sancılı bir süreç olması kaçınılmazdır. Söyleşisinde “Hocam ne yapacağız? Geleceğe dair hiç mi umut yok?” şeklinde bir soruya Sayın Kongar’ın verdiği yanıt umut vericidir;

“Bu süreçten mutlaka bir gün kurtulacağız. Ben bu bilgileri, ben bu analizleri nereden devşirip yapıyorum; tarihten. Önümüzde iki tane tarih var, birincisi Türkiye tarihi, şimdi baktığımız, diğeri ise dünya tarihi, daha genel olan. Dünya tarihine baktığımız zaman insanoğlunun çizgisinin ilkellikten uygarlığa, diktatörlükten demokrasiye, ceberrutluktan insan haklarına doğru evrimleştiğini görüyoruz. Muhakkak ve mutlaka Atatürk’ün ulus devlet modeli İnönü’nün demokrasi modeli bu ülkede egemen olacaktır. Fakat bedel ödeyeceğiz. Çünkü çok geriden ve çok ters başladık. Ayrıca Atatürk ve İnönü o kadar başarısız da değil, %90 feodalite ile başladık, yarı yarıya geldik. Ne olursa olsun bu bir başarıdır.”

Bu başarıyı daha da arttırmak için demokrasiye gönül vermiş her bir bireye, şikâyetle, veryansınla zaman kaybetmeden ve enerjisini düşürmeden önce kendi aydınlanmak ve sonra toplumu bilgisi ile ya da örnek davranışlarıyla aydınlatmak için görevler düşmektedir.  Bu bilince sahip her bir bireyin bu mücadele için katkısı büyük olacaktır. Çünkü savaş sadece silahla yapılmaz, ilim ve akıl yolunda ilerlemek de bir mücadeledir, bir savaştır ve hatta bu, ulu önderin bizlere bıraktığı en önemli vasiyetidir.

Bu ufku bize açan Mustafa Kemal Atatürk ve ilke arkadaşlarının ruhları şad olsun.

“Tüm bu olan bitenin sebebi!” için 3 Yorum

  1. mehmed koca dediki : Cevapla

    Efendi, yazılarınızda sürekli Kamal Atatürk, ilim, bilim, aydınlanma, ışık, ampul v.b gereksiz söylemlerde bulunarak Osmanlı toplumunda bilimsel çalışma olmadığını üzerine basa basa söylüyorsunuz itibarsızlaştırmaya çalışıyorsunuz. Ancak sizi çok iyi anlıyorum çünkü kılavuzunuz Almanya Devleti tarafından üstün hizmet madalyası büyük liyakat haçı’yla ödüllendirilen manevi öğretmeniniz bunlara sebep olabilir. Ben size bildiğim kadarıyla Osmanlı İmparatorluğunda yer alan bilimsel çalışmaları kısaca anlatmaya çalışacağım.

    Doktor Mustafa Adil ismini duymadığınız apaçık ortada, kimdir bu derseniz ilim sahibi bir bakteriyologtur,Difteri serumunu bulan Türk’tür. Daha detaylı bilgi isterseniz internette araştırma yapabilirsiniz.

    Adil Mustafa Şehzadebaşı, Osman Nuri Eralp, Rıza İsmail Sezginer, Ahmet Şefik Kolaylı gibi bilim adamlarının çalışmalarını araştırabilirsiniz.

    Bilimsellikten uzak olarak bahsettiğiniz Osmanlı Devleti 1885’te kuduz aşısını buldu.

    Adını duymadığından emin olduğum bir başka bilim adamı matematikçi ingilizce cebir kitabı (linear algebra) yazan Hüseyin Tevfik Paşa’yı tanısanız böyle bir yazı yazmayı aklınızın ucundan geçirmezdiniz.

    Çiçek aşısı batıda bulunmadan ilim ve bilimden uzak diye nitelendirdiğiniz Osmanlı Devleti zamanında uygulanıyordu sayın Mehmet Fatih Güçlü.

    Bizim röntgen şehidi bir doktorumuz olduğunu biliyor musunuz ? Söyleyim adı Esad Feyzi. Savaşta yaralanan askerlerin vücudundaki mermileri ilk kez röntgen ile bulabilen bir doktor.Evet kendisi Osmanlı Devleti zamanında yaşamış tuhaf değil mi size göre ? Neden röntgen şehidi olduğunu araştırın okuyun ve öğrenin lütfen !

    Bunlar sadece bir kısmı; bir diğer değerli ilim ve bilim sahibi Dr Hasan Reşat Sığındım.

    Ali Kuşçu; astronom matematikçi dil bilimci.

    En çok okul açan Abdülhamid Han’dır. Ayrıca yine kendisinin emriyle kurulan Hamidiye Etfal Hastanesi,Gata Gülhane Askeri Tıp Akademisi size göre ilim ve bilimden uzak Osmanlı Devleti’nin size verdiği en güzel cevap olsa gerek.

    Sultanahmet Cami’ni, Selimiye Camini, ilimsiz bilimsiz Osmanlı Devleti taş üstüne taş koyarak yaptı değil mi ? Bana çok sevdiğiniz Kamal Atatürk döneminde yapılmış bir tane şahane mimari yapı gösterebilirmisiniz ? İstanbul’a misafirleriniz geldiğinde övünerek gezdirdiğiniz ilk istikametiniz yine Osmanlı yapıları.

    Sanat adına yapılan çalışmalarda oldu 134 yıl önce kurulan Sanayii Nefise mektebi güzel sanatlar alanında eğitim vermek adına kurulmuş bir kültür birikimi …

    Bu bilgi ve birikimlerle biz Cumhuriyeti kurduk.

    Tüm olan bitenin sebebi budur, özünden koparılmaya çalışılan bir nesil. Sizler unutsanızda biz asla unutmayacağız ve bu zihniyetin torunları kimileri heykel dikerken iki yakayı yerin altından birbirine bağlayamaya devam edecek.

  2. M. Fatih Güçlü dediki : Cevapla

    Muhsin Bey, ilginize çok teşekkür ederim. Saygılarımla.

  3. muhsin dediki : Cevapla

    nefis bir yazı. ellerinize sağlık. tebrikler.

Yeni Soluk
YUKARI