Olcay Kasımoğlu

Unutursam Fısılda

olcaykasimoglu@yenisoluk.com

Tek Suçlu Tecavüzcü mü?

Yaşam, her şafakla beraber yeniden doğar. Bu doğuşla birlikte hepimiz kendi payımıza düşenle yaşam içinde ki rollerimize döneriz. Ne olursa olsun, nerede olursak olalım bir dünya sahnesi var.
Yaşadıkça bu dünya sahnesinde, nasıl yaşanacağını, dünyanın nasıl hem içinde hem dışında olunacağını öğrendikçe insanları, olayların neden ve sonuç ilişkilerini merak etmeye, bu merakla bilginin peşinde koşmaya başladım.
Kaldı ki insan zamandır. Hiçbir şey insan için ebedi değildir. Bununla beraber dünyaya geliş koşullarımız kesinlikle ayni standartlar içerisinde değildir. Buda her insanin seçim hakkini farklı kılıyor.

Doğduğumuz yeri seçme hakkımız olmadığı gibi, isimlerimizi, ilkokula başlama yerini, çevremizi, anne, babamızı, kardeşimizi seçme hakkımız yok. Kaldı ki herkesin yetişme koşulları, eğitimde fırsat eşitliği, sosyo-ekonomik koşullar, bu ve bunun gibi seçimler bizim dışımızda gelişiyor. İnsan yaşamının ilk yedi yılı ( kritik evre) de deniliyor, insan yaşamında çok önemli bir dönem. İleride yaşayacağımız psikolojik ve sosyolojik yetkinliğimizin temelleri bu ilk yedi yılda atılıyor. Bebeklik ve çocukluk dönemini kapsayan bu evreler kişiliğimizin oluşmasında çok önemli bir paya sahip.
İnsanların yetişkinlik aşamalar-ini dikkatle incelediğimizde asil sorulması gereken soruyla karşılaşıyoruz. Bu kritik dönemi nasıl geçirdik? Davranışlarımızın, söylemlerimizin, eylemlerimizin kaynağı nereden, nasil besleniyor?

Tabi ki bu dönemler tek başına yeterli olmamakla birlikte özü oluşturan fabrikanın ana ham maddesi bu dönemi kapsayan kritik dönemle başlıyor.
Özellikle toplumsal sosyolojiyle yakından ilgileniyorsanız, toplumu oluşturan unsurları irdelemeyi kendinize görev bilmişseniz bunlara ulaşmak çok zor değil aslında. Burada bilgi ve bilinç devreye giriyor. Tabii ki insan psikolojisini ve toplumsal yaşamın insan davranışları üzerinde ne dereceye kadar etkin olduğunu anlamak ve sağlıklı irdelemek adına, iyi bir gözlem, araştırma ve yaşantı ürünü olması gerekiyor. Bununla birlikte sağlıklı bilgi ve sağduyu devreye giriyor.
Bütün bunların üzerine kafa yormak, sorunların kaynağına ulaşmamızda bize rehberlik ediyor. İnsan davranışlarını ve insanin insan üzerinde bilinçli olsun, bilinçsiz olsun kurmaya çalıştığı zorbalığı, hakimiyeti her zaman merak etmişimdir. Gerek mesleki alanda gördüklerim olsun, gerek deneyimlediklerim, gerekse özel ilişkilerimde olsun insan dokusunun naif ve ince noktalarını görmenin getirdiği bir bilgi birikimiyle hep daha içlere, iç odalara yürüdüm.
Bu merak tamamen kişi ve kişiler üzerinden değil bütünü kapsayan bir sorgulama ve anlamadan yargılamama üzerine kurulu idi. Son zamanlarda ise yaşanan psiko-trajedi diyeceğim çocuklara yönelik tacizler, tecavüzler ve her zaman var olan lakin hep perde arkasında kalmasına özen gösterilen kadına ve çocuğa yönelik şiddet beni de fazlasıyla üzüyor. En büyük insanlık suçudur. Bunu hakli gösterecek hiç bir yasa yoktur. Kaldı ki insan yasası her zaman adil de değildir. Bütün bunları bir çerçevenin içine koyup karşısına geçip baktığımızda, bu iğrenç eylemlerin oluşmasında toplumsal arizanın, seçilenlerin, çocukları yetiştiren ebeveynlerin hiç mi sorumluluğu yok?

Tecavüzcülerin, şiddet manyaklar-inin, eril düzeni besleyen sistemin, bunları yetiştiren anne, babanın, akrabanın, komşunun hiç mi sorumluluğu yok? Medyanın, televizyon programlar-inin içeriğini belirleyen devlet politikalarının, basının, öğretmenlerin, toplumsal hiyerarşinin hiç mi suçu yok? Herkes kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirirse, bu işin neresinde olduğunun farkında olursa, sorunların çözümünde sağlıklı çözümler üretir.
Sapığı linç etmekle, kimyasal hadimle bu işi kökünden kurutmanın mümkün olmayacağını azıcık akil muhakemesi yapan herkes biliyor. Sorunların temeline inmeden, sorunların üzerini hep örterek aman kimse bilmesin diyerek ayıpların üstünü örtmekle bu işin içinden çıkamayız.. Kocası tarafından şiddete maruz kalan kadının, şiddetin ikizinin çocuğu olduğunun farkında olmayıp, çocuğum için katlanıyorum söylemini kendine kurtarıcı seçmişse bu sorunu nasıl çözebiliriz ki? Yada kocamdır sever de,döver de anlayışını benimsemiş bir kadının söylemlerini hangi mazeretlere dayandırarak hakli çıkarabiliriz?
Kendi öz çocuğuna tecavüz eden bir babanın, açığa çıkan iğrençliğini, altta yatan nedenleri sorgulamadan lanetlemenin, linç etmenin kime ne faydası olacak? Ya açığa çıkmayan, topluma madara olmaktan korkan, saklayan,saklanan binlerce gizli utançları nasıl tedavi edeceğiz?
Öncelikle bu sapıklığın nedenleri ve çözümleri üzerinde ciddi araştırmalara gidilmeli. Bilinçli anneler, babalar yetiştirmeli. İlk yedi yılın bir bireyin yaşamını şekillendirmesinde ne kadar önemli olduğu özellikle okul öncesi ve ilkokul öğretmenlerine bilimsel verilerle desteklenerek öğretilmeli. Her annenin, babanın sağlıklı çocuk yetiştirmesi için öncelikle insan gelişimi aşamaları hakkında muhakkak bilinçlendirilmeli, bir çocuğun sadece fiziksel değil psikolojik ihtiyaçları da doyurulmalı bilinci aşılanmalı.

Özellikle bu yıl aldığım ”Pedagoji formasyon Eğitimi” program-inin içeriğinde yer alan öğretmen-öğrenci, ebeveyn-çocuk ilişkileri üzerine aldığım eğitim kendime yeniden güncelleme yapmama ve nasıl çocuk yetiştirdiğimi görmeme vesile oldu, kendimle de yüzleştim.
Bütün bunlar ve yaşama dair kazanımlarımla birlikte bunu söylemekten hiç yorulmayacağım. Sevgi dolu bir kalbiniz yoksa ne yaparsanız yapın eksik ve yavan kalıyor. Ya paraya, ya makama ya kuru söylemlere çok fazla değer veriyorsunuz. Kritik dönem dediğimiz yedi yaş ve ergenlik dönemini sağlıklı atlatmış herkes bir şekilde yaşamla iç içe ve sağlıklı yaşam bilincine sahip oluyor. Yaşamsal zorluklar bir şekilde zamanla birlikte azalabiliyor.
Şiddetin ve sevgisizliğin olduğu ortamlarda büyüyen yada tam tersi şişme, içi boş kavramlarla büyüyen insanlar er veya geç bir yerlerinden sızdırıyor. Yaşamı, yaşamını ve yaşamları karabasana çeviriyor. Kimi sapık, kimi şiddet yanlısı, kimi katil, kimide toplumsal bütün rollerini la-ikiyle yaparken kendine fukara oluyor.
Bütün bunları irdeledikçe, yaşanan trajediler üzerine kafa yordukça, hayatın içinde ruhsal enerjimi olumlu besleme çabama sarıldıkça, bedenime saygı gösterdikçe var olanla, olmayanın ayırımına vardıkça yargılamadan sorgulamayı, linç etmeden onu oluşturan koşuları da irdelemeyi öğreniyor insan..
Hepimizin top yekun bir hesaplaşmaya, toplumsal olaylarda vuku bulan bu trajediler üzerine yeniden bir yüzleşmeye ihtiyacımız var. Ayni apartmanda gece yarısı şiddete uğrayan kadının çığlıklarına kulaklarımızı tıkayıp, ertesi gün hiç bir şey yokmuş gibi sosyal medya üzerinden kadın şiddetini kınayan yazılar yazıyoruz. Sözlerimizle dövüp, davranışlarımızda buhar olup uçuyoruz.

Yanımızda çocuğunu öldüresiye döven anneye, babaya sessiz kalıyoruz. Annesidir, babasıdır döver anlayışıyla arkamızı dönüyoruz. Bunda bizim hiç mi payımız yok? Yada yakin aile içinde, cinsel şiddete uğradığını bile bile susan akrabaların hiç mi suçu yok? Tüm suçu tecavüzcüye atıp işin içinden sıyrılmanın neresi adil olabilir ki? Kocandır döver diyen babanın, annenin, halanın, teyzenin hiç mi suçu yok?
Toplumsal baskıdan, toplumun infazından korkup, evlerin içinde yaşanan trajedileri gizleyen ebeveynlerin hiç mi suçu yok?
Evlerin bacaları kaldırılsa da bir görülse olayların iç yüzü. O zaman insan insan olduğundan utanırdı.
Sadece tecavüzcüyü lanetlemekle, karısına yada kocasına şiddet uygulayanı kınamakla bu iş bitmiyor. Şiddet denilince aklına sadece falaka gelen zihniyet önce bir kendini sorgulasın. Karısını yada kocasının yaşamsal alanlarına tecavüz edenleri ne yapacağız? Eşini kendine bağ-imli kılan, en küçük sarsılmada ipleri koparan, kendini daha bulamamış insanların bu şiddetin oluşmasında hiç mi payları yok?

Devletin bütün kamu kurum ve kuruluşları toplumsal yaşamın devamında kendilerine düşen sorumluluk da bu olayın neresindeler?
Asil sorunun kaynağı nerede başlıyor diye sormamak, gerçeğimizle yüzleşmemek, işte asil budur en büyük namussuzluk.
Çocuğunu, çocukları eğitenler önce kendilerini eğitmeli. Yaşamsal kaynaklarla kendilerini donatmalı. Yaşamın farkında olmalı. Ancak o zaman sağlıklı kuşaklar yetiştirilebilir. Yaşamsal hakkın sadece kendi tekelinde olmadığı bilinciyle kendini donatmalı insan. Yaşam ve yaşamak hakkına saygı duymalı. Çocuklarının kendi mali olmadıklarının farkında-lığında olmalı. Ayıbın, günahın ne olduğunu bilmeli. Başkasına yapılan haksızlığı kendine yapılmış olarak görmeli. Kendine yapılmamasını istemediği hiç bir şeyi başkasına yapmamalı. Yapılmasına seyirci kalmamalı. Akli ve kalbiyle yaşam büyütenler dünyasında yer almak hepimizin birincil görevi olmalı.
Sağlıklı nesillerin oluşmasında sağlıklı düşünen, sevgi bilinci olan ebeveynlere ihtiyacımız var. Sağlıklı nesillerin yetişmesinde akli ve vicdani hür öğretmenlere ihtiyacımız var. Hepimiz elimizi taşın altına koyalım. Şiddetin,,egemenin, zulmün olduğu yerde yaşamdan söz edilemez.

Yeni Soluk
YUKARI