Olcay Kasımoğlu

Unutursam Fısılda

olcaykasimoglu@yenisoluk.com

Neden herkes güzel olmaz, yaşamak bu kadar güzelken !

Yaşanan hayal kırıklıklarını yorumlama şeklimiz çok önemlidir. İnsanlar başlarına kötü bir şey geldiğinde ben bunu hak etmedim derler…Bence hayat, bu insanlarla aynı fikirde değildir. Hayat, iyilerden çok güçlüleri sever, güç doğada vardır. İyilik ve kötülük tamamen insan aklının ürünüdür. Hayat, insana vaatte bulunmaz. İyi insan olmak araç değil amaçtır.
İyi insan olmak başına kötü bir şey gelmeyeceği anlamına gelmez. İyi insan olmanın ödülü zaten iyi insan olmuş olmaktır. Başımıza gelen kötü sonuçlar için kötü insan olma şartı yok. Neden ben diye sorarken kendimize, iyiliğe güvenmek güzel ama o’na dayandırmak akıllıca değildir. Başımıza gelenlerin ne olduğuyla değil, içimizde olanların ne olduğu ile ilgilidir. Önemli olan bakış açımızı ve hayatı kendimize borçlandıran inançlardan zihinlerimizi temizlemek.

İnsan kendini en iyi eylemleriyle ele verir. Goethe’nin dediği gibi ”İnandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanır” Hayatımızda ne olursa olsun, ne yaşamış olursak olalım, kendi ilkelerimiz, değer yargılarımız olsun. Kafa karışıklığı tüm kötülüklerin anasıdır. İnsanı içten içe yer, hayatla aramıza tel örgüler çeker.
Bunun en büyük faturasının sağlıklı olmayan ailelerde ve aile o aile ortamında yetişen erkeklerde görüyoruz. Evlenmeden önce kadınların peşinden koşan, evlendikten sonra ise hayat kaynaklarını tekeline alan, kendine bağımlı kılmak için elinden geleni yapan ve ne hikmetse boşandıktan sonrada vitesleri boşalmış araba tekeri gibi, tekrar kadının yakasına yapışan bir insan modeli olurlar. Sahi, bu nasıl bir psikoloji ? İnsanlığı, adamlığı bir kadının ona evet demesiyle güzelleşip, hayır demesiyle yerle bir olan bir insanın psikolojisinin sağlıklı olmadığı kesin. Elde edemediği için değerli oluyor, elde edince de malı gibi davranıyor. Tabi biz burada sağlıklı sevgi anlayışına sahip erkeklerden bahsetmiyoruz, biz burada şiddet bağımlısı belli bir kesimden bahsediyoruz.

Bir kadını sever, gözlerinden sakınır, unutur kendi varlığını.. Taki nikaha kadar..nikahtan sonra bir sahiplenme başlar, bu sahiplenme, sahip çıkmanın çok ötesinde, sana istediğim gibi davranma hakkına sahibim moduna geçer. Birde boşandıktan sonra, benim değilsen toprağınsın anlayışıyla kısır döngüye döner.

Bu döngünün çarklarında, kadınlar, insanlıktan nasibini alamamış ruhsal özürlü katiller tarafından öldürülüyor.
Bütün dünya izliyor evet izliyor, vahşice, hunharca öldürülen kadınları izliyor. Kadın hakları yürüyüşleri söylemlerden öteye geçmiyor.

Bir şeyler yapmalı, seyretmekten öte ,eylemsel, duyarlı, anlayan, çözüm yolları arayan, bütün kamu-kurum ve kuruluşların üzerine düşeni laikiyle yerine getirmesi gerekiyor. Eğitim sistemi, erkek egemenliği üzerinden toplumsal yaşamın bütün kanallarına enjekte ediliyor. Apartmanda duyduğumuz kadın ve çocuk haykırmalarına tıkadığımız kulaklarımızı önce açalım. Polis karakoluna sığınan kadınları elleriyle celladına tekrar teslim eden zihniyeti yok edelim. (Karı koca arasına girilmezmiş) Sonra çocuk yaşta ki gelinlerin, insanlık suçu sayıldığı çağda; yargının, insan zulmüne ses çıkarmayan sessiz tanıkları (savcıları, hakimleri) çağıralım, nerelerdeler..? Neden suç duyurusunda bulunmazlar? Çalıştıkları yerleşim yerlerinde çekilen halayların 15 yaşındaki Ayşeler, Fatmalar için çekildiğini, satıldığını, reşit olmadığını bile bile neden yasal işlem yapmazlar, adaletin terazisini kıpırdatmazlar, neden ?

Boşanma sonuçlandıktan sonra, özellikle şiddete maruz kalanların mağduriyetini ve bundan sonrası can güvenliğinin olmadığı, kadının yaşadığı adresteki karakollara neden bildirilmez ?
Bu konuda özellikle görüşmek istemeyen kadınlar, neden güvenlik altına alınmaz.? Neden anneler, babalar, kardeşler bu kadar duyarsız olurlar ? İnsan yavrusuna der mi git kocandır döver de sever de, bu nasıl bir anlayıştır ? Bu nasıl analık, babalıktır ?
Benim yavruma kıyanın, ne işi var yavrumun yanında diyecek kadar yürekli değil miyiz ? El alemin ne diyeceği, insanın yavrusundan daha önemli olabiliyorsa, ben bu anlayışa çomak sokarım..Yanlış bir seçimin bedeli, bir ömre esir düşmemeli. İnsanca yaşamak ve yaşatmak en büyük sanattır bence..

Bu işin okulu yok, okul vicdanımız, mayamız, aldığımız eğitimi içselleştirme yetkinliğimiz.
Maalesef ülkemizde şiddet denilince büyük bir çoğunluğun aklına dayak gelmektedir. Oysaki şiddetin sınırları yoktur. İnsanı yüreğinden yaralayan, aşağılayan, kendine bile acındıran her şey şiddeti barındırır. Bunun en büyük faturası kadın ve çocuklara düşer. Oysa ki kadınlar yuvamızı yapan dişi kuşlarımız değilmiydi ? Nasıl kıyıyoruz onların kanatlarına? Çocuklar ki geleceğimiz, yaşam kaynaklarımız. O zaman neden onları budarız, neden kıyarız onlara? Öfkemiz sevgimizden büyükse adamlığımız nerede kalır?

Kültürel yapıyla harmanlanan ataerkil anlayışta: şiddet, berdel, namus cinayeti, kan davası vs. gündelik yaşamın iletişimsel dili haline gelmiştir.
Sistem çoğu kez şiddeti, namus cinayetlerini, küçük yaştaki kızların evlendirilmesinin meşruluğunu temelde eğitir.
”Kızını dövmeyen dizini döver” ile çıkar karşımıza. Kadın dayak yemişse mutlaka bir sebep aranır. Yaşantımızda şiddet o denli içselleştirmişiz ki atılan dayak sebepsiz değildir gibi.
Özellikle kırsal bölgelerde sıklıkla yaşanan, iç ve dış göçlerle birlikte diğer bölgelere, başka ülkelere de taşınan, namus, töre, söylemleriyle birlikte gerçekleştirilen namus cinayetleri, ataerkil yapının ortaya çıkardığı ve cehaletin beslediği, bunun yanında ekonomik arka planı olan, siyasal getirim sağlamak için ağalık sistemini destekleyen oy tacirlerinden dolayı kemikleşmiş iktidar yapılanması, yöre insanının önünde büyük bir engel oluşturmaktadır.
Oysaki sosyal dayanışma nedeniyle birbirine yaslanan topluluklar, bazen birbirinden daha fazla zarar görmektedir. Bu durumun düzelmesi, eğitim düzeyinin yükselmesiyle birlikte ekonomik yapının iyileşmesi, kentleşme olgusunun yaşama geçirilerek, aşiret düzeninden çıkılması ile mümkün olabilir.
Sistem kendi devamlılığını kutsal saydığı aile ile tamamlar. Aile devletin can damarıdır.
Bu nedenle, aile içi şiddete karşı olmak, toplumsal şiddetin karşısında olmak demektir.
Meşrulaştırılmış şiddete karşı olmak insanlığın onuruyla yaşaması için bir gerekliliktir. İçsel olsun töresel olsun, bütün bu zihniyetler cehaletin, eğitimsizliğin, yobazlığın eylemsel, içsel kötü sonuçlarıdır. Bu boşluklar akılla, bilimle, sanatla doldurulmadığı sürece, kötü zihniyetlerin beslendikleri yerler olmaya devam edeceklerdir.

Balık hafızalı olmayalım, hiç değilse aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlanmaması için, keşkesiz bir yaşam için….yalnızca hayatı seyretmeyelim, hayatın kendisini yaşayalım. Hayata geldiğimiz yer ile gelmek istediğimiz yer arasında geçiyor ömrümüz. Seçtiğimiz her şey için, başka bir şeyden vazgeçmemiz gerekiyor. Bazılarımız şartlara şekil veriyor, bazılarımıza da şartlar şekil veriyor.
Keşkelerle yaşayacak kadar uzun değil ömür. Bizi hayattan alan, hayata katarken eksilten her şeyi protesto ediyorum ve diyorum ki, biz bu dünyaya tesadüf gelmedik…O zaman neden tesadüfmüş gibi yaşayalım. Bahşedilen akılı niye mutluluk, huzur yolunda tüketmeyelim. Hayat gel beni al demez, İçimize ışık verelim yeter ! Hepimiz hayatın içinde başak taneleriyiz.

Her günün yeni gün, her yeni gününün yeni bir başlangıç olduğu düşünüldüğünde akan bir ırmak gibi olmak herkesin harcı değildir.
Hepimiz gökyüzündeki ışıklar kadar parlak, güneş kadar sıcağız. Yeter ki zincirlere vurmayalım. Zincire vuranlara suskun kalmayalım.
Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan, her şeye sahip olamayacağı gibi…

Güzel insanlar geçsin bu dünyadan, sevgiyle, adaletle dokunsunlar dünyanın dokusuna. İnsan olmak onurlu bir kelimedir nede olsa !

Yeni Soluk
YUKARI