MFatih Güçlü

Buzdağı Altı Sohbetleri

mfatihguclu@yenisoluk.com

Daha o zaman anaokuluna gidiyorum, küçüğüm, miniciğim… Kafamda saçımın, hatta kâküllümün olduğu dönemler… O zamanlar kâğıt peçeteler yok, annelerimiz bezden peçeteler yapıyorlar bizim için. Yemekten sonra elimizi ağzımızı silmek için yanımızda taşıyoruz. Hatta o kadar ki kâğıt mendiller de yok, bezden mendiller var. İşte o bez peçeteyi her hafta yıkanması için gönderiyorlar anneme, annem de yıkıyor şanzımanlı makine ile. Fakat bezden peçetemde bir tuhaflık var, çok kirli geliyor, normalden fazla kirli… Annem bir ikisinde fazla dikkat etmiyor bu duruma, fakat bezden peçeteler hep böyle gelmeye başlayınca şüpheleniyor ve bana sorduğu birkaç sualden sonra meseleyi anlıyor; Yemeklerin içindeki parça etleri yemiyorum, fakat benim yemediğimi gören öğretmenlerimin ağzıma zorla yağlı etleri tıkmaları neticesinde hepsini çıkartıyorum ve bir daha aynısı olmasın diye de yemeklerdeki etleri tek tek ayıklayıp peçeteme doldurarak çöpe atıyorum. Bu nedenle peçeteler çok kirli geliyor anneme haliyle.

Bunu öğrenen annem derhal okula gidiyor, öğretmenlerimin karşısına çıkıyor. Yemek içinde parça et yemediğimi -ki hala yemem- bu nedenle beni zorlamamalarını rica ediyor. Öğretmenlerim annemin bu yaklaşımının çok yanlış olduğunu, çocuğun ete yani proteine de ihtiyacı bulunduğunu bu nedenle de okulda et yemesinin iyi olacağını söylüyorlar. Annem bu konuda tüm sorumluluğun kendisinde olduğunu, çocuğa bu proteini yaptığı farklı şekildeki yemeklerle verdiğini beyan ediyor, tatmin olmayan öğretmenler kararı müdire hanımın vereceğini söylüyorlar, annem müdire hanım ile de görüşüp sonunda ikna etmeyi başarıyor. İknada annemin de bir öğretmen olmasının önemi büyük tabi, aslında öğretmenler ve müdire hanım ikna olmuş gibi görünüyorlar fakat içlerindeki doğru; et yemeyen çocuğa zorla et yedirmek yönünde. Sadece annemin ricasını, beni et yeme konusunda zorlamama yönünde kabul ediyorlar. Böylece o günden sonra peçeteler eve temiz bir halde gelmeye başlıyor.

Geçen gün annem ülkemizde “Süper Dadı” olarak tanınan pedagog Gözde Erdoğan’ın bir televizyon programdaki beyanatını duyunca bu olayı hatırladığını dile getirdi bana. Gözde Erdoğan, çocuğun doyduğunu ya da yemek istemediğini söylediğinde ebeveynleri tarafından zorlamanın onun gelişimi açısından son derece yanlış olduğunu beyan ederek, bu tavrın çocuğun geleceğini istila ettiğini belirtmiş. Annem de yıllar önce başta babam olmak üzere birçok kişinin bu kararına karşı çıkmış olmasına rağmen doğru bir şey yapmış olmanın verdiği mutluluğu yaşamış Sayın Erdoğan’ın bu sözleri karşısında. Bakın bu konuda “İstila Edilen Çocuklar” kitabında Gözde Erdoğan neler söylüyor; “Çocuk kendi başına yemek için kaşığı tutmak istiyor, elindeki yiyeceklerle oynamak istiyor. Yoğurtla suyu karıştırmak ve yemekle deney yapmak istiyor. Elindeki kaşığı almaya çalışıyor hatta sen verdiğinde ağzını kilitliyor ve senin verdiğin yiyeceği red ediyor. Burada kendi başına yemek yemek ve yemek masasında neler olduğunu denemek için fazlasıyla hevesli! İçindeki dürtüsel arzu ise; yemeklerin tadına bakmak, ellemek, mıncıklamak, yere fırlatıp nasıl düştüğünü, nasıl şekil aldığını fark etmek, senin gibi babası gibi yemek yemeyi başarabilmek. Peki, burada sen bütün bunlara ne kadar izin veriyorsun? Çocuğunun eli kirlendiğinde hemen elini siliyorsun. Verdiğin mesaj: Üstünü kirletiyorsun, sen beceriksizsin. Çocuğun elindeki kaşığı elinden almaya çalışıyor, kendi yemek için çırpınıyor, izin vermiyorsun. Verdiğin mesaj; Sen başaramazsın, sen daha bebeksin. Çocuğun yemeği yere attığında ya da suyu tabağına boşalttığında temizliyor, tabağı değiştiriyorsun. Verdiğin mesaj; Sen ortalığı kirletiyorsun amacın yemek değil!” (Gözde Erdoğan – İstila Edilen Çocuklar – Destek Yayınları)

Yani Gözde Erdoğan çocuğa karşı bilinçsizce yapılan bu tip eylemlerin çocuk tarafından olumsuz bir mesaj olarak algılanarak içselleştirileceğini ve bunun da geleceğini etkileyeceğini dile getiriyor, söyleşinde ve kitabında. “Doydum” diyen, “Yemek istemiyorum.” diyen çocuğu buna rağmen yemek yemeye zorladığında da “Sen zayıfsın, ben güçlüyüm, benim dediklerime itaat etmek zorundasın. İçinden gelen doyma hissi beni ilgilendirmiyor, beni senin için doğru bulduğum miktardaki yemeyi yemen ilgilendiriyor.” mesajı vermiş oluyorsun, çocuk da bunu “Ben güçsüzüm aynı gücü elde edinceye kadar otoriteye itaat etmek zorundayım, gücü elde edince de benden zayıf gördüklerimi aynı şekilde benim de zorlama hakkım var, ayrıca galiba bende bir tuhaflık var, içimden gelen sesleri de dinlememeliyim, başkasının benim hakkımdaki görüşleri daha önemli.” şeklinde algılıyor ve içselleştiriyor. Ben eminim ki hiçbir anne baba çocuğuna bilerek böyle bir mesaj vermeyi, çocuğunun da bu mesajı içselleştirmesini istemez, fakat genellikle çocuk yetiştirme hususunda ülkemizde eğitimler çok sınırlı olduğundan çocuk yetiştirmeyi anne babalarımızdan gördüklerimize dayanarak uyguluyoruz. Hatta içimizde eksik, tamamlanmamış işler varsa, örneğin hayalimiz zamanında mühendis, doktor, avukat vb. gibi bir meslek sahibi olmak olup da bunu gerçekleştirememişsek, kendi doğrumuzu çocuklarımıza tatbik ederek onları bu meslek kollarına yönlendirmeye çabalıyoruz, onların bizden ayrı birer şahsiyet olabileceklerini, kendi hayal ve istekleri olabileceğini hiç düşünmeden.

Her çocuk bu dünyaya müthiş bir potansiyel sahibi olarak gelir ve onun bu dünyadaki hedefi o potansiyeli gerçekleştirmek ve bu sayede yaşayacağı anlamlı hayat sayesinde var olabilmektir. Ve o çocuğun bu yönde gelişebilmesi için “Olmak istediği yönde gelişmek, kendi özünü gerçekleştirebilmek özgürlüğü” yanında, “Şimdi ve burada olanı görme ve algılama özgürlüğü” , ”Kendi düşündüğünü ve duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü” , “Kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü” bulunmaktadır. (Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu – İçimizdeki Çocuk – Remzi Kitabevi) Çocuk bu potansiyelini gerçekleştirmek için ailesi tarafından biricik olduğunun kabul edilmesini ister. Aynı zamanda ailesi tarafından değerli görülmek, sevilmek ve o ailenin bir parçası olarak olduğu gibi de görülmek, kabul edilmek ister. Aksi takdirde içimizde sağlıksız bir çocuk büyütülmüş olur; “Sağlıksız iç çocuk, sevilmemiş, yerilmiş, bastırılmış ve utanca boğulmuş bir geçmişi dile getirir. Sağlıklı bir iç çocuk, sevilmiş, övülmüş, yüreklendirilmiş ve desteklenmiş bir geçmişi dile getirir. Kişinin sağlıklı bir hayat yaşayabilmesi için içindeki sağlıksız, olumsuz çocuğun yerini sağlıklı çocuğun alması gerekir.” (Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu – İçimizdeki Çocuk – Remzi Kitabevi)

Feodal toplum kültüründe bireyin kişilik sahibi olmasının, düşlerini, kendi iç potansiyelini gerçekleştirmesi için gereken imkânların sağlanmasının herhangi bir önemi yoktur. O sadece iktidara itaat etmesi beklenen bir nesnedir ve korku temeline dayalı bu kültürün de bir toplum, bir aile, bir eğitim ve bir din anlayışı / geleneği vardır. “Red” üzerine kurulmuş bir düzendir bu, sizin bu dünyada var olmanızı, kişilik sahibi olmanızı, birey olmanızı reddeden bir düzendir. Yukarıda bahsettiğim çocuğa karşı bilinçsizce yapılan antropolojik deyimi ile maladaptif bu tip uygulamalar, içte bir reddolunma, bir değersizlik bilinci, bir öfke yaratırlar. Şu dünyada bir insanı en çok öfkelendiren şey; yok sayılmasıdır. Reddetmek yok saymak demektir ve ego için reddolunmak “Ölüm korkusu” ile eş olup o, bizi korumak için var etmek ister. Mesele var olmanın hangi yol ile yapılacağında gizlidir; kimi etkiye doğru tepki verip içindeki öfke enerjisini kendini gözlemleyerek akıl ve ilim yolunda ilerlemek ve örnek olmak için kullanır, kimisi ise yakıp yıkmak için. Bilinç seviyesi gelişmemiş insanlar genelde ikinci yolu tercih ederler. Kendilerini kendisi gibi değersiz gören öfkeli insanların oluşturduğu guruplara sözde bir amaca hizmet için üye olup kendilerini var etmek isterler. Var olmak demek bu grubun talebi doğrultusunda birilerini öldürmek ya da başkaları ile birlikte kendini de öldürmek olarak tecelli edebilir, terör olayları genellikle bu bilinçteki insanların gerçekleştirdiği eylemlerdir. Geçenlerde gazetede okudum, boşandığı eski karısının kendini boşamasını hazmedemeyen bir adam eski karısının çalıştığı banka şubesinde onu bulamayınca hırsından banka müdürünü öldürmüş, tamamıyla yanlış ve insafsızca bir yolla var olabilmek için…

Reddolunmuş öfkeli insanlar arasında yaşıyoruz, bu sadece bizim ülkemize mahsus bir durum değil, dünyanın genelinde böyle. Trafikte çaprazlama hızlı giden arabalar, en ufak bir harekette öfkelenen ve şiddete başvuran insanlar, çıkma teklifini reddedenlere ya da boşandıkları eşlerine şiddet uygulayanlar, koltuklarını daha da sağlamlaştırmak isteyen, yerleştikleri makamlardan bir türlü gitmeyen, bunun için her türlü yolu mubah gören politikacılar, yöneticiler… Hepsi reddedilmiş, sevgiden uzak yetiştirilmiş, korku dolu ve öfkeli insanlar.

Aklı işleten, bilimde ileri giden ülkelerde ise demokrasi ve özgürlüğün geliştiğini, o toplumun bireylerine kendilerini gerçekleştirecek imkânların yaratıldığını görüyoruz. Hayatında anlam bulan, içindeki potansiyeli gerçekleştirmesine, özünü keşfetmesine izin verilen insanlar varoluşlarının bilinci içinde özgürdürler ve öfkelerinden arınmışlardır. Oysa reddolunmuş, kendini zayıf ve değersiz gören, hayatını anlamsız bulan insanlar içlerinde çatışma olan istikrarsız insanlardır ve içinde istikrarsızlık ve çatışma olan insanların hayatlarında istikrarsızlık ve çatışma yaratan olaylarla karşılaşmaları kaçınılmazdır. Çoğunluğu bu tip insanlardan oluşan toplumlar doğal olarak benzer yöneticileri başlarına getirirler ve yine doğal olarak o toplumun istikrarsız siyasi, ekonomik ve politik bir yapıya sahip olması, çatışma yaratan olaylarla yüzleşmesi de kaçınılmazdır. Bugün dünya genelinde yaşadığımız durum budur ve yakın gelecekte yaşayacağımız durum da bu olacaktır, ta ki kendi içimize dönüp istikrarsızlık ve çatışmanın kaynağının ne olduğunu, bunun dış dünyaya nasıl sirayet ettiğini ve bu konudaki sorumluluğumuzu idrak edene kadar…

“Red!” için 2 Yorum

  1. Mehmet Fatih Güçlü dediki : Cevapla

    Değerli Hocam, ilgi ve alakanız için çok teşekkürler ederim. Düşünen beyinlere sahip olmamız bir yönüyle sizlerin de eseridir. Sevgilerimle.

  2. Süheyl Erol dediki : Cevapla

    Fatih ciğim, görüşlerine aynen katılıyorum.Özgür düşünüp özgürce kendini ifade edebilen, kendine güvenen, komplekslerden uzak, kendi değerleri ile var olabilen,gücünü kendinden alan….. nesiller yetiştirebilmek için önce ebeveynlerin eğitilebileceği bir sistem oluşturmak zorunludur. ( EĞİTİMLİ BİR KADIN EĞİTİMLİ BİR AİLE DEMEKTİR.) Annen gibi elleri öpülesi bir kadının evladı olduğun için bu günkü Fatih sin.
    Bu gün yaşadıklarımızın altındaki en önemli eksik eğitim…..ancak sosyal çözülmeler tek nedene bağlanamaz,daha pek çok olumsuzluğun bir potada buluşması ile hasta toplumlar,hasta yöneticiler ve hasta yönetilenler oluşuyor maalesef.
    Düşünen beyinler görmek en büyük tesellim, sen bunlardan birisin, iyiki varsın….teşekkür ederim. dileyelim tüm toplum bu ortak akılda buluşsun.Sevgiler sana.

Yeni Soluk
YUKARI