MFatih Güçlü

Buzdağı Altı Sohbetleri

mfatihguclu@yenisoluk.com

EGO SİSTEM II-

Bir çocuk düşünün doğup büyüdüğü ailede ona, onda bir tuhaflık var gözüyle bakılıyor. Ailesinin doğru bildiği şekilde yetişmesi isteniyor ama aslında ailesinin doğru diye bildiği ve iyi niyetle çocuğuna uygulatmaya çalıştığı kurallar insanın öz varlığına aykırı; onu bu hayatta özünü gerçekleştirmekten alıkoyan kurallar. Bu çocuğun kibirli, dediğim dedik, sert mizaca sahip bir babası var. Annesi ise bu babadan çok daha genç ve hatta onun ikinci karısı olmuş. Genç fakat kişiliği tam gelişmemiş, sınır koyamayan, haklarını savunamayan, karakter olarak zayıf bir kişilik. Çocuk, babası ile iletişim kuramadığı, otoritenin diretmesinden, üvey kardeşlerinin hırçınlıklarından kaçtığı zamanlarda annesine sığınıyor. Annesi onun sığınacağı tek kalesi gibi sanki. Okulda da sıkıntılar yaşıyor, kekeliyor, öğretmeninin sorularına kekeleyerek cevaplar veriyor, bu özelliği nedeniyle de arkadaşlarının alay konusu oluyor.

Gel zaman git zaman bu çocuk büyüyor, serpiliyor ama içine kapalı bir ruh haline sahip oluyor. Annesi hala onun bir sığınağı, bu nedenle onu kaybetmekten çok korkuyor. Fakat korkunun ecele faydası yok, korktuğu bu genç yaşında başına geliyor ve annesi hayatını kaybediyor. Yapayalnız hissediyor kendini, kime sığınsın ne yapsın? Özünden gelen bir kabiliyeti var aslında; çok güzel resim çiziyor. Fakat babası onun kendisi gibi bir memur olmasını istiyor, resim gibi boş işlerle uğraşmaması niyetinde. Bir türlü kendini anlatamayan, anlaşılmadığını hisseden bu çocuk en sonunda evi terk etmeye hayalleri uğrunda koşmaya, iyi bir ressam olmak için akademiye girmeye karar veriyor. Çok zor şartlarla gittiği ve yaşadığı şehirde bulunan akademinin sınavlarında başarılı olamıyor. Ayakta kalabilmek için yan işlerde çalışıyor, içinde bulunduğu hayat koşulları her geçen gün zorlaşıyor, ağırlaşıyor. O ise hayalinin peşinde koşmaya devam ediyor, ressam dostlar ediniyor, bir ressam çevresi içine de giriyor, onları ve hayat şartlarını gözlemliyor fakat girdiği sınavlarda yine başarılı olamıyor. Doğal olarak içindeki öfke büyüyor, büyüyor da büyüyor.

Hikâyenin devamında neler oluyor diye merak edebilirsiniz; kendini hep reddedilmiş, tüm dünya onun karşısındaymış gibi hisseden bu genç insan kendi özünden her geçen gün uzaklaşıyor, ruhu incinmiş olduğu için içindeki yaralar ile yaşamaya devam ediyor, onların nedenleri ile yüzleşmeden bu hayatta var olmak için güçlü olmak gerektiği ve gücü elde etmek için de her yolun mübah olduğu önermesine bir şekilde sahip oluyor. Reddedilmişliğin verdiği incinmiş ruh hali, aslında kabul etmekten kaçındığı zayıf kişiliği onu, bu kişiliğin ortaya çıkmasından da korkan bir öfke adam haline getiriyor. İçinde bu şekilde kalıplanan egosu onu bu paradigma (Algı dizini) ile korumaya başlıyor. Sahip olduğu zayıf yanın ortaya çıkmaması, tek başına güçlü olma önermesi ile çelişmemesi için de kendini eleştirmekten uzak, kendini son derece önemseyen biri haline geliyor, resim gibi bir başka kabiliyeti olan hatipliği uygulamaya koyarak kendisi gibi reddolunmuş, mağdur kalıplarına sahip insanları etkilemeye başlıyor. Tüm dünya ile hesabı olan ve ruhunu inciten bu düzenden öc almak isteyen, aslında yanlış bir varoluş mücadelesindeki bu insanın öcü tüm dünya için bir felaket oluyor.

Aslında bu hikâyeyi okurken Adolf Hitler’in hayatını anlattığımı düşündünüz belki ama yazdığım sadece onun hayatından esinlenerek oluşturduğum bir kurgu idi. Bu kurguyu ne yazık ki bugün de çocuk yetiştirmenin sorumluluğundan uzak aile ve kültür yapılarının yarattığı çarpık kişilikler nedeniyle kurgulayabilmemiz mümkün. Yanlış toplum kültürünün etkilediği aile yapıları ile oluşan, içlerindeki çocuktan uzaklaşarak kendisi ile yabancılaşmış bu tip kişilikler ve onların destekçileri dünyanın içinde bulunduğu en tehlikeli sistemi; EGO SİSTEMİ oluşturmaktadır.

Çocuğun doğduğu ailede ilk iletişim kurduğu insanlar annesi ile babasıdır. Çocuğun aile içinde doğuştan sahip olduğu özgürlüklerini ona tanımaktan ve ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumlu olanlar da yine en başta annesi ve babasıdır. Çocuğun olanı görme, duyma ve algılama, kendi düşüncelerini, kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme, kendi arzularına göre bir şeyi isteme veya reddetme, olmak istediği yönde gelişip kendi özünü gerçekleştirebilme özgürlükleri olduğu gibi ailesinin bu özgürlükleri ona tanıma yanında onda kendini değerli hissetme duygusunu, sorumluluk duygusunu yaratma, yakınlık ve dayanışma içinde sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturacağı, kendisini gerçekleştirmesini sağlayacak mutlu bir güven ortamını oluşturma yükümlülükleri de bulunmaktadır. (Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu – İçimizdeki Çocuk)

Yapmış olduğum kurgudaki gibi aile içindeki roller katı ise örneğin bir baba çocuğuyla baba rolü yanında onu anlayabilmek ve saydığım ihtiyaçlarını giderebilmek için aynı zamanda bir arkadaş rolünü de üstlenemiyorsa, kendini değersiz gören, kendi değerini başkalarının gözünde arayan, otoriteye itaat eden, otorite ortadan kalktığında ise gücü yetene kendi otoritesini dayatan, sosyal rollere önem veren, kişiliği gelişmemiş katı insanlar ortaya çıkarlar. Ve bu insanların en önemli özelliklerinden birisi de; içten denetimli değil dıştan denetimli olmalarıdır. Dolayısıyla kendinden güçlü, ona gücünü dayatan bir otoritenin olmadığı durumlarda sınırsızca kendi güçlerini uygulamak, onu sınırlayan her güce karşı durarak onu ortadan kaldırmak isterler. Bunun için de genellikle her yolu mübah görürler. Bu kişiliğe sahip birinin gerek aile içinde gerek özel sektörde ve gerekse devlet içinde iktidar sahibi olması, kendi içindeki zayıflığın ortaya çıkmaması için onu zalimliğe ve hatta despotluğa kadar sürükleyebilir. İktidarın en üst kademesine geçen bu tip kişilikler türlü felaketlere, dünyanın yok olmasına bile yol açabilirler. İkinci Dünya Savaşı bunun en canlı ve kanlı örneğidir. Bu yapı devam ettiği müddetçe üçüncü ya da dördüncü dünya savaşlarının çıkabilme ihtimali hep akıllarda varlığını koruyacaktır.

Fakat insanlık bir noktayı hep gözden kaçırmıştır; zalim olarak odaklanılan kişiler hep tek suçlu olarak görülmüşlerdir, oysa onlar kendilerine verilen iktidara hep başkalarının yardımları ve destekleri ile gelmişlerdir. Demek ki bu yapı tek bir kişiden ziyade kendi benzerlerine iktidar hakkı tanıyan ve bunu da olması gereken olarak gören genel bir yapının ürünüdür. Tiran, diktatör, despot, zalim gibi -adına ne derseniz deyin- kişilikleri ortaya çıkartan, insanın özünü gerçekleştirmesine izin vermeyen ve dolayısıyla anlamsız hayatlar yaratan toplumun geneline yayılmış bir kültürel sistemin varlığı bilinç evriminin önündeki en büyük engeldir. Bu sistemin farkına varılmadığı ve bilinç evrimi ile değiştirilmediği sürece aile, şirket ya da devlet içinde farklı iktidar katmanlarında yer alan bu tip kişilikler ve onların yarattığı sahte ve güvensiz ortamlar hep var olacaktır. Siz kendi iktidarınızda ne kadar zalimsiniz ya da ne kadar adilsiniz, Shakespeare ustanın dediği gibi “Olmak ya da olmamak işte bütün mesele budur!”

Peki ya umut; Akıl ve farkındalık var olduğu sürece hep var! Bu dünyaya insan var olmak, kendini gerçekleştirmek için gelir ve özünden gelen bu dürtü onun hayatına anlam katar. Anlam bu hayatta bir insanın en doğal ihtiyaçlarından birisidir. Fakat içinde bulunulan toplumun kalıpları bizleri var olmaktan alıkoyarsa yani bir nevi reddederse, ruhları incinmiş öfke dolu varlıklar haline geliriz. Tarihte pek çok kere karşılaştığımız reddolunmuşluğun yarattığı kendini önemseme ile güçlerinin yettiği her şeyi denetleyebileceklerini düşünen tiranlar, diktatörler gibi zalim kişiliklerin en büyük yanılgısı da buradadır, kendilerini ve kendi iktidarlarını korumak için başkalarının varoluşlarını reddetmekte, bu sayede kendi öfkeli karşıtlarını oluşturmaktadırlar. “Zalim” unvanını alan bu kişiliklerin bu reddedişlerine karşı konulması insanın var olma çabasının bir neticesidir, bu sayede hakkaniyet ve adalet değerlerini var etmiştir, yani bu değerler insanın özü kaynaklıdır. Dolayısıyla Stephan Covey’in de dediği gibi bu dünya diktatörün, zalimin, despotun, tiranın gücünün kontrolü altında değil insanın özüne, varoluşuna dayalı evrensel ilke ve değerlerin kontrolü altındadır. Bir dönem bize tam tersi imiş gibi görünebilir, zalim kişiliklerin sonları bunun öyle olmadığının ispatıdır.

Yeni Soluk
YUKARI