MFatih Güçlü

Buzdağı Altı Sohbetleri

mfatihguclu@yenisoluk.com

Genelde her seçimden sonra “Sen bu konulara kafa yoran adamsın, neden bu ülkede yapılan seçimlerde hep sağ partiler fazla oy alır?” şeklinde sorularla karşılaşırım. Elimden geldiğince ve farkındalığım oranında bu sorulara yanıt vermeye çabalarım, bazen karşımdaki tatmin olur bazen de olmaz. Yine yoğun bir erken seçim dönemi geçirdik ve yine bir sağ parti iktidar oldu. Akabinde bu tip bir soru bombardımanı ile karşılaşacağımı bildiğimden en azından cevabımı yazılı olarak dilim döndüğünce ve elimden geldiğince en basit şekilde vereyim de yine böyle bir durum ile karşılaşırsak işbu yazıma atıfta bulunarak gelecek soruları da şimdiden yanıtlamış olurum dedim. Eğer sürçü lisan etmişsem okurlardan af dilerim.

İşin tarihsel ve sosyolojik analizini kısaca yapmak gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu’nun temel çöküş nedenlerinden en önemlisi endüstri devrimini kaçırmış olması, başka bir deyişle o ana kadar oluşan birikimle insanlığın gelişim çizgisine ayak uyduramamasıdır. Osmanlı toplumu ekonomik, siyasal ve kültürel yönden değişmezlik prensibine sahip geneli köylü olan bir toplumdur. Din, işbu değişmezliğe ulûhiyet kazandırmak bakımından din-tarım toplumlarının bir geleneği olarak hep destekleyici siyasal bir faktör olarak kullanılagelmiştir. Oysa Batı’ya bakıldığında, endüstrileşme sonucu gelişen sanayi kesiminin kral ve kilisenin karşısında gücünü devam ettirebilmek amacıyla halkı arkasına alması sonucu demokratik düşünce ve sistemlerin tabandan yayıldığı gözlemlenmektedir. Tabi ki iktidara karşı hakların sağlanması için uzun yıllar geçmesi ve kan dökülmesi gerekmiştir. Aynı şey sanayi kesiminin oluşturduğu işçi sınıfının sanayi kesimine karşı talep ettiği haklar bakımından da geçerlidir. Doğal anlamda demokratik sistemlerde tabanda oluşan sınıfların önemi yadsınamaz, çünkü gerek işbu sınıfların kendi aralarındaki ve gerekse iktidar arasındaki hak arayışını dengede tutmayı dolayısıyla da toplumsal düzenin devamını sağlamayı amaçlayan bağımsız hukuk sistemlerinin yerleşmesi bu sayede sağlanmış ve hukukun üstünlüğüne dayalı bağımsız yargı demokratik sistemlerin bir vazgeçilmezi olmuştur. Bu etmenlere zamanla bağımsız medya ve baskı grupları da (dernekler, odalar, barolar vb.) eklenerek uzun yıllara dayanan (neredeyse 400 yıl) kanlı mücadeleler sonucu demokrasi kültürü, endüstri devriminin oluşturduğu şehirli toplumlar vasıtasıyla gelişme göstermiştir. Oysa bizdeki demokratik sistem, tabandan değil Atatürk ve ona inanan kurmayları tarafından (ki bu sayı çok azdır, Atatürk bu konuda neredeyse yalnızdır.) henüz demokrasinin bel kemiği olan sınıflar oluşmadan, endüstrileşmemiş köylü bir toplumla yukarıdan aşağıya doğru 15 yıl gibi kısa bir süre içerisinde yaratılmaya çalışılmıştır ve bu şekli ile dünyada başka bir örneği de bulunmamaktadır.

İşin psikolojik boyutuna gelince; söze insanlık tarihinde iki farklı kültürün egemen olduğunu söylemekle başlamak istiyorum; bunlardan birincisi Korku / Güç Kültürü ve bir diğeri de Geliştiren Değerler Kültürü’dür. Korku / güç Kültürü adından da anlaşılacağı üzere korku ve güç üzerine kurulu, tek değeri denetim olan, güçlünün ve korkutanın sözünün geçtiği bir kültürdür. Fizik, yetki, makam, maddiyat vb. açısından güçlü olan doğru bildiğini uygular ve denetler, bu güce karşı biat eden de güçlünün düşündüğünü ve yaptığını sorgusuz sualsiz kabul eder. Geliştiren değerler kültürü ise isminden de anlaşılacağı üzere doğruluk gibi, dürüstlük gibi, güven gibi, merhamet gibi, halden anlama gibi, destek olma gibi değer odaklıdır, saygı ve sevgi temeline dayalıdır. Bu değerlerin uygulandığı toplumlar “Bir”den “Biz” olmaya doğru gelişirler. Bir kültürde güç, korku ve denetim egemenken diğerinde sevgi, saygı ve biz önemlidir. Korku / güç kültüründe sorumluluk bilinci gelişmezken nesnel ben yani ego materyalist anlamda gelişim gösterir, bu nedenle bu düzenin içinde herkes olabiliyorsa en güçlü olmak için izleyebileceği her türlü yolu izler veya gücü devam ettiği sürece güçlü olana sevmese ve saygı duymasa dahi biat eder, bunu zamanla bir alışkanlık haline de getirir. Şartlı sevgi egemendir, insanlar kendilerini koşulsuz olarak sevemezler, sevebilmeyi öğrenemezler. Bu sebeple de ne kendilerine ne de yakınlarına koşulsuz sevgi veremezler. Yani korku kültürü materyalist, sorumluluk bilinci zayıf, hükmeden ya da biat eden, gerçeğe saygısı olmayan, sorgulamayan, riyakâr, travmatik insanlar yetiştirir.

Korku / güç Kültürü’nün bir başka önemli yanı da insanı kendisine yabancılaştırmasıdır. Her insan bu dünyaya muhteşem bir potansiyel ile gelir ve bu dünyada var olması demek bu potansiyelini hayata geçirebilmesi demektir. Oysa korku / güç kültüründe halden anlama yani empati değeri gelişmemiş olduğundan güçlü olan neyi uygun görüyorsa tebaası, eşi, çocuğu gibi hakimiyeti altında olan kimseler için kendi doğru bildiğini empoze eder. Bu sebeple insanlara kalıplar biçilir, o kalıp içinde sorgulanmadan yaşanılması istenir. Ayrıca bir insanın bir toplumda kendini gerçekleştirmesi imkânının var olması demek hayallerinin de var olması demektir. Hayalleri olan birisinin hayallerinin, içinde yaşadığı toplumda bir gün gerçekleşebilmesi imkânının kendisine verilmesini talep etmesi de doğal olarak kaçınılmazdır. Talep etmek hak istemek demektir ki korku ve güç kültürü için bu, amacı olan tek tipleştirmenin karşıtıdır, kalıp yaratan zihniyete de aykırıdır. Bu sebeple korku / güç kültürü kendi yarattığı kalıpların dışında düşünenleri ve davrananları kendi menfaatine uygun düşmediği için dışlar ve başkalaştırır.

Kendi potansiyelini gerçekleştiremeyen insan bu dünyada var olamaz, kendine yabancılaşır. Başkalarının kendine biçtiği hayatı yaşar, bu durum farkında olunarak ya da olunmayarak insanın içinde bir boşluk ve öfke yaratır. Toplum, hayatında anlam bulamamış insanlarla dolar. Prof. Dr. Victor Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı” kitabında da bahsettiği gibi anlamın dolduramadığı boşluğu ego bazlı haz dürtüsü doldurur. İnsan aynı zamanda sosyal bir varlık olduğu için de bu kültürde kendini var edememesi ve kendine yabancılaşması nedeniyle aidiyetini hissedebileceği gruplar içinde var olmak, kendi potansiyelini gerçekleştirememekten doğan eksiğini kapatmak ister, bir futbol takımının fanatik taraftarı olmak ya da bir siyasi partinin koyu bir sempatizanı olmak örneğinde olduğu gibi. Bu noktada futbol taraftarı olmak ile siyasi parti taraftarı olmak arasında bu kişiler açısından da bir fark yoktur, keza ikisi için de amaç aynıdır; bir sosyal grup içinde var olup kendini değerli hissedebilmek.

Kalıplayan kültürde din de yardımcı bir faktör olarak kullanılabilir, töre de, adet de, gelenek de. Osmanlı’nın toplumda yarattığı kültür -o dönemin sosyo-ekonomik şartları da baz alındığında- korku/güç temeline dayalı bir kültürdür Demokrasi kültürü endüstri devrimini kaçırmış, şehirli olmayan, sınıfların tabandan oluşmadığı bu toplumda tabandan yeşerememiş ve yerleşememiştir. Kalıplamanın harcı olarak kullanılan din insanımızda “Namaz tutmuyorsa, oruç tutmuyorsa vb. bizden değildir.” gibi ayrıştırıcı ve başkalaştırıcı bir olgu yaratmış (ki İslam dini kesinlikle -başkalaştırmak amacıyla kullanılan- bu kavramlardan ibaret değildir.), yüzyıllara dayalı bu kültür kalıplarının Atatürk ve arkadaşlarının endüstri devrimi trenini yakalamak ve ülkeyi ileri medeniyetler seviyesine ulaştırmak gayesi ile yukarıdan getirmiş olduğu devrim ve ilkeler Batı’daki gibi bir yaşanmışlık olmadığı için toplumun önemli bir kesimi tarafından benimsenememiş, anlaşılamamış ve içselleştirilememiştir. Hatta bu kesim kendilerini dışlanmış da hissetmiştir. Kurtuluş savaşındaki yenilginin soğuk savaşın da etkisiyle acısını çıkarmaya çalışan dış güçlerin de ülkemizde ve tüm dünyada komünizmle mücadele adına dinciliği ve aşırı milliyetçiliği desteklemeleri yaşadığımız sürecin oluşumuna ayrıca katkı sağlamıştır. Çoğumuz dahi ülkemizin geçirdiği bu sancılı demokrasi hikâyesinde elimizde olanın farkında olmadığımız için elden gittiğinde gerçekten demokrasinin ve kültürünün ne olduğunu ve değerini ancak idrak edebilmiş bulunmaktayız.

Korku / Güç kültürünün hükümranlığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de maalesef devam etmektedir, devam etmesi de yukarıda arz ettiğim sebepler dolayısıyla normaldir. Keza Avrupa’da 72 yıl önce diktatörlüklerin olduğu baz alındığında demokratik sistemlere karşı korku / güç kültürünün geçmişi 1000 yıllara dayalıdır. Tüm dünya toplumlarının geçmişinde olduğu gibi değişmezlik, güç, biat ve korku temeline dayalı kültürel bir tarih mirasına sahip olmamız ve fakat Batı’nın aksine bu kültürün yanlışlığının farkına zamanında varamamamız, geçmişte dinin de işbu kültürün kalıplayan yapısına katalizör yapılması ve tabandan bir demokrasi gelişimi sürecine sahip olamamamız nedeniyle çok partili demokratik hayata geçildiğinde iktidarı kazanan genellikle hep sağ partiler olmuştur. Korku kültürünün kendine yabancılaşmış insanların aidiyet duygularını kullanarak yarattığı algı dizinlerinden ancak aklı işleten, sorgulayan ve gelişen kafalarla kurtulabilmek mümkündür, buna imkan verecek ortamı sağlayacak olan sistemler de demokratik sistemlerdir ki Endüstri 4.0 devriminin konuşulduğu şu günlerde dünyanın ve insanlığın gittiği gelişim çizgisi bu yöndedir.

Sonuç olarak; anlamak içimizdeki öfkeyi azaltır ve sorunun çözümü açısından bize objektif bir bakış açısı kazandırır, bu sebeple toplumun farklı kesimlerini başkalaştırmak yerine anlamak, elden geldiğince etki alanımız içine girenleri farkındalıklarımızla ya da örnek olarak bilinçlendirmek kanımca en önemli çözümlerden birisidir. Keza demokrasi kültürü bir bilinçlenme, bilinçlendirme ve bir mücadele işidir. Bu sebeple demokrasi savaşımında yenilgi olmaz sadece ve sadece mücadele olur. Tek dayanağımız dört gözle beklediğimiz bir kahraman ya da politikacı olmamalıdır. Çünkü ne bir kahramanın ne de bir politikacının halkı arkasına almaksızın bir kurtarıcı olarak görülebilmesi mümkün değildir. Bizi ancak yine biz kurtarabiliriz. İnadına çalışıp, inadına düşünüp, inadına kendimizi geliştirip, hayatımızın anlamını ve potansiyelimizi keşfedip inadına üreterek… İşte o zaman kendi gerçeğimize saygılı olacağımızdan gerçeğe saygısızlık etmez, hakkaniyetli bir yaşam süreriz. Bu sayede geliştiren değerleri topluma yayar, geliştiren değerler toplumunun gelişimine ön ayak oluruz. Bu da sonuçta bir direniş biçimidir. Varoluşun direniş olduğu bir yerde onun karşısında hiçbir güç duramaz. Bu noktada aklı işletmek, mücadeleye devam etmek ve bir arada durmak tek çaredir ve zannımca demokrasi bilincinin temel direğidir.



“Neden bu ülkede seçimlerde sağ partiler fazla oy alır?” için 2 Yorum

  1. KADRİYE TONKAL dediki : Cevapla

    Tebrik ediyorum, kalemine,yüreğine sağlık

  2. Ülkü Güçlü dediki : Cevapla

    Tebrikler çok güzel. …

Yeni Soluk
YUKARI
Assign a menu in the Left Menu options.