Olcay Kasımoğlu

Unutursam Fısılda

olcaykasimoglu@yenisoluk.com

Kısa bir zaman önce otobüs durağında beklerken, ”Biri bana anlatsın, mesele nedir mesela ?” duvar yazısını görünce içim bir hoş oldu !

Kendi kendimle konuşmaya başladım.Yaşamı ve içinde var olan her şeyi sorgulamam bana mesele çıkartıyor mu mesela? Yüzümde gülümseme, gelen dolmuşa bindim. Düşünmeye, mesele nedir mesela diye diye, içimi döke döke yazmaya başladım.

Biraz kendimi geriye doğru çekip, yaşama baktığımda; hayatın bir eşya olmadığı, gerçek olanın, yaklaşımlarımız ve içimizdeki sesin olduğunu sorgulamaya başlayınca, kendimi hangi sularda yüzerken buluyorum, mesela?

Kendi bilincimle, irademle, seçimlerimle, seçtiklerimle, değerlerimle, insanı sorumluluklarımla bir nebzede olsa yaşama dokunmak için mesela ne yapıyorum?

Meseleye bu boyutuyla baktığımda doğan her şafakla kendime yürüyüşler başlatmam ve kendimi yeniden yeniye güncellemem gerektiği hissiyatıyla dolup taşıyorum.

Mesela; hayatı ezberlemek başka, anlayarak, gözlemleyerek, deneyimleyerek, sevgiyle dokunmak bambaşka diyen sorgulamalar içinde kendimi buluyorum.

Ancak o zaman diyorum;

Yaşamı deneyimleyerek, olanaksızlıkları öğrenerek kendimizi bulduğumuzda, yaşamın nadide bir armağan olduğunu görüp; bütüne varmanın ince kıvrımlarında eşelendikçe, bazı şeylerin bir kelime olmaktan çok öte olduğunun farkına varacağız demekten kendimi alamıyorum, mesela !

Nasıl mı?

Yaşamı yedeğimizde saklamak değil, yaşamı yaşanılır kılmak, anlamlı yaşamak ve özün hakikatine ulaşmak için ne yapılması gerekiyorsa elimizden geleni ardımıza koymamak gerektiğini ısrarla yineliyorum kendime.

”Muhakkak ki, irademiz dışında güneş doğacak, çiçekler açacak, rüzgar esecek, yağmur yağacak ve olması gerekenler kendiliğinden olacak.”

Burada önemli olan bizim neyi nasıl algıladığımız, meseleye hangi özgün bakış açısıyla yaklaştığımız ve neyi niçin yaptığımızı biliyor olmak.

Mesela, bu dengenin içinde biz ne öğrendik neye şahit olduk ve hayatımızı bunlarla ne kadar bütünleştirdik, sesimizi ne kadar katabildik ve elimizi taşın altına ne kadar sokabildik ?

Her günün yeniden doğmak olduğu, her nefesin ışık süzmesiyle yeniden yaşamak olduğunu, kötülüğün, sevgisizliğin olmadığı bir ”Erguvan imparatorluğunda,” yaşam tacını takıp, içtenlik, erinç, coşku ne varsa olanca görkemiyle yaşamak varken nedir bizi doyumsuzluğa götüren meseleler?

Hayatın sevgi diliyle öğrenildiğini, öğrenilirken de sorgulamaktan hiç korkmamayı, sanata ve bilime önem vermeyi, bilmediğimizi araştırmayı, kendimizi güncellemek-ten asla vazgeçmememiz gerektiğine inandığımızda bir çok mesele de kendiliğinden hal olacaktır zaten.

O zaman bu çelişkiler yumağına dönmüş dünya düzende halen

başkalarının dayattığı kurallara ve değerlere göre yaşıyor olmamız mesela tesadüf mü ?

Yalanları, oyun bozanları, sorgulamadan kabul ettikçe içimizdeki sızı ve yalnızlık dahada artıyor. Her şeye sahip olmak için uğraştıkça, hayatlarımıza sahip olunuyor.

Düşlerimize birer birer el koyuyorlar. Her şeyin ucuz bir metaya dönüştürüldüğü, alınıp satıldığı bir ortamda sevgiyi, dostluğu, bilgiyi, güveni, içtenliği parayla satın almaya ve mutlu olmaya çalışıyoruz. Bedenimizin içinde kendimize yabancı, saklı yaşıyoruz.

Kimse yuvasında değil, herkes başkasının kapısını çalmakta, başka hayatlarla avunmakta, hazıra konmayı amaç edinmekte. Hazır söylemlerle yaşama sarılmakta, ne olduğunu bilmeden kendine sunulan yaşam tarzlarını benimsemekte.
Bizi hep başkaları tanımladı, hangi mesleği yapacağımıza bizim adımıza karar verdiler. Kiminle evleneceğimize, hangi partiye oy vereceğimize, hangi takımı tutacağımıza hep başkaları karar veriyor.

Sonuç itibariyle de mutsuz, umutsuz, kuruntulu, bencil, endişeli, kuru söylevler yaşamımızın merkezi olmaya başlıyor.

Böylece yaşamın doğasına aykırı sularda yüzüyoruz. İnsan doğasına uygun olmayan ne varsa onları ruhumuza, bedenimize işlemeye çalışıyoruz.

Oysa, bilincinin güzelliğini ve yaşamının değerinin sürekliliğini korumak istiyorsak, önce kendimizi öğrenmeye ve organize etmeye, ardından da hayatı tanımaya ve olumlamaya özen göstermeliyiz.
Mesela; kalbimizin çıkarttığı sesin bile bir anlamı olmalı.

Mesela; dilimiz söylediğinde, kalbimizin sesinde, dolup boşalmasında herhangi bir değişiklik olmuyorsa ne anlamı var söylenenlerin ?

En büyük meselemiz yine kendimizle.

Bizler, gövdesi sözünden önce gelenler, kendi şişkin egolarımızı söndürme-dikçe, havasını indirmedikçe, birbirimizle değil konuşmak, sadece kendimizi anlatmaya devam edip, kendimiz çalıp kendimiz söyleyeceğiz.
Önce kendimizden başlayarak kendi varlığımızın sınırlarını fark edip, kendi egomuzu söndürerek diğer varlıklarla, doğanın sesine, ritmine, müziğine yüreğimizin sesiyle katılmak istiyorum diye bilmeliyiz ve buna gönülden inanmalıyız.

Meselenin özünü görmeden bakan, duymadan dinleyen, hissetmeden dokunan, düşünmeden konuşan insanlardan uzaklaşarak, hakikatimizin özünde birleşmeliyiz.

İnsan yaşadıkça yitip giden zamanları ve kendi iç sesine yöneldikçe, içsel sorgulamaların ve yeniden uyanışa geçen bir ruhun çığlığını duymaya başladıkça kendine yetebilmeyi, ayakta kalmayı öğreniyor.

Farklılıkları kabullenmeyi, kendini eleştirmeyi, kendiyle yüzleşmeyi amaç edindiğinde ise yaşamı yeniden sorgulamaya ve meselenin iç yüzünü öğrenmek için mesele nedir mesela demeyi öğrenmeye başlıyor.

Bunun içinde, sıkça kalbin ve beynin kapısını tıklatmak gerektiğini unutmamak gerekiyor. Nede olsa onlarda tozlanır, katılaşır, sağırlaşır, koylarına çekilir zaman zaman, mesela !!

Yeni Soluk
YUKARI
KATEGORİLER