Hasan Hınıslı

Tükenmez Kalem

hasanhinisli@gmail.com

Hasan Hınıslı-Seçme Yazılar

Kentli, köylü kendinde bu cesareti gören tüm liyakatli insanlar ‘muhakkak siyaset yapmalı’ diyerek bu yazıya başlayalım:

Tarihsel sürece baktığımızda üretim biçimi toplumların sosyoekonomik yapısıyla birlikte değişime uğramıştır. Bir ülkedeki üretim ilişkileri o ülkenin sosyoekonomik yapısını ve örf, adet gelenek gibi birçok folklorik özeliklerini de beraberinde değiştirir. Bu değişimler özellikle batı toplumlarında doğu toplumlarına göre dahada çabuk olur.

Doğu toplumlarının birçok yerinde Kapitalizme eklemlenmiş feodaliteden bahsetmek olasıdır. Lakin bu durum batı ülkelerinde pek rastlanılan bir durum değildir. Ülkemizden bir örnek vermek gerekirse bin yılı aşkındır kent olan İstanbulun son 50 yılda köyselleşmesini gösterebiliriz!

Adı metropol olupta kent köylülükten bir türlü kurtulamayan özellikle İstanbul, Adana, Mersin gibi şehirlerde yıllardır bir kaostur kent köylülük. Aslında bu tartışılan köylülük değil, kente uyum tartışmasıdır. Ne yazık ki bugün geleneksel tavırları bırakamayan ve çağdaş kent uygarlığının temsilcisi olamayanların çoğunluk oluşturduğu kentlerde yaşıyoruz. Köylülük ile tarımı özdeş tutmanın artık aşıldığı bir zamandayız, Bu meseleyi Avrupa’da ilk aşan sanırım Hollanda olmalı, Bakınız Hollanda Avrupa’nın tarımsal ürünlerini sağlayan en büyük ülke lakin köylülük sıfıra yakın.

Anadolu’dan büyük şehirlere gelen köylüler derme çatma gecekondularda oturur, genellikle kadınlar evlerde temizlik işleri yapar, erkekler ise buldukları işlerde çalışırlar. Şehirler özelilikle İstanbul şimdiki kadar çok yoğun olmadığından etraf halen koruluklarla çevrilidir, küçükte olsa ağaçlık bakir alanlar vardır.

1950’ler de Demokrat parti ile başlayıp 1970 lerde Devrimci hareketten cesaret alarak zirve yapan Gecekonducular kışın yakmak için kuru dalları, hatta yaş ağaçları kestiklerinden, koruları korumak isteyen kentlilerle çok kere karşı karşıya geldikleri görülür. Kadınlar yıllarca yöresel kıyafetlerini değiştirmediler. Eski Türk filmlerinde çoğunlukla vapurda trende veya otobüste izlersiniz biri diğerinin ayağına basar ayağına basılana bağırır; ‘Çüş ayı köyden mi geldin!’ Buna benzer daha çok aşağılama vardır.

Her şeyde olduğu gibi ilk gelenler ihtiyaç sahibi olanlardır, yani fakir ve topraksız köylüler! Daha sonra topraklarından istediği verimi alamayanlar topraklarını bırakarak kente geldiler. Şehre alışan gençler ve kentte doğanlar artık köye dönmek, tarlada çalışmak istemiyordu. İstanbul’un bütün eziyetini, fakirliklerine rağmen çekmeye hazırlar. Çünkü İstanbul’un en kötü mahallelerinin bile köyden çok fazla imkânları vardır.

Türkiye’nin ilk ciddi göç ve kentleşme dönemi 1950 yıllarında liberal ekonomi politika görünümü altında gerçekleştirilmeye çalışan sanayileşme hamlesinin meydana getirdiği çekimin yol açtığı nüfus hareketliliğidir. Siyasi nüfuz olarak dünyayla daha izole ve toplumsal ihtiyaçların daha az çeşitlilik gösterdiği bu dönemin bağımlılık (hammadde, teknoloji, bilişim vs) açısından yarattığı sonuçlar da diğer dönemle kıyasla daha az olmuştur.

İkinci önemli göç dalgası 1980’li yıllarda liberal ekonomi politikalarının uygulanmaları rehberliğinde dışa açılmanın kentlerde meydana getirdiği cazibe merkezlerinin yaratmış olduğu çekimin yol açtığı hareketliliktir.

Asıl ve en önemli sorunları bağrında besleyen üçüncü göç dalgası ise; Güneydoğuda meydana gelen çatışma ortamının yaratmış olduğu “göç” hareketleri ve bunların beraberinde taşıdığı sorunlardır. Bu büyük ve dramatik göç dalgaları yaklaşık 20 yıl sürmüş daha sonra çatışma ve güvenlik ortamına bağlı olarak giderek azalmış ve nihayet 2000’li yıllarda eski haline dönmüştür.

Son göç dalgasını önceki göçten ayıran önemli özellik vardır; Daha önceki göçler daha rahat yaşamak için veya aş iş gibi nedenlere bağlı ihtiyaçtan doğan klasik nedenlerle gerçekleşen iradi göçler olduğu halde, 90’larda başlayan göç ise göçenin iradesi dışında hatta zorla gayri iradi olarak çocuklarının ve kendilerinin canını kurtarmak hayatta kalabilmek adına gerçekleşmiştir. O nedene biz bu son göç hareketlerine “göç ve kaç hareketleri” diyenlere katılmayı daha uygun bulduk.

Köylü köyünde otururken feodal düzenin bir üyesidir. Yüzlerce yılda oluşan geleneklerine bağlı yaşar. Yaratıcı değildir. Edilgendir. Gelişmesi çok güçtür, değişime karşı dayanıklı bir kültür yapısı vardır.  Genellikle tutucu ve dindardır. Törelerini din kadar kutsal kabul eder. Duygusaldır, alıngandır hemen küser. İstekleri bilgileri ile orantılı olarak sınırlıdır. Kelime haneleri sınırlıdır. İnanç dünyalarından aktarılmış pratik bir ahlak eğilimi dışında, bir dünya vizyonları yoktur. Düşün ve fikirlerinden çok kendisine ilgi bekler. Fikirlerini kabul etmeseniz de elini sıkıp nasılsın demeniz onun için daha değerlidir!

Köylü tarih boyunca folklor, el sanatları ve aşık edebiyatı dışında bir şey üretmemiştir. Türkü barlar, Anadolu rock denilen kültür bunun bir yansımasıdır! Özellikle Anadolu köylülüğü düşünceye egemen olan yöresel ve dinsel söylem değişik boyutlarda günlük yaşamla iç içe geçmiş, analizi zor, belki de içinden çıkılması olanaksız bir karmaşadır!

Kente göç eden köylü artık yerleşmiş bir kurumun üyesi değildir, Kapitalist üretim/tüketim ilişkilerinin hâkim olduğu kent onu kabul etmeyip yadırgamaktadır. Yerleştiği yere, çalıştığı yere, çevreye, giyime, yemeye, içmeye ilişkin uyum sorunları vardır. Köydeki büyük aile, aşiret kentteki yerleşkesinde kendi örf âdetine, gelenek göreneğine uygun gettolar yaratmaya çalışır. Mesken edinebildiği her yere yerleşir. Fakat köysel kültürü kaybolmuş, yabancılaşmıştır, kent ile köy arasında bocalamaktadır. Sınırlı bir geçim düzeyinde yaşamak zorundadır, kent konforuna istese de sahip olamaz. Kentin sağladığı olanaklara çabuk kavuşamaz.

Kentli yaşam tarzı ve kent imkânlarına sahip olanlara karşı iç çekerek özenmeler başlar,  Kızlarda zengin koca bulma telaşı, erkeklerde ise bir dükkân açarak kendi işinin sahibi olma düşleri vardır. Okuyan gençlik zengin fakir arasındaki uçurumdan dolayı sınıfsal çözüm arayışına girer solculaşır. Diğer bir kısmı sermayeyi korumak için sermayedarların emrine geçerek ya tetikçi ya da başka bir işte kullanılmak adına himaye altına girerek militanlaşır. Okumayan diğer bir kısmı ise mafya örgütlerinin içinde kendini bulur!

Her şeye rağmen kentteki yaşamı, köydekinden daha iyidir. En büyük handikabı bilgisel ve davranışsaldır. Köydeki bilgi kente yetmez. Ne var ki kente gelen köylüyü otoritesi ve sayısal çokluğu ile eğitecek bir kent artık kalmamıştır. Kentli davranışı, kırdan göç karşısında azınlıktadır. Kır kenti esir almıştır. Ne var ki böyle bir analizde, kırdan köyden gelenleri istilacı gibi görmek anlamına gelmemelidir.
Kentlileşememiş insan bilgi değil iktidar ister, temsilcileri iktidardadır. İktidar onları fakirlikten kurtarmamıştır. Yeni kent köylünün kültür birikimi yoktur, ne ulusalı, ne de evrenseli arayacak nitelikte değildir. Toplumsal kaygısı kendi geleceği ile ilgilidir. Geçmişi unutmuştur. Geleceğe uzun vadeli bir perspektif içinde bakamaz.
Artık kent “kent köy olmuştur” ve feodallerin elinde ve dümeni kırılmış dev bir translantik gibi buz dağlarının arasında dolaşmaktadır. Kente üşüşen toprak yağmacılarının belediye, plan, imar ellerindedir, Ankara’ya yolladıkları milletvekilleri aracılığı ile sayısız imar afları çıkartırlar. İşgal ettikleri toprakları müteahhide vererek kat karşılığı aldıkları daireler ile artık zenginleşerek sınıf atlarlar işte o anda cip ve lüks araba sayısında patlama olur. Sahil kentlerde yağmadan payına düşeni alır, çünkü yeni türedi zenginler artık sahillere el atmıştır!

Kent köylü tarihi çevre, doğal çevre, sağlıklı çevre kavramlarının içini boşaltmıştır. Çağdaş Türkiye’nin bütün hastalıkları, kesinlikle köyde köylüde değil, kent adı verilen köykentlerdedir, fakat bu kentlerin yönetimi tamamen köykentli feodal temsilcilerin eline geçmiştir. Bu temsilciler Kapitalizmin sömürgecilik sistematiğinin paraya lükse yabancı kültüre teslim olmuş bilinçsiz temsilcileridir.

Hangi nedenle olursa olsun bir üst toplumla bütünleşmek için değil hayatta kalabilmek veya daha iyi yaşamak adına tapılan tüm göçler doğal olarak nüfus hareketliliği getirmiş, şehirlerde kendi gettolarını kuran kısal göçmenler kendi siyasi temsilcilerini de yaratmış lakin siyasi temsilcileri Ankara’ya gidince onları unutmuştur!

Bunlar artık ne köylü, ne kentlidir. Sorunu çözmek ise; siyasilerin, artık bilimin sesine kulak vermesine kalmıştır!

Yeni Soluk
YUKARI