Olcay Kasımoğlu

Unutursam Fısılda

olcaykasimoglu@yenisoluk.com

‘’Korku kapıyı çaldı.

Cesaret açtı.

Kapıda kimse yoktu.”

Korku, çoğu zaman hayatımızı olumsuz yönde etkileyen bir duygudur. Bu duygu bütün yaşamımız boyunca bize eşlik eder.

Kimine başaramama korkusu, kimine terk edilme korkusu, değerini kaybetme korkusu, öleceği korkusu, trafik kazası yapacağı korkusu, kapalı alan korkusu, insanlarla konuşma korkusu eşlik eder vs, liste uzar gider.

Bu korkular, hemen her insanın yaşamında yer alan ve çoğu zaman kendimizi kendimiz de kaybeden korku duvarlarımızdır. Kaçımız saklanırız bu korkulardan, yada kaçımız korkularımızı bastırmak ve hiç yokmuş gibi davranırız? Oysa korkuda sevinç gibi, hüzün gibi bir duygu hali değil mi?

Çoğu zaman ”Korkunun ecele faydası yoktur,” der büyüklerimiz, vurucu bir bakış açısı aslında. Eyer bir şeyin var olma nedeni, yada kaybetme nedeni, sağlam bir gerekçeye dayanıyorsa, neden korkarız ki hissettiklerimizden? İnsan kendine bile itiraf etmediği o kadar çok şeyden korkar ki, unutur cesareti. İşini, kariyerini kaybetmekten ölesiye korkanlar, sevdiklerini kaybetmekten korkanlar o zaman korku nasıl bir duygudur. Bencilce mi, saflık mı, yoksa insanı dar kalıplara sıkıştıran bir mengene mı ?

Bu korkuların bazıları çocukluktan, bazıları sonradan edinilmiştir. Bunun yanında korkunun bir mantığı var mıdır? Muhakkak ki bazı korkular mantıklıdır ve insanın korkusu, insanı bazı tehlikelerden koruyabilir. Hatta insanı daha temkinli ve dikkatli kılar. Yeter ki yaşamımızı felç edecek tedirginlikte olmasın. Bunun yanında kişilik yapısı ile korkunun da bir ilgisi vardır. Bazı insanlar çok detaycıdır, en küçük bir sapma hayatlarını felç eder. Bununla birlikte toplumsal olaylar gelişip karmaşıklaştıkça gelecek korkusu artar. Sürekli kaos dolu bir ortamda, insan geleceğini kestiremez ve korku duymaya başlar, buda beraberinde kişi ve kişileri umutsuzluğa boğar, yaşamı sabote eder, kaliteli yaşamın düşmesine neden olur.

Bazı insanlarda, sırf kendi çıkarları söz konusu olduğunda ve bunları kaybetmekten korktukları için toplumsal olaylarda sağırları ve körleri oynarlar. Koyun gibi, sürüden biri olmak onları rahatsız etmez. Cesaretin ve onurun nasıl bir erdem olduğunun farkında bile değildirler ve korku tarafından yönetilmenin nasıl vahim sonuçlar doğurabileceğini düşünmezler.

Hani derler ya ” Korkularınızı sevin, onları kabullenin” gerçekten hangi korkuyu yada bize korku veren her şeyi kabul etmek mi, yoksa korku veren koşulları ortadan kaldırmak mı korkusuzluğun kendisi? Bir çok insanın kendine bile itiraf edemediği nice korkuları vardır. Her şey zihinde başlar, buna inananlardanım.

İnsanın kendi korkularıyla yüzleşmesi gerekir. hayatımıza sahip çıkmak istediğimizde egomuz her zaman değişime karşı direnç gösterir ve ilk hissedilen duyguda korkudur ve bu korku bize fısıldar;

*Korkaksın

*Başarısız olacaksın

*Sevdiklerini kaybedeceksin

*Yalnız kalacaksın

*Sevilmeyeceksin

Oysa korkularımızla yüzleşmek için, yaşamın nadide bir soluk olduğunu ve öleceğimizi hatırlamak, yaşamın tapusu olmadığını da bize hatırlatır. O zaman bize armağan verilen kısa ve öz olan yaşamı, neden korku paranoyalarıyla mahvedelim. Eyer bir şey başımıza gelecekse, gelmişse o zaman enerjimizi şimdi ne yapabilirim harcamak ve korkuların ana kaynağını tespit edip onunla mücadele etmek daha akıllıca değil mi ?

Korktuğumuz için yapamadığımız şeylerden dolayı pişmanlık duyarak yaşamak, korktuğumuz için, bu dünyada yaşadığımızı hissedebileceğimiz hiçbir şey yapmamak, sadece seyirci olmak sonrada ah, keşke yapsaydım/ yapmasaydım demek insanın kendine yapacağı en büyük haksızlık değilde ne? Korku ekip korku biçerek yaşamanın neresi güzel?

”İnsanoğlu kaderini değiştirmek için düşünme şeklinde devrim yapmalıdır. İkinci el fikirleri ve inançları terk etmelidir. Korkuyu ve olumsuz duygularının kökünü tamamen kurutmalıdır. Hayal gücünü, korkunun zorbalığından özgürleştirmelidir. Ancak o zaman, kabusları son bulacak ve yarattıkları karşı ütopya tarihe karışacaktır.”

Korkuya kurban olmak yerine, korkuyla yüzleşerek ve korkuyu doğru tanımlayarak farkındalık oluşturmak adına, korku sürecini bir çok açıdan incelemek ve irdelemek gerekir. Bunun içinde yüzleşmek olgusu sorgulamayı, sorgulama ise inişleri, çıkışları, serzenişleri ve farkındalıkları beraberinde getirir. Bununla birlikte, insan olarak neyin tam olarak, nasıl olması gerektiği konusunda kesin bir yargımız olmayabilir lakin önemli olan yaşam üzerine yeni fikirler ve farkındalıklar oluşmasına yardımcı olmak ve değişimin, yenilenmenin önünü açmak önemlidir.

Stefano D’ Anna bir söyleşisinde korku üzerine çok güzel bir çalışma yapmış; ”Korku ve korkudan kaynaklanan bütün duygular dünyayı bugünkü bildiğimiz şekle sokar. Dünya üzerindeki en korkunç hastalık AIDS veya kanser değildir ya da en gerçek felaketler; kirlilik, işlenen suçlar, savaşlar veya dünyanın pek çok yerinde yaşanan yoksulluk değildir. Onlar en fazla sonuçlar olarak değerlendirebilinir. Gerçek felaket, insanoğlunun olumsuz hislerinin ölçülemeyecek derecedeki uçsuz bucaksız cehennemidir, ve öncelikle Korku’sudur. Bu, korkunun insanoğlunun ilk günahı ve silinmez psikolojik bir hastalık olduğuna dair İncil’de geçen hadisi açıklar. Adem, cennetin şimdi kaybolmuş kapısının eşiğindeyken, ağzından çıkan ilk sözler: “Bahçede ayak seslerini duydum ve korktum” olmuştur.

Bhagavad Gita ile binlerce yıldır kuşaktan kuşağa geçen Hint Geleneği, “Korkusuzluğun” bir savaşçının içinde bulunduğu hal, bir kahramanın, ilahi sırra vakıf bir insanın ilk özelliği olduğunu belirtir. Aynı şekilde, Türk İstiklal Marşı’nın şu kelime ile başlaması da tesadüf değildir : ”KORKMA” Ve Muhteşem Sultan Süleyman’ın babası olan Yavuz Sultan Selim ardında şu çarpıcı sözleri bıraktı: Cesaret insanı zafere/ Kararsızlık tehlikeye,/ Korkaklık ölüme götürür.

Korkunun kendisi, korkulacak şeyi yaratır.”

Gerçekten en çok korktuğumuz şey her ne ise onu yaşamımıza bilinçsizce davet ederiz. Korkunun kendisi, korkulacak şeyi yaratır ve bizim onunla karşılaşabilmemiz için gizlice plan yapar. O zaman bir şeyi nasıl değiştireceğimizi bilmiyor ama değiştirmek istiyorsak, kocaman balonları küçük bir iğnenin söndürdüğünü lütfen hatırlayalım… Endişe ve korku üzerine bağımlı bir yaşamdan, anlamlı ve dingin bir pay düşmez.

Hiç bir şey için geç değil aslında, yaşıyorsak sorun yok. Ölüm korkusunu bile ”Ölümün yaşama dair” olduğu gerçeğinden başlayarak yeniden tanımlayabiliriz.

Korkularımızla, yeniden yüzleşmek ve onlarla nasıl baş edeceğimize dair şimdiye kadar hiçbir okul, üniversite programı veya kamu ve kamu kuruluşları bu konuyu ciddi boyutlarda ele almamıştır. Bize, korku duygusundan, sağlıklı bir şekilde nasıl kurtulacağımızı ve onsuz nasıl yaşayacağımızı öğretmemişler.

‘’Korkunun kaynağına inmeye cesareti olan bir insan, korkunun bütün yaşamını ve yaptığı her şeyi nasıl yönettiğini keşfedecektir. Aynı zamanda yapamadığı her şeyin de onu bırakmayan bilinç altı hayalı korkular tarafından nasıl yöneltildiğinin de farkına varacaktır.’’

Bunun farkına varan insan, hayat arkadaşını bile kendisi tarafından değil, korkusu tarafından seçildiğinin, kurduğu aileyi, hatta seçtiği mesleği bile, toplumun kendi korkusu tarafından çarpıtılmış prensipleri doğrultusunda seçmiş olduğunu görecektir.

Önümüzde akıp giden bir hayat var, bunu kaygılarla, kuruntularla, endişelerle bir korku tüneline çevirmek niye? Bu varlığımızın anlamına da haksızlık, bize armağan edilen hayatın kendisine de haksızlık.

Yeni Soluk
YUKARI