Hilal Dokuzcan

9'Canlı Yazılar

hilaldokuzcan@yenisoluk.com

Geçen cuma akşamı twitter hesabımda ” Emek En Yüce Değerdir” sözünü paylaştım. Söz; emek tarihinde ve siyasal alanda yerini bulmuş bir söz. Daha iyi yaşam koşulları için, eşitlik, adalet ve özgürlük için verilen mücadelelerin sembol sloganlarından.

Bu paylaşımdan sonra yorum yapan ve mesaj atan birçok arkadaşım oldu. Mesajlar içinde “emeğin hakkının verilmediğini” söyleyenler, “emin misin?”, “gerçekten öylemi?” diye soranlar vardı. Çoğunu yakından tanıyordum ve hayatları emek mücadelesi içinde geçen, emekten yana olan, emek veren kişilerdi. Emeğe verilen değer ile ilgili kaygıları, yaşanmışlıklardan oluşan kırgınlıkları ve umutsuzlukları vardı.

Üretim ve tüketim ilişkileri içinde emeğin rolü çok büyük. Hayatımızda yer alan her şey emeğin ürünü. Şu an bu yazıyı okuduğunuz bilgisayar, oturduğunuz koltuk, bulunduğunuz mekan ve onun içinde yer alan eşyalar, giysileriniz bir üretim zinciri içinde doğadan, kaynaklardan süzülüp gelerek hayatımızda yer alıyor. Her birinin bir yolculuğu ve süreci var.

Emek; niteliği, süreçleri, bilgi toplumu, teknolojik gelişmeler  üzerinden tartışılsa da değerini korumaya devam ediyor. Çevremizde insan tarafından üretilen her şey önce insan aklında ve yaratıcılığında şekilleniyor. Önce hayal ve düşünce dünyasında, zihinlerimizin derin koridorlarında oluşuyor. Sonra dış dünyada karşılığını buluyor. Akıl, yaratıcılık ve emek birbirini tamamlıyor ve birbirine bağlı. Sonuçta bedenimizi oluşturan hücrelerin enerji üretmeleri, işlevlerini sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmesi de hücresel bir emek sonucunda gerçekleşiyor.  Günlük hayat içinde yer alan koşturmalarımız içinde bedenimizde oluşan bu işlemlerin farkına varmak pek mümkün değil. Tıpkı yaşamlarımızda, işyerlerimizde, bulunduğumuz  kurum ve kuruluşlarda olduğu gibi. Orayı var eden yapıları tutan yani beden gibi onun varlığını sürdüren hücresel tarzda çalışan, emek var. Görünmeyen, düşünülmeyen, önemsenmeyen bir emek.   Buz dağının görünmeyen tarafı gibi. Görmek ve hakkını teslim etmek için bilmeye ve görmeye dair isteğin ve bunu gerçekleştirecek iradenin olması gerekiyor. Yada buz dağının tersine dönmesi gerekiyor.

Çocuklara öğretilen bir oyun vardır. Hepimizin bildiği bir oyun adı beş kardeş. Çocuğun parmakları tek tek, “bu tutmuş, bu temizlemiş,  bu pişirmiş, bu yemiş, buda hani bana hani bana demiş” diyerek tutulur, hani bana diyene yok sana denir ardından çocuk gıdıklanır. Masallar, oyunlar, küçük yaşlarda kodlanan roller ve işbölümleri ile dolu. Toplumlara dair algılar, öğretiler bu tür araçlar ile aktarılıyor, güçleniyor. Çocuklar bu tekrarlanan sözler ile büyüyor. Emek olmadan yemek olmuyor. Türkçede yemek kelimesinin hem yenilen şey, hem de yeme eylemi anlamına gelmesi ayrıca önemli yani emek olmadan yemek yemekte olmuyor.

Öyleyse ne yapacağız?

Hayatlarımız yemeği yiyen ile hani bana diyenin arasında ki iktidar savaşında şekilleniyorsa, yakalayan, ayıklayan, pişiren başka bir şey yapmak durumunda.

Adaletli bir paylaşım,  eşitsizliği üreten bir üretim sürecinden oluşturulamıyor. Görünmeyen emeğin en görünmez yanı olan kadın emeği  açığa çıkmadan adil bir paylaşım mümkün olamıyor.  Üretim ve tüketim süreçlerinde ki yaklaşımlar, ezen ezilen, emek sermaye, ilişkisi üzerine 21. Yüzyıl’ın başında tekrar kafa yormak gerekiyor. Üretimden gücünü alanlar ile tüketimden gücünü alanlar arasındaki ilişkiyi yorumlamak gerekiyor. Hayatın her alanında oluşturduğumuzun emeğin farkında olmak, sahip çıkmak, sorumluluğunu almak  ve onun hakkını vermek gerekiyor.

Peki; sevgiyi üretmek, dostluğu, barışı, kardeşliği  kısaca,  hayatı yeniden üretmek, bunun gücü ve enerjisi nereden geliyor? Bunun için harcanan emek.

Ve unutmamak, 1977 1 Mayıs’ını, daha iyi bir yaşam için hayatlarını kaybedenleri, çocuk işçileri, kadın işçileri, sömürüyü.

madenci

“Emek en yüce değerdir.”

Yeni Soluk
YUKARI
KATEGORİLER