Hasan Hınıslı

Tükenmez Kalem

hasanhinisli@gmail.com

Hırs, hırslı, hırssız, hırsız. Ne kadarda çok birbirine benzer kelimeler değil mi?

Hırs, Arapça bir kelime olup “çiftleşme döneminde çiftleştirilmeyen gözü dönmüş develerin ağzından akan salya” anlamına geliyormuş.

Arapça diğer bir anlamı ise: Devenin diken yemesine hırs denirmiş. Deve diken yerken dikenin batması nedeniyle canı acır, ancak yine de yemeyi sürdürerek, ağzı burnu kanamasına rağmen kendisine bir şey olmayacağını zannedermiş. Devenin bu fdavranışına ‘hırs’ deniliyormuş.

Hırs’ın 12 Eylülden sonra yaşamımıza damgasını vurduğunu söylersek yanılmamış oluruz. Hırs doksanlarda yerini iyice sağlamlaştırdı. Hırslı olan kişiye haris denildiği düşünülürse aslında pek matah bir şey olmadığı anlaşılır.

Lakin sistem artık bireylere hırslı ve dolayısı ile haris olmayı dayattığı için, kötü komşunun iyi komşuyu kovması gibi harisler; kardeşlik, kanaatkârlık gibi özellik barındıran insanları sindirmiş, başarıyı hâkimiyetlerine alarak, amaca ulaşmak için her şeyin mubah olduğu düşünce evrenlerinde başkalarının haklarına dahi göz koymayı meşrulaştırmışlardır.

Girdiği her bünyeye aşırı derece de ‘zarar’ veren, iş dünyasının içinde barınmanın ‘olmazsa olmaz’ı, kişiyi paylaşımcı ortak yaşam ve merhametten yoksun bırakan, önündeki her şeyi silip süpürmesine neden olabilecek şiddeti üreten çok kötü bir duygu!

Hırs insanı bencilliğe sürükleyerek, hayatını dar eder. Bu nedenle de insanların birbirine aşırı derece de nefret salgılamasına neden olduğunu düşündüğümüz bir durum da diyebiliriz.

Ademoğlunun medeniyetle tanışmasından sonraki geriye dönük ilkelleşen güdüsü olup üstünlük kurma kaynağıdır.

O, hiç bir zaman mahallenin popüler çocuğu olmamıştır, misket oynarken kazanamamış, mahalle maçlarında sürekli kaleye geçirilmiş hiç gol atan çocuk olmamıştır. En iyi olduğu hiç bir şey olmamıştır çocukken belki de. Futbol oynanırken annesi tarafında eve çağrılan çocuktur. Yaz geceleri oyunlarının lideri vesaire olamamıştır. Ancak büyümüş ve eline müthiş imkânlar geçmiştir. Bu imkân hele ki siyasi ise; “yandı gülüm keten helva”ki hemde nasıl yandı(!) İş hayatları genellikle kurumsallıktan uzak kara düzendir. Sigortasız işçi çalıştırmak, maaşları zamanında vermemek, asgari ücreti bile çok bulup kenarından köşesinden kırpmak, işçiye servis, yemek gibi zorunlu verilmesi gerekenleri işyerinde çalışan bir ablaya gelişigüzel yaptıran, o ablayı da yemek işinden sonra başka işlerde kullanan tiplerin hırsı zaten arşa çıkmıştır. Bunlar kendilerini emekli ettikten sonra da rahat durmazlar. Bu sefer de hayır işlerinde ve siyaset dünyasında en öndedirler. Geçmişte yaptıkları haksızlıkları bir kenara bırakmış hayırsever işadamı rolüne soyunmuşlardır.

Para harcayarak etrafını etkilemek, amigo satın almak, nüfuz sahibi insanların içinde garsonun getirdiği hesabı herkesten evvel davranarak ödeme hamlesi yapmak, bir yaptığını bin göstermek gibi. Vermedikleri halde “onlarca öğrenciye burs veriyorum” söylemleri ağızlarından eksik olmaz. İşin en ilginç yanı bunlar yaptıkları iyilikleri kör gözüne parmak misali medyanın kadrajına girmeden yapmazlar.

Düşünebiliyor musunuz, adamın elinde kurumsal orta düzey bir yetki ya da kurum! Ancak adamdaki hırs sürekli bir numara olmak! Kurum içinde etik bir kurulda ise; ‘etik metik hak getire’ her şeyi tarumar eder o kaba hırsı için.

Bu adamlar amaca ulaşmak için, en kutsal şey neyse onu kullanmaktan çekinmezler. Sol için ideoloji ve eğitim, sağ için ise mukaddesat ve din oldukça önemlidir. İşte bu harisler hırslarına yenilip bunları bile kullanmaktan asla çekinmezler. Malumunuz etrafınıza bakınız(!)

Evet, hep dedik, tekrarlayalım; “bir kişi veya kurumu başta liyakatsiz hırslı amir, kibir, seçkincilik, hak etmeyene yakını veya ondan olduğu için verilen görev, beceriksiz yardımcı, kendini yenilemeyen kanaat önderleri ve eğitmenler en önemlisi koltuk kaygısı taşıyan yöneticiler önce “zulme” sonra “yok oluşa” götürür…”

06052010

Yeni Soluk
YUKARI