MFatih Güçlü

Buzdağı Altı Sohbetleri

mfatihguclu@yenisoluk.com

80’li yılların kült filmlerindendir “Mad Max”, yani “Çılgın Max”. Film yakın gelecekte geçer ve Max, gelecekte görev yapan bir polis memurudur. Kanunsuzluk, keyfilik, suç işlenme oranları almış başını gitmiştir, bu nedenle o dönem hızlı ve gelişmiş polis arabaları olsa da polislik mesleği en zor yapılacak mesleklerden birisidir. Max gibi o dönem polislik mesleğini icra edenlerin başına bir “Çılgın” lakabı her halükarda koymak gerekir, fakat Max’in çılgınlığı bu lakaptan da fazladır, gözü kara bir polis memurudur. Bir suç çetesi tarafından bir gün ailesi öldürülür, o da çetenin kaç kişi olduğuna bakmaksızın peşlerine düşer ve hepsini öldürür. Ünlü Avustralyalı aktör Mel Gibson’ı tanınır bir aktör haline getiren filmden sonra devam filmleri de yapılmış, hepsi iyi gişe hasılatı bırakmıştır. Serinin dördüncü filmi olan “Mad Max – Fury Road” (Çılgın Max – Hiddet Yolu) ise 2015 yılında vizyona girerek yeni nesle bu film serilerini tanıtıcı bir rol üstlenmiştir, bu sefer başrolde Mel Gibson değil Tom Hardy vardır.

Geleceğe yönelik olarak karamsar bir hava yansıtır Mad Max filmleri, kanunsuzluğun, keyfiliğin, güç savaşının, adaletsizliğin kol gezdiği bir gelecek senaryosu sunar bizlere. Filmler bu yönüyle izleyeni rahatsız ederler, çoğu izleyici de aksiyon sahnelerinin heyecanına kapılarak içinde oluşan bu rahatsızlığı görmezden gelir. Zaten dünyamızın hali şu an bile kötü değil midir ki gelecekte daha iyisi olsun. Peki, hiç düşünmüyor muyuz; hakikaten insanların yakıt, yiyecek, su ve güç peşinde koştukları adaletsiz bir dünya mı sarmalayacak gelecekte bizi? “Film bugünün biraz daha beterini anlatıyor sadece, olabilir.” diye düşünenler bugünün geleceğin temeli olacağını ya da bugünün niye böyle olduğunu hiç düşünmüyorlar mı?

Aslında Mad Max filmleri ile “Egoların değerleri yok ettiği bir dünya nasıl olur?” sorusunun yanıtı izleyiciye sunulur ve izleyici bu yönüyle düşünmeye sevk edilir. Son filmde gücü elinde bulunduranlar tebaalarının ihtiyaçlarını düşünmeden su gibi doğal bir kaynağı bile kısarak, paylaşmayarak, destek ve paylaşma değerini yerle bir ederler, biz bilinci oluşmasının önünü tıkarlar. Gücü elinde bulundurdukları için başkalarını ezmeye hakları olduğunu düşünürler, yakıtı, giyeceği, yiyeceği, barınağı vb. önce kendileri için temin ederler, geri kalanı düşünmezler, böylece hakkaniyet ve adalet değerlerini de hiçe sayarlar, merhamet değerini de… Güçlerine karşı gelenler için yaptıkları da onları yok ederek olabilecek tehditlerden kurtulmayı sağlamalarıdır, aynı değerler bir kere daha alaşağı edilmiştir. Tebaalarını uydurma hurafelere boğarak uyuturlar ve sömürürler, doğruluk ve dürüstlük değerlerini de bu sayede hiçe sayarlar, gerçeğe saygısızlık ederler. Aslında Mad Max filmlerinde örnek olarak verdiğim değerleri alaşağı eden davranışları tüm insanlık tarihinde maalesef bolca görebilmek mümkündür. Bu davranışların toplumun geneli bakımından hoş sonuçlar doğurduğunu söyleyebilmek kanaatimce mümkün değildir.

İnsanlık tarihinde üç büyük devrim vardır, Tarım Devrimi, Endüstri Devrimi ve şu an başlangıcında olduğumuz İletişim / Bilgi devrimi. Önceden avcı toplayıcı olan toplumlar tarım devrimi ile yerleşik düzene geçmişler, dinlerin ortaya çıkışı ile de din – tarım toplumları oluşmuştur. Avcı toplayıcı ve göçebe toplumlarda sözlü yasa denen töre esastır ve töreyi koyan bir lidere ya da lider grubuna ihtiyaç vardır. Yerleşik düzene geçildiğinde dinlerin de etkisi ile yazılı kurallar oluşmaya başlamıştır, fakat orta çağa doğru yaklaştıkça dinler etkisini daha da arttırmış şeriat dediğimiz dini uygulamalar (Şeriat Arapça “yol” anlamına gelmektedir.) yasaların yerini almıştır ve din-tarım toplumları ortaya çıkmıştır. Bu toplumlarda din ya da mezhepler bugünkü partilerin siyasi kişiliği gibidir, her yeni din ya da mezhep iktidara karşı bir tehdit oluşturmaktadır. Şeriat, toprağa ve tek tanrılı dinlere dayalı feodal imparatorlukların değerler sistemini, kurallarını yansıtır. Feodal imparatorluklar döneminde, yani tek tanrılı dinlerin ve toprak ağalarının egemen olduğu dönemde, bir önceki göçebe aşiret döneminin değerler sistemi, yani töresi, şeriat ile çatışmadığı ve çelişmediği alanlarda egemenliğini sürdürür. Aslında tek tanrılı dinlerin “şeriat” dönemi de feodal nitelikli olduğu yani “ağalığa” dayalı olduğu için, “aşiret döneminden” gelen ve “aşiret reisine bağlılık” üzerine kurulu töre, cemaat yaşamının pek çok alanında, tek tanrılı dinlerin şeriatı ile çatışmaz, çelişmez, tam tersine ona destek verir. (Emre Kongar – Toplum Bilim Açısından Töre, Şeriat, Evrensel Hukuk – http://www.kongar.org/aydinlanma/2000/aydin206.php )

Daha sonraki aşama endüstri devrimi aşamasıdır ki Fransız ihtilali ile başladığı kabul edilir. Endüstri devrimi ile bir önceki dönemdeki yönetici sınıf toprak ağaları, din adamları ve onların kölesi köylü halkın yerini toprak ağalarının kalıntıları olan asiller ve din adamlarının yanında yönetime el koyan sermaye sınıfı ve özgür vatandaşlığa doğru hızla yürüyen kentli işçiler ve öteki kentliler alır. (Emre Kongar – Toplum Bilim Açısından Töre, Şeriat, Evrensel Hukuk) Çünkü endüstri devrimi ilk kez yönetici sınıf ve din sınıfı karşısında bir karşıt sınıf (Sermaye sınıfı – Burjuvazi) yaratmış, bu sınıf da işçi sınıfını oluşturmuştur. Böylece demokrasinin olmazsa olmaz ilk süjeleri oluşmaya başlamıştır. Bu dönem zarfında insan hakları, milliyetçilik ve ulus devlet kavramları ortaya çıkmıştır. Osmanlının da yıkılmasında büyük katkısı olan milliyetçilik akımları ve akabinde oluşan ulus devletler endüstri devriminin sonucudur, çünkü Feodal devlette egemen olan meşrutiyet anlayışına göre devletin sahibi ve meşruiyetinin kaynağı monarşidir. (Yönetici sınıf – Din Sınıfı) Feodal sistemin zayıflamaya başlamasıyla birlikte güçlenen burjuvazi sınıfı, politik etkinliğini pekiştirmek için kitlelerin desteğini arkasına almak zorundadır. Buradan hareketle egemenliğin kraldan alınarak halka verilmesi süreci içinde milliyetçi akımların güç kazanması, milli egemenlik fikrinin kitlelerde geniş yankı bulmasını sağlamıştır. 19. yüzyıl Avrupa’sında endüstri devrimi, yazılı basının gelişimi ve öğretimin kurumlaşması gibi etkenlere bağlı olarak ortak dil, kültür ve değerlerin yaygınlaşmasının önü açılmıştır. Bunlar da ulus devletin oluşumunu hızlandıran etmenlerdir. Dolayısıyla bu dönemde milliyetçilik iki farklı şekilde; biri ırkçılık, diğeri de herkesi din, dil, ırk, mezhep farkı gözetmeksizin eşit kabul eden evrensel hukuk ilkelerine bağlı demokrasi olarak tarihe yansımıştır. Bir ulus devlet içinde yaşayan milletin üyesi her vatandaş, hukuk karşısında eşit kabul edilmiştir. Bu, insanlık tarihi bakımından o kadar önemli bir gelişmedir ki bu gelişme öncesindeki yaygın bilince ve kültüre meydan okumaktadır.

Şimdi bu kadar şeyi neden anlattım; dışımızdaki dünyadaki gelişmelerden içimize sirayet eden gelişmeleri daha iyi anlayabilmemiz için. Çünkü özellikle avcı toplayıcı toplum ve din tarım toplumlarına sirayet etmiş genel kollektif kültür; gücü elinde bulunduranın hükümranlığının kabul edildiği güç/korku kültürü olmuştur. Bu psikolojik anlamda güçlünün sözünün geçtiği güçsüzün biat ettiği bir sen-ben bilinci oluşturur. Bu bilinç, kendi özünün farkına varamayan, bireyleşememiş, kişilik sahibi olamamış, yaptıkları işi mış gibi yapan, aklı işletmekten uzak, gücün uygun gördüğü, yani korku kültürü değerlerini benimseyen insanlar yaratır. Tüm insanlık tarihinde hiç mi insan haklarını gözeten demokratik yönetim tarzları oluşmamıştır diye sorulabilir. Yukarıda bahsetmiş olduğum gibi “İnsan hakları” kavramının temeli 18 yüzyıla Fransız İhtilaline dayanır, eski Yunan devletlerinde ve Roma Cumhuriyetinde demokratik yönetimlere rastlanır, fakat bunların toplamı bilinen tüm insanlık tarihi ile karşılaştırıldığında çok küçük bir dönemi kapsamaktadır. M.S 59 yılında Roma Cumhuriyetinin çökmesi ile 1000 yıllık bir tarihte demokrasi kelimesi ağızlara alınamamıştır. (Bu konuda detaylı bilgi için bakınız: Onur Öymen-Demokrasiden Diktatörlüğe) Sonraki aşamada Magna Carta (M.S. 1215) gibi düzenlemeler ortaya çıkmışsa da bugünkü anlamda çağdaş demokrasilere ulaşılması endüstri devrimi sonrasında 20. yüzyıla dek sürmüştür. Bundan asırlar önce değil, sadece 79 yıl önce Avrupa’nın göbeğinde Almanya’da bir diktatörlüğün olduğu unutulmamalıdır.

Dolayısıyla asırlarca egemenliğini devam ettirmiş güce dayalı korku kültürü, psikolojisi bozuk hasta toplumların oluşmasına yol açmıştır. Bu kültürün temelinde yer alan sen-ben bilinci, insanı çocukluğundan itibaren etkileyerek psikolojik temellerini belirleyen ait olma birey olma dengesini bozmuş, insanın önemsenme ve umursanma, kabul edilme ve yargılanmama, değerli ve vazgeçilmez olma ihtiyaçlarını giderememiş, biat etmesi için neye yetkin olduğunu göz ardı etmiş, yetkinliğine ve yapabileceklerine inanılmayarak özgüveni olmayan, yeterli sevgi görmediklerinden de sevilmeye layık olmadıklarına inanan insanlar yetişmesini sağlamıştır. Bu durumu tersine geliştiren aşama endüstri devrimi ve insan haklarının gelişimi ile fen bilimleri ve özellikle psikoloji ve sosyoloji gibi sosyal bilimlerdeki ilerleme vasıtasıyla yaratılan bilinç evrimi ile oluşmuştur. Bu evrim halen iletişim / bilgi devrimi ile gelişmeye devam etmektedir. Mevlana gibi , Atatürk gibi, Mahatma Gandhi gibi bu yanlış kültür kalıplarının içinden yetişmiş değerli aydın ve devrimci kişiliklerin varlığı kanımca ancak hayatın dialektik yapısı ile açıklanabilir.

Benim doğduğum yıl olan 1970’de hayata veda eden Gestalt terapisinin kurucusu psikolog Fredrick Perls’e göre; insanın iletişim içinde olduğu çeşitli katmanlar bulunmaktadır, bunlardan birincisi özü (canı) üçüncüsü dış dünya, bu ikisi arasında yer alan ikincisi ise sosyal çevre ve kültürdür. İnsanın kişilik gelişiminin oluşumunda doğuştan getirdiği genetik özellikler yanında içinde bulunduğu sosyal çevre ve kültürün etkisi büyüktür. Çünkü insanın egosu sosyal çevre ve kültür katmanında oluşan bir bilinç türüdür. Ego’nun Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre anlamı “Ben” demektir ve Latin kökenli bir kelimedir. Ego; kişiyi diğerlerinden ayıran, sınırlarını belirleyen, farklılıklarını ortaya koyan ben bilincidir. (Doğan Cüceloülu – Savaşçı) Ego (nesnel ben) , nesne ve haz odaklı olup, aslında bir yönüyle insanı koruma mekanizmasıdır. İlk çağlardan bu yana acıktığında ona yiyecek aratan, korumak için barınak bulan insanın egosudur, bu nedenle de nesne odaklıdır. Ego, gereksinmeler dinamiği içinde çalışır ve bu gereksinmeler içinde ortamı algılar. Sınırları, farklılıkları algılamaya önem verir. Bir ormanda avını arayan avcının veya bir şehirde müşteri gözeterek süren bir taksi şoförünün algılaması ve davranışı nesnel beni tarafından yönetilmektedir. Böyle bir algılama içinde nesneler, birbirlerinden ayrı, belirgin şekilde farklı algılanırlar. Bu tür bir algılama organizmanın kendi işine yarayan şeyleri hemen algılamasına ve onlara yönelmesine yol açar. Ego / nesnel ben cömert değildir, korku ve kaygıyla sürekli sahip olmak ister, vermek istemez. Verdiği zaman verdiği şeyin karşılığını daha iyi alacağını umut eder. Ego aynı zamanda haz odaklıdır, ait olma temelli bir sürü isteklerin, arzuların kaynağıdır. Niçin? Çünkü başkaları tarafından tanınmak, şöhretli olmak, beğenilmek, takdir edilmek, diğerlerinden daha güçlü olmak hep egodan kaynaklanır. Korku, öfke, endişe ve hüzün hep ego kaynaklı duygulardır. (Doğan Cüceloğlu – Savaşçı) Nasıl olmasın ki, çünkü asırlardır korku kültürünün egemenliğinde olan kollektif kültür, insanların psikolojilerini etkilemiş, ait olma birey olma dengesi bozuk nesnel benlerinin güdüleri ile ördükleri hapishaneler içinde yaşayan, gözlemleyen bilinçleri gelişmemiş hasta insanlar yaratmıştır.

Bir toplumda ait olma bilincinin ya da birey olma bilincinin bir diğerine göre fazlalığı yine egoyu olumsuz yönde etkiler yani biat kültürü nasıl insanın egosunu olumsuz etkileyip bağlaşık kişilikler yaratıyorsa tüketim toplumu ya da kapitalist kültür de bireyci insan yaratarak insanın egosunu olumsuz yönde etkilemektedir. Kanaatimce bu bilgiler okuyucuya bir önceki “Hasta Toplumlar-İlk Farkındalık” isimli yazımda yer verdiğim monark kişiliklerin ya da yakın tarihteki ve günümüzdeki diktatör ya da aynı bilinçteki kişiliklerin nasıl bir ruh hali içinde olduklarını daha net bir şekilde görebilme fırsatı sağlamaktadır.

Bahsettiğim yalnızca bir toplumun başındaki nesnel beni kuvvetli kişilikler değil, toplumun her yanına yayılmış bazen trafikte sağlı sollu hareket ederek güçlü olduğunu zannedip bundan haz alan, kadını aşağılayarak ezen bazen de tecavüz eden, şirketinizde karşıt fikrinizi söylediğinizde veyahut menfaatine uygun davranmadığınızda sizi alaşağı etmeye çalışan v.b. toplumun her yanına yayılmış kişiliklerdir. Bu kişiliklerin fazla olduğu, hukuk bilinci ve sistemi oluşmamış ya da verimsiz çalışan toplumlar tarihteki toplumlar gibi “Hasta Toplumlar” sıfatı ile anılmaya mahkumdurlar.

Bu kişilikleri ya da bunlardan oluşan hasta toplumları gözlemleyip anlam verme sistemlerini çözmekten daha da önemlisi; insanın önce kendisini objektif olarak gözlemlemesi, “Gözlemleyen Bilinç” dediğimizi bu bilinç seviyesine ulaşmasıdır. Çünkü ancak bu sayede yetiştiği sosyal çevre ve kültürün egosunu nasıl etkilediğinin ve onun kişiliğinin gelişimini engelleyecek duvarlar örüp örmediğinin farkına varabilir. Bu farkındalık öyle önemli bir farkındalıktır ki; yaşadığınız hayatın sizin hayatınız mı yoksa başkalarının hayatı mı ya da egonuzun egemenliği altındaki bir hayat mı olduğunun da farkına vardırır, yıllardır belki de göz ardı ettiğiniz özünüz ile kucaklaşmanızı sağlar. Bunların farkında olmanız da yetmez çünkü her an tetikte, farkındalık hali içinde olmanız gerekir, siz olgunlaştırana kadar içinizde iç sesiniz vasfında kendiniz sandığınız bin yıllara dayalı, hasta toplum kollektif kültürünün izlerini taşıyan egonuz, sizi en az sizin kadar iyi tanıdığı için bir anda sizi egemenliği altına alabilir. İşte bu nedenle kutsal kitaplarda betimlenen Tanrı’nın insana yansıması evrensel ilke ve değerler, şeytanın insana yansıması ise olgunlaştıramadığı egolarıdır. İçimizdeki şeytanı olgunlaştırmak aklı kullanmaya, sorgulamaya, araştırmaya, okumaya, gözlemleyen bir bilince sahip olmaya ve evrensel ilke ve değerlerle uyum içinde yaşamamıza bağlıdır. Bu nedenle şeytanı dışarıda değil önce içinizde arayın, başkasından değil önce kendinizden çekinin!

 

“Hasta Toplumlar – 2 – EGO” için 3 Yorum

  1. Süheyla Erol dediki : Cevapla

    Bir kaç yüz kişilik gruplar halinde yaşayan göçebe toplumlar, klan ve boylar da insanların daha çok insan olduklarını düşünüyorum. Kollektif mülkiyet anlayışı , insani davranışların temel taşıydı.Toprağa yerleşme, tarımın başlaması ile bireysel mülkiyet anlayışı ve beraberinde egemenliğin ferdileşmesi insandaki egoyu şişirmeye başlamıştır.İnsani özelliklerin yozlaşmaya başlaması, yazılı ve yazısız kuralları zorunlu kılmıştır.Bu kurallarla, kaybedilen insani davranışları yeniden inşaa etmeğe çalışmıştır toplumlar.Bu gün gelinen noktada, ahlak hukuk gibi temel düzenleyici kuralların yaptırım gücünü kaybetmesi,hatta egoların tatmini noktasında, süistimal edilmesi yozlaşma da tehlikeli bir noktaya taşımıştır toplumları.

    • Mehmet Fatih Güçlü dediki : Cevapla

      Değerli Hocam; yazımı okuduğunuz ve yorumlarınız için çok teşekkürler. Antropoloji profesörü Robert B. Edgerton tarafından 1991 yılında kaleme alınan “Hasta Toplumlar” isimli kitap bu yazı dizimin temelini oluşturuyor ve kitap ilkel toplumlarda dahi yanlış kültür kalıpları nedeniyle sosyal deformasyon olduğu iddiasında. Bu konuda da kitapta bir çok örnek mevcut. Bir arkadaşım “Brahma Kumaris” denen bir hint felsefesinden bahsederek bu felsefik görüşün insanlığın evriminin başında birlik bilinci olduğundan egonun oluşamadığı kanaatinin hakim olduğu, egonun birlik bilinci ortadan kalktıktan sonra var olduğu inancına sahip olduğunu dile getirmiş. Gerçekten bir bilinç evrimi olduğu farz edilse ve insanlar arasında biz bilincinın var olduğu kabul edilse ego yine var olur mu? Düşünmek lazım. Bana göre yine var olur ama bugünkü gibi özle iletişimi koparmayacak ve hatta onu destekleyecek uyumda olur diye düşünüyorum. Çünkü hayat dansı için ait olma bilinci yanında insanın birey olma bilincine de ihtiyacı var. İlk yazımın linkini aşağıda paylaşıyorum;

      http://yenisoluk.com/hasta-toplumlar-1/

      Saygılarımla

  2. Ülkü Güçlü dediki : Cevapla

    Çok güzel teşekkürler. ….

Yeni Soluk
YUKARI
KATEGORİLER