MFatih Güçlü

Buzdağı Altı Sohbetleri

mfatihguclu@yenisoluk.com

İlk Farkındalık

Son on yıl içinde izlediğim en önemli filmlerden birisidir; “Apocalypto”. Her ne kadar tarihçiler tarafından salt tarihsel gerçekleri yansıtmadığı gerekçesiyle eleştirilmiş olsa da Mel Gibson’ın yönetmenliğini yaptığı film, “Hiçbir toplumun önce kendi içinde çökmeden dışarıdan fethedilebilmesi asla mümkün değildir.- W. Durant” düstüru ile başlayıp Maya imparatorluğunda kuraklığın ve hastalığın kol gezdiği bir dönemde korkuyu önce kendi içinde yenmesi gerektiğini dile getiren babasının öğüdünü hayatına adapte etmeye çalışan avcı, toplayıcı kabile üyesi bir genç erkeğin bu uğurda verdiği mücadeleyi anlatmaktadır. Küçük çocuğu ve hamile bir karısı olduğu halde bir grup savaşçı asker tarafından köyüne baskın yapılarak kaçırılan bu genç erkeğin ve aynı köyden başka erkeklerin önce savaş esiri yapılmak için kaçırıldığını sanır seyirci, oysa yaşadıkları kuraklık ve hastalıklara kızdırdıkları tanrılarının sebep olduğunu düşünen Maya aristokrasisinin insan kurban etme töreni için kaçırılmıştır bu genç erkekler. Karıları da köle olarak satılacaktır, arkalarından ağlayan ve yapayalnız kalan çocuklarını geride bırakmaya zorlanarak. Erkekler, çok zor şartlarda şehre ve şehrin içindeki kurban etme merasiminin yapıldığı dev bir merdivenli piramide, ziguratlara getirilirler, zayıf olanlar dayaktan ve güçsüzlükten yolda canlarını çoktan vermişlerdir. Ancak şehre varıp da mavilere boyandıktan sonra zigurat’taki kurban sunağına getirildiklerinde başlarına neler gelebileceğini anlarlar, elinde keskin bıçağa benzer bir alet bulunan başrahip bir takım dualar ve tanrı Kukulkan’a (Tüylü Yılan) yakarıştan sonra elindeki aleti kurbanın midesinden sokarak yukarı hizada hareket ettirip kalbini çıkarır, belli bir süre kurban hala atan kalbi ile göz göze gelir. Bu arada töreni izleyen imparator ve kraliçenin yüzünde en ufak bir merhamet belirtisi yoktur, çünkü olması gereken yapılıyordur. Sunak etrafında oynayan küçük veliahtlar için de aynı tepkiler geçerlidir, bunlardan birisi oyuncağını aldığı için törenin sonunda kardeşini şikâyet etmektedir annesine. Töreni izleyen halk da kendinden geçmiş, törenin yapıldığı tapınağın üstünden atılan kurbanların cansız cesetleri merdivenlerden yuvarlanırken coşkuyla bağırmaktadır. Ve sıra filmin kahramanına gelir….

Bu satırları okurken yüzünüzün ekşidiğini, içinizin burkulduğunu görür gibiyim, hatta bazılarınız gözünüzde canlandırdığım bu sahne nedeniyle bana biraz içerlemiş de olabilir. Bu filmi izlemeden önce İnka, Aztek, Maya toplumlarındaki kurban etme törenleri hakkında bilgi sahibi bulunduğumdan, filmi izleyebilmem tam 4 yılımı aldı, Mel Gibson’un cesaretle bu meseleyi irdeleyeceğinin farkındaydım. Fakat bu filmden bana daha çok ıstırap veren bir kitabı geçenlerde okumaya başladığımı itiraf etmeliyim; “Hasta Toplumlar”. Kendisi antropoloji alanında profesör olan Robert B. Edgerton tarafından kaleme alınan kitap, uzun yıllara dayalı bir emeğin ürünü. Kitabın sayfalarca yer kaplayan kaynakçası da bunun açık bir göstergesi.

İnsanın geçmişten bugüne yaşamış olduğu sert doğa şartlarına, doğal afetlere, insan ya da hayvan saldırılarına karşı kendini koruyabilmek amacıyla oluşturduğu davranış biçimlerini, bu davranış biçimlerinden oluşan kültür ve toplum yapılarını inceleyerek bunlardan olumlularını adaptif, olumsuzlarını ise maladaptif olarak tanımlıyor Edgerton ve o dönemin şartları ile oluşturulmuş bir davranış biçiminin o dönem bakımından adaptif kabul edilebilirken bugün aynı davranış biçiminin maladaptif, yani zarar verici olabileceğini beyan ediyor kitabında. Bunu yaparken de antropoloji ilmine gönül vermiş antrapologlar tarafından gözlenip kâğıda dökülmüş birçok yaşanmış örneğe yer veriyor.

Zaten kitabın bana göre en zor kısmı da bu, Mel Gibson’ın tarihsel bazı gerçekleri göz ardı ederek yarattığı kurgu bir macera filminin aksine, tamamıyla gerçek olan bu olayları okumak ve içine sindirebilmek gerçekten çok zor. Hemen aklınıza yazımın ilk paragraflarında yer verdiğim filmde geçen insan kurban etme geleneğinin Maya toplumu bakımından doğru olup olmadığına dair kitapta herhangi bir bilginin bulunup bulunmadığına yönelik bir soru gelebilir. Kitapta filmde anlatılan hikâyedeki kurban ritüellerinin Maya toplumuna ait değil daha ziyade Aztek toplumuna ait olduğundan bahisle, Azteklerin insan kurban etmek için çevre yerleşim bölgelerinden esirler topladıkları dile getirilmektedir. Her yıl 15.000 ila 250.000 arasında insanın kurban edildiği bu toplumda çeşitli dönemlerde kurban edilenin etinin de halk tarafından yendiği bilgisine de ayrıca yer veriliyor. Yani mesele tahmin ettiğinizden de ağır.

Sırf bu da değil, kitapta insanı dehşete düşüren birçok olay var, örnek olarak küçük bir kabileyi dev bir imparatorluğa çeviren Shaka’nın Zulu Devletindeki korku dolu hükümdarlığında yaptıklarını verebiliriz. Kitapta anlatılana göre bu toplumu incelemeye giden antrapologlar bu adamın yaptıkları bazı eylemlere dayanamayarak yanından uzaklaşmak zorunda kalmışlar, bir sabah 60 tane 13 yaşından küçük çocuğun öldürülmesini hükmetmesi olayında olduğu gibi. Kitabın genelinde türlü kültürlerden örneklerle kadınların tarih boyunca nasıl ezilmiş oldukları da anlatılıyor, bazı toplumlarda kadın ava çıkıyor, avın iyi tarafını erkekler yiyor tıpkı bizde erkeklerin kahvede oturup kadınların tarlaya çalışmaya gitmesi gibi. Bazı toplumlarda ilk bir hafta anne sütünün çocuğa olan tıbbi faydaları ispat edilmiş olmasına rağmen emzirilmesine izin verilmiyor, yine bazı toplumlarda örneğin Hindistan’da kadın, ölen kocasının ardından onunla birlikte yakılmak zorunda bırakılmış, bu törenlerde yanarak canlı canlı can veren kadına Sati deniliyor. Mesela Çin’de son derece acı veren bir yöntem ile kadınların ayakları sarmalanarak çok ince bir hale getirilmesi âdeti yıllarca devam etmiş. Fakat bunun yanında bazı toplumlarda ise erkeğin yaptığı aşırılıklar karşısında ezilen kadının hemcinslerinin yardımıyla erkeği bağlayıp, sözle aşağılama hatta dövme hakkı bulunuyor.

Sırf kadınlar değil bazı toplumlarda, toplumda söz sahibi olabilmek için erkekler açısından da çok zor şartlar getirilmiş, erkekliğe geçme törenleri çok ağır ve tehlikeli olabilmekle beraber geçemeyeni dışlayarak yabancılaştıran toplum yapıları genç erkekleri intihara sürükler bir hal almış. Örneğin Papua Yeni Gine’de Bumin Kuskusmin toplumunda bir antrapoloğun 24 aylık araştırmasında meydana gelen 58 ölümün 30’u intihar nedeni ile gerçekleşmiş, yani %57’lik bir kısmı.

Tabi ki dünyanın çeşitli toplumlarının genelinde kabile reislerinin, toplum liderlerinin, din adamlarının, büyücülerin, kâhinlerin toplum içinde farklı duruşları hep olagelmiş. Bunların çoğu halkın emeği ile gerçekleşen üretimden ya da avlanan hayvanlardan kendilerine veyahut yandaşlarına hep fazlasını temin etmişler. Kitapta bunun gibi insanın yüreğini dağlayan birçok örnek bulunmakta, burada bunların sayısını arttırarak sizi daha fazla irite etmek istemiyorum, merak eden varsa bu değerli kitabı alıp okuyabilir. Kitabın beni etkileyen yönü ise verdiği örneklerden ziyade bizleri ulaştırdığı sonuçlardır; dikkat ettiyseniz bugün dünyanın geçmişinden sirayet eden kollektif bir kültürün kalıntıları üzerinde yaşıyoruz ve bu kalıntılar hala fazlası ile bizleri etkilemeye devam ediyor. Dünyada ve özellikle ülkemizde kadınlar hala eziliyor, insanlar hala ölüyor, şiddet ve zalimlik kol geziyor, savaşlar ve terör hemen hemen dünyanın her yerinde görülmeye devam ediyor.

Son yıllarda ve hatta son aylarda ülkemizde ve dünyada yaşananlara bir bakın, patlayan bombalar, onlarca ölü, fikrini açıklayan gazetecilere atılan dayaklar, tutuklanan gazeteciler, sınır ihlali nedeniyle düşürülen uçaklar, karşılıklı uluslar arası tehditler, gazetelerde “III. Dünya Savaşına mı Giriyoruz?” manşetleri, Kuzey Kore’de hidrojen bombası deneyleri, bir hengamedir gırla gidiyor. Çok değil bundan bin yıllar yüzyıllar değil topu topu 76 yıl önce Almanya’da bir diktatörlük vardı ve onun başındakilerin sebep olduğu savaş binlerce değil 60 milyondan fazla insanın canını aldı, hem de bir ırkın üstünlüğü ideolojisine dayanarak. Aynı dönemde onun gibi birçok devlet başkanı aynı kafa yapısı ile ülkelerini yönettiler ve yönettikleri rejimler geride sadece acı ve gözyaşı bıraktı.

Delilerin yaşadığı ve canavarların kol gezdiği bir korku filmi içerisinde miyiz hakikaten? Bazılarımız sıklığı karşısında yaşadığımız bu korkunç olayları gündelik sıradan olaylar gibi görmeye başlayıp normal kabul ederek aslında bir yönüyle delilik seviyesine getirmiyor mu kendini? Nasıl bir yerde yaşıyoruz?

Yıllarca sordum bu soruları kendime ve nedenler bulmaya çalıştım bu olan biten hakkında, okudum da okudum. Vardığım sonuç şudur; tüm dünyada değişen oranlarda hasta olan toplumlar var ve bu hastalık Edgerton’un kitabında da bahsetmeye çalıştığı gibi maladaptif insan davranışları ile nesilden nesile bir virüs gibi aktarılıyor, işin bir ilginç yanı da kendisine ve topluma zarar verici (Maladaptif) olmasına rağmen insan, değiştireceği yerde bu gelenek ve göreneklere yıllarca sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam edebiliyor. Dolayısıyla hastalıklı bir toplumun hastalıkları; cinayetler, şiddet ve terör olayları, fakir ve ezilen insanlar, çocuğuna ilgisiz anne babalar, uçurum denebilecek gelir farklılıkları, yasaların uygulanmadığı mahkemeler, bitmeyen davalar, kendi yasalarını uygulamaya çalışan insanlar vb. olarak ortaya çıkıyor, bunları değerler dili ile açıklamaya çalıştığınızda ise yansıması; haksızlık, adaletsizlik, merhametsizlik, despotluk, saygısızlık, eşitsizlik, yalan dolan olarak kendini gösteriyor. Yani bir toplumda bahsedilen bu rahatsızlıkların karşıtı olan değerler yaygın değil ise, o toplum yapısı insanın özü ve doğasıyla uyumlu değilse o toplumun hasta olduğu sonucuna varmamız gerekmektedir.

Oysaki bir toplumun yapısı İNSAN DOĞASIYLA, ÖZÜYLE UYUMLU OLMALIDIR, AKSİ TAKDİRDE GERÇEĞE SAYGISIZLIK YAPILMIŞ OLUR Kİ BU, TÜM KÖTÜLÜKLERİN ANASIDIR. Bir sosyal sistemin insan doğası ile uyumlu olduğunu nasıl anlarız?

Toplumun bir ekosistem içinde yaşamasını devam ettirmesini zorlaştırması, olanaksız kılması,

Toplumun üyelerinin büyük bir kısmının o toplumun gelenek ve göreneklerinden yakınması ve artık o toplumda yaşamak istememesi,

Toplum üyelerinin beden sağlıklarında sorunlar yaşaması kendi ihtiyaçlarını karşılayacak yeteneği kaybetmesi. (David F. Aberle / Gerçek Özgürlük – Doğan Cüceloğlu)

İnsanın kendi özünü gerçekleştiremediği, özüyle uyumlu olmayan, değerleri zayıf bir toplum hasta bir toplumdur. Kutsal kitapları karıştırdığınıza tarihte bu yönde örneklerine yer verilen birçok toplumdan bahsedilir, kaldı ki kutsal inanç sistemleri bu hastalıklı toplumlara doğru yolu göstermek için gönderilmiş oldukları söylemlerine rağmen, bugün maalesef hepsi birer birer bu hastalıklı toplum kültürü tarafından sindirilmişler, güç kültürünün yanında toplumu uyuşturma, dolayısıyla bireyleri biat ettirerek yönetme amacına hizmet eder hale getirilmişlerdir. Son günlerde “Bu kadar da olur mu?” dedirtecek fetvaları bir hatırlayınız.

Bir de hastalıklara göz atınız, ülkemizde ve dünyada kanser nasıl da hızla yayılıyor, bir izleyiniz ve üzerinde düşününüz. Bugün birçok bilim insanı hastalıkların temel nedenlerinden birisinin stres olduğu konusunda hem fikir. Yani adına hastalık dediğimiz tıbben bizi ölüme kadar sürükleyecek süreçlerin temel nedenlerinden birisi ve hatta bana göre tek nedeni hasta toplumlardır. “Uzun lafın kısası” demek isterdim ama daha henüz lafım bitmedi, içinde yüzdüğümüz bizi hasta eden bu hastalıklı toplum yapılarının lütfen artık farkına varalım. Aksi halde kendi bedenimizin hastalıklar, ülkemizin de dış mihraklarca fethedilmesi kaçınılmazıdır. Hasta bir toplumun tedavisinin yegâne ilacı; aklı işletmek, farkındalık sahibi olmak ve bir değerler toplumu haline gelebilmektir.

 

 

 

“Hasta toplumlar – 1” için 3 Yorum

  1. Mehmet Koca dediki : Cevapla

    övünerek yıllarca okuduğunuzu hemen hemen her yazınızda dile getiriyorsunuz ancak söz konusu bu son yazınızın sonunda yer alan
    ”ülkemizin de dış mihraklarca fethedilmesi kaçınılmazıdır” cümlesi çok komik bir analiz olmuş.Yıllarca bizler Üstad Necip Fazıl’ın da belirttiği gibi öz yurdunda garip öz yurdunda parya idik zaten! Bu Devleti bu coğrafyanın evlatları yönetecek , bugün verilen mücadele bunun mücadelesi; olaylara at gözlüğü ile yaklaşırsak takılıp kalırız…Tarihimizi John’lar dan Thomas’lar dan Francesco’lar dan öğrenmeye mahkum bırakılan , yılbaşları kutlayan , christmas kutlayan,shopping,beer festler ,vjler djler olarak takılan ancak adı aynı zamanda Mehmet,Mustafa,Ayşe,Fatma olan tüm vatan evlatları umarım birgün doğru yolu bulacaklardır…Bizler Osmanlıyız , asil bir tarihe sahip Peygamber izinden gitmiş bir milletiz.

  2. M. Fatih Güçlü dediki : Cevapla

    Sevgi Hocam, yazımı okumak için ayırdığınız değerli vaktiniz için çok teşekkürler ederim. Bir ülkede aydınların susması o ülkenin sonunu getirir diyor Sayın Emre Kongar. Hayattaki en önemli hazinemiz farkındalıklar, sorun gördüğümüz meseleleri doğru olarak sorgulayarak doğru kaynaklardan edindiğimiz bilgilerimiz ile yaratacağımız farkındalıkları etki alanımızdakiler paylaşabilirsek gelişebilir ve bu toplumun gelişimine katkıda bulunabiliriz. Bu nedenle “Tek kişi olarak ben ne yapabilirm ki?” cümlesi asla kurulmamalıdır. Biz bilinci çok değerli fakat tek kişinin bile yapabileceği çok şey var. Sevgilerimle.

  3. Altın dil,altın kalem..Bu kadar öz ve net bir toparlamayla insanoğlunun psikolojik ve sosyal tarihçesi ışığında,tahlilini yapıp bir sonuca bağlamak;kıvrak zekânın yanında beynini doyurmayı gerektirir.Analiz ve sentez gücünü geliştirmek için verdiğin saatler,günler,sabırla harcadığın uzun zaman; yazında pırıl pırıl parlıyor sanatsal/usta yazıya dönüşümü ile.Tebrik ve teşekkür ederim.

Yeni Soluk
YUKARI