CHP İstanbul milletvekili Gürsel Tekin, Yeni Soluk Yayın Kurulu Başkanı Hasan Hınıslı’ya konuştu.

YENİ SOLUK ÖZEL

CHP İstanbul milletvekili ve önceki Genel Sekreteri Gürsel Tekin, Yeni Soluk Yayın Kurulu Başkanı Hasan Hınıslı ile dünden bugüne CHP’nin yerel seçim politikalarını, CHP’nin parti içi politikalarını ve gelecek politikalarını konuştu. Tekin, CHP’nin geçmişte yaptığı hataları ve bugün ne yapması gerektiğini dobra dobra anlattı.

Tekin, “94 yılında İstanbul’u Refah Partisi almadı, biz verdik” dedi. Siyasette kendini hala genç hissettiğini söyleyen Gürsel Tekin, “7 genel başkanla çalıştım, hiç zikzak yapmadım, o parti-bu parti demedim” açıklamalarında buldundu. Tekin parti içi çekişmelerin CHP’ye büyük zarar verdiğini söylerken, “Rakibimi yıkarsam bana sıra gelir mi anlayışının CHP’de son bulması lazım” ifadesine yer verdi.

Gürsel Tekin, eski CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Nurettin Sözen’e ayrı bir parantez açarken, “Bu kadar hassas davranan bir adam tartışılır hale gelmişse bunun tek sorumlusu parti içi iç çekişmelerden kaynaklı olmuştur” dedi.

Tekin, “aktif ve pasif üye dediğimiz sistemi yıllardır savunuyorum, maalesef gücüm yetmedi” dedi. CHP örgütlerine haksızlık yapıldığını söyleyen Tekin, örgütlerin hantal olduğunu ancak bu hantallaşmaların sorumlusunun parti genel merkezi olduğunu söyledi. Tekin: “siyasi partiler yasasını değiştiremiyorsak yapmamız gereken bir şey var; derhal tüzüğü değiştirmek” şeklinde konuştu.

Gürsel Tekin, CHP’li belediye başkanları hakkında görüşlerini paylaşırken “belediye başkanları kenti yönetmeyi bırakmış, zabıtasını yönetir gibi örgütü yönetmeye kalkışıyor” ifadesine yer verdi.

Tekin, “Siz Önder Sav’ı, Eşref Erdem’i, Mehmet Sevigen’i, dışarıdan gelmiş ne olduğu belli olmayan bir insanla kıyaslayıp, diğerlerini birinci onları sonuncu yaparsanız bu parti kültürüne yakışan bir şey değildir” dedi. Önceki CHP Kurultay’ında PM listesinde birinci çıkan eski CHP’li İhsan Özkes hakkında bir anısını anlatan Tekin, “Şimdi öbür taraftan bakıyorsunuz, mesela bir gün bir ilçe başkanımız beni aradı; Özkes bir tweet atmış… Başkanım dedi ya, başkanım tweet atmış bize hakaret ediyor falan… Okudum, baktım gerçekten çok saygısızca bir tweet! Dedim kardeşim millet senin maraban mı? Sil onu dedim. Tamam dedi, silmemiş! Aradan birkaç saat daha geçti ilçe başkanı bir daha aradı. Başkanım silmemiş dedi. Dedim ki “onu birinci beni sonuncu yapma” dedim. Allah ocağınızı söndürmesin. Yukarıdan aşağıya bizim kendimizi bir gözden geçirmemiz lazım” ifadesine yer verdi.

Gürsel Tekin, deprem konusunda ise, “Bir deprem anında şurada yurttaşlarımız bırakın hastaneye, şuraya buraya gitmeyi, buradan toplanma alanı olarak nereye gidecek?” sorusunu sordu ve İstanbul’un depreme hazır olmadığını anlattı.

İşte çok konuşulacak Gürsel Tekin röportajının tamamı:

– Sayın Tekin, sizinle önceki yıllarda başka gazetelerde röportaj yaptık ancak bu Yeni Soluk’taki ilk röportajımız. Öncelikli olarak, 2014 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına talep açmıştınız, ancak siyasi dengeler Mustafa Sarıgül’ü aday yaptı. Sarıgül’den de alınan sonuç ortada; İstanbul, CHP tarafından alınamadı. Sokaktaki insanın ‘CHP adayı kim olsun’ sorusuna ‘Gürsel Tekin’ Anadolu çocuğu, bizim mahallenin çocuğu gibi geri bildirimler alıyoruz. Halkın görmek istediği yerde olacak mısınız?

Şimdi önce şunu söyleyeyim hani rahmetli Demirel’in bir sözü vardır: “Dün dündür, bugün bugündür.”

Türkiye’de 2009, 2011, 2014 seçimleri ve en son 2016 referandumu oldu. Bütün hepsinin koşullarına baktığımızda hepsi apayrı bir koşullar içerisinde olmuştur. Şuanda geldiğimiz durum; 2009 yılındaki ya da 2014 yılındaki rahatlıkla, insanların, hepimizin rahat talep açabileceği bir dönem değildir.  Çok kritik bir dönemden geçiyoruz. Böylesi bir dönemde CHP’nin olağanüstü bir sorumluluğu var. Birincisi; kurucu irade olma görevi anlayışı. İkincisi; sosyal demokrat ve sol bir parti olarak Türkiye’deki olup bitenler konusunda bir liman haline gelmek zorunda ve oraya geldik.

Sayın Genel Başkanımızın en son ‘Adalet Yürüyüşü’ Türkiye’de CHP’nin bir liman, bir ana unsur olduğunu gösterdi yani CHP’nin kurucu felsefesine dayalı bir döneme geliyoruz. Bütün partiler CHP’den çıkmış, CHP partilerin babasıdır, anasıdır. Baba ve ana dönemine girdiğimiz için şimdi ‘efendim kim belediye başkanı olacak?’ kim nerede ne yapacak yarışına girmek sadece CHP’ye zarar vermez, aynı zamanda Türkiye’nin geleceğine de dinamit koyar. Onun için birinci önceliğimiz, ‘Türkiye’nin bu sıkıntılarını nasıl aşabiliriz’ konusunda ciddi çaba sarf etmemiz gerekliliğidir.

Gün geldiği zaman kaldı ki aday olunmaz, adaylaştırılır. Tabiki hepimizin gönlünden bir şey geçer, benim 2009’da da gönlümden geçti ama 2009 koşullarında İstanbul sosyolojisini bilen bir insan olarak kendim Sayın Genel Başkanıma (Deniz Baykal) gittim. Ancak dedim “Kemal bey yaptığımız bütün sokak araştırmalarında birinci çıkıyor. Kemal beyle çıkabiliriz” dedim. Kemal’ı öneren insanım ben. 2014 yılındaki koşullarda geriye dönük bir tartışmaya girmek istemiyorum. İtirazlarımın ne kadar haklı olduğunu ve madde madde neleri söylediğimi de Sayın Genel başkanıma anlattım, ama maalesef büyük olasılıkla kendimi ifade edememişimdir. Geçti gitti arkadaşımız aday oldu. Tabii ki bütün hedefimiz İstanbul’u almaktı, İstanbul alınabilseydi İstanbul bu perişanlığı yaşamayacaktı.

İstanbul da çok ciddi sorunlar var; biraz sonra İstanbul’u konuşacağız ama bu adaylaşma, aday yarışı sırasında 2014 yılında biz bir tecrübe yaşadık. Tabii ki bütün demokrasilerde demokratik yarış son derece kıymetlidir. Demokrasiyi güçlendirir. Siyasi partilerdeki dinamizmi harekete geçirir ama biz öyle bir koşullardayız ki şu anda sıkıyönetim yasalarının, OHAL yasalarında otoriter sistemin altında ‘hadi gelin yarışalım, demokrasi oyunu oynayalım’ deme şansımız maalesef bu dönemlerde yok.

“İSTANBUL’DA GİTMEDİĞİM BİR İLÇE YOKTUR”

2014’deki yaptığımız hatadan kaynakla; Adana’yı kaybettik, Mersin’i kaybettik, Antalya’yı kaybettik, Denizli’yi kaybettik, Ankara’yı kaybettik, İstanbul’u kaybettik. Son derece iyi niyetle olması gereken adaylık süreci olmalıydı. Aday yarışı nedir? Adayların bu yarışta bir takım oyunu gibi birbirini tamamlaması gerek. Yani sahaya çıktığınızda sahada birbirinize pas vererek gol atacaksınız ama bırakın birbirimize pas atmayı, birbirimize çelme atınca maalesef birçok yerde bu hatayı yaşadık. Tecrübe kazandık, bu deneyimden dolayı bir aday yarışının partiye çok ciddi zarar verebileceğini inanan bir insanım. Peki arkadaşlarımız iddialarından vaz mı geçsin diyorum, ‘hayır’ tam tersine herkes iddiasının hayata geçirmek için çalışsın.

Benim bugüne kadar İstanbul’da gitmediğim bir ilçe yoktur. Anadolu’ya da gidiyorum, nereye gidiyorum; kahveye gidiyorum, nereye gidiyorum; oradaki kanaat önderlerine gidiyorum. Farklı siyasi partilerin seçmenlerini yöneticilerini ziyarete gidiyorum. Mesela geçen Fatih’e gittim, ya Fatih’i merak ediyorum. Ne oluyor bu Fatih’te? Biliyorsunuz bu tarihi yarımadada çok ciddi sorunlar var. Ortadoğu coğrafyasından gelen insanların yaratmış olduğu dramatik sorunları doğal olarak bizim insanlarımızda yaşadığı için ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Gittim farklı bir manzarayla karşılaştım. Yani geçmiş dönemde AKP’ye oy veren binlerce seçmenin ne kadar öfkeli olduğunu gördüm. Yine keza Sultangazi’de, Bağcılar’da, Ümraniye’de, Pendik’te yani bizim görevimiz iddiası olan bütün arkadaşlarımızın, sadece iddiası olan değil siyaset yapan her türlü arkadaşımız bu dönemi seferberlik dönemi olarak görmeli.

– Biraz evvel birkaç ilçe ismi zikrettiniz, bu ilçeler geçmişte ‘sol’un kalesi…

Maalesef bizim ihmalimiz.

– Benim sizi tanıdığım yıllarda genç Gürsel Tekin’diniz, şimdi orta yaşlı Gürsel Tekin’siniz.

Siyaseten kendimi hala genç hissediyorum. Sabahları saat beşten itibaren rahatlıkla gidip çalışıyorum.

– Orta yaşlı Tekin derken şunu diyorum; tecrübe açısından şu anda siyasette var olan insanlara, biraz evvel söylediğinizde talep açan insanlara tecrübenizi aktardınız burada.

Tabi ben arkadaşlarımız taleplerinden vazgeçsin demiyorum. Bakın ben yıllardır bu partinin içindeyim. Yedi genel başkanla çalışmış bir insanım. Herkese de nasip olmaz… Ama bu yedi genel başkanla çalıştığım süre içinde hiç zikzak da yapmadım. O parti, bu parti demedim. Oraya gideyim, buraya gideyim demedim. Hep olduğum noktadayım. Efendim seçilirim seçilmem hiç fark etmez, siyaset koltukla yapılmaz.

“İSTANBUL’U, ANKARA’YI YANLIŞ POLİTİKALARIMIZ SONUCU VERDİK”

– CHP İstanbul’u 89’da aldı 94’te teslim etti. 94’ten sonra ise sola yakın söylemler yapan bir radikal parti olan o zamanki Refah Partisi aldı ve onun daha radikali bir şekilde devam ediyor şu anda. Burada şöyle bir şey var; merkez sağ dediğimiz orta şeride Meral Akşener yerleşiyor. Sol şerit boşta… CHP’nin en üst düzeylerinde görev yaptınız, CHP bu sol şeridi doldurmayı düşünüyor mu? Mesela şu anda partide birçok görüşten insan var, tabii ki doğaldır bütün partilerde çeşitli görüşlerin var olması. O görüşler önünü mü tıkıyor?

Önce şunu söyleyeyim 94 yılında İstanbul’u ismini zikrettiğiniz parti ya da bugünkü AKP almadı; Biz verdik!

Özeleştiri yapabilmeliyiz, zaten sorun şu: partide siyaseti sürdürülebilir yapan insanlar, gidişatın, geçmiş dönemdeki hataların farkında olmalı. 94 yılında İstanbul’u, Ankara’yı bir çok yerleri biz verdik. Yanlış politikalarımızın sonucu verdik. Bakın bir Ankara özeleştirisi yapılmayacak mı, bir İstanbul özeleştirisi yapılmayacak mı? İstanbul’da yüzde 24’le Sayın Erdoğan belediye başkanı oldu. Ve hatırlayın 92, 93 yıllarında ilk kez, yani bu güne kadar siyasi tarihimizde görülmemiş bir yöntemi uygulayan bir belediye başkanı önce kendi partilileri tarafından derdest edildi. Sayın Sözen sadece bir söylenti üzerine derdest edildi. Bakın bugün görüyorsunuz belediye başkanları derdest ediliyor. Niçin edildiğini bile görmüyoruz bilmiyoruz. Sayın Sözen dönemin müdürünü rahatlıkla görevden alabilirdi ve bütün olanları kapatabilirdi. Özgüvenle ne yaptı? Kendisi savcılığa başvurdu, araştırın dedi. Ama buna rağmen maalesef İstanbul’daki bütün sürece baktığımızda, yöneticilerin tamamına baktığımızda Sayın Sözen’ in bugün çok eleştirilmesinin tek sebebi dönemin siyasetçilerinden kaynaklıydı. İstisnasız.

– Buna olmaması gereken yerde çok demokrasi mi desek?

Yani buna çok dilim varmıyor. Çok ağır cümleler kullanmak istemiyorum. Demokrasi elbette demokrasi, demokrasi elbette özgürlük. Ama bir başkasının özgürlüğünü kısıtlayıp kurumsal kimliğinizi tartışır hale getirmek demokrasi değildir. Böyle bir demokrasi dünyanın hiçbir yerinde yoktur.

– O zaman asıl konuya yavaş yavaş geliyoruz. 

Yani evet öyle bir demokrasi hiç görmedim. Nerde var bilmiyorum. İskandinav ülkelerine git orda da yok. Sürekli partinizi tartıştırdığınız. En önemlisi sendikalar, yani insanlar cehennemi görmeden cennete inanmazlar derler ya, bizim çok güzel sözlerimiz var. Bu süreç umut ederim ki bütün sivil toplum örgütlerine, sendikalara, kendisine farklı siyasi partilerdeyim, farklı siyasal düşüncelerdeyim diyen insanlara da ders olmuştur. Dönemin sendikaları, o dönem biliyorsunuz; işçiler toplu sözleşmeyi yapamadıkları için Eminönü Belediyesi’nde grev yaptılar. Bu son derece bir haktır. Ama tabi Türkiye’de bu meseleler hak hukuk olmaktan çıktığı için o dönem uzun süre Eminönü’nde çöpler kaldı. Ve biliyorsunuz o dönemde basın medya son derece özgürdü. Günlerce sabahlara kadar haberler yaptılar. Vatandaşların rahatsızlıkları olabilir, dünyanın her yerinde bu grevler olur. Örneği daha iki yıl önce Yunanistan’da yaşandı; tarım işçileri, tarım çalışanları grev yaptı. Neredeyse ülke felç oldu. Ama hiç kimse vay bu tarımcılar vay hainler demedi. Demokrasi kültürü böyle bir şeydir.

“RAKİBİMİ YIKARSAM BANA SIRA GELİR Mİ ANLAYIŞI SON BULMALI”

94’de oradan başlayan bu süreç ne yazık ki iç siyasete malzeme edildi. Bunu herkes aklına yazmalı, siyaset yapan herkes; ‘Rakibimi yıkarsam bana sıra gelir mi’ anlayışının CHP’de son bulması lazım. Bir daha söylüyorum ‘rakibimi yıkarsam bana sıra gelir mi anlayışı’ partinin altına dinamit koymak demektir. İşte bunun örneği 94’tür. Ankara’yı kaybettik, İstanbul’u böyle kaybettik, Kocaeli’ni böyle kaybettik.

Şimdi mesela birçok belediye başkanlarımızla ilgili şeyler söyleniyor. Başarılı belediye başkanlarımız var başarısız belediye başkanlarımız var. Siyaset yapan arkadaşlarımız eğer siyasetini belediye başkanlarımızın başarısızlığı üzerine inşaa etmeye çalışırsa zaten o koltuğa oturma şansı olmaz.

Genelde de böyle oluyor siyasette.

Yanlış oluyor ama. Ben İstanbul İl Başkanı’ydım hiçbir belediyemi tartıştırmadım. Bütün belediye başkanlarına da bayılıyor değildim ama o başka bir şeydi. Ama hiç belediye başkanımı tartıştırmadım. Hiçbir belediye başkanımı da örgüt toplantıların da hırpalattırmadım. Belediye başkanlarını seversiniz sevmezsiniz, sizin partinizin adına görev yapıyor. Günü zamanı gelir değiştirirsiniz ama günü zamanı gelmeden daha başladığınız günden itibaren tartışılır hale sokarsanız sadece o belediye başkanını tartışmazsınız, partinizi tartışırsınız! İşte Sayın Sözen böyle tartışıldı. Bana göre Sayın Sözen yani bütün belediye başkanlarının içine bakın hem alt yapı olarak o dönemin alt yapısına önemli yatırımlar yaptılar. İkincisi; dürüst belediye başkanı. Yani Sayın Sözen’in dışında belediye başkanlığı yapanların servetlerine baktığınızda fotoğrafı görebilirsiniz. Bunun için bir araştırma, bir soruşturmaya, bir müfettiş, bir savcıya gerek yok. Bütün buna rağmen bu kadar hassas davranan bir adam tartışılır hale gelmişse bunun tek sorumlusu parti içi iç çekişmelerden kaynaklı olmuştur.

– Gazetecilerin görevi gördüklerini söylemektir, yazmaktır. ‘CHP nasıl seçim kazanır’ başlıklı bir yazı yazdım. CHP ne yapıp edip bu hantal yapısından kurtulmalıdır. Olağanüstü bir durumdan geçen Türkiye’de ‘CHP’ umuttur. Umudunun devam etmesi içinde en azından iki dönemliğine genel başkan her kim olursa olsun, genel başkana yetki verilmelidir. Bu olağanüstü durumdan çıkılması için sizden birçok kereler görüşmelerimizde bunu şifahi olarak konuştuğumuz zamanlarda oldu. Örgütün bir revizyondan geçerek daha dinamik ‘aktif üye – pasif üye’ olarak ayrılması noktasında ne düşünüyorsunuz? Şu anda CHP’nin iki milyonun üzerinde üyesinin olmasına rağmen seçim zamanı, seçim çalışmasına katılan ilçelerde yaklaşık 50 kişi oluyor. Aileleriyle beraber yaklaşık iki yüz kişilik bir grup oluşturuyorlar. Ama o ilçeye bakıyorsunuz on beş bin üyesi var! Yani delegeye yönelik yapılanlardan dolayı… Örgüt sizce bir revizyondan geçirilmeli mi?

Başarısızlıkta herkes bir gerekçe arar. Bu bizim şark toplumunun geleneğidir. Yani bir yanlış yaparız, ben bu yanlışı yaptım demeyiz! Buna mutlaka bir gerekçe buluruz… Adam iş yapıyor, yanlış bir iş yapıyor, iflas ediyor; bir sorumlu arıyor… Kaza yapıyor kendi hatası hiç bir şey yoksa suçu kaldırımda arıyor! Yani kardeşim bir kendinizi gözden geçirin. Burada bir sistem sorunumuz var. Örgüt sorunumuz yok.

“HANTALLAŞMANIN SORUMLUSU PARTİNİN GENEL MERKEZİ!”

– Siyasi partilerin yasası…

Boşverin siyasi partileri! Siyasi partiler yasası değişmeyebilir… Şu andaki iktidarın zaten siyasi partiler yasasını değiştirmeye ihtiyacı yok. Çünkü siyasi partilerde demokratik bir mekanizma işletmediği için yasa öyle olmuş böyle olmuş onu ilgilendirmiyor. Ama siz kendi iç mekanizmanızla bunu rahatlıkla yapabilirsiniz. Bunun örnekleri var. Yani biz İstanbul İl Başkanlığı dönemimiz de bunu çok rahatlıkla yaptık. Nedir bu kardeşim?

Birincisi: şu örgütlere çok haksızlık yapıyoruz. Hantal değil mi; evet çok hantal! Eksik yok mu; var! Ama bu bütün eksiklerin ve bu bütün hantallaşmaların sorumlusu da ne yazık ki partinin genel merkezidir! Bir dünyayı yeniden keşfedecek değiliz. Birincisi aktif ve pasif üye dediğimiz sistemi yıllardır savunuyorum, maalesef gücüm yetmedi. Daha 2008 yılından itibaren diyorum; yüzbinlerce üyemiz olsun yok, hiç sıkıntı yok. Ama seçme hakkı olan, yani partinin geleceğini kaderini tayin etme hakkı olan ancak ‘aidatını ödeyen, ayda bir toplantılarına katılan, nezaketen göndermiş olduğumuz smslere cevap verebilecek insanlar’ın seçme hakkı olsun. Geri kalanda bizim üyemiz olsun başımızın tacı olsun. Bunu eğer hayata geçirebilirsek o zaman zaten bu iç tartışmada ortadan kalkar. Yani şimdi neler yaşıyoruz halen de yaşıyoruz. Geçmiş dönemlerde de yaşadık. Olabildiğince benim il başkanlığım dönemimde buna izin vermedim. Bir kere bütün ilçe başkanlarıma dedim ki; mutlaka aktif emeğe, siyasete, partiye emek veren insanlar birinci öncelikli yazılacak! Muhalefet, iktidar geçin bunu… Onun dışında ne yapacaksanız ekleyebilirsiniz. Ama şimdi düşünün tanıdığım bire bir insanlar var. Otuz yıldır, otuz beş yıldır partide emek veriyor, her türlü çalışmada var, seçim döneminde aktif çalışma içerisinde… Partisine laf söyletmeyen ama içerideki gidişata zaman zaman itiraz eden adam bertaraf ediliyor delege olamıyor! Kim yerine delege olamıyor: faili meçhul kim olduğunu bilmiyoruz; partiye oy verip vermediği konusunda da bir netlik yok. Çünkü oraya da bakıyoruz. Çünkü burada uzun uzadıya gerek yok. Elbette siyasi partiler yasası, inşallah CHP iktidar olur siyasi partiler yasasını değiştirirse bu tartışmalar olmaz. O zaman siyasi partiler yasasını değiştiremiyorsak yapmamız gereken bir şey var; derhal tüzüğü değiştireceğiz.

İkincisi: tüzüğü değiştiremeliyiz… Şuna emin ol bir genelge ile halledilecek bir iştir. Bir genelge örgütlere, 81 adet örgüt başkanınızı da toplayacaksınız. ‘Kardeşim kurallarımız budur, bu kurallar çerçevesinde siyaset yapılacak’ ve bu vesileyle çalışanla çalışmayan yani testiyi kıran ile testiyi getiren arasında bir kriter olmuş olur. Bunu bir türlü beceremedik! Şimdi bir bakın, Kadıköy’de yıllardır siyaset yapıyorum. Kendi mahallemde yıllardır 2007 yılından beri o şeyi bıraktım. 2007 yılına kadar kendi mahallemde hep tek liste çıkmıştır. En büyük mahalle olmasına rağmen tek. Önce aktif insanlar yazılacaktır. Ve sonuç itibariyle yukarıdan aşağıya baktığımızda çok azaldık. Çok azaldık. Başladığım günden itibaren baktığımız da neredeyse şu andaki mevcut arkadaşlarımızın yüzde yetmişi başladığım günden gelen insanlardır. Niye bu kadar birbirimizi öteleriz, birbirimizi kırmaya çalışırız. Siyasette mutlak beraberlik, mutlak ayrılık diye bir şey yok. Bir dönem denk düşersiniz bir dönemde farklı düşünebilirsiniz. Farklı düşündünüz diye birbirinize düşman olmayacaksınız. Bir aile kavramını oturtmamız lazım. Partiyi bir aile kavramına oturtursak başarırız. Ailemizle çocuklarımızla sorunumuz yok mu?  Farklı düşünmüyor muyuz; abimizle, kardeşimizle, bacımızla… Ama hiçbir zaman dışarıya çıkıp bacımız böyleydi, kardeşimiz böyleydi, oğlumuz böyleydi diyor muyuz? Tam tersine, dışarıda onlara gelebilecek her tür eleştiriye göğüs geriyoruz. Aynı şekilde partimize yapmalıyız. Yani öyle acı manzaralar yaşıyorum ki ben. Ben mesela hiçbir partili arkadaşımı hele hele böyle tanımadık bilmedik yabancı insanlar karşısında hiçbir arkadaşımı tartıştırmam. Bana bir yabancı arkadaşımız; Türk kökenli değil, bizim bir iki tane üst düzey yönetici arkadaşlarımızla yemekte konuşmaları bana anlattı, utandım! Yani bunun kimseye bir faydası yok. Hem kendilerine faydaları yok, hem partilerine faydaları yok. Bu anlayıştan biz vazgeçmeliyiz ve dediğim gibi örgüt çekişmesini örgütü birbirine kırdırma anlayışından da vazgeçmeliyiz.

“ÖRGÜT BELEDİYE ÇEKİŞMESİNE SON VERİLMELİ”

Üçüncüsü: mesela bir başka şey o da belediye-örgüt-vekil çekişmesi! Örgütün burada ne şeyi var? Örgüt tamam; eksikleriyle, şuyuyla buyuyla. Yani hangi imkansızlıklar içinde mücadele ettiğini de biliyoruz. Şimdi belediyenin asli görevi nedir? Belediye kamu görevi yapacak, kenti yönetecek. Bu nedir? Kenti en iyi şekilde yöneteceksiniz demektir. Şimdi belediye başkanlarımız kenti yönetmeyi bırakmış, zabıtasını yönetir gibi örgütü yönetmeye kalkışıyor! Örgütü yönetmeye kalkışınca örgüt belediye çelişkisi ortaya çıkıyor. Böyle olunca milletvekili belediye çekişiyor. Herkesin görevi ayrı… Hani hep savunuyoruz ya Tayyip Erdoğan’ı da eleştiriyoruz; aman yasama-yürütme-yargı… Senin için de geçerli yasama-yürütme-yargı! Örgütün görevi nedir; partisini propagandasını yapmaktır, partisini temsil etmektir. Milletvekilin görevi nedir; yasama görevi yapmaktır, partisini en üst düzeye taşımaktır. Belediye başkanları ne yapacaktır; parti adına kamu görevi yaptığı için en iyi hizmeti verecektir. Şimdi herkes bu işini bırakmış başka işlerle meşgul! Bunların hiç kimseye faydası yok… Bakın tarihimiz de örgüt çekişmelerine bulaşmamış onlarca adam hep siyasette var olmuştur. Başarılı belediye başkanlarımız hiç örgüte bulaşmamış olanlar, başarılı belediye başkanlarımızı şu anda kimse tartışmıyor. Yani Allah aşkına diğer belediye başkanları, sayın Eskişehir Belediye Başkanı, bir çok belediye başkanlarımızı bu örgüt tartışmaları mı ayakta tutuyor? Bu hastalıklardan belediye başkanları da vazgeçmeli. Ona kucaklaşmalı, ona abilik yapmalı. Yöneticileri partiyi kavramalı. Şimdi mesela öyle şeyler duyuyorum ki üzülüyorum. Mesela ben il başkanı olduğumda belediye başkanı arkadaşlarıma rica ettim; bakın dedim, il başkanları, ilçe başkanları Türkiye’deki herhangi il başkanı, milletvekili, parti yöneticisi telefonla sizi aradığı zaman aynı saatte döneceksiniz. Sakın dönmemezlik yapmayacaksınız. Efendim sizin için olumlu-olumsuz o sizin kararınızdır. Ben talebine karşılık ver diyen bir insan değilim. Ama sizin göreviniz insani bir görevdir. Hem parti görevidir arkadaşlarımızın telefonu. Ben şimdi bir çok yerlerde duyuyorum. Yok, aradım telefonuma dönmedi! Bunları kabul etmek mümkün değildir…

“CENAB’I ALLAH EN BÜYÜK SABRI KILIÇDAROĞLU’NA VERMİŞTİR “

Belediye Başkanlarına, yani sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’nu tanımadıkları için ben onlara biraz ipucu vereyim: sayın Genel Başkana, herhalde Cenab’ı Allah en büyük sabrı ona vermiştir. Sabırlıdır. Bizim gibi fevri davranmaz. Sayın Genel Başkanın galiba en son belediye başkanları toplantısında ‘sakın örgütün içişlerine karışmayın’ itirazına rağmen maalesef herkes karışıyor. Ben çok iyi biliyorum; karışanların hepsini not aldım!

– Sizin bir evvelki kurultayda biraz dinlenmek istiyorum, Parti Meclisi’ni düşünmüyorum gibi bir açıklamanız olmuştu…

Ben siyaseten hiç dinlenmedim. Yani olmadı maalesef. Ben meramımı arkadaşlara anlatamadım. Yani şimdi biraz sayın genel başkanımızın hoşgörüsüne dayanarak, galiba MYK’da en çok eleştirilen adam benim. Ama benim parti terbiyemden dolayı tartışmam orada kalır, asla dışarı çıkmaz. Mesela çeşitli, parti dışından gelen milletvekilleri oldu. Kimi başarılı oldu, kimi başarısız oldu çekti gitti. Sağda dediğimiz insanlar…

– Bugün en çok oyu alanın ne halde olduğunu görüyoruz sonuçta. (İhsan Özkes)

Herhalde en çok itiraz eden insanlardan biri de bendim. Çünkü benim siyasal anlamda anlayışım şudur; evin danasından evin öküzünü yaratalım. CHP neye ihtiyaç duyuyorsa bu mutfağın içinden çıkarmalı. Dışarıdan bir arayış CHP’nin geleneğine de, kimliğine de, siyasal düşüncesine de çok orantılı bir şey değildir. Bu anlayışta olan bir insan olduğum için hiç kimsenin kişiliğini tartışmam ama bir çok insanların gelişine karşı olan bir insanım. Ama aynı zamanda parti yöneticisiyim. İki gün sonra televizyona çağırıldım. E haklı olarak gazeteci soruyor; işte ‘şu nasıl geldi’ sağda öteki bilmem burada… Ahmet nasıl, geldi Mehmet nasıl geldi… Bana düşen görev ne; Çata çat savunmak bu arkadaşlarımızın ne kadar kıymetli olduğunu. Vay işte örgüt dedi ki bu getirmiş. Bu işler böyledir ama… Ben bugünde yaparım yarında yaparım yani. Partiye mensup olduğu günden itibaren onu kendimden sayarım.

– Geçmişte 2012 kurultayına bakalım ve ondan sonrakini de…  Ben ayda bir sefer giderim CHP Genel Merkez’ine ve gittiğimde de Ankara’da en az iki üç gün kalırım. Geçmiş yıllarda CHP Genel Merkezi’ne her gittiğimde kapalı çarşı gibi olurdu. Şimdi ise, ‘özellikle son bir buçuk yıldır’ ölü toprağı örtülmüş gibi… Belki böyle demek benim açımdan doğru, sizin açınızdan yanlış olabilir ama sessizliğe bürünmüş vaziyette. Bu sessizlik sizce biraz evvelki bahsettiğimiz dışarıdan gelenler yüzünden mi oluyor?

Zannetmiyorum yani tabi belki mevsim yaz, havalar sıcak meclis tatil falan ondandır.

“CHP KİMSESİZLERİN KİMSESİDİR”

– Bir buçuk seneden beri mi?

Hımm. Ben bu aralar çok gitmediğim için genel merkeze o konuda yorum yapmayayım ama CHP Genel Merkezi her zaman yoğun olmalı. Çünkü neden; örgütsel durumumuzdan kaynaklı değil… Derdi olan, sıkıntısı olan, sorunu olan herkesin uğrak yeri olmalı. CHP Türkiye’nin güvencesi, Türkiye’nin sigortası. Her şeye rağmen, geçmiş dönemde CHP’den nefret edenler, CHP’ye kızan, bağıran herkes şimdi umudu CHP’ye bağlamıştır. Burada benimle kavga eden, talimat verip bize gaz sıkan emniyet müdür yardımcısına o gün tabi öfkeyle biraz galiba sert davrandım. O sert tavrımdan dolayı bu kirli medyanın tamamı her gün haber yaptı. İşte Türk polise hakaret falan dediler… Asla! Ben hiç kimseye hakaret etmem, sadece polis değil hiç kimseye etmem. İçeriğini bilmedikleri için sonra FETÖ’cü, darbeci çıktı. O darbecinin, o bize öfke kusan darbeci müdürün ailesi sonuçta CHP’ne gelip, çaresiz kalıp; ‘ancak bu sorunları siz çözebilirsiniz’ deme noktasına geldi. Onun için CHP kimsesizlerin kimsesidir, mazlumların partisidir. CHP’de siyaset yapan milletvekilleri, parti üst düzey yöneticileri herkes…

Mesela bir önce ki sözlerimde dedim ya seferberlik ilan etmemiz lazım. Benim gibi çok sayıda genel başkan yardımcılığı yapmış arkadaşlarımız var. Ben isterim ki şimdi onlar daha çok çalışsın. Ama maalesef şu anda hiç birini göremiyorum. Ne oldu? Neden? Niçin? Kaldı ki bu parti hepimize çok şeyler verdi.

– Küstürülmek hala geçerli…

Niye küsüyorsunuz? Seçilmeyince küsüyor musunuz? Seçilmediğim günden itibaren sokaktayım.

– Ama herkes bir Gürsel Tekin olamaz, bir de bu var. 

Kardeşim siyaset böyle yapılır. Ben şimdi koltuktayken iyi, koltuktan indim kötü, partim tukaka… Böyle bir anlayış, böyle bir siyaset tam tersini hiç kimseye yarar sağlamaz. Şimdi partimizin buna ihtiyacı var . geçmiş dönemde genel başkanlık yapmış, parti yöneticiliği yapmış, belediye başkanlığı yapmış… Düşünsenize yani parti sizi yirmi yıl, otuz yıl belediye başkanı yapıyor; size gerçekten çocuğunuza, ailenize bırakabilecek büyük bir eser veriyor; sonra bir dönem olmuyorsunuz, bir dönem olmayınca partinizle meşgul olmuyorsunuz. Bu bir ihanettir! Bunu benim kabul etmem mümkün değil. Böyle bir şey olamaz. Efendim ben seçilince iyiyim, seçilmeyince kötüyüm, yok! Siyaset sadece koltukta mı yapılır?  Bugün genel merkez koltuğunda değilim neyim eksik?

“ÖNDER SAV, EŞREF ERDEM, MEHMET SEVİGEN’İ SONUNCU, DIŞARIDAN GELMİŞ NE OLDUĞU BELİRSİZ İNSANI BİRİNCİ YAPARSANIZ BU PARTİ KÜLTÜRÜNE YAKIŞMAZ”

– Baykal’dan sonraki süreçte genel başkanın kurultayın ikinci günü çıkarttığı bir liste oluyor. Bu listede işte beş altı kişi haricinde blok olarak geçiyor gibi… İhsan Öskes’de listelerde var olan birisi olarak en çok oyu almıştı. Yani genel başkanın işaretinin bir teveccühü var. Delege ‘ben genel başkan ne derse onu yaparım’ diyerek genel başkanı büyük bir çoğunlukla seçiyor. Daha sonra iki, üç, dört, beş liste olunca birazcık rahatsızlık duyuyor ama genel başkanın listesine yüzde seksen belki de yüzde seksen beş oranında oy veriyor. Düne kadar Cumhurbaşkanının yanıldık sözleri gibi bu da mı yanıldık oluyor? İki dönemdir CHP’de yanıldık mevzusu söz konusu…

Yanılmadık. Sayın genel başkan bence yanılmadı. Parti içi demokrasi diyoruz, parti içi demokrasi mekanizmasını çalıştırdı. Ama ne yazık ki hiç kimse kusuruma bakmasın, maalesef herkes bir kendini gözden geçirmeli. Elbette rekabet olabilir, hiç itiraz etmiyorum. Ama siz Önder Sav’ı , Eşref Erdem’i, Mehmet Sevigen’i, dışarıdan gelmiş ne olduğu belli olmayan bir insanla kıyaslayıp, diğerlerini birinci onları sonuncu yaparsanız bu parti kültürüne yakışan bir şey değildir! En azından Önder Sav ayarında birini seçmelisiniz ki o zaman ben sizin gerçekten seçenekli olduğunuzu anlamış olayım. Şimdi öbür taraftan bakıyorsunuz, mesela bir gün bir ilçe başkanımız beni aradı; Özkes bir tweet atmış… Başkanım dedi ya, başkanım tweet atmış bize hakaret ediyor falan… Okudum, baktım gerçekten çok saygısızca bir tweet! Dedim kardeşim millet senin maraban mı? Sil onu dedim. Tamam dedi, silmemiş! Aradan birkaç saat daha geçti ilçe başkanı bir daha aradı. Başkanım silmemiş dedi. Dedim ki “onu birinci beni sonuncu yapma” dedim. Allah ocağınızı söndürmesin. Yukarıdan aşağıya bizim kendimizi bir gözden geçirmemiz lazım. Yani kulaktan dolma kör bakışla öfkeyle ön yargıyla siyaset yapılmaz. Siyasetin kuralları var. Kurallar CHP’nin geçmiş döneminde ki geleneklerine de baktığınızda çok daha rastladığınız bir şey değil. Maalesef 12 Eylül’den sonra parça parça müthiş bir dejenerasyon olmuştur. Bu dejenerasyonun da hala devam ettiğini görüyoruz. Genel başkanımız bütün bu demokratik mekanizmaları koydu ama iyi sonuç mu alındı kötü mü onu bilemiyorum. Takdir örgütün.

– İstanbul’dan başladık, Ankara’ya geçtik. Ankara’dan tekrar İstanbul’a dönelim. Sevgili Başkan, geçmişte talep açtığınızda İstanbul için olan düşüncelerinizi ben biliyorum. Ancak Yeni Soluk okuyucuları da bunu bilsin diye bir daha sorma gereği duyuyorum. İstanbul nasıl kazanılır. CHP İstanbul’u nasıl kazanır?

Çok kolay. 2009’da da biz seçimi almıştık ama ne yazık ki şu anda anlatamıyorum; yani kurmamız gereken ittifaklar vardı… O ittifaklara izin verilmedi. O ittifaklar oluşabilseydi 2009’da büyük olasılıkla İstanbul bizim olurdu. Ama şimdi ben İstanbul sosyolojisini bilen bir insanım. Bana hangi ilçeyi sorarsanız sorun, hangi ilçede hangi siyasi partiye mensup insanların oturduğunu çok iyi bilirim. Ve hemen hemen her gün dolaşıyorum. Şaşırıyorlar… Böyle bir dönemde gidip daha rahat ilişki kurabiliyorsun. Çünkü bir seçim atmosferi olmadığı için kimse gardını almıyor. Sohbet ediyorsunuz, sorunlarını anlatıyor, eleştirisini yapıyor, siz öz eleştirişinizi yapıyorsunuz.

“ŞUANDA SEÇİM OLSA KESİNLİKLE CHP ADAYI KAZANIR”

– Geçen gün The Marmara’da AKP’li birinin gelip size sarılması…

Çok var. Öyle yani mesela birgün gidelim beraber Bağcılar’a, Sultangazi’ye, Bahçelievler’e, Esenyurt’a, Ümraniye’ye… Birde biz tabi bire bir vatandaşlarla, sorunlarıyla da ilgileniyoruz. İl başkanı olduğum günden itibaren özellikle bu kentsel dönüşüm mülkiyet mağdurlarıyla ilgili, bire bir de ilgili olduğum için farklı siyasi partilerden seçmenlerin de bize karşı bir sevgisi saygısı var. Şu anda seçim olsa kesinlikle CHP adayı kazanır. Bunu sadece ben söylemiyorum. Geçen hafta iki araştırma yaptılar. AKP kendisi yaptı. Biliyorsunuz her şey. Dünyaca küçük. Rahatlıkla her şey… Her iki araştırmada da gerek Türkiye genelinde araştırma gerek İstanbul’a özgü bir araştırma yapıldı. O araştırmada İstanbul araştırmasını söyleyeyim; yüzde 40’ı bulamadılar. Adayları da en pik adaylar. Yani sordukları isim için diyebilirim ki şu anda görevi olan en pik adam. İsmini vermeyeyim sen anlamışsındır. Buna rağmen yok. Ne yapılması lazım? CHP’nin sadece referandum dönemindeki yüzde elli iki bandı değil mümkünse tabi daha yüksek oranını kucaklayacak. Ve yerel seçimler genel seçimlerden çok farklıdır. Takdir edersiniz ki bölgesel olarak ilçelere baktığınızda hemen hemen bir kısım ilçeler neredeyse Anadolu’nun belli illeri. O illeri dahil etmeniz lazım. O illeri dahil ettiğinizde çok rahatlıkla çok yüksek oranda İstanbul’da seçim alınabilir.

İstanbul’un bugüne kadar çözülebilmiş bir sorunu var mı? Vallahi doğrusu ya bizde bir körlük var ya da bu şehirde yaşayan AKP’lilerde bir körlük var. Mesela bir tek başarıları var gerçekten uzun yıllar belki yüzyıllar başarılamayacak bir betonlaşmayı yaptılar. Yani bugün kafanızı kaldırdığınızda iki yüz elli tane AVM’si olan bir şehir! Dünyanın hiçbir yerinde iki yüz elli tane avm olmaz… AVM ne demektir? AVM daha çok trafik demektir, daha çok otopark demektir, daha çok sıkıntı demektir, alt yapının azalması demektir. Bütün bunlar İstanbul’da yaşayan yurttaşlarımıza yük demektir. En azından tarihi yarımada; şuraya baktığınızda, şurası bakın eski İstanbul… Şu manzaraya bir bakın Allah aşkına. Bu manzara bu şehre yakışan bir manzara değil. (Gürsel Tekin’in gösterdiği İstanbul manzarası aşağıdaki fotoğrafta)

“ERDOĞAN’A 2011’DE ‘İSTANBUL TALAN EDİLİYOR, BUNA ÖNLEM ALIN’ DEDİM”

İstanbul’un sorunu şeffaf hesap verebilir bir siyasal anlayışla çözülebilir. Maalesef bir şeffaflık yok. Şeffaflık olmadığı gibi yolsuzluklar olağanüstü boyutta. Şimdi bunu söyleyince nereden diyorlar. Bunu merak edenler bir gün bizi çağırırlarsa tek tek tarif ederiz. Bu tarif için 2011 yılında bir harita yaptım. Harita üzerine de tek tek yazdım. Dönemin başbakanına gönderdim. Dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan’a eski belediye başkanısınız bakın sizin döneminizdeki plan, şu andaki yüz binlik plana bakın İstanbul talan ediliyor, buna önlem alın dedik. Maalesef oradan bir şey alamadık. Sonra sayın Davutoğlu geldi. Sayın Davutoğlu’na mektup yazdım. Sayın Davutoğlu’nun bu yolsuzluklar konusunda bir hassasiyeti var diye biliyordum. O da çaresiz kaldı. Binali Bey’e gönderdim. Hiçbir şey yapmadı, zaten mümkün değil. İstanbul’daki talanın yolsuzluğun tarifini şöyle yapabilirim. Yönetenlerin çocuklarına, kızlarına, damatlarına baktığınızda İstanbul’un nasıl talan edildiğini çok net görebilirsin. Bunun için bir savcılık soruşturmasına gerek yok.

“CHP’NİN İSTANBUL ADAYI KİM OLURSA SONUNA KADAR ARKASINDA OLURUM”

– Sevgili başkan son bir soru. İstanbul yaranıza giriyorum…

Önce şunu söyleyeyim ben siyasal hayatımın tamamını İstanbul’da geçirdim. Bu şehirde il başkanlığı yapmışım, bu şehirde belediye başkan yardımcılığı yapmışım, grup başkan vekilliği yapmışım… Bu şehire baktığım zaman gerçekten içim sızlıyor, yüreğim yanıyor. Buna emin olarak söylüyorum. Bu sorunlar giderilmez mi? Çok kolay giderilir. CHP iktidarında giderilir, inşallah olacak. Kim olur bilmiyorum hiç önemli değil. Kim olursa da sonuna kadar arkasında olurum. Bana da görev verilirse en iyisini yaparım. Hiç tereddüt etmem. Sadece bu yarımadaya yılda on milyon turist getirirsiniz. Şuraya baksanıza ya Beyoğlu’na bir bakın. Şu İstiklal Caddesi’ni gezerken içiniz sızlamaz mı? Şu Taksim Meydanı’na baktığınızda içiniz sızlamaz mı? Dünyadaki bütün şehirleri düşünelim. Şehir nasıl tarif edilir? Şehirler meydanlarıyla tarif edilir. Edirne’nin ötesine geçtiğinizde hangi şehre bakarsınız bakın meydanıyla tarif edilir. Sadece batıdaki şehirler değil. Gidin Ortadoğu’daki şehirlere de bakın. Orda da aynı şekilde meydanlarla var. Meydansız şehir haline getirildik. Eminönü meydanı vardı, Kadıköy meydanı vardı, Taksim meydanı vardı… Meydan bırakmadılar! Maalesef öyle bir hale getirdiler ki yani iktidar kendisini beton lobisine teslim etti. Beton lobisine kimsenin gücü yetmedi. Mesela her türlü keramete gücü yeten sayın Erdoğan, tarihi yarımadadaki biliyorsunuz o sulieti bozan o bina o binanın yeri nedir biliyor musunuz?

– Kazlıçeşme’deki Bezmen’lerin fabrikası, Mensucat santral. 

Orası niçin ayrılmıştı? Deprem toplanma alanı olarak toplanmıştı. Şimdi bağırıyor ya Çevre ve Şehircilik Bakanı ‘deprem gelecek, deprem olacak’ diye bağırıyor. İyi de Allah göstermesin yarın herhangi bir deprem olduğunda şu tabloya baksana. Şöyle bir geriye dön bak. Bir deprem anında şurada yurttaşlarımız bırakın hastaneye, şuraya buraya gitmeyi buradan toplanma alanı olarak nereye gidecek? Bana gösterir misin? Gitme şansı var mı? Türkiye’mizin milli gelirinin yarısı burada, sanayinizin yarısı burada, finansınızın tamamı burada! Ekonominizin önemli kısmı burada… Yarın burada oluşabilecek bir felaketin Türkiye’ye maliyeti ne olur biliyor musunuz? Türkiye’nin bağımsızlığı elden gider. Bu nasıl bir şeydir? Bu nasıl bir anlayıştır? Hadi bizim bilim insanlarımızı ciddiye almıyor olabilirsiniz. Sayın Topbaş’ın yüz binlik planı yaparken dışarıdan getirmiş olduğu Japon yer bilimcilerinin raporu var. O rapora baktığınızda hepimizin vicdanı sızlaması gereken bir rapor. Taa 2008 yılında adam yazmış. 2008 yılında biliyorsunuz ‘Deprem Şurası’ yapıldı. Sempozyum. O sempozyumdaki bilim insanlarının söylediklerini ciddiye almış olsalardı bugün İstanbul depreme hazır bir hale gelmiş olurdu. Ama ne yazık ki maalesef İstanbul kaderine terk edilmiş. Yarın oluşabilecek, çünkü olacak bu! İnşallah olmaz… Bütün bilim insanları, sadece bilim insanları değil, işte bunu başbakan da bakan da sık sık söylüyor. Hatta oran da veriyor. Şu oranda deprem olacak; bu oranda deprem olduğu zaman maliyetin ne kadar ağır olduğunu da hepimizin bilmesi lazım.

“İSTANBUL KONUSUNDA HER ZAMAN HAYALLERİMİN OLDUĞUNU SÖYLEDİM”

– İstanbul rüyasının da cevabı bunun içindeydi zaten. 

Hiç ben saklamadım İstanbul’la ilgili. Ben İstanbul konusunda her zaman hayallerimin olduğunu söyledim. O konuda öyle şey yapacak bir insan değilim. Ama bu benim hayallerimle gerçekleşecek bir şey değil. Bir: İstanbullunun karar vereceği bir iştir. İki: Partimin karar vereceği bir iştir. Partim öyle bir karar verir, millette evet uygundur derse başımın üstüne. Elbette neden olmasın. Ama dediğim gibi biraz öncede söyledim; bugün o gün değildir. Bugün demokrasi, bugün adalet, hak hukuk arayışı içerisindeyiz. Bizim en çok mücadelemiz buralarda olacak.

Tabi zamanımız kalmadı ekonomiyle ilgili. Ekonominin hangi perişanlıklar içinde olduğunu sadece sizden ricam, bütün gazetecilere, biraz önce söyledim ya Eminönü’ndeki çöp hassasiyetini gösteren tüm gazete televizyonlar haftada herhangi bir gün Türkiye’deki icra dairelerine gittiklerinde Türkiye ekonomisinin nasıl çöktüğünü görecekler!

– Son söyleyecekleriniz…

Son söyleyeceklerimi söyleyeyim. Özellikle partili kardeşlerime söylüyorum. Gençlerin abisi olarak büyüklerinde kardeşleri olarak söylüyorum. Yıllardır hepimiz bu mücadele içindeyiz. Birbirimizi hırpalamaktan sakınalım. Bu iç kavganın siyaseten hiç kimseye fayda getirmediğini hepinizin bilmesi lazım. Onun için sağduyuyla bu kongrelerimizi bitirelim. Ve büyük olasılıkla Sayın Genel Başkanımız Ocak ayında büyük kongre yapacaktır. Büyük kongrede hem Türkiye’nin beklentisine cevap verebilecek, projelerini anlatacak, hem de yeni kadrosuyla yol alacaktır.



Yeni Soluk
YUKARI
KATEGORİLER