MFatih Güçlü

Buzdağı Altı Sohbetleri

mfatihguclu@yenisoluk.com

Boğaziçi Üniversitesi tarafından Ekim ayı başında düzenlenen “IP 2018” isimli fikri ve sınai haklarının ticarileştirilmesine yönelik bir seminerdeydim. Yapılan sunumların birisinde İsviçre Bern Kantonu ticaret bakanlığından bir yetkili sunumunu yapmak üzere söz aldı. Sunumunda kantonunun genç girişimcilere, yaratıcı düşünce, fikir ve projelere olan desteğinden bahsetti. İsviçre’nin sadece dağları, saatleri ya da çikolataları ile değil bu tip yenilikçi fikir ve projelere verdiği destekleri ile de adının anılır olmasını önemsediklerini, paralı yatırımcıların bu fikir ve projeleri beklediğini, kendilerinin de bu fikir ve proje sahipleri ile yatırımcılar arasında köprü görevi görmek konusundaki heyecan ve isteklerini dile getirdi. Sözlerini Türk girişimcilerini de İsviçre’de bu tip projeleri ile görmek istediklerinden ve bu konuda istekli ve hevesli olduklarından dem vurarak tamamladı.

İsviçre’den kalkıp ülkemizde yapılan böyle bir konferansa yenilikçi fikir ve projelere, yatırımcılarla köprü görevi görmek üzere oldukça hevesli bir şekilde gelen bu zatın heyecanının temeli nereden kaynaklı diye düşündüm içimden. Kendisinin, kendi içinde heyecanlı birisi olduğu belliydi belli olmasına da kanaatimce bunun ardında başka bir neden daha vardı; Ülkemizin sahip olduğu yaratım potansiyeli yüksek genç nüfus sayısı. Biliyorsunuz bu konuda yazmış olduğum bir önceki yazımın sonunda Sayın Reşat Sinanoğlu’nun “Yüksek Katma Değer Yaratamayan Toplumların Ana Sorununun Kaynağı; Katma değeri yüksek, rekabetçi insan sermayesine sahip olamamalarıdır. Katma değer yaratamamaları da bunun doğal sonucudur.” sözüne yer vererek “Peki bu durum neden bizde böyle, bunun üstesinden gelemez miyiz?” sorusunu sormuş, cevabını bir sonraki yazımda vereceğimi belirtmiştim. Gerçekten katma değeri yüksek rekabetçi insan sayımız Sayın Sinanoğlu’nun belirttiği gibi az mı? Düz bir mantıkla düşündüğümüzde Batılı ülkeler ya da bir Japonya ya da bir Kore gibi katma değeri yüksek ürünler üretip satan şirketlerimizin sayısının ve bu konuda elde ettiğimiz gelir seviyesinin düşük olduğu ortada olduğuna göre bu önermenin varlığını kabul etmemiz gerekir diyebilir miyiz?

Sayın Sinanoğlu “Katma değeri yüksek, rekabetçi insan” derken ne demek istemiştir, kanımca en başta bunun irdelenmesi gerekmektedir. Benim bakış açıma göre katma değeri yüksek insan derken; akıl sahibi olmakla kalmayıp aynı zamanda aklını da işleten, okuyan, düşünen ve sorgulayan, gelişimi daimî bir döngü olarak kabul ederek kendi gelişimi ile birlikte çevresini de geliştiren, iletişim ve problem çözme gücü kuvvetli, biz bilinci farkındalığına sahip, evrensel ilke ve değerlere saygılı, süreç odaklı insanı anlamak gerekir. Katma değeri yüksek fikri ve sınai ürünlerin de bu insanların akıllarının ürünü olacağı kanaatimce tartışmasızdır. Peki toplum bu tip insanları nasıl yaratır ya da geliştirir? Tabi ki en başta eğitimle. Eğitimin verildiği ilk yer insanın ailesidir. Aile sahip olduğu eğitim ve kültür seviyesine göre çocuğunu büyütür ve yetiştirir. Bu sebeple ailenin sahip olduğu eğitim düzeyi ve kültür kalıpları son derece önemlidir. Aile olabilmek için önce karı koca olmayı bilmek, karı koca olabilmek için de evlenme olgunluğuna sahip olmak gereklidir. ( Bkz. ; Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu – Evlenmeden Önce)  Evlenmek , akabinde çocuk yaparak aile olabilmek ancak belli bir olgunluk seviyesine sahip kişilerin yapabileceği bir şeydir. Oysa ülkemizde bu konuda okullarımızda hiçbir eğitim verilmemektedir. Okullarımızın genelinde eğitim adı altında “Ezber Kültürü” geleneği maalesef devam edegelmektedir. Bugün geldiğim gelişim seviyesi ile kendi okul zamanlarımı hatırlıyorum da edindiğimiz eğitim, öğrenmekten ziyade ezberlemek üzerine kuruluydu, hemen hemen hiçbir öğretmenimiz bize bir matematiği, bir fen bilgisini ya da tarihi neden öğrenmemiz gerektiğini anlatmadı ya da öyle bir misyonunun farkında olmadıkları için anlatamadı. Araştırarak öğrenmeye teşvik edilmedik, hatta üniversitede bile durum böyleydi, soru sormaktan dahi çekinirdik. Koca hukuk fakültesinde demokrasinin ne demek olduğunu öğrenememiş olduğumu ya da kasıtlı ya da sehven bana öğretememiş olduklarını Sayın Emre Kongar’ın “Demokrasimizle Yüzleşmek” kitabını okuduktan sonra anladım.

Bakınız bu konuda bir önceki yazımda kitabına atıfta bulunduğum sayın Selçuk Şirin neler söylüyor; “The International Association fort The Evaluation of Educational Achivement (IEA) tarafından gerçekleştirilen Uluslararası Bilgisayar ve Enfermasyon Okuryazarlığı Araştırması (International Computer and Information Literacy Study -ICILS-) yeni bir uluslararası veri tabanı. Bu test her ülkede 8. Sınıf öğrencilerinin evde, okulda ve iş ortamında bilgisayarı soruşturma, üretme ve iletişim amacıyla kullanma becerisini ölçüyor. Çocuklara çeşitli sorular veriliyor ve bu soruları bilgisayar aracılığıyla çözmeleri isteniyor. Değerlendirme sonuçları bizim için can sıkıcı. Katılımcı ülkeler arasında son sıradayız! Çek Cumhuriyeti, Avustralya, Polonya ve Norveç birbirine yakın puanlarla birinciliği paylaşıyor.” Ülkemizde insan başına düşen bilgisayar oranının araştırmaya katılan diğer ülkelere göre düşük olmasının ve internetin yaygınlaşamamasının bu sonuca etki eden nedenler olduğunu belirterek Sayın Şirin kitabında bu konudaki  sözlerine şöyle devam ediyor; “Bilgisayar yok, internet yok, bu ikisi olan yerde de okulların ve öğretmenlerin özerkliği yok. … İş dönüp dolaşıp yatırım önceliğine geliyor. Rapora göre katılımcı ülkeler arasında bütçeden eğitime en az pay ayıran ülke biziz. Danimarka, bütçesinin yüzde dokuzunu, eğitime harcarken biz yüzde 2,9’nu eğitime harcıyoruz!” (Bkz.; Prof. Dr. Selçuk Şirin – Yol Ayırımındaki Türkiye) Peki ya yargı? Yargının da ülkemizde diğer kalemlere oranla daha düşük pay aldığı hepimizin malumu. Bir önceki yazımda katma değeri yüksek ekonomiye geçişin şartları arasında eğitimin ve yargının öneminden bahsetmiş olduğumu burada bir kere daha hatırlatmak isterim. Birey ve fikir özgürlüğünün temelinde, idarenin her usul ve işleminin denetiminde demokrasilerin olmazsa olmazı hukukun üstünlüğü prensibi değil midir? Özgür düşüncenin ve bilgiye ulaşımın kısıtlandığı ve hatta sorgulandığı bir ülkede katma değeri yüksek insan ve bu insanın yaratacağı fikirler nasıl gelişecek ve nasıl yeşerecektir?

“Buzdağı Altı Sohbetleri” adı altında yazdığım yazılarda ülkemizin hala geçmişten gelen korku kültürünün hegemonyası altında bulunduğunu, korku kültürünün sahip olduğu tek değerin de “Güç” olduğunu, bunun insanın sağlıklı ego yapısını bozduğunu, ayakları üzerinde durarak aklını işleten insanlardan ziyade nesnel beni kuvvetli bağlaşık kişilikler yarattığını defalarca dile getirdim, merak edenler bu yazılarımı okuyabilirler. O halde sormak lazım; Bu değer ve kültür yapısına sahip bir toplumdan katma değeri yüksek, rekabetçi insan çıkar mı? “Hayır çıkması imkânsız.” demek istemiyorum, keza imkânsız dediğiniz şey şu anki şartlar için geçerli bir olgudur, keza şartları değiştirirseniz zaman içinde imkansızlığı da ortadan kaldırmış olursunuz. Neden “İmkânsız” demiyorum, çünkü yazımın başında da belirttiğim üzere ülkemiz Batılı ülkelerin birçoğuna nazaran genç nüfus oranı yüksek bir ülke, pırıl pırıl genç beyinlerimiz var ki bunlara içinde olduğum girişimci eko sisteminde şahsen defalarca rastlamış bulunmaktayım. Bu ülkede doğmuş, büyümüş ve halen de yaşayan birisi olarak belirtmeliyim ki; Türk insanı fevkalade yüksek bir espri gücüne ve pratik bir zekaya sahiptir. Espri anlayışı zekâ işidir, pratik zekâ da öyle, ismi üstünde zaten. Fevkalade bir gözlem ve adaptasyon gücümüz var. Neden, çünkü geçmişimiz göçebe kültürüne dayanıyor da ondan. Göçebelik dinamizm demektir, bir yere yerleşik değilsinizdir ve her an tetiktesinizdir. Adaptasyon demektir, geçici de olsa o anda konuşlandığınız yere ve çevresine en kısa zamanda uyum sağlamanız gerekir, pratik zekâ demektir çünkü geçici de olsa yerleştiğiniz yerdeki sorunlara anında çözüm bulmanız gerekir. Birliktelik demektir keza konuşlandığınız yerdeki sorunları elbirliği ile, bir ortak zekâ ile çözersiniz. (Detaylı bilgi için bkz; Prof. Dr. Erol Göka – Türk Grup Davranışı – Prof. Dr. Erol Göka – Türklerin Psikolojisi) Aslında bir yönüyle katma değeri yüksek insanlar yaratmak için elimizde güçlü bir potansiyel var fakat bunun etrafını ören, yerleşmiş korku kültürüne dayalı yoz kültür kalıplarına ve bu kalıpların sağlıksız bir biçimde etkilediği psikolojik bir yapıya sahibiz. Bunlardan arınmamız için aydınlanmamız ve gereken farkındalığa sahip olmamız şart! Tüm bu saydığım potansiyelin birçok kişiden önce farkına varan ve ülkemizi akıl ve ilmi temel alarak muassır medeniyetler seviyesine ulaştırmak isteyen Mustafa Kemal Atatürk’ün bu yöndeki ülküsünün ayırdına iyi varmak zorundayız. Neden mi, nedeni 2013 yapımı “Düşman – Enemy” filminin başrol oyuncusunun (Jake Gyllenhaal) dile getirdiği film repliğinden dinleyelim;

“Kontrol, her şey kontrolde bitiyor. Her diktatörlükte bir takıntı vardır; bu takıntı da kontroldür. Eski Roma’da insanlara ekmek ve sirk verdiler. Halkı eğlenceyle meşgul ettiler. Ama diğer diktatörlükler fikirleri ve ilmi kontrol altında tutmak için farklı stratejiler uyguladılar. Peki bunu nasıl başarıyorlar? Eğitimden kısarak, kültürü kısıtlayarak, bilgi edinmeyi yasaklayarak. Bireylerin her söylemini yasaklayarak. Şunu unutmamak çok önemli; Bu olay tarih boyunca kendini tekrar eden bir düzen biçimi.”

“Diktatörler gücü elde ettikçe ve arttırdıkça her şeyi kontrolleri altına alacaklarını zannederler, oysa hayat evrensel ilke ve değerlerin kontrolü altındadır.” diyor Stephan Covey. “Farkında olmadan farkında olunacak bir gerçeklik yoktur.” diyor Edmund Husserl. Aydınlanmak ve aydınlatmak farkındalık ister, bunun için verilecek mücadele ister. Aydınlanamazsanız farkında olmadan başkalarının kontrolünde giden bir hayatınız olur, yaratıcılığınız ölür. Aydınlanır ve aydınlatırsanız kontrolü siz ele alırsınız, başkalarının değil kendiniz olarak kendi hayatınızı özgürce yaşarsınız, yaratırsınız. Katma değerli yüksek ekonomi önce bilgiye ulaşan sonra okuyan, düşünen, sorgulayan ve fikir yaratan insan ister, kontrol altına alınmış yaşayan ölüler değil. Bu noktada hepimize düşen birçok görev var, Shakespeare’in dediği gibi “Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu!”

Yeni Soluk
YUKARI