Ekonomi-Mülkiyet ve demokrasi ilişkisi kapsamında Türkiye’nin seçimi

Devletin ekonomideki ağırlığının oldukça fazla olduğu ülkemizde 24 Haziran’da sistem değişikliğinin olacağı Cumhurbaşkanlığı seçimi ile Milletvekili genel seçimleri yapılacaktır.  Gelişmiş ülkelere baktığımızda gerek mülkiyette gerekse de ekonomideki ağırlığın kamuda olmayıp bireylerde olduğu görülecektir. Dolayısıyla da seçimlerde hangi parti ya da hangi liderin kazandığının önemi olmamaktadır. Hükümetlerin, bizdeki gibi ekonomiyi köklü değişikliklere uğratma şansı bulunmamaktadır. Devletin üretim süreçlerine katkısı dolaylı olmaktadır. Devletin esas görevi, yurttaşları için  alt yapıyı hazırlamak, eğitim, sağlık,  özgürlük, eşitlik, adalet, güvenlik ve gelir dağılımı alanlarını dengeli ve konforlu hale getirmektir. Bunun için de en katı uygulamalarını çok önemli bir araç olan vergi uygulamalarında  görmekteyiz.  Yargı, Yürütme ve Yasama arasında keskin çizgiler oluşturularak  demokrasinin kökleşmesi ve yurttaşların birey olarak davranabilmeleri sağlanmıştır.  Nitekim pek çok ülkede  Cumhurbaşkanlığı süresi için kısıtlamalar getirilmiş olması da bu nedenledir.

Ülkemizde bu yönde yeterli düzeyde gelişmelerin yaşanmamasının asıl nedeni, seçmenin ya da politikacıların yetersizliği değildir. Sistemimizin ekonomi ve mülkiyet eksenli yapısıdır “ki bu yapı da rant üretme makinasıdır”. Dolayısı ile de iktidar mücadelesi; bu rantın bölüşülmesi esasına göre şekillenmektedir. Kimi siyasal örgütler bunun farkında olarak, 70 yıldan beri çeşitli araçlarla bu çarkın başına geçmeyi ve sürdürmeyi başarmışlardır. Hatta daha ileri bir yorumla, Cumhuriyet’le hesaplaşma amacıyla eksik de olsa demokrasiyi araçsallaştıran çeşitli ideolojik akımların bir şekilde iktidarı yani ekonomi çarkını ele geçirdikten sonraki süreçte, sistemin bu yapısını keşfetmeleri sonucunda devletle bütünleşerek sahiplenmeleri, bırakmamak için her türlü yolu denemeleri de bu gerçekten kaynaklanmaktadır. Kimileri ise bu reel durumu anlayabilecek analizlerden yoksunlukları nedeniyle, işin farkına varamamışlardır.  Halbuki mevcut koşullar içinde Ülkemizde iktidar olabilmek için iki temel seçenek söz konusudur.

İlki; bu yapının farkında olarak, seçmen algı ve davranışlarını analiz ederek, inanç, etnisite, yaşam tarzı vs ayrıştırıcı argümanları kullanarak çoğunluğun avantajı olacak şekilde  oya dönüştürmektir. Esasen bu zaten yapılagelmekte olan bir  uygulamadır. Hangi organizasyonlarca başarıyla yürütüldüğü de açıktır.

İkinci yol ise;  ülkenin mülkiyet yapısını dönüştürerek toplumun her kesimine yaygınlaştırmak, devletin ekonomideki varlığını bireylere dengeli bir şekilde aktararak siyaset kurumunun araçsallaştırmasını önlemektir. Bunun için de; her alanda, çok geniş çapta uzmanlarla, ciddi emek, zaman ve kaynak ayrılarak,  yapılabilir projeler üretmek gerekmektedir. Yani kapsamlı bir MODERN TÜRKİYE senaryosu hazırlamak ilk adım olmalıdır. Tartışmasız biçimde ekonomi mülkiyetinin  yönetiminde pragmatik reformlar tasarlanarak halka sunulmalıdır. Aksi taktirde, ülkemiz siyasetine başından beri egemen olan “ÇARIKLI ERKAN’I HARB”  yaklaşımı sürecek ve makus kaderimiz bir türlü değişmeyecektir. Üstelik de; İnanç, etnisite,  yaşam tarzı vs. eksenli Toplumsal farklılıklar, üzerinden ayrışmayı tetikleyen kesimlerin varlığı da  bu süreci kalıcı kılacaktır. Özetle üretim esaslı ekonomik büyüme ve kalkınmanın demokrasiyi olumlu etkilediği  açıktır. Öyle ise Cumhuriyetimizin kurucularının, bırakınız çeliği, motoru, elektriği,  ayakkabıyı, işvereni, sermayedarı; iğnenin, ipliğin üretilemediği, eli anahtar, torna  tutan, disiplinli işgücünün bulunmadığı, eğitimli insan sayısının son derece düşük olduğu bir konjonktürde; son derece akılcı bir yaklaşımla başlattıkları devrim niteliğindeki zorunlu kamusal sanayii( Şeker, çimento, demir-çelik, lokomotif ve benzeri) ve alt yapı atılımlarını, yapay zeka ve Robotların egemen olduğu  Endüstri 4. Devrimi sürecinde  ülkemizin yeni vizyonu olarak kabul etmek, her şeyden önce Büyük Önder’imize haksızlık olacaktır. Kurucu iradenin hedeflerini anlamamaktır. Bu kapsamda devletin ana işlevi; ulaşım, altyapı, enerji, turizm, tarım başta olmak üzere, bireylerin girişimlerini özendirecek politika ve yatırımları çok amaçlı ve seçenekli olarak hazırlamak olmalıdır. Bu kapsamda elbette otoyol da, baraj da,  köprü de, tele-komünikasyon da, havaalanı da, nükleer santral de, rüzgar- güneş enerji santralleri de yapmak ya da yaptırmak devletin asıl işi olmalıdır. Ancak gelinen noktada madencilik, sanayi, turizm, imalat, bilişim, inşaat, başta olmak üzere tüm üretici sektörlerde girişimcilerin öne çıkarılması esastır.

Bu aşamada, mevcut ekonomik düzeni korunarak, yönetim yönteminin kökten değişeceği “CUMHURBAŞKANLIĞI” sistemi ve   seçiminin ; özünde,  kocaman bir İktisadi İşletme niteliğindeki TÜRKİYE’ye CEO belirlemek olduğunun farkında olunmalıdır. Dolayısıyla da “Cumhurbaşkanı tarafsız olmalıdır” gibi  işletme yönetimi ilkelerine  uymayan söylem ve  yaklaşımları,  “farkında olunmayan mevcut sistemin” seçim sloganı yapmanın pratik bir yararı olmayacaktır. Sadece otoritenin eleştirisini yaparak bir yere varmak pek mümkün değildir. Otoriteyi yada sistemi değiştirebilmek için sunduğu fırsat yada fantezilerden daha güçlüsünü ortaya koymak gerekmektedir. Bunun yolu da, bu tür yaklaşımlara,  hiçbir değer katmayacak, medya fenomeni ya da popülist olmaya yol açacak kişisel arzularla alet olmadan, ekonomik, sosyal ve kültürel programlar ve söylemler ekseninde OYUN KURUCU olmaktır.

Öyle ise ya bu sistemin sonuç alınamayacak piyonu olunarak, seçim sürecinde rol alınacak ”ki  ekonomik, sosyal, kültürel projeler yerine kısır kişisel tartışmaların egemen olduğu seçim iklimi ne yazık ki bu yöndedir” yada paradigma değişikliği yapılarak, tüm yurttaşların refah seviyelerini daha ileri taşıyacak, Dünya ve Türkiye gerçekleri ile örtüşen, hayal mahsulü olmayan projelendirilmiş “Ekonomik, Kültürel ve Sosyal Yapısal Reform  Paketleri”  gündemleştirilecektir.  Elbette daha da zor ve meşakkatli bir süreçle hazırlanacak bu paketin; uygun slogan ve iletişim diliyle seçmene sunulması da önemlidir.

Ekonomik çözümlerle birlikte “Özgürlük, Hak, Hukuk,  Adalet” gibi temel insan haklarının tüm yurttaşların yararlanacağı demokrasinin vaz geçilmez unsurları olduğu gerçeğini vurgulamak yetmeyecektir. Bu kavramların toplumda ve devlet yapısında nasıl egemen kılınacağı da modellenerek ifade edilmelidir. Benzer şekilde sanayileşme, arazi yönetimi, kentleşme ve çevre konularında da popülist olmayan  dengeli çözüm modelleri ortaya konulmalıdır.

Sonuç olarak; yaşanmakta olan seçim sürecinde, keşke  gerek medyada gerekse miting alanlarında adayların ve de partilerin bilinçsizce sürüklendiği kayıkçı kavgasını andıran kısır tartışmalar yerine, detaylarına giremediğim  bu ve benzeri konu başlıkları tartışılabilse ve de  kamuoyu ile paylaşılabilse. Umarım, her şeye rağmen, toplumsal yaşamımız; ahlaki bir anlayışa göre, erdemli, bilge, ölçülü ve adaletli yöneticilerle PSİKOLOJİK SAVAŞ ortamına sürüklenmeden düzenlenebilecektir.

Prof. Dr. Ali Kahriman,

Siyaset Üstü Düşünce Derneği Y. Kurulu Başkanı

Yeni Soluk
YUKARI