MFatih Güçlü

Buzdağı Altı Sohbetleri

mfatihguclu@yenisoluk.com

Sevdiğim filmlerden birisidir Avatar, insanın hırsı uğruna doğal güzelliklere, hiç empati kurmadan nasıl zarar verdiğini anlatır. Tamamıyla ayrı bir makale konusudur, onu ayrıca ele alırım belki bir gün, ama burada örneksemek için filmin bir sahnesinden bahsetmek istiyorum. Pandora gezegeninde yaşayan varlıkların vücudu ile birleşen ve bu sebeple gezegene doğal uyum sağlayan filmin kahramanı, gezegende yaptığı ilk keşifte karşılaştığı ilk bitkiye merakından dokunuverir ve bitki kendini korumak için hemen küçülüp avuç içi kadar olur. Bu, aslında sadece Pandora gezegenine mahsus bir özellik değildir, dünyamızdaki bazı bitkiler ve hayvanlar da bu tip korunma mekanizmaları geliştirmişlerdir. Kamufle olmak için renk değiştiren bukalemun, kaçarken izini kaybettirmek için siyah bir sıvı salan mürekkep balığı veya tehlike karşısında korunmak için top kıvamına gelen kirpi ya da kabuğuna sinen kaplumbağa böyledir.

İnsan da fiziken korunmak maksadı ile bir takım mekanizmalar geliştirmiştir, özellikle ilk çağlarda birer korunak olan mağaralar, daha sonra taştan evlere bugün ise gökdelenlere dönüşmüşlerdir. Özellikle sosyo psikolojik yönden yeterli olgunluğa ulaşmamış toplumların utanca boğularak yetiştirilmiş bireyleri de insanlar arası ilişkilerde ego merkezli bazı savunma mekanizmaları geliştirmişlerdir; inkâr, bastırma, çözülme, yön değiştirme, dönüşme, karşıt tepki oluşturma vb. bu tip savunma mekanizmalarındandır. Bu tip kişilere onların egolarını incitecek, onları o anda yok hissettirecek bir şeyle yaklaştığınızda Avatar filmindeki bitkiye benzer bir tavır içine girerek hop küçülürler yani ya üzerlerine alınmazlar, meseleyi yok kabul ederler, ya ortamdan kaçarlar ya da gerçeğe saygısızlık edip inkâr savunma mekanizmasını işletirler. Çünkü bu tavrınızla onların egolarını gıdıklamışsınızdır, içinde yaşadıkları hapishanelerinde onlara rahatsızlık vermişsinizdir.

Ülkemiz her yıl daha da ağırlaşan zorluklar içinde çalkalanıyor, şehit haberleri, kötü giden siyaset ve ekonomi, terör saldırıları, trafik kazaları, geçirilen cinnetler ya da ihmaller sonucu yok yere ölümler, ihale yolsuzlukları, devlet malı talanları, hırsızlıklar vs. vs. , örnekleri çoğaltabilmek mümkün. Bunları tasvip edebilmek, bunlar karşısında üzülmemek ve hatta öfkelenmemek mümkün değil. Son 10 yıldır aktif olan sosyal medyada bu tip olaylardan sonra yazılanlara bakıyorum, hep bir lanet, hep bir suçu başkalarına yükleme, hep bir öfke, hep bir şikâyet… İşin ilginç yanı devletin üst kademelerinde yer alanların da bundan farklı yaptıkları bir şey yok. Sonra olayın üstünden zaman geçiyor, bazı şeyler unutulmaya başlar gibi olmuşken yeni bir olay patlak veriyor ve yukarıda yazdığım döngüyü aynen yine yaşıyoruz.

Geçenlerde bir arkadaşım kendi sayfasında “Ben Yurdum İnsanını Artık Sevmiyorum.” İsminde bir yazı paylaşmış, argo tabirlerin de kullanıldığı yazıda trafikten sanayiye, siyasetten ekonomiye, ahlaksızlıktan görgüsüzlüğe, futboldan eğitim sistemine kadar birçok konuya atıf yapılıp, toplumumuzun yanlış yönleri ağır ve amiyane bir dil ile eleştirilmiş; “Rus turist denince herkesin aklına gelen şey belli; ya kazık atmak ya da cinsel ihtiyacını karşılamak. Futboluna bakıyorsun, üzerine konuşulmaya bile değmez. Eğitim sistemi, siyasetin içinde yüzen ve bilimden, doğru düşünceden uzakta bir yerde. Sanayisine bakıyorsun, arkanı iktidara verdiysen işler iyi. İktidarı yolsuzluk yapar, öğrencisi kopya çeker, sürücüsü trafik canavarıdır, işletmecisi dolandırıcıdır, cumhurbaşkanı affedersiniz şey, ama lafa gelince Türk insanı çalışkandır, Kürt insanı cesurdur, Lazlar zekidir, Çerkezler dürüsttür… Ulan hepimiz sütten çıkmış ak kaşığız ve yine de bu haldeyiz öyle mi? Bu ülkenin insanını niye sevelim ki, ben onu anlamıyorum. Yoldan geçen herhangi birini, sırf bu ülkede yaşıyor diye niye sevelim?” (http://biliyomuydun.com/ben-yurdum-insanini/ )

Değerli kardeşimiz serzenişlerinde haklı olabilir fakat “Bu toplumda çok büyük bir reform hareketinin gerçekleşmesini diliyorum.” dediği yazısında yazdığı şeylerin nedenini irdeleyen en ufak bir bilimsel açıklama yer almıyor. “Bu reformu benden beklemeyin sadece şikâyet bekleyin.” demeye de çalışıyor herhalde. İnsan fiziken evirilebildiği gibi bilinç olarak da evirilebilen bir varlık ise ve bu kadar olumsuzluk karşısında en doğal şekilde sorulması gereken soru “Neden?” olması gerekirken sorulmuyorsa, bu işte sizce de bir tuhaflık yok mudur? Etrafınızda bu kadar olumsuz sizi rahatsız edecek olay yaşanacak ve siz “Ya arkadaş ben bunlardan rahatsız oluyorum, niye oluyor bütün bunlar?” diye sormaksızın nedenleri üzerine düşünmeden ve araştırmadan şikâyete ve serzenişinize devam edeceksiniz, bir de üstüne üstlük reform hareketi bekleyeceksiniz. Yazar bilmeden belki de yurdum insanının sevmediği bir başka özelliğini daha ortaya çıkarıyordur: Devamlı şikâyet ederek kendini mağdur kılmak ama dönüp de kendini bir eleştirmemek, sorgulamamak ve sonuçta da gelişememek. Sadece tespitlerden ibaret yazısı ile bu farkındalığın farkına varsa acaba aynaya bakıp kendini de sevmeye devam eder miydi yoksa o amiyane tabiri ile “Ulan ben de yurdum insanıymışım be!” mi derdi bir sormak lazım.

İşte bizlerin de etrafımızda bir döngü misali seyreden kötü olaylar zincirine karşı verdiğimiz tepkiler de bundan ibaret, ne bir sorgulama, ne bir okuma, ne bir akıl işletme, ne kendine dönük bir eleştiri ne de sonuç itibarıyla bir gelişim… Çevremizde sirayet eden bu kadar kötü olaya karşı insan olmanın gereği olan “Neden?” sorusunu sorup sorgulamazsak aynı sarmalı maalesef yıllarca yaşamaya devam edeceğiz. Sorgulamak kolay değil tabi, önce araştıracaksın, seni aydınlatacak kaynakları bulacaksın, okuyacaksın, edindiğin malumatı içselleştirip bilgi haline getireceksin ve akabinde de hayatında eyleme geçireceksin. İnsanın en önemli ilişkisi kendisi ile olan ilişkisi, en önemli şahitliği de kendisine olan şahitliği olduğuna göre gelişim için kendini gözlemleyerek eleştirebilme yetisi kazanması da şart. Bu nedenle egonun da farkına varıp onu da aşman gerekecek. Bu nu yapmak zor, bir emek, bir cesaret istiyor tabi, mağdur kalıp şikâyet ve lanet etmek daha kolay…

Çuvaldızı kendimize batıralım, yaşadığımız kötü olayların şahsi sorumluları gerek kasıtlarıyla ve gerekse ihmalleriyle tabi ki var, bunlar tespit edilip yaptıkları yanlarına kar kalmasın da bu olayların vukuunda “Neden?” sorusunun sorumluluğunu almaksızın sadece feryatla yetinen bizlerin de bu kötü olayların yaşanmasında kanımca dolaylı yoldan sorumluluğu olduğunu kabul etmek gerek. Unutmayalım; “Geri Kalmış Ülke” demek bilinç seviyesi bakımından geri kalmış ülke demektir, bilinç seviyesini yükseltirsen siyaset de düzelir, hukuk da, ekonomi de, eğitim de… Hem bilinç seviyesi yüksek bir toplumda yaşamak isteyeceksin hem de kendi bilinç seviyeni geliştirmek için hiçbir şey yapmayacaksın, bu durumda da başına gelişmemiş bilinç seviyesine sahip insanların seçtiği yöneticiler gelecek, sonra bir de yine hiç kendine dönmeden onları suçlayacaksın. Doğan Cüceloğlu buna; “Çocuk sorumluluğuyla davranıp, başkalarından büyük sorumluluğu beklemek.” adını veriyor. (Bkz. Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu-Savaşçı) Çok beklersiniz.

Demokrasi bilinci bir kültürdür, hukuk bilinci bir kültürdür, değerler toplumu bir kültürdür, empatik davranış bir kültürdür ve bunlar ortama getirilen bilincin yüksek olduğu toplumlarda gelişirler. Eğer sen “Off abi o konulara girme çok sıkıcı, bir iki lak lak edelim” dersen, “Vallahi okuyamıyorum yahu, uykum geliyor.” dersen, “Okumaya vakit yok ki işten güçten, eşim ayrı bir alem çocuklar ayrı bir alem.” dersen bu halinle farkındalıklarını geliştirmeyip her kötü olayda ver yansından başka hiçbir halt etmezsen, hayat senin aklını başına getirip o haltı ettirene kadar aynı döngüyü yaşatacak demektir güzel kardeşim. Benim gözlemime göre işin en acı yanı da bu tutumda olanların çoğunun toplumun eğitimli ve aydın görünen tayfasından olması. Hem de önünde, en kötü olaylar karşısında dahi moralini bozmadan kendini eğitip geliştirerek büyük bir mücadeleden başarıyla çıkmış ulusal bir önder rol model olarak durmaktayken…

İddia ediyorum, bu yazım en az beğeni alan yazım olacak, çünkü hepinizin egosunu gıdıkladım…

 

 

“Egoları gıdıklamak” için 3 Yorum

  1. Mehmed dediki : Cevapla

    1931 yılında 3 kuruşa hurda kağıt diye Bulgaristan’a Osmanlı arşivi 50 ton(elli ton) tekrar ediyorum 50 ton evrağı satan ve bu zihniyeti ölümüne savunan sözde medeni aydın çağdaş karakterler okuyun okuyun okuyun,belki heykel yapmaktan vazgeçer aydınlanırsınız.

  2. Banu demir dediki : Cevapla

    Cok haklisin….. gidikladin gercekten de…. tebrik ederim, harika anlatmissin…

  3. Ülkü Güçlü dediki : Cevapla

    Yine çok güzel ve doğru. …..

Yeni Soluk
YUKARI
KATEGORİLER