MFatih Güçlü

Buzdağı Altı Sohbetleri

mfatihguclu@yenisoluk.com

Boğaziçi Üniversitesi tarafından Ekim ayı başında düzenlenen “IP 2018” isimli fikri ve sınai haklarının ticarileştirilmesine yönelik bir seminerdeydim. Yapılan sunumların birisinde İsviçre Bern Kantonu ticaret bakanlığından bir yetkili sunumunu yapmak üzere söz aldı. Sunumunda kantonunun genç girişimcilere, yaratıcı düşünce, fikir ve projelere olan desteğinden bahsetti. İsviçre’nin sadece dağları, saatleri ya da çikolataları ile değil bu

Dövizin Türk Lirası karşısında aldığı değer her geçen gün artıyor ve paramız her geçen gün değer kaybediyor. Söz konusu durum kamuoyunda endişe ile izlenirken bazıları bu işin nedeninin dış güçlerin bize karşı açmış oldukları bir savaş olduğunu, bazıları ise terörist grupların bir oyunu olduğunu iddia etmekte. Çözüm nedir diye sorulduğunda da bazılarının çözümü Allah’a havale

Genelde her seçimden sonra “Sen bu konulara kafa yoran adamsın, neden bu ülkede yapılan seçimlerde hep sağ partiler fazla oy alır?” şeklinde sorularla karşılaşırım. Elimden geldiğince ve farkındalığım oranında bu sorulara yanıt vermeye çabalarım, bazen karşımdaki tatmin olur bazen de olmaz. Yine yoğun bir erken seçim dönemi geçirdik ve yine bir sağ parti iktidar oldu.

Bir hayat koşturmacası içerisindeyiz, kafamızda yarın işte ne yapacağımız, ailevi sorumluluklarımız, gelecek için planlarımız, “Ya olamazsa?” türünde endişelerimiz, bir telaş içinde öfkelerimiz, birileriyle olan çatışmalarımız… Bir dönme dolap içerisindeyiz sanki habire dönüp duruyoruz, çoğu zamanda o dönme dolabı çevirme işini bir başkasına teslim etmişiz, en acısı da “Ne yaparsın düzen böyle.” sözleriyle bu durumu normalleştirmişiz.

Son günlerde herkesin dilinde bir “Adalet” kelimesidir dolanır durur oldu, hatta mesleğim gereği bana bu konuda sorulan soruların sayısı da arttı; “Hakikaten hukuk sistemimiz adil bir şekilde işliyor mu, adalet diye bir şey kaldı mı?” Ana muhalefet partisi başkanı da bir adalet yürüyüşü başlattı ve bu tüm yurtta yankı buldu. Hukukçu olmaya karar verdiğim tarihten

EGO SİSTEM II- Bir çocuk düşünün doğup büyüdüğü ailede ona, onda bir tuhaflık var gözüyle bakılıyor. Ailesinin doğru bildiği şekilde yetişmesi isteniyor ama aslında ailesinin doğru diye bildiği ve iyi niyetle çocuğuna uygulatmaya çalıştığı kurallar insanın öz varlığına aykırı; onu bu hayatta özünü gerçekleştirmekten alıkoyan kurallar. Bu çocuğun kibirli, dediğim dedik, sert mizaca sahip bir

2017’ye yeni umutlarla girerken elim bir terör saldırısı ile uyandık sabah sabah. Yılbaşı kutluyorlar diye acımasızca öldürülen masum insanlar! Bu olaya artık ne yorumda bulunacağımı bilemedim, işin özetini dört farklı yazara bırakayım dedim; Ahmet Hakan, Doğan Cüceloğlu, George Orwell ve Dante Alighieri. Sayın Ahmet Hakan 03.01.2017 tarihli köşe yazısında diyor ki; “SANA NE’ DEMEYİ ÖĞRENMELİYİZ!”

Daha o zaman anaokuluna gidiyorum, küçüğüm, miniciğim… Kafamda saçımın, hatta kâküllümün olduğu dönemler… O zamanlar kâğıt peçeteler yok, annelerimiz bezden peçeteler yapıyorlar bizim için. Yemekten sonra elimizi ağzımızı silmek için yanımızda taşıyoruz. Hatta o kadar ki kâğıt mendiller de yok, bezden mendiller var. İşte o bez peçeteyi her hafta yıkanması için gönderiyorlar anneme, annem de

10 yıldan fazla oldu tam hatırlayamıyorum, bir kitabevinde dolaşıyorum, bir baktım bir köşede toplum bilimci Sayın Emre Kongar’ın kitapları sergileniyor, daha ziyade o döneme kadar da kişisel gelişim ve psikoloji kitapları ile haşir neşir olmuşum, önce kendimi sonra toplumu sorgular bir hale gelmişim. Sayın Kongar’ın kitapları sanki o gün bana “Sende bir halka eksik, bunu

Çocukken izlediğim bazı dizilerin izleri hala bugün bendeki yerlerini koruyor. Bir 80’ler kuşağı çocuğu olarak “Kaçak” gibi, “Dallas” gibi “Şahin Tepesi” gibi ya da aksiyonu bol “A Takımı”, “Kara Şimşek”, “Savaş yıldızı Galaktika” , “Hava Kurdu” , “Ziyaretçiler” vb. gibi dizilerin o dönem televizyon kanallarının bu kadar fazla olmaması karşısında bizim kuşakta önemli bir etki

Yeni Soluk
YUKARI