Olcay Kasımoğlu

Unutursam Fısılda

olcaykasimoglu@yenisoluk.com

Emperyalist sömürge güçlere karşı verilen bağımsızlık mücadelesinin önderi Mustafa Kemal Atatürk ve aynı amaç için kalpleri çarpan dava arkadaşlarını, ülkesine sahip çıkan halkları minnetle yad ediyorum.

30 Ağustos’lar ve daha niceleri bize altın tasta verilmedi;

”1922 yılında 26 Ağustos’ta başlayıp, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi (Büyük Taarruz) İşgal birliklerinin ülke sınırlarını terk etmesi ve ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder.

Zafer Bayramı ilk defa 30 Ağustos 1923 günü Afyonkarahisar, Denizli, Kahramanmaraş, Ankara ve İzmir’de kutlanmıştır. Resmî olarak Zafer Bayramı ilan edilmesi 1935 yılının Mayıs ayında olmuştur.”

Bu ülke hepimizin;

Geçmişini unutan, geçmişi hakkında bilgi sahibi olmayan, geçmişini inkar eden insanların, yaşadığı topluma huzur ve refah getirmesi mümkün değildir. Bencilliğin, hoyratlığın gözü perdelidir.

Ahlaken çökmüş toplumlar ayakta kalmayı başaramazlar. Ne üzerinde yaşayacakları bir vatan, nede toplumsal değerleri kalır. Değerleri olmayan toplumlar, ne vatanlarını koruyabilirler nede bireylerin şahsiyetlerini, kimliklerini. Aksi takdirde ne tutunacakları bir dalları, ne toplumsal değerleri, nede üzerinde yaşayacakları bir vatan kalır.

Her birey, kendini ait hissettiği yerde yaşamak ister. Değerli olduğunu ve o toplumun bir parçası ve vatandaşı olduğunu içselleştirmek ister. Ortak değerlerdir bizi bir arada tutan. Her kesimin yaşam hakkına saygı ve beraber yaşamanın bir bilinç işi olduğu anlayışıyla ülkemizin değerlerine sahip çıkmak, kişisel menfaatlerle kendimize mal etmeden, hak ettikleri değeri ve vefayı unutmadan hak ettikleri onuru minnetle koruyalım.

İnsan yaşadığı toplumda, manevi değerlerine hak ettiği saygıyı vermeyi, ahde vefayı öğrenmemişse, bunu pratik söylemlerinde eylemsel olarak gerçekleştirememişse ”Vatan-Millet-Sakarya” söylemleri, söyleyenin dilinde ucuz ve basit kalıyor.

Hepimizin, ilelebet ”TÜRKİYE CUMHURİYETİ”ne karşı sorumluluklarımız var.

Çocukluğumun geçtiği coğrafyada, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının bu ülkeyi düşmandan nasıl kurtardıklarını, büyüklerimizden masal tadında dinlerdim. Özellikle ninemin kendine özgü şivesiyle anlattığı kurtuluş savaşı anıları, çocuk yüreklerimizde derinlere işlerdi. Severdik ülkemizin cesur insanlarını, onur duyardık. Destanlar yazan bu kahramanlık öyküleri anlatılırken, kendimizi güvende hissederdik.

İlkokula başlama yaşımız geldiğinde, bize anlatılan o insanların resimlerini kitap sayfalarında gördük, yüreğimiz pır pır etti. Okumayı söktükçe, tarih yazan ve anti emperyalist güçleri tarihin utanç sayfalarına gömen bir ülkenin;

Vatansever, onurlu, köleliğe karşı durmuş milletin evlatlarına sayfalarda dokunmak beni hep mutlu etti. Hiç bir zaman gocunmadım, hiç bir zaman onların din düşmanı olduklarını, hiç bir zaman fazla bir övgüyü hak ettiklerini düşünmedim. Hiç bir zaman tarihin sayfalarında onları silmeyi, unutturmayı düşünmedim. ”Ali’nın hakkı Ali’ye” ve ”Veli’nin hakkı Veli’ye” diyen büyüklerim gibi.

Şimdi daha iyi anlıyorum o duyguları. Daha 15.inde hayata doymadan gidenlerin marşını, emperyalist güçlere karşı verilen mücadelenin ne kadar değerli ve onurluca olduğunun… Hatırlarım, ninemin anlatırken gözleri dolardı. Ninem ki saçının bir telini bile göstermezdi ve bir kez olsun onlara dinsiz demedi. Hem olsalardı ne olurdu, ülkemi düşmandan kurtarmış herkes benim için kutsaldı.

Ninelerimiz, dedelerimiz onları hep minnetle andılar, vefa duyguları o kadar saf ve masumdu ki şu an hatırlayınca içim cız ediyor. Gözümde bir kez daha büyüdüler. Ne mübarek ne güzel insanlardı. Kin, nefret tohumu bulaşmamıştı. Ortak paydaları vatandı.Vatanın yoksa ne dinin ne namusun kalırdı. Onlar bunu anlayacak kadar vatan aşkıyla doluydular. Olmayanlarda zaten ihanet içindeydiler. Tarihin tozlu sayfalarında kendilerine de hak ettikleri yer ayrılmıştır. Geçmişini merak eden bir zahmet okusun, araştırsın. Haybeden fikir sahibi olmakla değil, emek vererek, araştırarak, ”Yok efendim şöyle şöyle dediler falan filanlar basit insanların ucuz söylemleridir.’ ancak ön yargıdan uzak, öz farkındalıkla bilgi sahibi olanlar beri gelsin.

Peki ne oldu bize, biz kadınlara? Kapılar arkasında, içeriye gireni beklemekle geçen ömürlere okul yollarını açtıran, okul yollarına yasaklı kız çocuklarını okullu yaptıran ,kadına seçme ve seçilme hakkını veren, medeni kanunla kadını köle zihniyetinden, gün ışığına çıkaran, bir erkeğe dört kadın gibi insanı olmayan bir eyleme engel koyup, medeni kanunu getiren bir insana, kadınlar neden vefasızlık eder? Kaldı ki cumhuriyetten önce okuma- yazma-sanat vs sadece sarayda yaşayanlara özgüydü.

Mustafa kemal Atatürk’ün getirdiği çağdaş, insancıl, bilimsel yaşam koşulları olmasaydı, şimdi kendine karşı olanlar bu kadar rahat düşüncelerini ifade edebilecekler miydi ?. İnsanca ve hakça yaşamak sadece belli bir zümrenin, ideolojinin tekelinde değildir, olmamalıda !

Mustafa Kemal Atatürk, din bezirganlarına, dini kendi şahsı çıkarları için kullananlara düşmandı. Her zaman olduğu gibi, kadınları siyasete malzemesi yapacaklarını çok iyi biliyordu. Bu nedenle kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdi. Emin olun uzun yaşasaydı gelişen dünya koşullarında başını örten kadınların çalışma koşullarını da sağlayacak bir yasa düzenlerdi.

Cumhuriyet rejimini, din düşmanlığı gibi gösteren bütün zihniyetler sadece kendilerini kandırabilirler. Bir insan köle olmak istiyorsa, sadece efendisine hizmeti kendi varlığından önce bir erdem olarak kabul ediyorsa, bu tarz insanlara ne kadar zulüm edersen et gıkları çıkmaz.

Sadece kendini görmek, parçayı esas almak yarar yerine zarar vermektedir. Çok yönlü düşünememek, etkileri ve tepkileri hesaplayamamak, ihtiyaçları karşılayamamak, bulunduğu yerde patinaj yapmak, geriye düşmektir. Geriye düşmek çürümeyi kaçınılmaz kılmakta, iki yüzlülüğü, riyakarlığı, yaşama ihaneti kaçınılmaz kılmaktadır.

Gerçekten ülkesini seven, ülkesine ve kendisinin geleceğine sahip çıkar. Yoksa sadece kendi işleri için çalışan, yaşadığı dünyaya hiç bir özveride bulunmayan, bunun yanında zarar da vermeyen bir insanin zararsız ve yararsız yaşaması olması iyi olabilir mi ?

Bence iyi olmanın da bir bilinci olmalı. Bir başkasının canı yandığında sesi çıkmıyorsa, konuşulması gerektiği yerde susuyorsa, tamda o noktada insan olma sorumluluğuna sahip çıkmıyorsa bunun neresi iyi olabilir ?

İyi olmanın da bir onuru ve bilinci olmalı. Kendine, ait olduğun çevreye ve ortak alanları paylaştığın bu dünyaya vefa borcun olmalı. Yoksa etliye,sütlüye karışmadan, yararsız insan olmanın neresi zararsızlıktır…

Hayattaki en büyük sorumluluğumuz kendi hayatımıza karşıdır. Ve gerçek özgürlük de, bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirmeye başladığımızda varlığını tüm kudretiyle hissettirir. Hayallerimizdeki kendimizi oluşturmak adına sınır ve engel tanımadığımız ve hayatımızla ilgili her türlü seçimi kendimizin yaptığı, eşsiz bir yaşam dilerken, toplumsal sınırlara saygılı bireyler olarak, bilinçli ve ayrıştırmayan özgürlük alanları yaratan yaşamlar diliyorum.

Yeni Soluk
YUKARI